Ermeni fanatikleri Dersim / Kırmanc – Zaza halkını % 90 Ermeni göstermeye çalışarak yalanlarının en büyüğünü yaptılar. Bu yalanlarının amacı emperyalist ve sömürgeci amaçlarla Kırmanc – Zaza halkının vatanına el koymak, faşist Ermenistan devletine bağlamaktı.

 

Dersim’in baskın-çoğunluğu oluşturan (Kırmanc – Zaza) etnik kimliği, % 80 oranında Türkten, Kürtten ve Ermeniden ayrı bir kimliktir. Geriye kalan % 20’ de daha çok Elazığ iline  yakın dağınık bir biçimde Türk ve Kürt etnik kimliğidir. Ermeni kimliği bu yüzdeye bile girememektedir.

 

Dersim / Alevi – Kırmanc – Kızılbaş halkı 1514’den 1938’e kadar canını dişine takarak Osmanlı merkezi otoritesine karşı direnirken, Ermeniler Osmanlı saraylarının baş köşelerinde oturuyorlardı. Biz ezilirken bize destek olmamışlar, şimdi bizden kendi davaları için destek bekliyorlar. Olacak şey değil. Destek gelmeyince çareyi yalanla, hileyle üzerimize gelerek bizi Ermeni yapmakta bulmuşlar. Böyle kardeşlik olmaz, böyle ortak mücadele olmaz.

 

Mağduruz, soykırıma uğradık diyerek duygu sömürüsü yapan, SSCB’nin dağıldığı bir aşamada, Rusya’nın, İran’ın, Ermeni diasporasının desteğini alarak Dağlık Karabağ ve çevresinde soykırım yaptılar. Bundan böyle Ermeni diasporasının, Ermenistan’ın ve Dağlık Karabağ’da ve çevresinde Azeri, Kızıl Kürt soykırımı yapan Ermeni fanatik, faşist çetelerinin iddialarının doğruluğunun sorgulanması gerekir.

 

OSMANLI’DA ERMENİ NÜFUS YERLEŞİMLERİ

XIX. yüz yılda Ermeni halkının yerleşimleri coğrafi olarak nerede başlayıp nerede bittiği belli değildi. Ermeniler, Kafkaslar’da var, Orta Doğu’da var, Balkanlar’da var, Anadolu’da var. Var ama yaşadığı her yerde hep çok küçük bir azınlık olarak var. Ermeni halkı yayıldıkça yayılıyor topluca yaşadığı kendisinin çoğunluğu oluşturduğu bir yer yok.

 

Bu konuda aşağıda Ermeni devrimci örgütlerinin çok güvendikleri Fransa dış işleri bakanlığından Yerasimos’un aktarımları var.

 

Ermenilerin bizim dedikleri, Ermenistan şehirleri dedikleri yerler, özellikler Doğu Anadolu’da 1915 öncesi % 18’lik bir nüfus oranını oluşturmaktadırlar. Bu kadar küçük bir nüfusu oluşturan bir toplum grubu ancak diğer toplum gruplarıyla birlikte yaşayabilir. Artık onlardan kendisini ayırması, başkalarını yok sayması ve buralar Ermenistan demesi var olan gerçekle de bağdaşmamaktadır.

 

ERMENİ SİLAHLI ÖRGÜTLERİNİN ULUSAL BAĞIMSIZLIK PLANLARI

Ermeni devrimci örgütleri ulusal kurtuluş planlarını, % 82 oranında olan karşı tarafa karşı katliamlar yapmak o % 82 müslüman sivil-masum büyük çoğu Türk olan ve bir kısmı da Kürt ya da Çerkeslere karşı katliam saldırılarına girişmek şeklindeydi. Bu saldırılardan sonra Ermeni silahlı kuvvetleri kaçıp dağlara sığınacak ama ortada kalan Ermeni halkı Müslüman halkının hedefi olacak.

 

Ermeni örgütleri burada devletle veya başka bir silahlı güçle çatışmamakta sadece savunmasız masum halkı katledip kaçmaktadır.

 

Ermenilerin bu devrim stratejisi nasıl devrim stratejisi oluyorsa artık bilemem. Ondan sonra Ermeni örgütleri yok devrimcidir, yok sosyalisttir derler ama böyle abuk-subuk devrim planları yaparlar. Ermenilerin vur kaç taktikleriyle sivil-masum-müslüman halkı katlederek, köyleri yakarak, ardından Müslüman halkının galeyana gelmesi ve Ermeni halkına karşı saldırıya geçmesini sağlayıncaya kadar devam ettirecekleri anlaşılıyor. Bundan sonra Müslüman halkın Ermeni halkına saldırmasını ve böylece uluslararası güçlerin daha doğrusu hırıstiyan güçlerinin hemen Ermenilerin yardımına koşacağı ve böylece Ermenistan’ın kurulacağı şeklindeydi. Böyle sosyalist teori olmaz, böyle devrimci teori olmaz.

 

Devlet, devlettir. O düşmandır. Hem de asli düşmandır. Acımaz eğer imkan verirsen sonuna kadar da vurur. Düşmana karşı mücadele doğaldır ama her devrimin yasaları vardır. Her ulusal kurtuluş savaşının yasaları vardır. O yasalara uymayanlar kaybeder. Burada kayıp sadece örgütlerin kaybetmesi meselesi değildir. Örgütler sıkıştıkça kaçıyorlar ama kendi halkı ortada kalıyor. Asıl felaketi yaşayanlar onlar oldu. Peki kendi halkını böyle tehlikeye atan, katliamla yüz yüze bırakan örgüt sosyalist örgüt müdür yani ?

 

Bir an şöyle düşünsek bu Ermeni örgütleri yaptıkları katliamlarla Müslüman ve Hıristiyan halkı karşı karşıya getirdiler ve Osmanlı devleti de bu çatışmaya hiç katılmamış olsun. % 18 Ermeni hıristiyan nüfusu % 82 çoğunluk nüfus tarafından yok edilir. Dön dolaş neresinden bakarsan bak kaybeden Ermeni halkı oluyor. Silahlı örgüt birimleri zaten kaçıyor ve gereğin de Rus, Fransız birliklerine katılarak Osmanlı ordularına karşı savaşıyorlar.

 

Ermeni devrimci örgütleri, öyle bir acayip devrim stratejisi uyguluyor ki, Ermeni halkı yüz yıllarca yan yana yaşadığı halklardan yardım isteyemez hale geliyor. Devletten yardım isteyemez devlet zaten onu başından savmaya çalışıyor.

 

Aşağıda Anadolu halkları arasında eğitim durumunu karşılaştırarak gösteren, mali sermeye durumunu karşılaştırarak gösteren bilgiler de var. İstanbul’da ki büyük Ermeni burjuvazisinin en nihayetinde bu Ermeni hareketinden ayrı durduğunu ve Osmanlı devleti içinde ticaret yapmayı kendisi için daha uygun bulduğunu göreceğiz.

____________________________________________

 

Rusya’da Büyük Katarina dönemi ( 1762 – 1796 ) Osmanlı devletinin yönettiği Hıristiyan milliyetlerin oluşturduğu bir kitlenin kaderine Avrupa’nın aktif ilgi gösterdiği bir dönemle çakıştı. Büyük Katerina’nın 1768’e kadar Türkiye’ye (Osmanlı) karşı verdiği başarılı savaşlar sonunda imzalanan Küçük kaynarca Antlaşması’nın ( 21 Temmuz 1774 ) 7. maddesi, bütün Ortadoks Kilisesi üyeleri adına ve bütün Ortadoks tebayı ( Grekler ve Bulgarlar gibi ) kapsayacak şekilde arabuluculuk yapma hakkını Ruslara verdi.

(……..)

Yunan bağımsızlık savaşı ( 1821 – 1830 )

(……..)

İngiltere ve Rusya serüvenliği altında Yunanistan’a sınırlı bir özerklik sağlamak için işbirliği yaptılar. Daha sonra Fransa’nın katılımıyla Londra anlaşması yaptılar. Osmanlı’ya önerdikleri barış ve şartların kabul edilmemesi, Osmanlı’nın Rusya ile yeni bir savaşa girmesine ve gerek Asya gerekse Avrupa Türkiye’sinde oldukça büyük toprak kayıplarına yol açtı. Savaş Yunanistan’ın tam bağımsızlığıyla sona erdi. ( Osmanlı bu yenilginin ardından şunları yapmak zorunda kaldı: 1839 Gülhane Hatt-ı Hümayunu ve 1856 Islahat Fermanı ile yasalaşan ikiz Tanzimat  ‘’Yeniden düzenleme’’  reformları uygulamaya konuldu )

(……..)

Türk’lerin neden olduğu Kırım savaşı’nın ( 1853 – 1856 ) sonuna doğru büyük güçler barışın ön şartı olarak Gülhane Hatt-ı Humayunu’nun devamını, kendi özgür iradesiyle gerçekleştirmek zorunda olduğunu Türkiye’ye bildirdiler. Türkiye ( Osmanlı ) derhal 18 Şubat  1856 ikinci Osmanlı reform hareketi ile buna karşılık verdi.

(………)

31 Mart 1877 tarihli imzaya hazır Londra protokolu, tam yetkili Osmanlı elçisi tarafından reddedildi.

(………)

24 Nisan’da Çar, Büyük Güçlerin ortak çabalarının ikna yoluyla sağlayamadığı şeyi güç kullanarak güvence altına almak için ordularına sınırı geçme izni verdi.

Bir yıldan daha kısa bir süre içinde hem Kafkas hem de Balkan cephelerinde yenilgiye uğrayan Osmanlı barış istedi ve Rusya’nın dikte ettirdiği 3 Mart 1878 tarihli Ayastafanos ( San Stafano ) Antlaşması’nın aşağılayıcı ve ezici şartlarına boyun eğmek zorunda kaldı. Avrupa ittifak güçlerinin itirazı ile bu anlaşma 13 Temmuz 1878 yılında Berlin’de yenilendi.

Kaynak:

Ulusal ve uluslararası hukuk sorunu olarak JENOSİD Vahakn N.DADRIAN sayfa 21-27 Belge yayınları birinci baskı şubat 1995

______________________________________________

 

Demek ki; Türk toplumunun bir hukuk ve yurttaşlık hakları gibi talebi, mücadelesi olmadı. O zamanın beherinde, uluslararası savaşların kaybedilmesine koşut olarak, hukuksal düzenlemelere gidildi.

 

Demek ki savaşlar sürekli kazanılsaydı daha hukuk normlarına da geçilemeyecekti. Bu hukuk normları kabul edilince Osmanlı’nın Müslüman-Türk olan tebası tepki gösterdi, çünkü Osmanlı’nın kendi Müslüman tebasına tanınmayan yasal haklar Osmanlı yurttaşı olan Gayrı-Müslümlere tanıyordu. Böylece Müslüman toplum hem kendi devleti, hem hakim uluslararası devletler tarafından korunmayan bir topluluk halinde bulunuyordu. Yeni oluşturulan hukuksal düzenlemeler kendisine bir şey getirmediği için Müslüman toplumu da bu tür uygulamalar ilgisiz kalıyordu. Dahası gayri-müslümler korunduğu için tepki duyuyordu. Söz konusu Hukuk normlarının ilanından dolayı Osmanlı sarayı da memnun değildi, aradan biraz zaman geçince kaldırmaya çalışıyor veya uygulamamaya çalışıyordu.

 

Gayrı-müslüm halklar arasında yükselen ticaret burjuvazisi, henüz gelişme aşamasındayken, uluslararası ticarette yetenek kazanması, daha doğrusu, büyük devletlerle iyi ilişkileri olması, onlar üzerinden, Osmanlıya Hukuk, Reform, Tanzimat gibi olayları yaptırıyordu.

 

Gayri-müslüm halklar kendileri için yaptırdıkları hukuksal düzenlemeleri kendi güçlerine dayanarak değil Osmanlı’yla savaşan ve kazanan devletler üzerinden yaptırıyorlardı. Bu da onların Osmanlı devleti ve toplumu karşısında güçsüz olduğunu ve başkalarına bel bağladıklarını gösteriyor. O bel bağladıkları devletler kendilerini yalnız bıraktığında başlarına neler geldiğini çok iyi gördüler.

 

Yukarıda uzun yıllara varan savaş-barış ve Osmanlı Devletine müdahale olaylarını ve dikte edilen anlaşmalarını gördük. Bu tür ilişkiler elbette Ermeni örgütlerini yanılttı, çok büyük beklentiye soktu ve çok büyük hatalar yapmalarına yol açtı.

 

Ermeni örgütleri kendi arkalarında zannettikleri uluslar arası hakim devletlerin hiç birisi yardıma koşmadı. Hepsi hırıstiyan dayanışmasına göre değil değişen dünya dengelerine göre, çıkarlarına göre, emperyalist ve sömürgeci ilişkilere göre hareket ettiler. Rusya kendi içinde ki Ermenilere hiç bir hak vermezken Osmanlı’da yaşayan Ermeni örgütlerini büyük Rus çıkarları uğruna devamlı Osmanlı’ya karşı kışkırtıp, ateşe atmaya çalışıyordu. Ermeni örgütleri de Çarın basit bir piyonu oldu.

 

‘’’Yüz yılın sonlarında (XIX y.y. olmalı-Recep Gül) bir Ruslaştırma siyaseti uygulayan ve kendi Ermenilerini kovuşturup onlara zulmeden Rusya, Türkiye Ermenistan’ında devrimci ve sosyalistlerin canlandırıp kızıştırdıkları hareket karşısında pek kuşkulu ve güvensizdir; Doğu Anadolu’da yürütülmek istenen her türlü reform ya da özerklik siyaseti karşısında da öyledir. Böylece Londra’nın tasarılarına engel çıkarır. Fransa’ya gelince, Rusya’nın bağlaşığı, iktisadi ve kültürel alanda önemli çıkarlara sahip olduğu Osmanlı İmparatorluğu’nun alacaklısı olan bu ülkede, ihtiyatlıca elini çeker işten.’’’

(………….)

‘’’Hareket de, Osmanlı hükümetiyle istediği gibi oynayabileceği düşüncesiyle, Avrupa’nın yardımına bel bağlar.’’’

Robert Mantran (editör), Osmanlı İmparatorluğu Tarihi II, bölüm XIII Son Canlanış ( 1878-1908), François Georgeon, çeviren Server Tanilli, sayfa – 198-199

 

Osmanlı devletine gelince, oda uluslar arası dengeleri gözeterek ayakta kalmaya çalışan bir devletti.

___________________________________________

(…………)

‘ ‘’Abdulhamit II, 23 Aralık 1876’da Kanun-i Esasi’yi (Anayasa’yı) ilan etti. Fakat kısa bir süre sonra Mithat paşa’yı sadrazamlıktan azletti ve sürgüne yolladı.

Ardından tarihimize 93 harbi olarak geçen 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı’nı gerekçe göstererek Meclisi dağıttı ve böylece Birinci Meşrutiyet dönemi son buldu.’’’

(……….)

‘’’Birinci Anayasa’nın mimarı olan Mithat paşa’yı, Mahmut paşa’yla birlikte, sürgünde oldukları Taif’de boğdurtarak öldürttü.’’’

Emre Kongar / Tarihimizle yüzleşmek / Remzi Kitap evi / Nisan 2006 baskısı / Sayfa 124-133

____________________________________________

 

‘’’Bütün bu gruplar için izlenecek ilk örnek, stratejik açıdan olduğu kadar siyasal açıdan da, Bulgaristan örneğidir. Eyalet nüfusunun % 45’ini oluşturan Bulgarlar, Avrupa’nın hem manevi, hem de fiili desteğiyle çoğunluktaki Türk – Müslüman halkı kırarak, olmazsa kaçırarak bir millî devlet kurmayı başarmışlardı. Ruslar işe karışmasa ve katliam haberlerine kamuoyunun gösterdiği duyarlılık sayesinde Avrupa tarafsızlık yolunu seçmese, böyle bir eylem asla başarıya ulaşamazdı.

 

Öyleyse şimdi de, aynı oyunu oynamak gerekirdi. Ermeni ahali, hatta kurulacak devrimci çeteler, Türk ordusu ve çoğunluktaki Müslüman halk karşısında tutunamazdı. Dolayısıyla, Ermeni çeteleri, sadece Ermeni katliamına yol açmayı amaçlayan kışkırtma eylemlerine girişecekler, Avrupa kamuoyunu duyarlı hale getirerek, büyük devletleri Ermeni bağımsızlığından yana müdahaleye zorlayacaklardı. Bir Hınçak üyesine göre çeteler

 

«Türkleri ve Kürtleri öldürmek, köylerini ateşe vererek dağlara kaçmak için fırsat kolluyordu. O zaman kızgınlıktan gözü dönen Müslümanlar, ayaklanarak kendini korumaktan aciz Ermenilere saldıracak ve onları öylesine barbarca öldürecekler ki, Rusya insanlık ve Hıristiyan uy darlığı adına, Ermenistan’ı işgal etmek üzere müdahaleye kalkacaktır.»

 

Hesabını tek «Kamuoyu» denen şeyin, Müslümanların katledilmesi karşısında kılını kıpırdatmayıp da, sadece bu yola zorla sokulan Müslüman – Türk ahalinin Ermenilere karşı girişecekleri zulümden etkilenip duygulanacağı düşüncesi üzerine kuran bu «devrimci strateji», insanlık ve Hristiyan uygarlığı kavramının o pek kutsal, uluslararası denge durumuyla bağımlı olduğunu, bu dengeninse, Bulgaristan olaylarının üstünden on beş yıl geçtikten sonra aynı kalmadığını unutmuştu.’’’

Stefanos Yerasimos, Az Gelişmişlik Sürecinde Türkiye, Sayfa 1010-1011

 

‘’’1878’den sonra, Ermeni ulusal hareketinde köktencileşme, Ermeni aydınlarının Bulgar bağımsızlığına bakıp yaptıkları çözümlemeye bağlıdır büyük bölümüyle: Bulgar bağımsızlığı, Avrupa’nın müdahalesi sayesinde elde edilmişti kuşkusuz; ne var ki, özellikle Bulgar devrimci ‘’komite’’ lerinin şiddet yöntemlerine dayanarak da olmuştu bu. Böylece ‘’Bulgar örneği’’ Ermeni militanlarının, özellikle de ilk örgütleri kuracak olanların kafalarını kurcalar durur.’’’

Robert Mantran (editör), Osmanlı İmparatorluğu Tarihi II, bölüm XIII Son Canlanış ( 1878-1908), François Georgeon, çeviren Server Tanilli, sayfa – 196

 

‘’’1914·1918 yılları arasındaki Ermeni meselesi, 1893-1896 yıllan arasındaki Ermeni meselesinin daha büyük bir çapta tekrarıydı. Çarlık Rusya’sı için Ermeniler artık, geleceğe yönelik bir yatırım konusu değil, Anadolu’daki beşinci kollarıydı. Ermeniler için ise, bundan böyle söz konusu olan yabancı devletlerin yakınlığını kazanmak değil, Anadolu topraklan üzerinde, Türk nüfusun zararına olarak, ulusal bir Ermeni devleti kurmak için ele geçen bu son fırsatı kullanmaktı. Türklere gelince, onlar da savaştan, Ermeni meselesine bir son vermek yolunda yararlanmak istiyorlardı. Doğu Anadolu’daki savaş yılları, bu bölgedeki iki etnik kümenin, biri Rus diğeri de Alman emperyalizminin himayesi altında «nihai çözümüne ulaşma yollarını aramalarıyla geçti.

 

Savaş arifesinde, o güne kadar ittihat ve Terakki cemiyetiyle çok kere diyalog kurmuş olan Taşnaktsutyun Partisi Erzurum’da gizli bir toplantı düzenler. Bu toplantıya katılmış olanlar bir Türk-Rus savaşı ihtimali üzerinde tartışırlar ve hem bu çatışmayı hızlandırabilecek herhangi bir kışkırtmadan kaçınmak, hem de savaşın patlak verdiği gün Ruslarla işbirliğine girmek konusunda görüş birliğine varırlar. itilaf devletleriyle Osmanlı devleti arasında görüşmelerin devam ettiği bir dönemde Sazonov, savaşın patlak vermesinin an meselesi olarak görülmesi üzerine, 30 ağustos 1914 günü Kafkasya’daki Çar naibine, Ermenilerle Türkler arasında bir ayaklanma hareketini hazırlaması yolunda talimat gönderir.’’’

Stefanos Yerasimos, Az Gelişmişlik Sürecinde Türkiye, Sayfa 1174

 

‘’’Savaş çıkınca gönüllü Ermeni çeteleri, Rus ordusunun öncü gücü olarak Anadolu eyaletlerini işgal ederler.

 

Erzurum yaylasının girişini tutan Pasinler ovasındaki Müslüman ahalinin büyük bir kısmı kılıçtan geçirilir. Aynı yılın kış ve ertesi yılın ilkbahar ayları içinde, Ermeni çetelerinin harekatı bütün sınır boyunca devam eder. Türklerden buna kitle hareketi halinde herhangi bir cevap gelmez. Aralık ayında Ermeni Katolik kilisesi Tiflis’teki Çar naibinden Ermenilere yönelik bir özerklik bildirisi talep eder. Bu talebin ardından Çar naibinin siyasal danışmanı

Soint-Petersburg’a dışişleriyle ilgili bir rapor hazırlar ve Türklerden gelecek bir tepkiden olduğu kadar, Ermenilerce üzerinde hak iddia edilen Adana ve yöresi konusunda Fransızlarda uyanacak kuşkulardan da kaçınmak amacıyla, Rus orduları Anadolu’ya iyice sızıp yerleşmedikçe böyle bir bildirinin yayınlanmamasını öğütler. 15 Aralık günü Saint-Petersburg şu cevabı verir: «Ermenistan, ne olursa olsun, doğrudan doğruya bizim nüfuz çemberimiz içindedir ve bu durum müttefiklerimizin istek ve iradesinden tamamıyla bağımsızdır. Bunun içindir ki, gelecekteki özerk bölgenin toprak Sınırları, Rus devletinin çıkarları açısından kendi başına çizilmelidir.

 

Almanlar da, Rusya’nın bildirisini önlemek amacıyla, Babıali’yi, Ermenistan’ın özerkliğinden yana bir bildiri yayınlamak yolunda ikna etmeye çalışırlar. Ama ertesi yılın ilkbaharında Ermeniler, Kafkas cephesinde gerçek bir tehlike olup çıkınca, Babıali köklü tedbirler almak zorunda kalır. 20 Nisan günü Van’da bir Ermeni ayaklanması patlak verir ve ayaklanmacılar, 19 Mayıs günü Rus orduları gelinceye kadar başarıyla direnirler.’’’

Stefanos Yerasimos, Az Gelişmişlik Sürecinde Türkiye, Sayfa 1174-1175

 

Quai d’Orsay’ın (*) siyasal yönetiminde, küçük Asya’nın etnografik yapısı üzerine hazırlanan bir nota, Ermeni Meselesi arifesinde, durum hakkında bir fikir vermektedir

(*)  Fransız hariciyesi Ministere des Affaires Etrangeres. «Documents diplomaüques.

Affaires Armeniennes.- Projet de reforme dens l’Empire Ottoman» (Dış İşleri Bakanlığı, «Diplomatik Belgeler. Ermeni Meseleleri. Osmanlı İmparatorluğunda Reform Tasarısı.) Paris 1897 Aktaran : Stefanos Yerasimos, Az Gelişmişlik Sürecinde Türkiye, Sayfa 1007

 

 

‘’’Anadolu’da, 14.856.118 kişilik toplam nüfusta: 11.801.485 Müslüman 2.760.485 Hıristiyan (bunun 1.475.011’i Ermeni) 123.947 Musevi vardır.’’’

Stefanos Yerasimos, Az Gelişmişlik Sürecinde Türkiye, Sayfa 1007

 

Kıbrıs sözleşmesinin ve reformlarla ilgili Berlin antlaşmasının 61. maddesinin uygulandığı altı vilayete gelince, nüfus durumu şöyle belirir:

 

 

——————————-   Toplam Nüfus    ——-    Ermeni

Sivas                   —–      1.086.015          —–      170.433

Mamure tül Aziz      —–   578.814        —–          69.718

Erzurum               —–       645.702         —–       134.967

Bitlis                      —–      398.625           —–    131.290

Diyarbakır               —–    471.462              —–   79.129

Van                           —–  430.000              —–   80.798

———–                    ———–

TOPLAM              —–   3.610.618           —–    666.436

 

 

‘’’Öyleyse gelecekte kurulması düşünülen Ermenistan’da, Avrupalı elçiliklerin yaptığı hesaplara göre. Ermeni nüfusu toplam nüfusun % 18’ini aşmıyor ve altı vilayetin hiç birinde çoğunluğu sağlayamıyordu.’’’

Stefanos Yerasimos, Az Gelişmişlik Sürecinde Türkiye, Sayfa 1007 – 1008

 

‘’’Doğu Anadolu’da ve Klikya’da, Ermeni nüfus, Müslüman nüfus örgüsü içinde alabildiğine iç   içedir onunla. Ayrıca Ermenilerin en çok oturdukları altı doğu ilinde, Ermeniler yüz yılın sonlarında (XIX y.y. olmalı-Recep Gül)  nüfusun çoğunluğunu oluşturmaz hiçbir yerde: Ermeniler, Türkler, Kürtler, Çerkesler, dirsek dirseğedirler aynı köylerde, aynı kentlerde. Belirtilmesi gereken bir başka nokta da şu: Ermeniler, Müslüman olmayan başka azınlıklardan daha fazla olarak, devletin siyasal ve idari yapısıyla bütünleşmişlerdir.’’’

Robert Mantran (editör), Osmanlı İmparatorluğu Tarihi II, bölüm XIII Son Canlanış (1878-1908), François Georgeon, çeviren Server Tanilli, sayfa – 194

 

‘’’Zaten bu dağınıklık, 1877- 1878 Osmanlı-Rus savaşından önce Balkan halkları içinde doğan millî hareketlerle oranlanabilecek bir millî hareketin olmamasıyla ve nisbî de olsa özerkliğe varmayı amaçlayan böyle bir harekete, Ermeni burjuvazisinin gösterdiği kayıtsızlıkla da kendini açığa vurur. Bunun yanı sıra, Ermenistan’ın coğrafî konumu, İstanbul’daki Ermeni büyük burjuvazisinin Erzurum’da veya Bitlis’de millî burjuvazi haline gelmeye özlem duyması için pek de elverişli değildi. Bu büyük Ermeni burjuvazisi, imkânları dar bir bölgede küçük işletmecilik için sonu şüpheli bir mücadeleye girmektense, İmparatorluk çapında yaygın bir işletmeciliği sürdürmeyi tercih ederdi.’’’

Stefanos Yerasimos, Az Gelişmişlik Sürecinde Türkiye, Sayfa – 1008

 

 

‘’’Bu durum karşısında, Ermeni büyük burjuvazisi, milli burjuvazi görevini üstlenmedi. Böylece, kilise hiyerarşisi içinde çıkan ilk etkin hareketler büyük burjuvaziden ciddî bir yardım görmeyince, sonunda öz değiştirdi, radikalleşti, az çok o çağın sosyalist veya anarşist akımlarından etkilendi. Böylece büyük burjuvazinin, yüz çevrilip aşılması, Ermeni hareketinin kendine has çizgilerinden biridir.’’’

Stefanos Yerasimos, Az Gelişmişlik Sürecinde Türkiye, Sayfa – 1008

 

1914 yılına doğru Osmanlı imparatorluğu sınırları içinde yatırılan sermayelerin dağılımı şöylece belirir.

 

YATIRILAN TOPLAM SERMAYENİN MİLLİYETLERE GÖRE DAĞILIMI

MİLLİYET       ————   SERMAYENİN %’Sİ

————–                        ————————-

TÜRK                   —–          15

RUM                      —–         50

ERMENİ                 —–        20

YAHUDİ                  —–        5

YABANCI UYRUK      —–  10

 

Bu tabloya göre Türk sermayesi toplam sermaye içinde ancak % 15’ini oluşturmakta diğerleri ise % 85’i oluşturmaktadır.

 

‘’’1890 yıllarına doğru İzmir vilayetinde. 300 bin Hıristiyana karşılık, aşağı yukarı 1.100.000 Müslüman vardı. Öyleyken aynı vilayet sınırları içinde, ilk öğretim gören 18.086 gayri müslime karşı 11.125 Müslüman; orta öğretim gören 7.335 gayri müslime karşı 3.521 Müslüman öğrenci vardır. Nüfus ağırlıkları hesaba katıldığında, orta öğretim gören gayri müslim öğrencilerin sayısı, Müslüman öğrencilerin aşağı yukarı sekiz katıdır. Erzurum vilayetinde 500 bin Müslüman nüfus içinde 1.343 öğrenci; 135 bin Ermeni nüfus içinde ise 3.415 öğrenci vardır. Yine Erzurum şehrinde 16 Müslüman okuluna karşılık 178 Ermeni

okulu bulunmaktadır, Ankara’da 1.565 Rum için toptan 331 mevcudlu 4 okul vardır. Konya’da 40 bin Müslüman nüfusu içinde okuyan öğrenci sayısı 900 iken, 4 bin Rum ve Ermeni nüfusu içinde okuyan öğrenci sayısı 700’e varır. ’’’

CUINET, V. «La Türende d’Asie…» adlı esere göre. Aktaran Stefanos Yerasimos, Az Gelişmişlik Sürecinde Türkiye, Sayfa – 926

 

‘’’1915 Mayıs’ının ortalarına doğru, Osmanlı hükümeti, Doğu illerinde yerleşmiş bütün Ermenilerin tehcirini emreder; aynı şeyi, daha önce Ruslar yapmıştır cephenin öte yanında.

(………)

Suriye ve Mezopotamya toplama kamplarına gönderilen sürgün kitleleri, Teşkilat-ı Mahsusa’nın ve başıbozuk takımının oluşturduğu çetelerin darbeleri altında erir tükenir günden güne. Onların hayatta kalan sadece bir 120.000 kadarı Hama, Humus ve Şam kamplarına ulaşabilecektir. Dair-ez-zor’da 200.000 ve Halep’te de bir 50.000 kişi sayılacaktır. Öte yandan görünüşe bakılırsa, 300.000 dolayında insan, Rus işgali sayesinde Kafkasya’ya dönmeyi başardı.

(………)

Sürgünler ve onlara eşlik eden olaylar, yığınla insanın kurban olmasına yol açmıştır kuşkusuz; ne var ki ölenlerin sayısı, 300.000’i aşmamıştır yine de; bu rakam ise, aynı dönem boyunca yok olup giden bir 3 milyon Türk ile orantılıdır.’’’

Robert Mantran (editör), Osmanlı İmparatorluğu Tarihi II, bölüm XIV, Bir İmparatorluğun Ölümü, (1908-1923), Pol Dumont-François Georgeon, çeviren Server Tanilli, sayfa – 278-279

_______________________________________________

 

Yukarıda kaynak olarak başvurduğum Stefanos Yerasimos’un ‘’Az Gelişmişlik Sürecinde Türkiye’’ adlı eseri, hem Avrupa, hem Türkiye’de ki akademisyen çevrelerce güvenilir, tarafsız, objektif bir referans-başvuru kaynağıdır, hem de 12 Eylül askeri faşizmi sonrası yargılanan devrimci-sosyalist örgütlerin ana dava savunmalarında sık-sık başvurdukları referans kaynağıdır. Kaynak şaibeli bir kaynak değildir. Stefanos Yerasimos MİT’in, derin devletin adamı değildir. Öyle olsaydı devrimci-sosyalistler tarafından bu kadar rağbet görmezdi.

 

 

Stefanos Yerasimos’un ‘’Az Gelişmişlik Sürecinde Türkiye’’ adlı eseri yıllar öncesinden Belge yayınları tarafından da yayınlanmıştı. Belge yayınları TC resmi ideolojisine aykırı duran, Ermenilerle, Yahudilerle, Süryanilerle, Kürtlerle, Lazlarla, Pontusla, Marksizmle,  devrimcilerle vb. ilgili yayınları basan kendisine has muhalif çizgisi olan bir yayın evidir. Vahakn N. DADRIAN, Taner Akçam gibi Ermeni konusunda çalışmalar yapan akademisyenlerin kitaplarını yayınlamıştır.

 

Stefanos Yerasimos kimdir ?

Stefanos Yerasimos, 1942’de İstanbul’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini burada yaptı. 1966 yılında Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık bölümünü bitirdi. Şehircilik eğitimi yapmak için Fransa’ya gitti. “Paris Institut d’Urbanisme de l’Universite”den şehircilik diploması alan Yerasimos, 1973 yılında Sorbonne Üniversitesi’nde ”Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye” konulu doktora tezi verdi. Yerasimos, 1986 yılında ise “Osmanlı İmparatorluğu’nda Gezginler” konulu ikinci bir doktora tezi yazdı. Paris Üniversitesi’nin Şehircilik Bölümü’ne 1972 yılında öğretim görevlisi olarak giren Yerasimos, 1989 yılında aynı üniversiteden profesör unvanı aldı.

_______________________________________________

 

Server Tanilli, Robert Mantran’ın editörlüğünü yaptığı ve Adam yayınlarından çıkan Osmanlı İmparatorluğu Tarihi I ve II ciltlerinin çevirisini yapmıştır.

 

Server Tanilli kimdir ?

1980’den önce Türkiye’de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde ve Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksekokulu’nda “Uygarlık Tarihi” dersi veren Prof. Dr. Tanilli, 7 Nisan 1978’de saat 21.30 sıralarında evine giderken, Suadiye’de silahlı saldırıya uğradı. Bir otomobilden yakın mesafeden üzerine ateş açılan Tanilli, göğsünden ağır yaralandı, daha sonra felç oldu. Tanilli bu saldırıdan sonra hayatını tekerlekli sandalyede sürdürmek zorunda kaldı. Fransa’ya gidip uzun yıllar Strazburg Üniversitesi’nde çalışan Tanilli, 2000 yılında yurda dönüş yaptı ve Cumhuriyet Gazetesi’nde köşe yazıları yayımlanmaya başladı. 1980 sonrasında düşün ortamını ve özellikle de gençliği etkilemiş olan “Uygarlık Tarihi (1973)”, “Devlet ve Demokrasi: Anayasa Hukukuna Giriş” kitaplarını yazdı. 2006 yılında Sertel Demokrasi Ödülü’ne layık görülen Prof. Tanilli’nin bazı kitapları da şöyle: “Nasıl Bir Eğitim İstiyoruz?”, “Yüzyılların Gerçeği ve Mirası” (6 cilt), “Candide ya da İyimserlik”, “Yaratıcı Aklın Sentezi: Felsefeye Giriş”,“Değişimin Diyalektiği ve Devrim”, “Dünyayı Değiştiren On Yıl”, “Fransız Devriminden Portreler”, “Anayasalar ve Siyasal Belgeler”, “Nasıl Bir Demokrasi İstiyoruz?”, “İslam Çağımıza Yanıt Verebilir Mi?”, “Din ve Politika”, “Voltaire ve Aydınlanma.”

___________________________________________

Recep Gül 23 Haziran 2014

******************************

Uyan artık uykudan uyan
Uyan esirler dünyası
Zulme karşı hıncımız volkan
Bu ölüm-dirim kavgası
 
Yıkalım bu köhne düzeni
Biz başka alem isteriz
Bizi hiçe sayanlar bilsin
Bundan sonra herşey biziz.
 
Bu kavga en sonuncu
Kavgamızdır artık
Enternasyonal’le
Kurtulur insanlık
 
Tanrı, patron, bey, ağa, sultan
Nasıl bizleri kurtarır
Bizleri kurtaracak olan
Kendi kollarımızdır
 
İsyan ateşini körükle
Zulmü rüzgarlara savur
Kollarının bütün gücüyle
Tavı gelen demire vur
 
Bu kavga en sonuncu
Kavgamızdır artık
Enternasyonal’le
Kurtulur insanlık
 
Hem fabrikalar, hem de toprak
Her şey emekçinin malı
Tufeyliye tanımayız hak
Her şey emeğin olmalı
 
Cellatların döktüğü kan
Bir gün onları boğacak
Bu kan denizinin ufkundan
Kızıl bir güneş doğacak
 
Bu kavga en sonuncu
Kavgamızdır artık
Enternasyonal’le
Kurtulur insanlık.
 
Söz: Eugene Pottier (Paris 1871)
Müzik: Pierre Degeyter (1888)
Günlerin bugün getirdiği baskı zulüm ve kandır
Ancak bu böyle gitmez sömürü devam etmez
 
Yepyeni bir hayat gelir bizde ve her yerde
1 Mayıs 1 Mayıs işçinin emekçinin bayramı
 
Devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkların bayramı
Yepyeni bir güneş doğar dağların doruklarından
 
Mutlu bir hayat filizlenir kavganın ufuklarından
Yurdumun mutlu günleri mutlak gelen gündedir
 
1 Mayıs 1 Mayıs işçinin emekçinin bayramı
Devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkların bayramı
 
Vermeyin insana izin kanması ve susması için
Hakkını alması için kitleyi bilinçlendirin
 
Bizlerin ellerindedir gelen ışıklı günler
1 Mayıs 1 Mayıs işçinin emekçinin bayramı
 
Devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkların bayramı
Ulusların gürleyen sesi yeri göğü sarsıyor
 
Halkların nasırlı yumruğu balyoz gibi patlıyor
Devrimin şanlı dalgası dünyamızı kaplıyor
 
Gün gelir gün gelir zorbalar kalmaz gider
Devrimin şanlı yolunda bir kağıt gibi erir gider
 
Söz ve Müzik : Sarper ÖZSAN
Bu kadar zaman sonra olaya ürkek biçimde el attığınız için günaydın diyeyim…
“Kesis’in Torunları – Dersimli Ermeniler’’ adında kitap yaz ondan sonra ‘’Vankın çocukları’’ adında film çevir, ondan sonra Fransa’ya gidip ‘’Dersim meclisinde’’ yer al olacak şey değil.
Öbürü de Sarkis’in Dersim Ermenidir diye yaptığı çıkış için ona itiraz etmiş, doğruyu söylemesi için özelden yazmış, yazdığını da sayfasında paylaşmış. Olay nedir söylediğini bir de bana söyle diye ikrara ya da tekzipe çağırmış. Onun söylemesine ne gerek var sizin Dersim meclisinizin asli kurucu üyesi Ermenicilik yapıyor. Önce ona bir şey söyle…
 
Sizin o Ermeni dostlarınız Dersim halkını topyekun Ermeni yapmaya çalışıyor. Arkalarında Ermenistan ve diyaspora var. Vurabildikleri kadar vuruyorlar.
Adam Fransa’ya Dersim meclisi kuruluş toplantısına gidip geliyor tekçi anlayışa karşıyım diyor. Size soruyorum sizin Ermeni dostlarınız tekçi değil mi ? Onlara söyleyecek lafınız yok mu ? Adamlar Dersim’in son ferdine kadar Ermenidir diyorlar. Bunu fanatik milliyetçilikten gözleri kör olmuş Hatspanian denen kişi konferansda o Deniz Karakaş denilen kadına Dersim % 100 değil % 1000 Ermenidir diye söylüyor.
Bu yalanları duyduğumuz zaman şoktan soka giriyoruz.
 
Konu şöyle cereyan ediyor Deniz Karakaş’dan olduğu gibi aktarıyorum…
 
——‘’100 yılda yüzleşemediğimiz Ermeni Soykırımı adlı Konferans’da Sarkis Hatsapaniyan “Ermenistan’dan Kadınlar Dersim gelip Zazaki/Kırmançki konuşan çocuklara Ermenice öğretecek.” dedikten sonra ben “38’de Soykırım’a uğramış, 80’ler, 90’lar ve bugünde hala savaş ortamında dili yok olmaya yüz tutmuş
Dersim’den somut ne bekliyorsunuz?” diyince çok sinirlendi, zaten azarlayarak, bağırarak, tokatlayarak, döverek konuşan biri.
Molada bana “Dersim yüzde bin Ermeni, yüzde yüzde değil yüzde bin Ermeni” dedi.
Dersim’i Türk’ler Türkleştirmeye, Kürtler Kürtleştirmeye ve Ermeniler ermenileştirmeye, DSİ HES projeleri ile suya boğmak istiyor.
Dersim’in dili, kültürü, inancı hiç sayılıyor. Dersim’in payına da düşen bu…
Paylaşılamayan cennet Dersim’in heybetli dağ başlarında Kırmancıye’nin mis kokulu, rengarenk çiçekleri, ağıtları, türküleri, kalmayacak.
Hefe Kırmanciye…’’——
Deniz Karakaş
 
Ermeni, Türk, Kürt kimliği, dili, kültürü, gelenekleri yok olma tehlikesi yaşamıyor. Onların bunları yaşatacak koşulları mevcut ama Dersim-Kırmanc-zaza kimliği, dili, kültürü yok olmakla karşı karşıya. Hakkaniyet, vicdan, adalet, insanlık yok olmak üzere olan kimliği kurtarmaya çalışmayı gerektirir. Bunu yapmayan adam Dersim aydını olamaz. Hiçbir yerin aydını da olamaz. Bu kadar Ermeni çalışması yapacaksanız Ermeniyiz deyin olsun bitsin. Dersim halkı Ermeni halkıdır deyin olup bitsin. Halk da ne olduğunu söylesin bizde ona göre hareket edelim. Film çeviren, kitap yazan adamlara soruyorlar Dersim’im asli kimliği için ne yapacaksınız ? diye adamlar cevap bile vermiyorlar.
 
Dersim’li çocuklar sınavda üstün başarı göstermişler. Bir Ermeni de değerli bir dostumuza bunlar Ermeni olduğu için ya da Ermeni tarafı olduğu için başarılıdırlar diyor. O arkadaş da olabilir diyor. Sanki Ermeni olmayan başarılı olamayacakmış gibi peşin akıl yürütüyorlar…
 
Dersim halkı da bu kadar boş bir halk demek ki sizlerin bu garipliklerinize sessiz kalıyor. Sosyal medyaya girdiğim yıllarda hemşehrilerimle bir araya geldiğim için çok büyük heyecan yaşamıştım ama hemşehrilerimiz halkı da aydını da boşmuş. Eski hevesim, heyecanım kalmadı. Çok garip, Türk kendini biliyor, Kürt kendini biliyor, Ermeni kendini biliyor bizim hemşehrilerimiz kendini bilmiyor. O asimilasyoncu, düşman kimlikler kendini bilmekle de kalmıyorlar bize kendi kimliklerini empoze etmeye çalışıyorlar.
Aydının görevi ilk önce bunlara itiraz etmektir…
Recep Gül – 2 Mayıs 2016

Marks ve Engels, entelektüel gelişmelerinde büyük Alman filozoflarına, özellikle de Hegel’e çok şey borçlu olduklarını sık sık belirtmişlerdir. “Alman felsefesi olmasaydı” diyor Engels, “bilimsel sosyalizm hiç bir zaman kurulamazdı”.

(Friedrich Engels, Almanya’da Demokratik Devrim, “Köylüler Savaşı”, Önsöz, Sol Yayınları, s. 30.)

Feuerbach, spekülatif Alman felsefesi olarak adlandırdığı Hegel’in felsefesini (idealizmini) hedef almaktadır. Onun Mutlak Tin : İdea : Evrensel Düşünce : Tanrı üzerine oturttuğu felsefesini temelden yıkmaya girişir. 1841’de kaleme aldığı Hristiyanlığın Özü adlı eserinde şöyle der Feuerbach :

‘’Düşünceden yola çıkarak nesneleri değil, nesnelerden yola çıkarak düşünceyi üretiyorum. (….) Hegel felsefesine şiddetle karşı çıkıyor, gerçekliği ve maddeliği ise (…) kendime yakın buluyorum.
Profesör Ludwig Feuerbach, Hristiyanlığın Özü, çeviren Devrim Bulut, Öteki yayınları, 2004

Marks, bu dönemde Ludwig Feuerbach’ı dikatle izlemektedir. Ludwig Feuerbach, Hegelci felsefeye yüklenmeye devam etmektedir.

‘’Hegelci mantık, akla ve güncele getirilmiş, mantık haline sokulmuş teolojidir. (…) Mutlak tin, Hegelci felsefede hayalet olarak hala kol gezen teolojinin ölü ‘’tin’’idir. Teoloji hayaletlere duyulan ihtiyaçtır.’’

‘’Hegelci felsefeyi terk etmeyen hiç kimse, teolojiyi de terk etmiyor demektir. Doğanın, realitenin İdea tarafından koyulduğunu öne süren Hegelci öğreti, doğanın tanrı tarafından, maddi varlığın maddi olmayan yani soyut bir varlık tarafından yaratıldığını savunan teolojik öğretinin akılcı ifadesinden başka bir şey değildir.’’
Ludwig Feuerbach, Felsefe Reformu İçin Geçici Tezler, Geleceğin Felsefesi İçinde, Say Yayınları, 2006, 67-68-69

Ludwig Feuerbach düşünceyi, İdeayı, özne yapmaktan çıkarmış, Doğayı, dünyayı, maddeyi özne yapmıştır. Bir başka ifadeyle Doğa, madde özne, İdea yüklem olmuştur. Böylece ters giden Hegelci felsefe düzeltilmişti.

Mark, önceleri eleştirel yaklaşarak desteklediği Ludwig Feuerbach felsefesinden daha sonraları ayrılmıştır. Bunun temel nedeni şuydu; Marks’dan aktaralım;

‘’Özdeyişlerinde Ludwig Feuerbach’dan ayrıldığım tek noktayı, onun doğaya kanımca çok önem vermesi ve siyasete yeterince önem vermemesi oluşturuyor. Oysa güncel felsefe ancak siyasetle birleşmek koşuluyla tamamen gerçekleşebilir.’’
Marks’tan Ruge’ye mektup, 13 Mart 1943 , Aktaran Auguste Cornu, Hegel’in Hukuk Felsefesi içinde s.213

‘’İnsanı yapan din değil, dini yapan insandır. Yani din, henüz kendine erişmemiş ya da çoktan yitirmiş insanın sahip olduğu kendinin bilinci ve kendinin duygusunu oluşturuyor.’’
Karl Marks, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı, çev. Kenan Somer, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi içinde, Sol Yayınları, 191-192

Marks, Hegel’ci felsefeyi eleştirmeye başladığında din ve idealizm konusunda Feuerbach ile aynı eksene düşer. Fakat dini Feuerbach gibi soyut bir yerde aramaz, insanda, toplumda ve devlette arar. Öyleyse dini karşıya almak devleti toplumu karşıya almaktır. Daha doğrusu egemen sistemi karşına almaktır. Marks’tan aktarmaya devam edelim;

‘’İnsan, dünyanın dışında her hangi bir yere çekilmiş soyut bir öz değil. İnsan, insanın dünyası, devlet, toplum anlamına geliyor. Bu devlet, bu toplum, dünyanın tersine çevrilmiş olan dini üretiyor.’’
Karl Marks, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı, çev. Kenan Somer, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi içinde, Sol Yayınları, 192

Marks, Feuerbach’ın aksine somut olarak dinin bulunduğu yeri böyle açıkladıktan sonra şunları ekler.

‘’Din insanal özün doğaüstü gerçekleşmesini oluşturuyor, çünkü insanal öz gerçek kimliğine sahip bulunmuyor. Öyleyse dine karşı savaşım vermek, dolaylı olarak tinsel aromasını oluşturduğu dünyaya karşı savaşım vermek anlamına geliyor.’’
(……)
‘’Dinsel üzüntü bir ölçüde gerçek üzüntünün dışavurumu ve bir başka ölçüde de gerçek üzüntüye karşı protesto oluyor. Din ezilen insanın içli ezgisini, kalpsiz bir dünyanın sıcaklığını oluşturuyor. Din halkın afyonunu oluşturuyor.’’
Karl Marks, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı, çev. Kenan Somer, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi içinde, Sol Yayınları, 192

Marks burada sahte mutluluğun yerine gerçek mutluluğun koyulmasını önerir. Dinin, kutsallığın yarattığı yabancılaşmaya işaret eder. Orada durmaz yabancılaşmanın kutsal olmayan gerçek yaşamda ki yapılarını da hedefe alır. Bunu anlamı şudur; dinin eleştirisinden sonra siyasetin, devletin, toplumun, hukukun kısaca işleyen kutsal olmayan yapılarında eleştiriye tabi tutulmasıdır.

Mark, yabancılaşma konusunda, Feuerbach’ın yaptığı gibi felsefeyi sadece kutsal dinin üzerine sürmekle kalmaz, toplumun, devletin, siyasetin de üzerine sürer.

‘’İnsanın öz yabancılaşmasının (kendi kendine yabancılaşmasının) kutsal biçimlerini bir kez ortaya çıkardıktan sonra, kutsal olmayan biçimleri içindeki öz yabancılaşmayı da ortaya çıkarmak, ilkin tarihin hizmetinde olan felsefenin görevi oluyor. Böylece gökyüzünün eleştirisi yeryüzünün eleştirisine, tanrı bilimin eleştirisi de siyasetin eleştirisine dönüşüyor.’’
Karl Marks, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı, çev. Kenan Somer, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi içinde, Sol Yayınları, 193

Marks topluma bakışında felsefenin dışında kalan toplumsal hareketleri, örgütleri, partileri eleştirir, felsefeyi-teoriyi savunup, tartışıp pratiğe uygulamayanları da eleştirir. Kısaca felsefeyi pratikle kaynaştırmanın gerektiğini ileri sürer. Devamla Marks şöyle der;

‘’Almanya’nın kurtuluşu insanlığın kurtuluşu anlamına geliyor. Bu kurtuluşun başını felsefe, kalbini de proletarya oluşturuyor.’’
Karl Marks, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı, çev. Kenan Somer, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi içinde, Sol Yayınları, 209

Marks, Hegel ve Feuerbach felsefelerini konu aldığı bu ilk önemli çalışmalarında proletaryanın kurtarıcı olacağını ileri sürmektedir. Ancak gelecek toplumun komünist toplum olacağına ilişkin teorilerini geliştirmemiştir. Marks’tan alıntı yaptığımız bu eserinde reformu değil devrimi savunduğunu ortaya koymuştur. Ayrıca diğer felsefecilerden farklı olarak mülkiyet ilişkilerine de açıkça saldırmaya başlamıştır.

‘’Diyalektik yöntemim hegelci yöntemden yalnızca farklı değil, onun tam karşıtıdır da. Hegel için “fikir” adı altında kişileştirip bağımsız bir özneye dönüştürdüğü düşüncenin hareketi, bu “fikir”in yalnızca görüngüsel bir biçimi olan gerçekliğin etken gücüdür.
Benim içinse tersine, düşüncenin devinimi, insan beynine taşınmış ve orada farklı bir bağlamda yer alan gerçek hareketin sadece bir yansımasıdır.’’
(K. Marx,”Kapital”, I. cilt, almanca ikinci baskıya önsöz, 24 Ocak 1873)
(………)

‘’Hegel, bir şeyi başka bir şeyle karıştırması sayesinde diyalektiği gizemcilikle bozmasına rağmen, bu, bütünlüğü içinde hareketi ilk defa ortaya koymuş olanın o olduğu gerçeğini değiştirmez. Hegel’de diyalektik tepe üstü yürür; tamamen akla uygun kendine özgü niteliğini bulgulamak için onu tekrar ayakları üzerine koymak yeter.’’
(K. Marx,”Kapital”, I. cilt, almanca ikinci baskıya önsöz, 24 Ocak 1873)

Mark, Hegel’in bir öğrencisi olarak, hem onu devam ettirdiğini, hem eleştirdiğini, hem derin bir değişikliğe uğrattığını, hem de gizemden kurtardığını açıklamaktadır. Marks’dan aktarmaya devam edelim.

Hegel’le olan ilişkim çok basit. Ben Hegel’in bir öğrencisiyim ve bu seçkin düşünürü gömmüş olduklarını sanan ardıllarının o ukalâ lâfazanlıkları, açıkça söylüyorum, bana gülünç geliyor. Ama yine de ustamı eleştirmek gibi bir tavır takınmakta, diyalektiğini gizemcilikten kurtarmakta ve böylece onu derin bir değişikliğe uğratmakta hiçbir beis görmedim.
K. Marx, “Kapital”, II. Cilt

Recep Gül – 17 Nisan 2017

Kızıldere olaylarına Mahir Çayan’a olan ‘’sevgim’’ yüzünden katıldım, ‘’hatalı’’ hareket ettiğimi ve hatalı davrandığımızı fark etmiştim ancak örgütsel disiplin meselesi yüzünden ‘’ikazda’’ bulunamıyordum. Mahir mutlak nüfuz sahibi idi ve her söylediği kanun hükmünde idi’’
 
Kızıldere olayından yaklaşık 1 sene sonra Kürkçü yine olayda öldürülen İngilizler için ise şunları söylemekteydi:
 
“Ben hayatımda hiçbir zaman duymadığım sesleri, görmediğim şeyleri, pek az kişinin görebileceği, duyabileceği sesleri duydum, kan sesi duydum. Artık arkadaşlarımın bu meselede hiçbir sorumlulukları kalmadığı halde, İngilizlerin ‘’boşu boşuna’’ akan kanlarının seslerini duydum.’’
 
silaha sarildigim icin tarihe karsi ve kendi halkima karsi suc isledigim inancindayim
 
Mahir Çayan’ın tesiri altında kaldık , bütün felaketler dizisi zaten bunun yüzünden meydana gelmiştir.. Kaprisleri için 13 insani hiç düşünmeden ölüme attı.
 
Ertugrul Kürkçü mahkeme ifadeleri
Suriyeli mültecilerin vatandaşlığa kabul edilip edilmemesi ve bir yere yerleştirilmesi konusu tartışma gündeminde…
 
Karşı çıkanlar var karşı çıkanlara karşı çıkanlar var. Suriye’lilere vatandaşlık verilmesi ve yerleştirilmesini savunanlar arasında Kürt milliyetçi hareketini destekleyen ”demokrat”, ”sosyalist”, ”ilerici”, insan haklarını savunur görünümlüler de var…
 
Gel gelelim destekledikleri Kürt milliyetçi hareketinden eski ”eş” başkanlardan günümüz milletvekillerinden Sebahat Tuncel Suriye’lilerin Kürt bölgelerine yerleştirilemeyeceğini söyledi…
 
Kürt milliyetçi hareketi Suriye’lilerin kendi yanlarına yerleştirilemeyeceğini söyledi mi Türk milliyetçileri de söyler. Birine bir şey diyemezsen öbürüne de bir şey diyemezsin…
 
Kürt milliyetçi hareketinin savunuculuğunu yapan Türk ”sosyalistleri” önce Suriye’lilerin Kürt bölgelerine yerleşimini ve vatandaşlığa geçişini savunmalıdırlar…
 
Öyle hikaye okumak, bu işin etrafından dolaşmak, göz boyamak olmaz…
Recep Gül 11 Temmuz 2016