Tunceli kanunu ile Dersim harekâtı bir bütündür; peki, özel bir yönetim anlayışına sahip bölge ve il yaratmak da cumhuriyetin temel değeri midir? İskân kanunu da, Türklük meselesinin anlaşılmasına katkıda bulunacaktır.

 

İskan Kanunu ‘Türk ırkına’ göre hazırlandı

 

İskân kanunu, tek-parti döneminde geniş yığınların doğudan batıya göçürülmesi sürecinde önemli rol oynamıştı. Yasa 14 Haziran 1934’te kabul edilmişti. Yasayla “Türkiye’de Türk kültürüne bağlılık dolayısıyla nüfus, oturuş ve yayılışının bu kanuna uygun olarak” hükûmetçe “yapılacak bir programa göre düzeltilmesi” içişleri ile sağlık ve sosyal yardım bakanlıklarına bırakılıyordu. İki bakanlıkça birlikte hazırlanacak ve hükûmetçe onaylanacak haritaya göre Türkiye, iskân bakımından üç bölgeye ayrılıyordu. Buna göre; bir sayılı mıntıkalar, Türk kültür ve nüfusunun yoğunlaştırılması istenilen bölgelerdi. İki sayılı mıntıkalar, Türk kültürüne katılması istenilen nüfusun nakil ve iskânına ayrılan bölgelerdi. Üç sayılı mıntıkalar ise, yer, sağlık, ekonomi, kültür, siyaset, askerlik ve asayiş nedenleriyle boşaltılması istenilen ve iskân ve ikâmete yasak edilen yerlerdi. Türkiye tâbiiyetinde bulunan ve Türk kültürüne bağlı olmayan göçebelerin toplu olmamak üzere kasabalara ve serpiştirme suretiyle Türk kültürlü köylere dağıtıp yerleştirilmeleri ve casuslukları sezilenlerin sınır boylarından uzaklaştırılmaları” ise içişleri bakanlığının önerisi ve hükûmet kararıyla yine sağlık ve sosyal yardım bakanlığınca sağlanıyordu. Türk kültürüne bağlı olmayan göçebelerin millî sınırlar dışına çıkarılmasına da içişleri bakanlığı yetkiliydi.

 

Yasanın yayınından önce aşiretlere reislik, beylik, ağalık, şeyhlik yapmış olanların veya yapmak isteyenlerin ve sınırlar boyunda oturmasında emniyet ve asayiş bakımından sakınca bulunanların aileleri ile birlikte uygun yerlere nakledilmeleri içişleri bakanlığının önerisi üzerine hükûmetin kararıyla sağlık ve sosyal yardım bakanlığınca yapılacaktı. Türk tâbiiyetli ve Türk kültürlü göçebe aşiretler ve fertlerini sağlık ve yaşama koşulları uygun yerlere nakledip yerleştirmeye de yine aynı bakanlık; Türk tebaasından olup da Türk kültürüne bağlı bulunmayan aşiretler ve fertlerini dağınık olarak iki sayılı mıntıkalara nakil ve yerleştirmeye” de içişleri bakanlığının önerisi üzerine yine aynı bakanlık; Türk tebaası olmayan ve Türk kültürüne bağlı bulunmayan göçebe ve aşiretler fertlerini gereğine göre Türkiye sınırları dışarısına çıkarmaya da yine aynı bakanlığa bilgi vermek koşuluyla iç

 

işleri bakanlığı yetkiliydi. Nihayet Türk kültürüne bağlı olmayanlar veya Türk kültürüne bağlı olup da Türkçeden başka dil konuşanlar hakkında kültürel, askerî, siyasî, sosyal ve güvenlik nedenleriyle hükûmet kararıyla içişleri bakanlığı gereken önlemleri almakla yükümlüydü. Toptan olmamak şartıyla başka yerlere nakil ve vatandaşlıktan çıkarılmak da bu önlemler içinde yer alıyordu. Bunlardan başka yere nakledilmesi gerekenleri sağlık ve sosyal yardım bakanlığı nakil ve dağınık olarak uygun yerlere iskân edecekti. Ana dili Türkçe olmayanlardan toplu olmak üzere yeniden köy ve mahalle, işçi ve sanatçı kümesi kurulması veya bu gibi kimselerin bir köyü, bir mahalleyi, bir işi veya bir sanatı kendi soydaşlarına inhisar ettirmeleri de yasaklanıyordu. Yasa, bir sayılı mıntıkalara yeniden hiçbir aşiretin veya göçebenin sokulmasına, Türk kültürüne bağlı olmayan hiçbir ferdin yeniden yerleşmesine ve bu mıntıkalara eski yerlilerden olsa bile Türk kültürüne bağlı olmayan hiçbir kimsenin geri dönmesine izin vermiyordu. Bu mıntıkalara soyca Türk olup dilini unutmuş veya ihmal etmiş bulunan köyler ve aşiretler efradı, ahalisi Türk kültürüne bağlı köylerle nahiye, kaza, il merkezleri civarına yerleştirilecekti. İki sayılı mıntıkalara ise, bir sayılı mıntıkalarda Türk ırkından olmayanlardan bu mıntıkalara gelip yerleşmek isteyenler de iskân edilebiliyorlardı. Kültürel, siyasî, idarî, sosyal, askerî, ekonomik nedenlerle nakli gerekenler de, ilgili bakanlıkların önerisi ve içişleri bakanlığının görüşü üzerine hükûmetçe ve sağlık ve sosyal yardım bakanlığı tarafından nakil ve iskân ediliyordu. Türk ırkından olmayanların serpiştirme suretiyle köylere ve ayrı mahalle veya küme teşkil edemeyecek şekilde kasaba ve şehirlere iskânları ise zorunluydu. Hükûmetçe iskâna ve ikâmete yasak edilip boşaltılması istenilen üç sayılı mıntıkalar halkı bir veya iki sayılı mıntıkalara nakil ve iskân edilmekteydi.  Üç sayılı mıntıkalara ise hükûmet kararı olmadıkça hiç kimsenin yeniden iskân ve ikâmetine izin verilmiyordu. Bunlar yasak bölge olarak ilân edilmişti.

 

Yasada, üç sayılı mıntıkalardan zorunlu nakledilenlerin gayri menkullerinin devlete geçmesi öngörülmüştü. Yasa hükümlerine göre, hükûmetçe naklettirilenlerle gönüllü göç edenler, bir yıl içinde eski yerlerindeki menkul ve gayri menkul mallarını tasfiye etmek zorundaydılar. Bu süre içinde tasfiye edilmeyen mallar devletçe tasfiye edilecekti. Hükümetçe bir sayılı mıntıkalara yerleştirilenler, iskâna tâbi tutuldukları yerlerde en az on yıl kalmak zorundaydılar. Bu kimseler, içişleri bakanlığının izni olmadıkça başka bir yere gidemezlerdi. İzinsiz olarak başka yerlere gidenler ise yakalandıkları takdirde yerleştirildikleri yere geri dönmek zorundaydılar. Bir ve üç sayılı mıntıkalardan iki sayılı mıntıkalara naklolunan ve iki sayılı mıntıkalarda bir yerden bir başka yere nakledilenler, aradan on yıl geçse dahi hükûmetin kararı olmadıkça buradan ayrılamazlardı. Danıştay, iskân kanunu’nun hükümlerine göre gerçekleşen uygulamaların idarî davaya neden oluşturmayacağı gerekçesiyle bu yolda açılan davaları reddedecektir.

 

1930’lu yılların ilk yarısında Dersim bölgesindeki (yeni adı ile Tunceli ili) askerî harekâttan (Dersim harekâtından) çok önce 25 Aralık 1935 tarihinde Tunceli Vilâyeti’nin İdaresi Hakkında Kanun meclis tarafından kabul edilmişti bile.

 

Yasaya göre; Dersim’in adı değiştiriliyor ve yeni bir il kurularak adına Tunceli deniliyordu; yeni kurulan ile orduyla ilgisi devam etmek üzere ve rütbesiyle ilgili yetkilere sahip bir korgeneral, vali ve kumandan olarak atanıyordu. Atama işlemi, içişleri bakanlığının önerisi, milli savunma bakanlığının onayı ve bakanlar kurulu kararıyla tamamlanıyordu. Ayrıca atanan kişi aynı zamanda Dördüncü Umumî Müfettiş sıfatını da kazanıyordu. Bundan böyle Tunceli için özel bir yönetim anlayışı gündeme gelmişti. Tunceli’de bir korgeneral kumandan ve vali olarak görev yapacaktı. Vali, ilin yönetiminde ve burada görev yapan memurlar üzerinde bakanların yetkilerine sahipti. Nitekim gerekli gördüğünde ili oluşturan kaza ve nahiyelerin sınır ve merkezlerini değiştirebilmekte ve durumdan içişleri bakanlığına yalnızca bilgi vermekteydi. İlde görevli kaymakam ve nahiye müdürleri, valinin önerisi, millî savunma bakanlığının onayı ve içişleri bakanlığının kabulü ile atanmaktaydı. Ayrıca muvazzaf subaylar da, ordu ile ilgileri devam etmek üzere kaymakam ve nahiye müdürü olarak bu görevlere atanabilmekteydiler. Vali, ilde görev yapan askerî memurlar hakkında da askerî yasaların kendisine tanıdığı disiplin yetkilerini kullanabilmekteydi. Sivil memurlar hakkında da ceza vermeye yetkili olan vali, bu görevlileri disiplin komisyonu kararıyla memuriyetten ihraç da edebilmekteydi.

 

Tunceli’de umumî meclis görevini valinin ya da onun atayacağı bir kişinin başkanlığında vilâyet idare heyeti üyeleri ile kaymakamlardan oluşan bir heyet yürütecek; daimi encümenin işlerini ise, yine valinin ya da onun atayacağı bir kişinin başkanlığında defterdar, milli eğitim müdürü, bayındırlık başmühendisi ya da bunların görevlerini fiilen gören görevlilerden oluşan bir heyet yerine getirecekti. Vali, gerekli gördüğü takdirde belediye başkanlıklarına kaymakamları ve nahiye müdürlerini atayabilmekteydi.

 

Sürgün ve idamları onay yetkisi

 

Vali ve kumandan sıfatını taşıyan kişinin yetkileri bir hayli genişti: Güvenlik açısından gerekli görürse il halkından olan kişileri ve aileleri il içinde bir yerden bir diğer yere nakletmeye ve bu kişi ve ailelerin il içinde ikâmet etmelerini engellemeye yetkiliydi. İdam hükümlerinin tecil edilmesi de valinin yetkisindeydi; tecil edilmeyen idam cezaları infaz ediliyordu. Bu madde mecliste görüşülürken yasanın tartışılmaya açılan yegane maddesi olmuştu; bir milletvekili bu yetkinin anayasanın açık hükmüyle çeliştiğinden söz etmiş ve yetkinin yine mecliste kalmasının anayasal hüküm olması dolayısıyla gereğine değinmişti. Ne var ki, komisyon görüşmelerinde de benzer tartışmaların olduğu hatırlatılıyor ve komisyon üyelerinin çoğunun her ne kadar anayasada böyle bir hüküm varsa da, yine de maddenin değiştirilmesine gerek olmadığına karar verdiği belirtiliyordu. Aslında yasanın bu hükmü anayasaya açıkça aykırıydı; çünkü idam hükümlerinin onayı anayasaya göre meclisin yetkisindeydi. Yine de maddenin onaylanması pek de şaşırtıcı sayılamaz; çünkü yasa tasarısının gerekçesinde, en iyi yasanın muhitin özelliklerine ve ihtiyaçlarına uyan yasa olduğundan söz ediliyordu. Zaten bu nedenle bütün Türkiye için çıkarılan daha önceki idari yasaların Tunceli için geçerli olamayacağına gerekçede de değinilmişti. Sosyal hayatları diğer bölgelerde yaşayan vatandaşlara göre düşük olan bu bölgede yaşayanlar nedeniyle aslında diğer bölgelerde çok güzel sonuçlar veren cumhuriyet yasalarının bölgede arzu edilen yararları sağlamadığı görüldüğünden; “bu zavallı halkı hükûmet daha yakından vesayeti altına almaya” karar vermişti. “Olgun vatandaşların kanunları anlayarak” onlara uyarak kendi kendilerini koruyabildikleri haklarını, Tunceli’de artık hükûmet korumaya alacaktı. Yörenin ihtiyaçları uyarınca alınan önlemler derhal uygulanacaktı ve bunun için de kuvvetli bir yönetici atanacaktı.

 

Yasanın adlî işlerle ilgili hükümlerine göre; kamu davası açılması için izin verme yetkisi valiye aitti. Hâkimin reddine ilişkin talebin kabul edilmemesine ait kararlar kesindi. İlk soruşturmanın açılması kararı aleyhine itiraz edilemezdi. İlk soruşturma sonunda cumhuriyet savcıları iddianamelerini iki gün içinde yazmak zorundaydılar. Ancak iddianame sanığa tebliğ edilmiyordu. Ağır cezayı ilgilendiren suçların soruşturması sanık tutukluyken yapılmakta ve tutukluların duruşmadan önce tutukluluk hâllerinin kaldırılması yolundaki taleplerine ilişkin kararlar ancak valinin onayıyla uygulanabilmekteydi. Tahliye kararlarının onayına karşı itiraz yolu kapalıydı. İlk soruşturma sırasında verilen tutukluluk kararına karşı sanık tarafından itiraz edilmesi de mümkün değildi. Suçların saptanmasına yönelik tutanaklar, tutanağı hazırlayan memur ile maznun ve dışarıda hazır bulunan en az kişi tarafından imza edilmekte; bu şekilde hazırlanmış tutanaklar, sahteliği kesinleşinceye dek geçerli kabul edilmekteydi.

 

BAYAR’A GÖRE DERSİMLİLER  SADECE ŞAKİLİK ETMEK İSTİYOR

 

Bayar başbakanken mecliste şu açıklamayı yapmıştı: “Bu senenin dahilî işleri noktayı nazarından size ehemmiyetle bahsetmeğe değer bir mevzu vardır, o da Dersim meselesidir. Dersim’de bir ıslâhat programımız vardır, bu program yürümektedir. Yol, mektep ve köprü inşası suretiyle. Geçen sene askerî hareket yapıldı. Bu sene de programa göre askerî harekâtın geçen seneye nazaran, burada bu sene daha fazla kuvvetlerimiz toplanmıştır, birkaç yerde ufak tefek müsademeler olmuştur. Dersim için tatbik ettiğimiz programın icabı olarak bu meseleyi sureti kat’iyede tasfiye etmek için alacağımız bir tedbir daha vardır. Yakında Ordumuz Dersim havalisinde manevralar yapacaktır. Ordumuz Dersim için vazife alacak ve umumî bir tarama hareketi ile, tedip kuvvetlerine müzahir olaraktan, bu meseleyi kökünden söküp atacaktır. Arkadaşlar, Dersimliler ne istiyorlar? Dersimli kurunu vustaî bir zihniyetle orada oturup şakavet yapmak istiyor, mal çalacağım, ilişmeyeceksiniz diyor, adam öldüreceğim, kanunî takibat yapmayacaksınız diyor, silâhla gezeceğim, müsamaha edeceksiniz diyor, vatanî mükellefiyetlerimi ifa etmeyeceğim, imtiyazlı bir insan olarak hepinizin muvacehesinde dolaşacağım diyor. Bilinmesi lâzım gelen bir hakikat vardır ki, Cumhuriyet böyle bir vatandaş tanımıyor. Cumhuriyet, külfette olduğu kadar nimette, nimette olduğu kadar külfette müsavi ve seyyan muameleye tâbi insanlardan mürekkeptir. Bu hakikat anlaşılınca kadar kuvvetlerimiz orada fiilen bulunacaktır. Eğer ellerinde bulunan silâhı teslim ederler ve Cumhuriyetin emirlerine inkiyat ederlerse, kendileri için yapacağımız şey, muhabbetle göğsümüzü açıp derağuş etmektir. Dersimliler sesimizi işitmelidir. Bu kürsüden akseden her sadayı, kendi menfaatlerine göre muhakeme etmelidirler. Bizim sesimizde şevkât olduğu kadar, kudret de vardır. Her ikisinden birisini intihap etmek kendilerine attiir, bilmelidirler ki, şevkâtimiz de, kahrımız da boldur.”

 

Yasanın altında İnönü’ün imzası var

 

Mahkemenin hızlı sürmesini sağlamak bakımından mahkeme iddianamenin sunulmasından itibaren en geç 5 gün içinde duruşma yapmalıydı. Sanık kesin kanıtlarla mahkemeye verilirse, bu takdirde hemen duruşma yapılarak hüküm verilmekteydi. Eğer bir engel yoksa duruşma bir celsede bitirilmeliydi. Sanık, iddianamenin okunmasından itibaren en geç iki gün içinde savunmasını hazırlamak zorundaydı. İl içindeki ceza mahkemelerinin hükümleri temyize tâbi olmayıp kesindi.Yasa hükümleri makabline şâmildi. Yani geçmişe de yönelikti. Sadece bu yasa yürürlüğe girdiği tarihe dek (yasanın Resmî Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giriş tarihi 4 Ocak 1936’dır) temyiz hakkını kullanmış olanların davaları temyiz mahkemesince incelenecekti. Bu arada yasa tasarısının altındaki imza başbakan İsmet İnönü’ye aitti! Yasa, neredeyse on yıl boyunca uygulandıktan sonra 1946 yılında büyük ölçüde değiştirilecektir.

 

Dersim sürgünlerine dönüş yolu 1947’de açılabildi

 

İskân kanunu, 1947 yılının hemen başında değiştirilecektir. Hazırlıkların daha önceden başladığı Ulus gazetesinin yasanın değiştirileceğine ilişkin olarak daha 1946 Martında ayında bir haberden de anlaşılıyordu. Cumhuriyet gazetesi, bu haberin yayınlanmasının üzerinden bir yılı aşkın bir zaman geçmesinden sonra, 1947’nin Haziranında DP’nin yasanın değiştirilmesi için meclise önerge verdiğini yazıyordu. Gerçekten de hemen ertesi gün yasanın bazı maddeleri değiştirilecektir. Ayrıca, yasaya eklenen bir geçici madde ile bakanlar kurulu kararına dayanılarak nakledilmiş olanların hâli hazırda bulundukları yerlerdeki oturma süreleri ile haklarındaki bütün kayıtlayıcı hükümler de kaldırılmıştı. Diğer yandan, yine ek bir madde ile Ağrı, Sason, Tunceli ve Zeylân yasak bölgelerine bakanlar kurulu kararı olmadığı sürece hiç kimsenin giremeyeceğine ilişkin hüküm saklı tutulmuştu.

 

http://m.duzceyerelhaber.com/kose.asp?id=4915

Baytar Nuri, Dersim / Ovacık ilçesinin güney batısına düşen Burnak köyünden görülüyor. İnternet ortamında başka başka yerler gösterilse de Burnaklılar onun kendi köylüsü olduğunu ve ailenin hala köyde arazilerinin bulunduğundan bahsetmektedirler. Baytar Nuri Dersimi köyde halk tarafından sevilmeyen birisi olarak tarif edilmektedir. Kendi anlatımına göre de Burnak’lı olan Nuri Dersimi’nin sülalesine atası ‘’Colo’’ dan dolayı ‘’Colikoğulları’’ veya ‘’Colikzadeler’’ denilmektedir. (1)

 

İlk eğitimini evde-köyde amcasından alan baytar Nuri, Harput Askeri Rüştiyesine kaydolur. Sonra 1904’de Harput İdadi mektebine geçer. Nuri Dersimi’nin babası mılla İbrahim, Hozat mutasarrıfı olan Sağıroğlu Sabit beye hitaben methiyeler dolu bir şiir yazar. Bu methiyelerden sonra Sağıroğlu Sabit bey Dersim valisi olmuş ve küçük Nuri Dersimi’nin Elazığ’a yatılı okula girmesini sağlamışlar. (2) Demek ki Nuri Dersimi daha babadan itibaren devlet erkanıyla iyi ilişkiler içerisindeymiş. Burayı bitirince 1911’de İstanbul – Sultanahmet Mülkiye Baytar Mektebi Alisi’ne girer. Nuri burada önce Kürt Talebe Hevi cemiyetine girer, sonra Kürdistan Muhiban Cemiyetinin umum katipliğini yapar sonra Kürdistan Teali cemiyetine katılır.

 

Birinci dünya savaşı başladığında 1914’de son sınıfta olan Nuri herkes gibi askere alınır. Beykoz’da iki aylık bir askeri eğitimden geçirilir. Erzincan – dördüncü orduda vekil subay rütbesiyle görev verilir. Nuri 1916’da okuluna döndü ve 1918’de mezun oldu. Bir ihbar üzerine Kürdistan Teali Cemiyetiyle ilgili Divan-ı harpte yargılanır hemen serbest bırakılır.

 

Baytar Nuri, sakıncalı ve Divan-ı harpte yargılandığı halde hemen tayini yapılıp devlette görevlendiriliyor Kangal, Divriği, Zara bölgesine resmi görevli olarak atanıyor. (3) Bölgeye Kara Deniz üzerinden Mustafa Paşazade haydar ile birlikte geçer. Ümranlıya (Boğazviran – Boğazören) köyüne gittiklerinde Mustafa Paşazade Haydar’ın kardeşi Alişan ve Alişan’ın katibi Alişer’le bir araya gelirler.

 

Aynı yıl (1919) M. Kemal Paşa Erzurum’dan Sivas’a gelir ve Baytar Nuri’yi ve Alişan’i yanına çağırır. Alişan görüşmeye gider Baytar Nuri mazeret gösterip gitmez.(4) Baytar Nuri kendi anlatımlarına göre Sivas’ta vali tarafından gözaltına alınmış ayağına zincir vurulmuştur. Olayı duyan M. Kemal paşa baytar Nuri’nin serbest bırakılmasını istemiş. İş onunla da bitmemiş. M. Kemal’in emriyle kendisine Sivas’ın Koçhisar kazasına bağlı Celallı nahiyesinde evvelce Fertallı oğullarından hazineye intikal etmiş olan Süleymaniye isimli çiftlik verilmiştir. (5) Baytar Nuri’nin olayı ilginç önce gözaltına alınıyor sonra serbest bırakılıyor durduk yerde kendisine çiftlik hediye ediliyor.

 

Burada şöyle kuşkulu bir durum var baytar Nuri gözaltına alınıyor böylece muhalifmiş gibi bir izlenim yaratılıyor. Koçgiri olaylarında yer alan öncülerin güvenini kazanıyor. Koçgirililer onun sinsi, hain bir düşman olabileceğini bile fark etmiyorlar. Daha da ilerde 1921’de ortaya çıkacak Koçgiri olaylarında ajan – provokatör rollerine hazırlanılıyor. Yani Koçgiri bölgesinde hareketin önderlerinin arasına bu baytar Nuri’yi sokma ve ayaklanmaya doğru itme ve devlet güçlerince de bastırılması olayı. Baytar Nuri derin devletin adamı olarak hem istihbarat, hem provokasyon konularında uzman tam anlamıyla derin devlete çalışan bir adam gibi görünüyor.

 

Dilek Kızıldağ Soileau’nın, Belgelerdeki mi, Belleklerdeki mi: hangi Seyit Rıza ? adlı doktora çalışmasının 7. sayfasında düştüğü dip notta şöyle diyor: ‘’Koçgiri birkaç asır önce Dersimden göçtüğü iddia edilen yoğunlukla Sivas’ın İmranlı/Ümraniye, Zara, Suşehri, Kangal, Divriği, Hafik ilçeleriyle, Erzincan’ın Refahiye, Kuruçay ilçelerinde 135 köyü çevreleyen alanda aynı isimli aşiretin meskün olduğu bölgedir.’’

 

Koçgiri ve çevresinde sıkıyönetim ilan edilir. Bölgeye giriş çıkışlar yasaklanır. Yollar, köprüler tutularak bölge her taraftan kontrol altına alınır. Askeri harekatın başına sakallı Nurettin paşa getirilir. Ayrıca Giresun üzerinden Topal Osman kuvvetleri getirilir. Topal Osman Balkanlarda, Kafkaslarda gönüllü olarak savaşlara girmiş bu savaşlarda topal olmuş birisi ve en sonunda Giresun’da kendi çetesini kurmuş derin devlete çalışan bir çete reisidir. Kara Deniz bölgesinde Rumları katleden, fırınlarda yakan, göç ettiren bu Topal Osman ve çetesidir. Topal Osman kara denizde yaptıklarını sakallı Nurettin paşa ile birlikte Koçgiri’de yapmaya başlamıştır. Koçgiri direnişinin içinde olan Nuri Dersimi’nin ajan – provokatör çabaları ve sakallı Nurettin paşanın, Topal Osman’ın bastırma harekatıyla halkın üzerinden silindir gibi geçilir.

 

Rivayetlere göre bu katliamdan sonra 1000 kişi Dersim’e sığınır. Bu sığınanlar arasında seyit Rıza’nın yeğeni Rayber tarafından öldürülen Alişer ve karısı Zarife de vardır. Nuri Dersimi’de Koçgiri direnişinin bastırılmasından sonra 15 Mayıs 1921’de Dersim’e geçmiştir ancak Koçgiri’de yürüttüğü devlet görevini yani istihbarat, ajan – provokatörlüğünü devam ettirmek ve yeni görevler almak için geçmiştir.

 

Nuri Dersimi, Koçgiri direnişine katıldı, önderler arasında yer aldı adı altında Divan-ı Harb’de gıyaben idamla yargılanmıştır. Geçtiği özel yeni görev yeri olan Dersim’de, Dersim halkı tarafından, Divan-ı Harb’de gıyaben yargılandığı için, devlete muhalif görülmüş, direnişçi eğilim ve gruplarca kendisi kabul görmüştür.

 

Nuri Dersimi, Dersim’de de devlet tarafından beslenen birisidir. Haydar Beltan’ın Dersim meclisinin internet sitesinde ki makalesinde ve 05 – Haziran – 2020 tarihinde Hüseyin Aygün’le sosyal medya üzerinden yaptığı söyleşide 1926’da bölge halkından oluşturulan içinde Türklerin, Kürtlerin de olduğu devşirilen milislerin başına geçerek Dersim’de oldukça sert bir direnme merkezi olan koçan (Koçu – Koçuşağı) aşiretinin üzerine seferler yapmış başarısız olmuştur. Sonra aynı harekatı başka komutanlar, ünlü 33 kurşunla anılan orgeneral Muğlalı da dahil başka birlikler sürdürmüş arazinin (ünlü Ali Boğazı bölgesi gibi) sarp ve engebeli olmasından dolayı başarısız olmuş geri çekilmişlerdir. Devletin Koçan kuşatması ve Koçanlıların direnişi 1906 dan beri, yani Osmanlı döneminde olduğu gibi, İttihat Terakki iktidarı altında da devam eder. Arşivler tam açılmamıştır olaylar yeteri kadar netleşmemiştir. En nihayetinde 4 Mayıs 1937 hükümetin bakanlar kurulu kararları ve genel Dersim harekatıyla birlikte bastırılan, dağıtılan Koçan direnişinden dolayı katledilenler, tutuklananlar, idam edilenler, yakın ve uzak bölgelere sürgünler olmuştur.

 

Nuri Dersimi hem idam cezasıyla yargılanıyor hem milis komutanlığı yapıyor, valilerin iltifatına mazhar oluyor. Dersim mutasarrıflığı tarafından kendisine Dersim’de rahatça dolaşabilmesi için sertifika veriliyor. Elazığ’a valiliğe gidiyor, Diyarbakır’a valiliğe gidiyor. Diyarbakır valisiyle Elazığ valisiyle birlik olup Dersim aşiret reislerini ziyaret ediyor. Valilerle, mülki erkanla birlikte özel ziyafet sofralarında oturuyor. Devletin haliyle Ankara’nın, valilerin yapılmasını istedikleri şeyleri aşiret liderlerine aktarıyor. Aşiret liderlerini devletin yanına çekmeye çalışıyor. Bazı aşiret liderlerini yanına alarak Ankara’da hükümetle üst düzeyde görüşmeler yapıyor. Hem idamla yargılanıyor hem de her yere girip çıkan adamdır bu Nuri Dersimi. Yanına alıp Ankara’ya götürdüğü bazı aşiret liderleri, aşiretleriyle birlikte devlet safında Dersim direnişine karşı savaşan aşiretler haline geliyor.

 

Haydar Beltan’ın Dersim meclisinin internet sitesinde yayınlanan makalesinde anlattığına göre, tam yetkiyle Dersim’e tayin edilen general Abdullah Alpdoğan’ın Elazığ’a ilk geldiğinde kendisini karşılayanlar arasında bu Nuri Dersimi’de vardır. (6) Hem idamla yargılan, hem Koçgiri’nin, hem Dersim’in kahramanıyım diye ortalarda dolaş ondan sonra Dersim soykırımının birinci dereceden tam yetkili aktörünü Elazığ tren istasyonunda karşıla  olacak şey değil.

 

Bundan başka Diyarbakır, Elazığ valilerinin ve onların planları çerçevesinde Nuri Dersimi özel görevlerle görevlendiriliyor. Bütün Dersimin aşiretleri, kabileleri, klanları dolaşılıyor devletin planlarına uymaya çağırılıyor. Devletin bir isteği de bir kısım Dersimlinin Elazığ ovasına yerleşip çiftçilik yapmasıydı. Nuri Dersimi ikna ettiği bazı Dersimlileri Elazığ ovasına götürüp yerleştirir. Nuri Dersimi’nin kendisine de Elazığ’da Holvenk (Şahinkaya) köyünde bir manastır çiftliğiyle birlikte hediye edilir. (7) Böylece Elazığ’a yerleştirilenlerle Dersim boşaltılmaya, direniş ocağı bir ölçüde zayıflatılmaya çalışılır. Hükümette plan çoktur, Nuri Dersimi üzerinden bazı aşiretleri yanına çekmeye çalışıp, direnen aşiretlere karşı savaştırmak ister.

 

Nuri Dersimi Suriye’de kaleme aldığı iki kitabında bütün Dersimi aşiret – aşiret, dağ – bayır, yayla yazar. Aşiretlerin genel nüfusunu ve silahlı insan sayısını, gücünü yazar. Kimlerin sözünün geçtiğini, kimlerin geçmediğini kimlerin kimlerle husumetinin olduğunu bilir. Adeta hem doğa hem toplum üzerinde uzman olmuştur. Osman Pamukoğlu, Mustafa Kemal Paşanın çizdiği Dersim’e karşı yapılan askeri harekat planının Trabzon’da müzede olduğunu açıklamıştı. Dersimi hiç gezmemiş olan Mustafa kemal Paşanın istihbaratı Nuri Dersimi’den aldığını ve harekat planını ona göre çizdiğini söyleyebiliriz.

 

Hükümet, seyit Rıza ve arkadaşlarını idam eder, halkı katleder, sağ kalan masum, savunmasız halkı ülkenin bütün bölgelerine sürgün ederek mecburi ikamete tabi tutarak asimilasyonu devam ettirir. Hükümet birlikleri Dersim direnişçilerini katlettiği gibi bu ihanetçi, işbirlikçi, ajan – provokatörleri de ortadan kaldırma yolunu tutar. Topal Osman en korkunç katliamları yapmış, derin devletin en önemli vurucu adamlarından birisiydi onu bile Ankara, Çankaya’da ortadan kaldırdılar.

 

Nuri Dersimi sıranın kendisine geldiğini anlayınca kaçmaya çalışır. Önce İstanbul üzerinden Avrupa’ya kaçmaya çalışır olmayınca Suriye’ye kaçar. Suriye bölgesinde önce Fransız bölgesine (Hatay) yerleşir Fransızların bu bölgeden çekilmesinden ve T.C. birliklerinin gelişinden sonra Suriye’ye geçer. Sonra Ürdün’e gider tekrar Suriye’ye döner, veterinerlik yapar, hatıratını yazar, Kürtlerin kurduğu Hoybun cemiyetine katılır.

 

Sonuç:

Bu konuda makale, kitap yazan Haydar Beltan, 05 – Haziran – 2020 tarihinde sosyal medyada Hüseyin Aygün’le yaptığı söyleşide, Nuri Dersimi’yi ‘’yanlış yönde olan Dersimi bir değer’’ olarak tanımlamıştır. Söz konusu söyleşinin sonunda Hüseyin Aygün ‘’burada bir çelişki var Nuri Dersimi hem yanlış birisi hem Dersim’in değeri nasıl olur ?’’ diye sormuştu. Beltan’sa ‘’yanlışlığı zamanla netleşecektir’’ deyip, ‘’yalnız onun Dersime giydirdiği gömleği giymeyelim’’ demiştir.

 

Nuri Dersimi, yanlış yönde değerse bu adam Dersim’in değeri olamaz. Hem Beltan’ın hem benim görüşüme göre Nuri Dersimi’nin Suriye’de yazdığı iki kitap Dersim olaylarıyla örtüşmemektedir. Nuri Dersimi, kitaplarında baştan sona abartıya ve çarpıtmaya gitmiştir. Nuri Dersimi, Dersim olaylarını adeta beş yüz bin kişinin öldüğü Çanakkale savaşı gibi bir savaşa benzetmiş, kendisini de o savaşın, direnişin içindeymiş gibi anlatmaya çalışmıştır. Söz konusu her iki kitapta Dersim – Zaza kimliği de tamamen çarpıtılmış, ters yüz edilmiştir. Günümüzde Zaza özgürlük hareketi onun ortaya koyduğu hataları, yanlışlıkları, abartıları düzeltmek için var gücüyle çabalamaktadır.

 

Nuri Dersimi ilk önce İstanbul’da yargılandığı davadan hemen beraat ettiriliyor. O büyük ölçüde ajanlığa burada başladı. Ajanlığını öğrenci örgütlerinde başlayıp Kürdistan Teali Cemiyetinde sürdürdü. Bir ihbar üzerine yakalanıyor, yargılanıyor hemen af ediliyor arkasından devlet görevine atanıyor.

 

Sivas Koçgiri’de tekrar tutuklanıyor M. Kemal Paşanın emriyle serbest bırakılıyor. Güya Koçgiri direnişçi önderleriyle birlikte görülüyor. Devamla güya karşısına geçip savaştığı devlet tarafından yukarıda yazdığımız gibi kendisine Sivas’da çiftlik hediye ediliyor. Devlet kendisine karşı savaşan adama ne diye çiftlik hediye etsin ?

 

Elazığ’da devlete iyi hizmetlerinden dolayı kendisine hükümetçe çiftlik hediye ediliyor.

 

Her gittiği yerde kendisine çiftlik hediye edilen, devlet erkanının, protokol heyetlerinin içinde yer alan, valilerin, kaymakamların, mutasarrıfların evlerinde yatıp – kalkan, içkili, eğlenceli  ziyafet sofralarında söz konusu protokollarla birlikte yer alan, Koçan (Koçu – Koçuşağı) aşiretinin vurulmasında milis komutanı olarak görev alan, Dersimin ve Koçgiri’nin vurulmasına ön ayak olan ajan – provokatör Baytar Nuri Dersimi, ne Koçgiri’de ne de Dersim’de ulusal kahraman olamaz…

 

Suriye’ye geçmiş olan Nuri Dersimi, devlete olan hizmetlerinin karşılığında kendisine vaad edilen vaadler yerine getirilmediği ve üstelik de ülkeden kaçmak zorunda kaldığı için küskündür, tepkiseldir yada kafayı yemiştir. İstanbul’da ki öğrencilik yıllarından itibaren devlete çalışan ajan – provokatör, özel savaş elemanı Nuri Dersimi Suriye’ye geçtikten sonra Kürdistan, Kürdistan, Kürdistan, intikam, intikam, intikam diye naralar atmıştır.

 

1978 Dersim devrimci gençlik, yurtsever gençlik kuşağının üzerinde belli bir etkisi olan, günümüzde bu etkisi sorgulanan, garip, ilkesiz, tutarsız bir adamdır baytar Nuri Dersimi. Günümüzde bazı çevreler tarafından temcit pilavı gibi ısıtılıp – ısıtılıp, tekrar – tekrar önümüze sürülmesi onun sorgulanmasına ve bu makalenin kaleme alınmasına yol açtı.

 

(1) Nuri Dersimi Hatıratım Öz-Ge yayınları 1992 sayfa 15

(2) Nuri Dersimi Hatıratım Öz-Ge yayınları 1992 sayfa  26

(3) Nuri Dersimi Kürdistan Tarihinde Dersim Ani Matbaası Halep 1952 Sayfa 121 – 122

(4) Nuri Dersimi Kürdistan Tarihinde Dersim Ani Matbaası Halep 1952 Sayfa 122 – 123

(5) Nuri Dersimi Hatıratım Öz-Ge yayınları 1992 sayfa 110 / Nuri Dersimi Kürdistan Tarihinde Dersim Ani Matbaası Halep 1952 Sayfa 136

(6) Nuri Dersimi Kürdistan Tarihinde Dersim Ani Matbaası Halep 1952 Sayfa 262

(7) Nuri Dersimi Kürdistan Tarihinde Dersim Ani Matbaası Halep 1952 Sayfa 192

 

Recep Gül 15 – 06 – 2020

Bu sabah İbrahim Gökçek’in ölüm orucunu sonlandırdığı haberini aldığımızdan bu yana çeşit çeşit yorumlarda bulunup yazılar yazdık, sevincimizi haykırdık. Bununla birlikte, mevzuya dair bilgi kirliliği dağılınca şapka düştü kel gözüktü.
 
Ortada ne devletin geri attığı bir adım, ne de siyasî bir zafer söz konusuydu.
 
Ortada olan tek şey, boşu boşuna hayatını kaybetmiş olan iki genç ölüydü.
 
Helin Bölek ve Mustafa Koçak.
 
Tabii bir de birilerinin, bu gerçekliğin üzerini örtmek için savurdukları manipülatif zafer naraları!
 
Bu birileri zannediyor ki bir kendileri akıllı, diğer herkes aptal… Hiç kimse ortada dönen karanlık oyunları görmüyor…
 
Bilmiyorlar ki bu ülkede, çoğu sesini çıkarmasa bile neler döndüğünü gayet iyi anlayan sayısız insan var.
 
Örneğin devletin bugünkü tavrının Helin Bölek ölmeden öncekinden hiçbir farkı olmadığının, asıl geri adım atanın -iyi ki- ölüm orucu oyununun kurucuları olduğunun birçok insan farkında…
 
Şahsen kendi adıma Helin’in ölümünün ardından sayısız devrimci kılıklı haydutun en belden aşağısından hakaretleri ve tehditleri pahasına yazdığım cesur ve dürüst yazılarımla bu tabunun tartışmaya açılmasını sağlayarak, bugünkü adımın atılmasına vesile olan insanlardan biri olduğum için son derece gururlu ve mutluyum.
 
Her ne kadar yapılan açıklamada kendisinin ölüm orucuna “son” değil, “ara” verdiği söylense de onların bile bu kadar uzun süre işkence çekmiş bir insanı tekrar ölümün kollarına yatırmayacaklarını düşünüyorum. En azından buna inanmak istiyorum. Öyle ya, hiç kimse bu derece zalim olamaz değil mi?
 
Neyse, sürecin nasıl gelişeceğini hep birlikte yaşayarak göreceğiz. En azından İbrahim Gökçek bugün ölmedi. Geriye de aşağıdaki cevaplanmayı bekleyen sorular kaldı:
 
Helin’in annesinin, yavrusunun ölmemesi için yaptığı sayısız çağrı, İbrahim’in babasının dün yaptığı çağrıdan daha mı az değerliydi; Helin’in annesinin acısı, İbrahim’in babasınınkinden daha mı önemsizdi ki devlet cephesinde değişen hiçbir şey olmadığı halde ölüm oruçlarının moderatörleri tarafından bugün geri adım atıldı?
 
Devlet, Helin ölmeden önce de bugünküyle tıpatıp aynı olan pazarlık masasına oturmaya hazırdı. O gün, “Biz devletle pazarlık yapmayız! taleplerimiz tartışmasız kabul edilecek! Ya hep ya hiç!” diye hödö hödö konuşanları, bugün o masaya oturtan ne oldu?
 
Ben söyleyeyim: Çoktan miadını doldurmuş olan bu demode eylem biçiminin, tarihinde ilk kez çekincesizce masaya yatırılıp her yönüyle sorgulanması sonucunda toplumun sağduyulu kesimleri zaten de nicedir hiçbir işlevselliğinin kalmadığını çok net gördükleri bu insanlık dışı eyleme karşı müthiş bir infial hissettiler. Akabinde de bu haklı öfkelerini çok net ve kararlı bir şekilde, ölüm orucu denilen özkıyım-cinayet eylemini ölüm oruççularının bedenleri üzerinden politik arenaya sürerken tek dertleri kendi propagandalarını yapmak ve gündemde kalmak olan bu karanlık figürlerin bizzat kendilerine yönelttiler.
 
Bu beklemedik yöneliş de onları bugün tıpış tıpış, Helin ölmeden önce müthiş büyük laflar ederek reddettikleri o pazarlık masasına oturmak mecburiyetinde bıraktı.
 
Bir de sonucunda ne çıkacağı belli bile olmayan bu sıradan pazarlığı millete, “Siyasî Zafer” diye yutturmaya kalkmayalardı iyiydi.
 
Yersen.
 
Bilmem, Helin Bölek’in ölümünün ardından benim gibi son derece duyarlı ve cesur bir tavır sergileyerek bir yandan İbrahim Gökçek ölmesin diye çırpınırken öte yandan da çağımız gerçekliğinde hiçbir işlevi kalmamış olan ölüm orucu olgusunu her yönüyle irdelemeye çalışan kalemlere yönelttikleri son derece iğrenç hakaretlerden, iftiralardan ve tehditlerden dolayı biraz olsun utanıyorlar mı?
 
Bilmem, “Ya ölüm orucuna destek veriyorsundur ya da devletin tarafında, işbirlikçi, hain bir döneksindir!” şeklindeki faşizan yaklaşımlarıyla incittikleri duyarlı insanlara bir özür borçlu olduklarının farkındalar mı?
 
Hiç sanmıyorum. Ayrıca beklemiyorum da… Kendi adıma İbrahim Gökçek’in bugün yaşıyor olması, benim için yeterince büyük bir teselli ve ödüldür.
 
Karşıdaki insanlara da şayet biraz olsun saygınlıklarının kalmasını istiyorlarsa ivedilikle hiçbir muhalifin onların çizgisinde yürümek mecburiyetinde olmadığının ayırdına varmalarını tavsiye ediyorum. “Ya sev ya terk et!” pisliğinin ikiz kardeşi olan “Ya bizdensin ya da işbirlikçi!” cümlesi, ancak faşistlere yakışır.
 
Benim gibi ölüm oruçlarına destek vermemekle birlikte bütün yüreğiyle Helin’in, Mustafa’nın, İbrahim’in ve diğerlerinin yanında olan; sayısız kez bütün cesaretlerini toplayarak devletin talepleri kabul etmesini istediklerini belirten insanları, sırf kendileri gibi düşünmüyorlar diye “işbirlikçi hainler” olarak yaftalamak, bu ülkenin siyasî tarihinden gelmiş geçmiş en faşizan aymazlıktır.
 
Devrimciler faşist olmaz. Aymazlık yapma lüksleri ise zinhar yoktur.
 
Bir an önce arınıp, aymaları temennisiyle.
 
Rabia Mine 05 – 05 – 2020

………Necip Fazıl ise, ‘’Din Mazlumları’’ adındaki kitabında ‘’Doğu Faciası’’ başlığıyla kısaca özetlediği ‘’Dersim Olayı’’ için ‘’tarihte bir benzeri gösterilemez’’ diyor ve devam ediyor:

‘’Elazığ ortaokulunda okuyan iki çocuk tatili geçirmek üzere memleketleri olan Hozat’a gidiyorlar. Facianın tam üstüne düşüyorlar. Hozat yakınlarındaki köylerine geldikleri zaman, babaları Yusuf Cemil’ in öldürülmüş olduğunu öğreniyorlar ve ağlamaya başlıyorlar. Onlara şu karşılık veriliyor:

-Sizi de onun yanına götüreceğiz.

Çocuklar sürüklenerek odadan çıkartılıyor ve jandarma muhafazasında, gittikleri yolda süngüleniliyorlar. Böylece babalarının yanlarına gönderilmişlerdir. Her evi ayrı ayrı tutuşturduktan sonra, dört bir etrafı çalı çırpı içine alınıp alev alev yakılan bir köyden, deli gibi bir adam çıkıp, çalı çırpı gerisinde manzarayı seyredenlere doğru ilerliyor:

-Durun ben köy ahalisinden değilim ! öğretmenim, izin verin kimliğimi kanıtlayayım..!
Fakat, sözüne mukabele, bir kalasla itilerek alevlerin içine atılıyor. Adam evvela göğsünün kılları alev alev yanarken, çalı yığınındaki amir, zevk ve istihza ile sigarasını içmektedir.’’

Necip Fazıl bu olayı, yanan adam karşısında zevkle sigara içen amirden doğrudan dinlediğini yazıyor. Yazar bir başka sahneye geçip devam ediyor:

‘’Yusuf Cemil’in köyünden 200 kadın ve çocuk öldürülmüş ve bunların cesetleri buğday saplarının üzerinde yakılmıştır. Yakılanlar arasında Elazığ’da askerliğini yapan ve o sırada izinli olarak köyünde bulunan Rüstem adında biri de vardır. Bu zavallı mezun olduğunu ve isterlerse hüviyet ve izin kağıdını gösterebileceğini söylediği halde derdini anlatamıyor ve dört çocuğu ile seksenlik anası arasında, onlarla beraber kurşunlanıyor.

Hozat’ın karaca köyünde Cafer oğlu Kasım… Bu adam o tarihten 30 sene evvel Amerika’ya gitmiş, orada 15 yıl kalmış, epey para kazanmış ve sonra köyüne dönmüştür. Kasım Amerika’dan dönünce, Birinci Dünya harbinde Kafkas cephesinde Köprüköy muharebesinde şehit düşen kardeşi yüzbaşı Şükrü’nün iki çocuklu dul karısı Şirin hatunla evlenmiş, Hozat’a gelip yerleşmiş, orada bir mağaza açmış ve ticarete başlamıştır. Hükümetle de bazı taahüt işlerine girişmiştir.

Dersim harekatı sırasında bu Cafer oğlu Kasım,taahüt bedelinden alacağı olan 6.000 lirayı tahsil etmek üzere Ovacık Kaymakanlığı’na müracaat ediyor. Parayı kendisine veriyorlar. Muamele biter bitmez ‘’Seni Hozat’tan çağırıyorlar’’ diyerek, onu mahfuzen yola çıkarıyorlar. Kasım kasabadan ayrıldıktan bir saat sonra jandarmalara öldürtülüyor. Cebindeki 6.000 lirada alakalı iki amir arsında taksim ediliyor. Zavallı zevcesi şirin hatun, o esnada dört çocuğuyla birlikte komşularına oturmaya gitmiştir. Kadın evine döndüğünde kapısının kırıldığını, eşyasının etrafa saçılıp döküldüğünü görüyor.

Haykırmaya başlıyor:

-Yetişin evimize eşkıya girdi..!

Bu feryadına karşılık kadın kapısının önünde çocuklarıyla beraber öldürülüyor ve dolgun miktardaki altını, parası ve eşyası yağma ediliyor.’’

Necip Fazıl Dersim’den enstantanelere devam ediyor:

‘’Hozat’ın Zimek köyünde Şekspirin hayaline bile taş çıkartacak bir olay cereyan etmektedir:
Erkekleri tamamen doğranmış olan bir köyün 100 kadar kadın ve çocuğu süngülerle öldürülüyorlar. Öldürülen kadınlardan biri doğurmak üzere bir gebedir. Bu kadının karnına giren sivri uçlu alet (süngü) bağırsaklarını yere döküyor. Rahmini parçalıyor kendisi ölüyor. Tehlike geçtikten sonra gizlendikleri yerden çıkan kadınlar, ölüleri gözden geçirirken bu kadın rahminden düşen çocuğun sağ olduğunu dehşetle görüyorlar. Çocuğu alıp emziriyor büyütüyorlar. ‘’Besi’’ adını koyuyorlar(…..) sivri uçlu alet annesinin karnına girip rahmini deldiği zaman, onun topuğunda da bir yara açmıştır. Kız hala bu yarayı topuğunda taşımaktadır.’’

Necip Fazıl, yargısız ve yerinde infazın bir başka sahnesini anlatıyor:

‘’Hozat’ın Lolantaner köyünden Veli isminde bir genç, Elazığ öğretmen okulunda okuduktan sonra, öğretmen olarak Trakya’ya gönderilmiş orada evlenmiş. Üç çocuk sahibi olmuş. Dersim harekatı başlamak üzereyken karısı ve çocuklarıyla tatilini geçirmek üzere köyüne gelmiştir. Genç öğretmenin köyü, erkekli-kadınlı, çocuklu-ihtiyarlı doğranırken, kendisi, karısı ve çocukları da aynı akibete mahküm edilmiş ve cesetleri yakılmıştır.

Mazgirt Türüşmek nahiyesinin halkı doğranmakta…..

Merhamet sahiplerinden biri, birle on yaşları arasında 20 kadar çocuğu alıp bir derenin içine saklamıştır. Vaziyet birden haber alınıyor. Çocukların öldürülmeleri emri veriliyor. Fakat bu emri yerine getirecek kimse çıkmıyor. En katı yürekliler bile, böyle savunmasız masumlara silah çekemeyeceklerini söylüyorlar. Öldürme girişimi birkaç defa sonuçsuz kalıyor. Nihayet en kara gözlü, çingeneden daha karanlık suratlı bir adam bulunuyor. Bir dere içinde titreşe titreşe bekleyen 20 masumun işini bitiriliyor.

Munzur suyunun kıpkızıl aktığını görenler olmuştur.’’

Aktaran tarihçi-yazar Ali Kaya Başlangıcından günümüze DERSİM TARİHİ sayfa : 556-557-558-559 Demos yayınları birinci basım Ekim 2010

Bizim de bütün Dünya’nın da hayran olduğu büyük şair Nazım Hikmet Dersim’de yaşanan bu trajediyi acaba görmemiş mi ? duymamış mı ? bilmemiş mi ? en azından şiirinde yazmamış mı ? yoksa TKP’nin o dönem politikalarının esiri mi olmuş ? çünkü TKP o yıllarda Kemalist hareketin Dersim soykırımını, özel savaş harekatını desteklemiş, tarihin çarkının ileriye doğru döndürüldüğünü söylemiş, enternasyole Kemalist hareketin haklı olduğunu belirten raporlar sunmuştur…

 

İşte TKP’nin söz konusu raporu…

KOMİNTERN BELGELERİNDEN / DERSİM-38′ LE İLGİLİ RAPOR (KOMÜNİST ENTERNASYONEL YÜRÜTME KURULU)
İki ayı aşkın zamandan beri Ankara Hükümeti, Dersim bölgesindeki Kürt aşiretlerin yeri bir gerici ayaklanmasını bastırmakla uğraşıyor. Feodel unsurlar, Kemalist parti tarafından gerçekleştirilen reformlara rağmen, bu güne kadar bu ülkenin sapa bölgesinde barınmayı başarmışlardır. Bu bölgeye geçtiğimiz yıl Tunceli adı verilmişti. Dersimin hakim katmanları yürürlükteki yasalara rağmen, kendi yasa dışı ayrıcalıklarını koruyabilmişlerdir.

Halk partisi (Kemalistler) iç pazarın genişletilmesini isteyen ulusal burjuvazinin baskısıyla, geçen yıl Cumhuriyetçi devletin bütün ağırlığını ortaya koyarak bu çağ dışı duruma bir son vermeyi, karar verdi. Özel bir yasa çıkartarak, ölüm cezalarını onaylamak da içinde olmak üzere geniş olağan üstü yetkilerle donatılmış askeri bir yönetimi, bu kendi başına buyruk vilayette, Büyük Millet Meclisinin yerine geçirdi. Amacı göçebeliğe son vermek ve aşiret reisleriyle (şeyhler, beyler, ağalar ve seyitler) onların kiralık adamlarının Batı Anadolu’nun modernleşmiş vilayetlerine sürme hedefini güden bir reform planını zorla uygulamaktı.
Basında çıkan haberlere ve Başbakan İnönü’nün Büyük Millet Meclis’nde yaptığı konuşmaya göre başlangıçta, yani Nisan ayında nüfusu en az yüz bini bulan halkın aşağı yukarı 25-30 bin kadar hükümetin aldığı bu önlemlere karşı isyan etmiştir. Ancak isyancıların büyük bir kısmı, gelen baskılar karşısında geriledi ve askeri yönetime teslim olmayı yeğledi. Bu gün hükümetin askeri kuvvetlerine karşı koyanların sayısının, ancak on bin civarında olduğu sanılmaktadır.
Dersim vilayeti Türkiye’nin doğusunda yer almakla birlikte, sınırlara oldukça uzaktır. Bölgenin tümü 6300.km.kare kadar olup, burada 75-100 bin nüfusla bir göçebe halk yaşar. Toprağın ancak yedide biri ekili olduğundan ana iktisat dalı hayvancılıktır.Halk hiçbir zaman bir bütün oluşturmamaktadır. Sayısız aşirete bölünmüş ve aynı zamanda din ve ırk bakımından parçalanmış durumdadır. Bununla birlikte halkın çoğunluğu zaza aşiretindendir.
Dersim son derece dağlık bir bölgedir. Sarp ve uçurumlu dağların yükseklikleri, çoğu kez dört ve bişbin metreyi bulur. Arazinin bu yapısı ve doğru dürüst yolların bulunmaması, eşkiya çetelerinin barınaklarına ulaşmayı hemen, hemen olanaksız kılmaktadır. Bu durum askeri hareketleride güçleştirmektedir.
Bu güne kadar dersim ulusal ekonominin dışında kalmaktaydı. Az gelişmiş olan ticaret tamamen aşiret reislerinin ve onların adamlarının aracılığıyla yürütülmekteydi. Öyleki başka bir vilayetten tüccar, tüccar dersimde iş yapmayı göze alamazdı. Çünkü mahelli mütegaillibenin silahlı çeteleri tarafından haraca kesilmesi veya yağmaya uğraması kesin gibi bir şeydi. Bu çeteler bununla da kalmaz, barışcı komşu köylere yağma düzenlerlerdi.
Dersim’de Devlet oteritesi sadece kağıt üzerinde kalıyordu. Feodel aşiret reisleri, her fırsatta, devleti hiçe sayıyorlardı.

Bu şartlarda Dersim tarihinin ayaklanmalarla dolu olması, şaşılacak bir şey değildir. Ayaklanmalar, padişahlık zamanında da, Meşrutiyet ve Jön Türk hareketi sırasında olduğu gibi, bu günkü Cumhuriyet idaresi altında bile hemen, hemen hiç aralıksız süre gelmiştir.
Bu gün Kemalist Hükümetin enerjik reformları yüzünden kendi iktidarlarını tehdit altında hisseden feodel unsurların ümitsiz bir direnişi ile karşı, karşıya bulunuyoruz. Kemalist hükümet, Büyük Millet Meclisinde şu önlem kararlarını aldırmayı başarmıştır.
1. AŞİRETLER, BUNDAN BÖYLE TÜZEL KİŞİLİĞE SAHİP OLMAYACAKTIR. BU KARARA AYKIRI TÜM KARARLARIN, BELGELERİN VE HÜKÜMLERİN HİÇBİR GEÇERLİLİĞİ YOKTUR.
2. AŞİRET REİSİNİN, BEYİN YA DA ŞEYHİN TÜM YETKİLERİNE SON VERİLMİŞTİR.
3. AŞİRETE AİT OLAN VE AŞİRET REİSLERİYLE, BEYLERİN VE AĞALARIN, AŞİRET ADINA, KENDİ MÜLKİYETLERİNDE BULUNDURDUKLARI BÜTÜN TAŞINMAZ MALLARA MÜLKİYETLERİN HANGİ RESMİ BELGEYE, KARARA YA DA GELENEĞE, DAYANDIRIRSA DAYANDIRSIN, DEVLETİN MÜLKİYETİNE DEVİR EDİLECEKTİR.
İsyanın arifesinde tapu kadastro iadesi, feodel aşiret reislerinin elinde bulunan halka ait malların, incelenmesi ve saptanmasına ilişkin hükümet önlemlerini uygulamaya başlamıştır. Bu durum feodelizm kendi yasa dışı eğemenliğinin iktisadi temellerini yitirme tehlikesiyle karşı, karşıya bulunduğunu hissetti. İşte bu önlem özellikle isyana neden olmuştur.
Kitleleleri kendi peşinden sürükleyebilmek için, feodel unsurlar, hükümetin silahlı kuvvetinin zayıf olduğu, lafını yaydılar. Yaydıkları söylentiye göre, hükümet ayaklanmayı bastırmak için silahlı birliklerini göndermeye, cüret ettiği takdirde, İngilizlerle, fransızlar Türkiye’ye hemen savaş açacaklardır. Ayrıca Arapların da isyancılardan yana olduğu haberi çıkardılar.
Feodel unsurlar kamuoyunu bu şekilde hazırladıktan sonra, birçok aşiret kendi arasında ittifak yaptı. “Genel Müfettişe” yazılı bir açıklama göndererek, idari makamlarla anlaşma temeli olmak üzere utanmazca şartlar öne sürüldü. İSTEDİKLERİ ŞEY HÜKÜMETİ, FEODEL YÖNETİCİLERİN ZORBALIĞA DAYANAN KEYFİ REJİMLERİNİ TASFİYE YOLUNDA ALDIĞI TÜM TEDBİRLERDEN VAZGEÇMEYE ZORLAMAKTI.
Şu anda askeri hareket bütün hızıyla sürmektedir. Çok sayıda uçak filosu bu harekete katılıyor. Mücadelenin nasıl sonuçlanacağı şimdiden bellidir.
Kürt bölgelerini çok gezmiş olan Türk gazeteci Naşit Haleki haber gazetisinde şunları konuşoyur:
“Bu gün onbinlerce vatandaşımızın, sayıları birkaç yüzü geçmeyen, reislerin, seyitlerin, bunların akrabalarının kuşaktan kuşağa, elden ele geçen, oyuncağı olma bahtsızlığına uğramış durumdadır. Bu vatandaşlara uygarca yaşamın, onların şimdiki yaşayanlardan tamamen farklı, bir şey olduğunu anlatabilmek için, her şeyden önce onları, bir avuç eşkiyanın kölesi olma durumundan ve eğemenliğinden kurtarmak ve bu vatandaşlara özgür olma hakkını ve hayatlarını kazanma hakkını vermek gerekir.”
Rundschau, Basel
1937, sayı 32.s.1162
RASİM DAVAZ

#Dersim38 Soykırımının 83. Yıl dönümü. 1937 yılında başlayıp 1939’a kadar süren bu Soykırımda hayatını kaybetmiş, yerinden yurdundan edilmiş, ailesinden ve köklerinden koparılmış insanlar için herkesi bir günlüğüne Dersimli olmaya davet ediyoruz. Dersim 38’in acısını bizimle paylaşın. Bir günlüğüne sosyal medya hesaplarınızda #Dersim38 olsun. Facebook, Twitter ve Instagram’da paylaşım yaparken #Dersim38 etiketi ile #Dersim38‘in sesini yükseltelim.

1937-38’de Dersim’de yaşananları ağıtlar, fotoğraflar ve belgelerle ortaya koyan ve üç CD bir kitaptan oluşan çok boyutlu çalışma, yörenin bugüne kadar dile gelmemiş hüznünü en yalın ama en çarpıcı haliyle karşımıza çıkarıyor.

Belgesel ve müzik yapımcısı Nilüfer Saltık ile sözlü tarih araştırmacısı Cemal Taş’ın ortak çalışmalarının sonucu olarak ortaya çıkan Ağıtların Diliyle Dersim ’38 TERTELE, üzerine yeni yeni konuşulmaya başlanan bir dönemin hatıratını, mağdurların dilinden ağıtlar aracılığıyla seslendiriyor. ‘38’de Dersim’de yaşanan katliamı konu alan 33 ağıtın sözleri, öyküleri ve otantik sesleriyle, olayların geçtiği yer ve ağıda konu olan kişilerin fotoğraflarından oluşan çalışma üç CD ve 500 sayfalık bir kitaptan oluşuyor.

Ön sözünü kısa süre önce kaybettiğimiz değerli aydın Vedat Türkali’nin yazdığı ve Kırmançca/Zazaca, İngilizce ve Türkçe olmak üzere üç dilde yayınlanan kitap/CD hem resmi tarihin dışında hem de muhalif anlatı kalıplarının ötesinde düşünmeye cesaret eden bir tarih anlayışı ortaya koyuyor.

Ağıtların Diliyle Dersim ’38 TERTELE, 4 yıllık bir çalışmanın ürünü olsa da aslında 25 yıl boyunca biriktirilen fotoğraf, belge ve sözlü tarih kayıtlarına dayanıyor. Belge ve fotoğraflar bu konuda en geniş birikime sahip olan Hasan Saltık arşivinden. Ağıtlar ise Cemal Taş’ın 80’li yıllardan bu yana derlediği sözlü tarih ve müzik arşivinden. Ardından Nilüfer Saltık ve Cemal Taş eldeki fotoğraf ve haritaların izinden giderek, toplu kıyım yerlerini, mağaraları, mezraları yeniden belgeledikleri bir alan çalışması gerçekleştirerek kitaba taşıdılar.

Ağıtların Diliyle Dersim ‘38 TERTELE ile yazarlar, yörede “Tertele” olarak isimlendirilen olayın bıraktığı izleri en çıplak dille aktaran ağıtlar çerçevesinde, her bir ağıdın öyküsünü ayrıntılı olarak aktararak, yaşamını yitirenleri mevcut bilginin elverdiği ölçüde isimleriyle anarak, hakikati ortaya çıkarma eylemine katkıda bulunmayı amaçlıyorlar.

A ground-breaking work of ethnomusicology from Z Production

DERSİM ’38 IN THE LANGUAGE OF LAMENTS
TERTELE

This multi-dimensional work that reveals the events that took place in Dersim in 1937-38 in the words and music of laments, and also with photographs and documents forms the plainest yet most striking portrait of the region yet.

A product of the collaboration between documentary and music producer Nilüfer Saltık and oral history researcher Cemal Taş, Dersim ’38 In the Language of Laments lends a voice to the memories of a period that has only recently become a topic of debate through laments, sung by victims. The work is composed of the lyrics, stories and authentic sounds of 33 laments about the massacre that took place in Dersim in 1938, and the photographs of sites where the events took place, and the people mentioned in the laments, and their relatives, brought together in 3 CDs and a 500-page book.

With a preface by the esteemed intellectual Vedat Türkali, who recently passed away, and published in three languages, Kırmanjki/Zazaki, English and Turkish, the book/CD displays a historical approach that dares to think both outside official history and beyond clichés of dissident narratives.

Although the product of 4-years of work, Dersim ’38 In the Language of Laments TERTELE, is in fact based on photographs, documents and oral history recordings that have been collected over the last 25 years. The documents and photographs are from the archive of Hasan Saltık, the most comprehensive archive on this event. The recordings of the laments are from the oral history and music archive of Cemal Taş, an archive assembled since the 80s. Nilüfer Saltık and Cemal Taş, based on this background, followed the photographs and maps in hand, and carried out a field research where they documented anew the massacre sites, caves and meadows, and conveyed this new knowledge into the book.

In Dersim ’38 In the Language of Laments TERTELE, in the framework of laments that transmit the traces left by the event called “Tertele” in the region in the starkest manner, by giving a detailed account of the story for which every lament was composed and by remembering, as current data allows, every single victim of the massacres, the authors have sought to contribute to the act of revealing the truth.

https://www.facebook.com/100035693766566/videos/255912352275222/

Osmanlı despotizminin mirasçısı olan, devlet kurucu düzen koruyucu misyonlarından hareketle devleti kendi mülkü gibi gören, geçmişten günümüze siyasal alanı şekillendiren Kemalizm, mevki ve ayrıcalıklarını kaybetmemek için siyasal alanın demokratikleşmesine direniyor. Ancak inişli çıkışlı bir seyir izlese de tarihsel eğri ileriye doğru yol almakta ve Kemalist resmi ideoloji zayıflamakta, güç kaybetmektedir. Haliyle bu süreç burjuva iç kapışmayı alabildiğine şiddetlendirmekte, burjuva siyasetine damgasını basmakta ve ayrıca sosyalist hareketi Kemalizm konusunda net bir tutum almaya itmektedir.

Milli Mücadele, 1923’te kurulan Cumhuriyetin niteliği ve Kemalist tepeden devrimler, geçmişten günümüze sosyalist hareket nezdinde önemli bir tartışma konusudur. Konunun özü sosyalist hareketin ve devrimci işçi sınıfının Kemalizme nasıl yaklaşması gerektiğidir. Burjuva kesimler arasında yaşanan iktidar mücadelesi süregelen tartışmaları daha da alevlendirmiştir. Sosyalist hareketin büyük çoğunluğu ne yazık ki kapsamlı bir sorgulamaya girmiş, Kemalizmle hesaplaşmış ve ondan kopmuş değildir. Sosyalizmi devletçiliğe ve ulusal kalkınmacılığa indirgeyen Stalinizmin hegemonyası altında şekillenen sosyalist hareket, “devrimci”, “anti-emperyalist”, “ilerici” pozları kesen ve devletçi uygulamalara yol veren Kemalizmle aşılanmıştır. Böylece Stalinizm ve Kemalizm karışımı bir sosyalist hareket şekillenmiş ve bazı yönlerden, programatik açıdan da bir örtüşme olmuştur.

SSCB’nin sahneden çekildiği, yükselen bir işçi hareketinin olmadığı ve burjuva kesimler arasında şiddetlenen iktidar kavgasının şekillendirdiği siyasal arenada, küçük-burjuva sosyalizminin bünyesindeki Kemalist renkler neredeyse hâkim ton haline gelmeye başladı. Bu değişimde özellikle 28 Şubat sürecini bir dönemeç noktası olarak tarihe kayıt düşmek ve AKP’nin hükümet olmasıyla Kemalist renklerin baskın tonunun Türk solunda daha fazla öne çıktığını belirtmek gerekiyor. SİP-TKP, ÖDP, Halkevleri ve kısmen EMEP gibi çevrelerde bu eğilim kendisini artan bir belirginlikle ortaya koyuyor. Nitekim çeşitli sorunlar karşısında bu temelde bir ayrışma ve öbekleşme de yaşanıyor. Bu konuda SİP-TKP’nin özel bir ağırlık ve odak noktası teşkil ettiğini, devletçi-milliyetçi sosyalist kesimlere yol gösterdiğini ve Kemalizme iltihak etme yolunda geri dönülmez bir noktaya geldiğini tespit etmek gerekiyor. Uzun bir süredir, diğerlerinden farklı olarak SİP-TKP’nin, getirdiği yeni ideolojik argümanlarla Kemalizme soldan taze yaşam soluğu üflemeye çalıştığına dikkat çekiyoruz.

Bugün SİP-TKP ideologlarının savunduklarıyla 1920’ler TKP’sinin merkezinden gelip Kemalizme kapağı atan Vedat Nedim Tör ve Şevket Süreyya Aydemir arasında paralellik ve bir ruh birliği vardır. SİP-TKP’nin üzerinde yürüdüğü ve geliştirdiği çizgi onların 1930’larda temelini attıkları sol Kemalist çizgidir. Mehmet Sinan, sol Kemalist çizginin nasıl şekillendiğine şöyle dikkat çekiyor: “Stalin’in «aşamalı devrim» anlayışı uluslararası komünist harekette tek resmi teori haline gelince, TKP içinde de «milli burjuvazi» ile ilişkiler ve Kemalizme karşı tutum konusunda esaslı bir tartışma başlamıştı. Partinin en üst yönetici kadroları arasında yer alan küçük-burjuva aydınlardan bazıları, bu ayrışmada en uç noktaya kadar gittiler ve Kemalist burjuva iktidarın açık destekçileri haline geldiler. Bunlar, Türkiye’de devrimcilerin asıl görevinin, başlamış bulunan Kemalist «milli inkılâbı» ilerletmek ve yeni kurulan genç burjuva devleti (TC’yi) emperyalizm karşısında güçlü kılmak olduğunu savundular. Nitekim TKP’de bu görüşü en önde savunanlardan MK Genel Sekreteri Vedat Nedim Tör ile MK üyesi Şevket Süreyya Aydemir partiden de ayrılacaktılar. Bunlar, 1932 yılında CHP’lilerle birlikte çıkardıkları Kadro adlı dergide, Kemalizmi, sosyalizmden de kapitalizmden de farklı olan, milliyetçi-devrimci bir ideoloji olarak pazarlamaya başladılar.”[1]

Bu sol Kemalist çizgi üzerinde yürüyen ve SİP-TKP’nin başını çektiği devletçi-milliyetçi-reformist sosyalist kesimlere göre, Cumhuriyetin kazanımları ortadan kaldırılmakta ve devlet çözülmektedir. İleri sürülen tezlere baktığımızda, Cumhuriyetin kazanımları ve devletin çözülmesi formülasyonuyla sol Kemalist çizginin yeniden üretildiğini ve yeni argümanlarla güçlendirilmek istendiğini görmekteyiz. Bağımsızlıkçı, devletçi, modern, ilerici, laik, halkçı değerlerin tasfiye edildiğini, dinsel gericiliğin egemen olmaya başladığını, AKP’nin sivil faşizmi temsil ettiğini ileri sürüyorlar. Örneğin, “bağımsızlık, laiklik, cumhuriyet gibi tarihsel ilerleme öğeleri artık birer yük sayılmaktadır” diyen SİP-TKP’ye göre, sosyalist hareket mücadelesinin hedefine bu tasfiyeye karşı çıkmayı koymalıdır.

Eğer gerçekten de burjuva demokratik çerçevede bile daha geriye bir gidiş olsaydı –meselâ, faşizmin iktidara yürümesi, cumhuriyetin ortadan kaldırılması, monarşinin getirilmesi, şeriat hükümlerinin egemen kılınması söz konusu olsaydı–, devrimci Marksistlerin görevi elbette buna karşı çıkmak olurdu. Ancak bu karşı çıkışı Kemalizme atfedilen şeyler üzerine inşa etmezlerdi. Devrimci işçi sınıfının Kemalist efsanelere ihtiyacı yoktur. Devrimci işçi sınıfı Kemalizmin kendisine yakıştırdığı “modern”, “ilerici”, “laik” gibi sıfatları doğru kabul ederek onu sahiplenmez, sahiplenemez. Burjuva siyasal arenada yaşanan kavgada Kemalizmin aldığı gerici tutumlar onun gerçek niteliğini gözler önüne sermektedir. Sınıfların ortadan kalkmasına ve müreffeh bir toplum yaratılmasına doğru değişimi içeren gerçek ilericiliği, demokrasiyi, laikliği ancak devrimci işçi sınıfı temsil eder.

Hiç şüphe yok ki, “cumhuriyetin kazanımları ortadan kaldırılıyor” ve “devlet çözülüyor” formülasyonuyla anlatılan, Kemalist asker-sivil bürokrasinin iktidardaki ağırlığını kaybetmesinden, devlet ve toplum üzerindeki ideolojik ağırlığını yitirmesinden başka bir şey değildir. Kemalizm çözülüyor diye devrimci işçi sınıfı feryat figan etmez. Çok açık ki, Kemalizmin çözülmesi karşısında efkâra boğulanlar Marksistler ve işçi sınıfı devrimcileri değil, sol Kemalist çizgide yürüyenlerdir. Bu durum aynı zamanda SİP-TKP’nin sınıfsal yönelimini de ortaya koyuyor. SİP-TKP uzun bir dönemdir Kemalist kesimleri kazanmaya dönük siyasal açılımlar yapmaktadır. Hedeflerinin Kemalist çevreleri ve kadroları kazanmak olduğunu, bunları kazanmayı önlerine koymayanların siyasal iktidar stratejisi olamayacağını yazıp çiziyorlar.

Referandum sonrası yapılan değerlendirmelerde bu yönelim daha fazla öne çıkarılmakta, sol Kemalist çizgi kalınlaştırılmaktadır. Örneğin, ardı ardına yazdığı yazılarda Kemal Okuyan, “evet”çi yüzde 58’in büyük parçasını oluşturan emekçilerin, “8 yıllık AKP iktidarında yaşananların anlamını kavramayacak kadar kolay aldatılan ya da bunu benimseyecek kadar çürüyen bir kesim” olduğunu söyleyebilmektedir.[2] Kendine sosyalist diyen, ama aslında sol Kemalist çizgide yürüyen SİP-TKP’ye göre geniş işçi-emekçi kitleler muteber olmadığı için dikkate alınmamalı.

SİP-TKP’nin Kemalizme doğru geçirdiği dönüşümün teorik temelleri yıllar önce Marksist Tutum sayfalarında eleştirilmişti.[3] O gün SİP-TKP’nin ideologları sosyalist devrimin emek-sermaye çelişkisi üzerinde yükselmediğini söylüyorlardı: “Sosyalist devrim emek-sermaye çelişkisi üzerinde yükselebilseydi, elbette her şey farklı olurdu.”[4] Onlara göre, burjuvaziyle ve emperyalizmle mücadelede soyut bir emek-sermaye çelişkisi yerine yurtseverlik geçirilmeliydi! Emek-sermaye çelişkisi tâli, yurtseverlik başat derken, “vatan hainliği” suçlamasını esas olarak solun sahiplenmesi ve kullanması gerektiği noktasına kadar varılmıştı. Marksizmin bu şekilde tahrif edilmesi, bizzat Lenin’in hedef seçilmesine kadar uzatıldı ve Lenin devlet ve devrim konusunda anarşizme açılmakla suçlandı. O günden bugüne SİP-TKP’nin sosyalist renkleri iyice soluklaşırken, Kemalist renkleri alabildiğine belirginleşmiştir. Tam da bu dönüşümün bir sonucu olarak “30 Ağustos Taarruzu” ve onun “Başkomutan”ı Mustafa Kemal artık rahat bir şekilde, utanıp sıkılmadan selamlanabilmektedir.

Kemalist ilericiliğin, devrimciliğin sınırları

Sosyalist hareketin Kemalizmin rolünü gereğinden fazla abarttığına, onda özünde olmayan şeyler vehmettiğine ve bundan dolayı da bilinç çarpılmasına yol açtığına hep dikkat çekiyoruz. Burada iki noktaya, Kemalizmin ilericiliğinin sınırlarına ve onun emperyalizm karşısındaki tutumuna değinmek istiyoruz. Kemal Okuyan, “30 Ağustos Zafer Bayramı” vesilesiyle yazdığı yazılarda şöyle diyor: “Bu nedenle bir bütün olarak 1919-1923 arasında Anadolu’daki mücadelenin ilerici ve devrimci olduğunu söylüyor, bu mücadelenin insanlarını saygıyla anıyor, Mustafa Kemal’e de bu mücadelenin lideri bir burjuva devrimcisi olarak değer veriyoruz.”[5] Aynı bağlamda, bir sonraki gün ise şunları söylüyor: “Şuna bakılmalıdır: Burjuvazinin işçi sınıfına, devrimcilere karşı tutumu, tarihsel anlamda oynadığı devrimci rolü -ki bu rol eşyanın doğası gereği geçicidir- ortadan kaldırmış mıdır? … Biz ise daha farklı bir şey deniyoruz. Bakın diyoruz, 1920’lerde ilerici, devrimci bir değer var.”[6]

Savaştan yenik çıkan ve işgal edilen Osmanlı toprakları üzerinde, Kemalist liderlik öncülüğünde verilen Milli Mücadele sonucunda bir ulus-devlet kurulmuş ve demokratik olmayan bir cumhuriyet ilan edilmiştir. Devamında ise hilafet kaldırılmış ve kapitalist gelişmeye temel döşemek amacıyla kimi ekonomik adımlar atılmıştır. Monarşiye son verilmesi, cumhuriyet ilan edilmiş olması ve yukarıda sayılan unsurların hayata geçirilmesi noktasında Kemalizm tarihsel açıdan ileri bir rol oynamıştır. Ancak Kemalizmin ilericiliğinin de devrimciliğinin de sınırları buraya kadardır. Üstelik de bu tepeden gelme bir cüce devrimdir: “Bu tür tepeden devrimlerin özelliği, demokratik burjuva devrimlerden farklı olarak geniş emekçi kitlelerin demokratik istemlerine yer vermemesi, onların aktif desteğini peşine takmamasıdır. Tersine kitleleri dışlayarak ve baskılayarak, tepeden bazı zorunlu dönüşümleri gerçekleştirip kapitalist gelişmenin önünü açmaya çalışırlar. Toprak reformu gibi geniş emekçi kitlelerin çıkarına olan demokratik dönüşümleri gerçekleştirme kapasitesine sahip değildirler. Nitekim TC örneği tamamen bu tespitleri doğrular.”[7]

Acilen çözülmeyi bekleyen hemen hiçbir demokratik sorun çözülmemiş, toplum demokratik dönüşüme uğramamış, Osmanlı’dan alınan despotik devlet yapısı parçalanıp atılmamış, tersine, cumhuriyet yağına bulanarak yetkinleştirilmiştir. “Kemalist iktidar, tarihsel bakımdan gerici bir konumda olan pre-kapitalist unsurları (toprak ağaları, şeyhler, mütegallibe vb.) tasfiye edecek yerde, bu unsurlarla uzlaşma yoluna gitmiş, hatta uzun süreli ittifaklar yapmıştır. Nitekim böyle yapıldığı içindir ki, cumhuriyet rejimi gelişiminin hiçbir evresinde, pre-kapitalist unsurlara karşı gerçek anlamda ilerici-devrimci bir rol üstlenememiş ve bu bakımdan, burjuva anlamda bile demokratik bir rejim olamamıştır. Yıllar yılı «Batılılaşma, çağdaşlaşma, modernleşme» söylemlerinin ardına saklanarak her türlü anti-demokratik uygulamaya başvuran bu rejim, gerçekte çağdaşlaşmaya da demokratikleşmeye de pek değer vermediğini ve bu konuda da samimi olmadığını defalarca göstermiştir.”[8]

Hilafetin ve Şeyhülislamlığın kaldırılması, ama yerine diyanet başkanlığının kurulması, bir mezhebin resmi devlet dini haline getirilmesi, üstelik de bunun laiklik olarak sunulması, tepeden cebir yoluyla çarşafın, fesin ve sarığın yasaklanması ve buna “kılık kıyafet devrimi” denilmesi veya “musiki inkılâbı” adına halkın dinlediği müziğin yasaklanmasının neresi devrimcilik, ilericiliktir![9] Cumhuriyeti kuran Kemalist liderlik Osmanlı bürokrasisinden gelmektedir ki, o bürokrasi devletlû despotik bir sınıftır. Gelişmiş bir sermaye sınıfının olmadığı koşullarda siyasal liderlik Osmanlı’dan gelen Kemalist bürokrasiye kalmış, zaten despotizmin bir parçası olan bu liderlik, halk kitlelerini sürecin dışına iterek ve baskı altına alarak burjuvazi için bir devlet yaratmış ve onun ihtiyaçları için tepeden dönüşümleri dayatmıştır. Bu nedenle Kemalizm, olağanüstü rejim altında tepeden cebir yoluyla burjuva dönüşümleri dayatan Bismarkçılığın bir türüdür.

Bu tür tepeden devrimler ve bunların önderlikleri konusunda Marksizmin tutumu gayet nettir. Lenin’in şu sözleri, bu konuda verilebilecek onlarca örnekten sadece biridir: “Bismarck, kendi junker tarzıyla, ilerici ve tarihsel bir görevi yerine getirdi, ama bu gerekçeyle sosyalistlerin Bismarck’ı desteklemesini haklı göstermeyi düşünen birisi, gerçekten ne âlâ bir ‘Marksist’ olurdu!”[10]

Bunların tarihsel rollerine ilişkin Elif Çağlı şunları yazıyor: “M. Kemal kendi döneminde tarihi ve iktisadi açıdan burjuva toplumu ilerletici bir rol oynamıştır. Fakat bu durum, onun siyasi çizgisinin ve siyasal uygulamalarının, işçi sınıfını ve halk kitlelerini ezen zorba ve baskıcı bir siyasal karaktere sahip olduğu gerçeğini asla değiştirmez.”[11] Tam da bundan dolayı, bu yılların “ilerici-devrimci yıllar” olarak adlandırılmasına karşı çıkan Mehmet Sinan, şunları söylemektedir: “Bunlar gerçek anlamda halk devrimcisi değil, çökmüş bir imparatorluğun devlet aygıtından gelen ve tıpkı kendi öncelleri gibi «Batılılaşma, modernleşme» özlemi içinde olan birer burjuva reformisttiler yalnızca.” Dolayısıyla Kemalizm, burjuva düzeni iktisaden ilerleten kısmi rolünü gerçekleştirmiş ve tüketmiştir.

SİP-TKP yazarı Kemalist rejimin kıyıcılığını gözlerden uzak tutmaya çalışarak şunları yazıyor: “İşçi sınıfının, solun baskılanmasınaysa tek başına «sınıf kini» ile bakamayız. Açık söylemek gerekirse, Kurtuluş Savaşı denince aklına Mustafa Suphilerin katlinden başka bir şey gelmeyenlerin çok kararlı ve ilkeli olmak bir yana komünist bile olabileceklerini düşünmüyorum.” SİP-TKP ideologlarının tarihsel hakikatleri bildikleri ama oportünist bir tutumla bunu görmezlikten geldikleri çok açık. Mustafa Suphilerin katledilmesinden sonra köylü mücadelesi olarak şekillenen Yeşil Ordu’nun bastırılması, Koçgiri isyanında Kürtlerin boğazlanması, bu sol Kemalistler için önemsiz olabilmektedir. Türk kimliğine dayalı bir ulus-devlet kurmak amacıyla tüm ulusal ve kültürel çeşitlilik baskı altına alınmış ve asimilasyona tâi tutulmaya çalışılmıştır. Rumlar tehcir edilmiş, geride kalan gayrimüslim halklar, Balkanlardan ve Kafkaslardan gelen Müslüman halklar baskı altına alınmış, Kürtlere karşı inkâr ve imha politikası uygulanmış ne gam! Tüm bunlar önemli değildir SİP-TKP’ye göre. Zaten işçi sınıfına ve komünistlere dönük baskılara da “sınıf kini”yle bakılmamalıdır! Ama unuttukları bir gerçek var: “Sınıf kinini” kaybedenler komünist olamaz, bu kadar basit!

Konunun ikinci boyutunu Kemalizmin emperyalizm karşısındaki tutumu oluşturmaktadır. Kemal Okuyan bu konuda şunları yazıyor: “Anadolu’daki mücadele bir bütün olarak emperyalist planları bozmuş, onların kuvveden fiile geçen paylaşım girişimini durdurmuş, başka ulusların emperyalizme karşı mücadelesine umut aşılamış, genç Sovyet iktidarını rahatlatmış, dahası Kafkasların İngilizlerden ve İngilizcilerden arındırılıp sovyetikleştirilmesine doğrudan yardımcı olmuş, Türkiye’de burjuva devriminin önünü açmıştır.” Yapılan tam anlamıyla tarihsel gerçekleri tahrif etmek ve buradan hareketle de Kemalizm hakkında yanılsama yaratmaktır! Birincisi, aslında emperyalizmin planlarını bozan, Anadolu halkları tarafından sempatiyle bakılan Rusya’daki işçi iktidarının iç savaşı kazanarak sağlamlaşmasıdır. Ayrıca dört yıllık emperyalist savaş yıkımından büyük bir öfke ve hoşnutsuzlukla çıkan Avrupa proletaryası, Ekim devriminin de etkisiyle yeni emperyalist maceralara heveslenen bütün hükümetler için ciddi bir tehdit oluşturmuş ve İngilizler de dahil olmak üzere tüm emperyalist güçler bu nedenle fazla ileri gidememişlerdir. İkincisi, Kemalist liderliğin emperyalizme karşı verdiği mücadelenin ezilen uluslara umut olması tam bir efsanedir ve bu efsanenin oluşmasında sol Kemalizmin önemli bir rolü vardır.

“Osmanlı despotik geleneğinin içinden gelen M. Kemal önderliğinin yegâne amacı, Misak-ı Milli sınırları içinde kapitalist bir ulus-devlet kurmaktı ve bu uğurda her yola başvurmuştur. Emperyalistlere gözdağı vermek, ama aynı zamanda destek bulabilmek amacıyla M. Kemal önderliği kendini Sovyetler Birliği’ne adeta «komünist» gösterme gayreti içine girmiştir. Meselâ, M. Kemal 29 Kasım 1920’de Moskova’ya çektiği bir telgrafta, «burjuva iktidarına son vermek için Asya ve Afrikalı halklar ile Batı proletaryasının işbirliğinden» dem vurmaktadır. Ama bu atraksiyonlar tümüyle emperyalistlerle pazarlık zemini yaratmaya dönüktür. Zira bu «komünist» pozlara girmenin sebebini 23 Haziran 1919’da Kazım Karabekir’e çektiği telgrafta M. Kemal açıkça ortaya koymaktadır. M. Kemal, işgalcileri püskürtmek için Bolşeviklerden yararlanmak, ama beri taraftan da İngiltere ve diğer güçleri «sizin yüzünüzden Bolşevikler vatanımızı istila edecek» diyerek korkutmak gerektiğini söylemektedir. Milli Mücadele’nin ilk dönemlerinde bu tip şantajları pek takmayan emperyalist güçler, yıkılmasını umutla bekledikleri Rusya’daki işçi iktidarının burjuva güçleri iç savaşta yenerek konumunu sağlamlaştırmasıyla Kemalist önderliğe karşı tutumlarını değiştireceklerdir.”

“Nitekim Sovyet iktidarına karşı emperyalizmin uzak karakolu rolü biçilen Türkiye’nin bugünkü topraklar üzerinde kurulmasına yeşil ışık yakan emperyalist güçler, Türk-Yunan savaşında tarafsızlıklarını ilan ettiler ve akabinde de İtalya ve Fransa işgal ettikleri bölgelerden çekildiler. 1923’te, Lozan Anlaşmasının imzalanmasının hemen ardından ise İngilizler İstanbul’u terk ettiler. Dolayısıyla Kemalizmin iddia ettiği ve onun kanını damarlarında taşıyan sol çevrelerin savunduğunun aksine, emperyalizme karşı ne anlı şanlı bir savaş ne de anti-emperyalist bir mücadele söz konusudur. Kaldı ki anti-emperyalist mücadele, anti-kapitalist mücadele anlamına gelir. Yani kapitalist üretim ilişkilerinin tasfiye edilmesini ve emperyalist sistemden kopmayı ifade eder. Oysa Türkiye Cumhuriyeti emperyalist sistem içinde kapitalist bir ulus-devlet olarak yerini almıştır.”[12] Mesele bu kadar açık ve nettir.

Herkes kendi yoluna! Ayrışma ve netleşme her alanda yaşanmalıdır. Kendine sosyalist diyen, ama gerçekte sol Kemalist olanlar, siyasal arenada yaşanan kavganın da basıncıyla her geçen gün daha fazla gerçek renklerine doğru bir dönüşüm geçiriyorlar. O halde bundan sonra hak ettikleri gibi adlandırılmalı, sol Kemalizm sosyalist hareketin dışına itilmelidir. Sosyalist hareketin bu temelde bir dönüşüme uğraması ve enternasyonalist komünizmin belirleyici hale gelmesi için, bir taraftan ideolojik savaşım sürdürülmeli, ama öte taraftan da işçi sınıfı içinde kök salma çabası derinleştirilmelidir.


[1] Mehmet Sinan, Proleter Sınıf Temelinden Yoksunluk, MT, no:53

[2] Kemal Okuyan, “Evet”i Yüzde 58’i Nasıl Bilirdiniz?www.sol.org.tr

[3] Akın Erensoy, Enternasyonalizm mi, Milliyetçilik mi?www.marksist.com

[4] A. Güler, Sosyalist Devrim ve Yurtseverlik, Gelenek, Haziran 2001, s.18

[5] Kemal Okuyan, 30 Ağustoswww.sol.org.tr

[6] Kemal Okuyan, Türkiye Solunun Kurtuluş Savaşı Sorunuwww.sol.org. tr

[7] Elif Çağlı, Bonapartizmden Faşizme, Tarih Bilinci Yay., s.22-23

[8] Mehmet Sinan, Statükoculuk, Liberalizm ve Türk Tipi Burjuva Demokrasisi Üzerine Notlar, MT, no:35

[9] Bu konuda bkz: Levent Toprak, Marksizm Açısından İlericilik, MT, no:59

[10] Lenin, Ulusların Kaderini Tayin Hakkı, Sol Y., 1992, s.112 -düzeltilmiş çev.

[11] Elif Çağlı, age, s.206

[12] Utku Kızılok, Kemalizm Çözülürken Sol Neden Figan Ediyor?, MT, no:55

Kaynak:
Marksist Tutum dergisi, no: 67, Ekim 2010