01. Ocak 2014 · 2 comments · Categories: Genel

KAPAĞIM RUISRUS DEVRİMİ VE REEL SOSYALİZM-I

Rusya’da 1905 Öncesi Kapitalizmin Gelişme Dinamiklerine Bakış

Kapitalizmin ilk geliştiği ve yerleştiği ülke İngiltere’dir. Başka iddialarda vardır ama hakim olan görüş bu yöndedir. Kapitalizmin yıllar süren gelişimini basit üretim, el emeği, manifaktür, lonca gibi küçükten başlayarak büyümesi olayı Çarlık Rusya’sında yaşanmamıştır. Çarlık Rusya’sı bu aşamaları atlayarak kapitalizme fabrikaların inşası aşamasından başlamıştır. Bunu batının gelişmiş kapitalist ülkelerle kurduğu ilişkilerle, onlardan gelen sermeye ve o gün için ileri diyebileceğimiz teknikle yapmıştır.

Çarlık Rusya’sında çok zayıf ve eğreti olan burjuvazi hiçbir toplumsal harekete öncülük edememektedir. Onun için Rusya’nın sosyalistleri devrimlerde işçi-köylü ittifaklarını kurarak toplumu ileriye götürme düşünceleri üzerinde durmuşlardır. Burjuva demokratik devrimini de işçi köylü devrimci demokratik diktatörlüğünü de bunlara dayanarak ortaya koymaya çalışmışlardır. Burjuvazi aslında var olduğu her yerde azınlıktır, toplumun kendi dışında olan sınıflarını yanına çekerek iktidarını kurabilmekte ve sürdürebilmektedir. Çarlık Rusya’sında kapitalizmin böyle gelişmesi burjuvaziyi devrimler karşısında korkak ve kararsız yapmıştır. Hatta gelişen işçi sınıfı mücadelesinden dolayı sürekli çarlığa yakınlaşmak zorunda kalmıştır. Çarlık üzerinden işçi sınıfı hareketinin ezilmesini sağlamaya çalışmıştır. Burjuvazinin yapması gereken görevleri bu defa proletarya yapmaya çalışmıştır. Önderler hep bunun teorisini oluşturmaya çalışmışlardır.

Çarlık Rusya’sı tarımsal alanda feodal üretimin hüküm sürdüğü bir ülkedir. Toprak ağalığı, derebeylik devam etmektedir. Serfliğe ancak 19. yüzyılın (1860) ortalarında son vermiştir. O da Kırım savaşında ki yenilgiden ve köylü ayaklanmalarının oluşmasından sonra olmuştur. Ama kırda köylülüğün yeni icat edilen oyunlarla katmerli bir şekilde sömürülmesi ve sırtındaki sopa kesintisiz olarak devam etmiştir.

Çarlık, krallık, padişahlık bunlar ortaçağın, feodalitenin, toprağa dayalı üretimle sınırlı kapitalizmin gelişmediği ülkelerde hüküm süren ilişki ve kurumlardır. Bu sistemlerin içinde doğup gelişen burjuvazi eninde sonunda bu kurumları parçalayıp yıkar ve kendi kurumlarını, kendi iktidarını tesis eder. Kral, şah, çar eğer burjuvazinin lehine iktidardan çekilirse kapitalizm döneminde de kalabilir ve ancak temsilen (sembol) var olur gerçekte bir hiçtir,  iktidar erki yoktur.

Rusya’nın zayıf iç dinamiği batının sermeyesi ve tekniğiyle birleşince gelişme yolunu tuttu. Rusya’da belli başlı kentlerinde kapitalizmi geliştirdi. Kazandığı artı-değerin bir kısmını batının kapitalist-emperyalistlerine, bir kısmını da çara vermek zorunda kalıyordu.

Hasılı Rusya’da kırda ve kentte oluşan sosyal yapı böyle eğretiydi.

Serbest rekabetçi kapitalizm, tekelci aşamayla emperyalizme dönüşünce (sanayi sermeyesi ve banka sermayesinin birleşmesi tröstlerin ortaya çıkışı) ulusal sınırları bir kenara bıraktı. Dünya’nın bütününü etkileyen bir nitelik kazandı. Eskiden emtia dolaşımı yapılıp karlar edilirken bu defa sermeye ihracına, diğer ülkelerde ki iç dinamikle ortak yatırımlara girişerek onları da sanayileştirdi ve birbirine bağlı bir Dünya ekonomisi kurdu. O nedenle emperyalizmden bahsederken sadece bir ülkenin yapısından bahsetmeyi değil sömürge, bağımlı ülkeleri etkileyen, üretici güçlerin gelişmesine, proletaryanın ortaya çıkmasına yol açan ve o ülkelerin devrimlerini hazırlayan bir yapıdan bahsetmek gerekir.

Emperyalist sisteme bağlı olan sömürge ülke devrimleri, bu bağımlılık ilişkilerini göz önünde bulundurulmadan gerçekleşemez. Esas olanda, bu ülke devrimlerinin teorisi ve taktiği Dünya emperyalist sistemini çözümleyerek bunların ışığında kendi ülke devrimlerini hazırlamaktır. Proleter devrimin karşısında ki gücün bir kısmı kendi ülkesinin burjuvazisiyse diğer bir kısmı bu burjuvaziyle birleşmiş olan emperyalist burjuvazidir. Bu durum ülke içinde devrimde sınıfların mevzilenmesini etkilemektedir. Proletaryanın devrimde ittifaklarını oluşturacak, belirleyecek bir durumdur. Devrimin modelini, itici güçlerini, önder güçlerini, yedek güçlerini belirleyecek bir durumdur. Strateji ve taktiği, devrim öncesi mücadeleyi, devrim sonrası devrimi ayakta tutmayı belirleyen bir durumdur.

Marks ve Engels devrim teorilerini ortaya koyarken, üretici güçlerin en gelişmiş olduğu ülkelerde devrimlerin gelişeceğini ileri sürmüşlerdi. Buna göre Almanya, Fransa, İngiltere gibi Batı Avrupa ülkelerinin devrimleri üzerinde eğilmişlerdi. Bu eğilim Lenin döneminden beri değişti. Devrimler artık emperyalist zincirin en zayıf ve çelişkilerin en keskin olduğu halkasında gerçekleşecektir.

Emperyalist sistem, Dünya’da girdiği bütün ülkelerde devrimin nesnel şartlarını oluşturuyor, yani üretici güçleri geliştiriyordu. O ülke devrimcilerinin bu defa devrimin diğer ayağı olan öznel şartlarını geliştirmeleri gerekiyordu. Devrim, bu ekonomik gelişmenin yanında toplumun sosyal uyanışının olmasını gerektiriyordu. Eğer sosyal uyanış, ekonomik gelişmenin ilerisindeyse burada artık devrimci durum olgunlaşmıştır.

RUS DEVRİMİ VE REEL SOSYALİZM-II

Rusya Sosyal-Demokrat İşçi Partisi’nin (RSDİP) Kuruluşu Uğruna Verilen Mücadeleye Bakış…

Rusya’da 1883 – 1901 dönemi RSDİP’in kuruluşu için mücadele dönemidir. Rusya’da Marksist hareketler gelişmeden önce Narodnizm etkili bir akım durumundadır. Narodnizm köylü sınıfa dayanan ve şiddet temelinde örgütlenen, suikastlar düzenlemeye çalışan bir yapıdaydı. Narodnizm, işçi sınıfı önderliğini, işçi sınıfının iktidarı alabilecek yegane sınıf olduğunu kabul etmiyordu. Narodnizm bölünmeye uğrar ve yaptığı eylemlerle çıkmaza girer ve geriler. Çoğu da bu mücadeleyi bırakır ve zengin köylülüğün temsilciliğine soyunurlar.  Narodnizme karşı ideolojik mücadeleyi önceleri Plehanov, sonralarıda esaslı bir biçimde Lenin verir. Lenin aslında ilk dönemlerde Narodniktir. Abisinin Çara suikast girişiminden dolayı idam edilmesi onu derinden etkiler. Böylece Narodnizme bir yakınlık duyar. Lenin çok okuyan, araştıran birisidir. Kafası muazzam çalışan birisidir. Marks’ın-Engels’in kapital ciltleri dahil bütün eserlerini okur. Bundan sonra asıl çizgisini oluşturur. Lenin Narodniklere yönelik eleştirilerini, ‘’Halkın dostları kimlerdir ve sosyal demokratlara karşı nasıl savaşırlar’’ adlı eserinde toplamıştır.

Rusya’da Plehanov’un Marksist klasikleri çevirmesi ülkenin Marksist entellektüel ve düşün dünyasına önemli katkılar yapmıştır. İlk Marksist grup olan Plehanov’un önderi olduğu ‘’Emeğin Kurtuluşu’’ grubu Marks’ın ve Engels’in eserlerini yurt dışında basarak ülkeye gizlice gönderdiler ve yaygın bir şekilde okunmasını sağladılar. Rusya’ nın 1883 kuruluşlu ilk Marksist örgütü bu örgüttü. Plehanov’da eski bir Narodniktir. Yurtdışına çıkınca incelediği klasikler sonrasında Marksist olur.

Lenin aynı dönemde Petersburg’a geçer ve ileri işçilere teorik dersler verir. Burada ‘’işçi sınıfının kurtuluşu için mücadele birliği’’ grubunu kurar. Bu arada ülkede grevler, direnişler, işçi hareketleri de olmaktadır. Lenin’in önderliği altında “İşçi Sınıfının Kurtuluşu için Mücadele Birliği”, işçilerin iktisadi talepler -çalışma koşullarının iyileştirilmesi, iş gününün kısaltılması, ücretlerin yükseltilmesi- uğruna mücadelesini, Çarlığa karşı siyasi mücadeleyle birleştirdi. “Mücadele Birliği”, işçileri siyasi bakımdan eğitti. Böylece Rusya’da ilk kez, —Sosyalizmin işçi sınıfı hareketiyle birliğini sağlama düşüncesini — pratiğe geçirmeye başlandı.

Petersburg “Mücadele Birliği”, Rusya’nın diğer şehir ve bölgelerindeki işçi çevrelerinin benzeri birliklerde bir araya gelmesini büyük ölçüde hızlandırdı. Doksanlı yılların ortasında Trans-Kafkasya’da Marksist örgütler ortaya çıktı. 1894’te Moskova’da Moskova “İşçi Birliği” kuruldu. Doksanlı yılların sonunda Sibirya’da “Sibirya Sosyal-Demokrat Birliği” kuruldu. Doksanlı yıllarda İvanovo-Voznessensk, Yaroslavl, Kostroma’da Marksist gruplar ortaya çıktı ve sonradan birleşerek “Sosyal-Demokrat Parti Kuzey Birliği”ni kurdular. 1890’lann ikinci yarısında Don üzerindeki Rostov’da, Yekaterinoslav, Kiev, Nikolayev, Tula, Samara, Kazan, Orekhovo-Zuyevo ve diğer şehirlerde sosyal-demokrat gruplar ve birlikler kuruldu. Petersburg “İşçi Sınıfının Kurtuluşu İçin Mücadele Birliği”nin önemi, Lenin’in sözleriyle, ‘’işçi sınıfı hareketine dayanan bir devrimci partinin ilk kayda değer nüvesi’’ olmasıydı.

Rusya’da birçok bölgede birbirinde ayrı gruplar halinde Marksist hareketler ortaya çıkar. Bunları bir çatı altında toplama gereği duyulur.  Bu amaçla, Mart 1898’de Minsk’te Rusya Sosyal-Demokrat İşçi Partisi’nin (RSDİP) I. Kongresi için toplantı gerçekleşir. Ama kongre Lenin’in sürgünde olduğu bir dönemde yapılır ve manifesto, ilkeler, program ve diğer siyasal kararlarda zayıf kalırlar. Beklenen birleşme de gerçekleşmez ve kongreye toplam 9 kişi katılır.

Lenin sürgündeyken kendi grubunda ekonomizm akımı gelişir ve Lenin bu ekonomizm konusu üzerinde eserler ortaya koyarak ekonomizme karşı mücadele eder. Sürgünden sonra ‘’Iskra’’ gazetesini çıkararak mücadeleyi devam ettirir. Bunu yurt dışında bulunan ‘’Emeğin Kurtuluşu’’ grubuyla birlikte yapar. Bu ekonomizm olayı başkalarını da etkiler yaygın bir hal alır. Bu durum Lenin’i ekonomizme karşı sistemli bir ideolojik mücadele yürütmesine yol açar.

RSDİP II. Parti Kongresi 17 Temmuz 1903’te açıldı. Bu kongre bazı yerlerde 1902 olarak geçer. Kongrenin tartışma merkezinde Lenin’in parti örgütlenme konusu damgasını vurur. Lenin’in ileri sürdüğü parti örgütlenme tarzına karşı muhalefet oluşur. Ancak tartışmalar demokratik muhtevada yürür. Partide herkes dilediği gibi görüşünü söyler. Bu tartışmaların sonucunda parti Menşevik Bolşevik adlarında iki hizbe bölünür. Bu iki hizip arasında uzun yıllar ideolojik mücadele sürmüştür. Aynı parti içinde kalarak her iki hizipte ayrı merkez yayın organları çıkarmıştır. Bunların birleşmesi için çesitli yıllarda çabalarda olmuştur. Burada benim dikkat çekmek istediğim husus şudur: partide birbirlerine karşı ideolojik mücadele eden kişiler birbirlerini öldürmemişlerdir. Uydurma mahkemeler yaparak bir birlerini infaz etmemişlerdir. Partide, örgütte, hizipte ideolojik mücadeleyi esas almışlardır. Örgüt komiteleri, konseyleri, o günkü konjüktürde oluşturulmuş olan kolektif örgütlenmelerin yapısı bozulmamıştır. Olağanüstü beyin olan Lenin bile önerilerini bu kollektif organlarda tartışılmasını ve oy birliğiyle kabul edilmesini sağlamaya çalışmıştır.

Lenin, ünlü makalesi “Nereden Başlamalı?” da, daha sonra ünlü “Ne Yapmalı?eserinde geliştirdiği, Parti inşasının somut bir planını çizdi.

Lenin’in o dönemde ortaya koyduğu parti örgütlenmesi modeli, Marks’ın yazdığı örgütlenme modeline uymuyordu. O nedenle partide ileri sürdüğü örgüt modeline herkes garip bakıyordu. Bolşevik adı her ne kadar çoğunluk anlamına gelse de Bolşevikler bir defaya mahsus ve birilerinin katılmadığı kongrede çoğunluk adını almışlardır ama gerçekte partide bir grup olarak çoğunluk değildirler. Yıllar ilerledikçe partide olan gruplar arasında çoğunluk, azınlık durumları zaman zaman değişmektedir.

Lenin, ‘’Bir Adım İleri İki Adım Geri’’ adlı eserini bu yoğun tartışmalar üzerine kaleme almıştır. Gerek Rus, gerek Alman devrimcileri Lenin’in ileri sürdüğü örgüt modelini eleştiriyor, anti-demokratik buluyorlardı. Lenin, katı, disiplinli, merkezi yönü ağır basan, herkesin üye alınmadığı, profesyonel devrimcilerin kabul edileceği bir parti örgütü modeli öneriyordu. Bu uzun yılar süren tartışmaların ilk kıvılcımıdır. Bu tartışma oldukça geniş bir ayrışma, birleşme olaylarına yol açacaktır.

 

Bu tartışmalar yaşanırken, aynılar aynı yerde, ayrılar ayrı yerde durur. Fakat aynı dönemde sürekli bir eylemlilik içinde olan işçi sınıfı eylemlerini, kitlesel grevler, gösteriler, direnişler biçiminde sürdürmektedir. Önderler böyle ne yapacaklarını tartışıp dururken, alttan alta sınıf mücadelesi gelişiyor, keskinleşiyordu. Eğer bu sınıf mücadelesi olmasa Marksistlerin yapacağı bir şey olmazdı. Partide, örgütte ordusuz general durumuna düşerdi.

 

Lenin, bu dönemde, parti örgüt yapısına ilişkin en net açıklamasını “Bir Yoldaşa Mektup” adlı makalesinde formüle edecekti.

Parti, gizlilik ve süreklilik esasına dayalı hareket ettiğinden:

I-Merkez Organ,

II-Merkez Komite biçiminde örgütlenecektir.

Bunlardan Merkez Organı, ideolojik önderlik sorumluluğunu yürütecek; Merkez Komite ise, doğrudan ve pratik önderlik sorununu yürütecektir.

RUS DEVRİMİ VE REEL SOSYALİZM-III

1905 ( I. Rus Devrimi ) Demokratik Devrim İçin Ayaklanılan Dönem ( İşçi-Köylü Devrimci-demokratik Diktatörlüğü İçin Mücadele )

Bu koşularda 1905 yılına gelmiş olduk. 1905 I. Rus devriminin yaşandığı yıldır. Lenin, bu devrimi, işçi-köylü devrimci-demokratik bir diktatörlüğe geçiş olarak adlandırmıştır. Devrimin hedeflerini böyle açıklamış, mücadelenin ve iktidarın yönünü böyle koymuştu. Sosyalist devrime geçişi daha sonraya almıştı.

Süregelen işçi hareketleri, 3 Ocak’ da Petersburg’da 4 işçi arkadaşlarının işten atılmasını protesto eden ve tekrar işe alınmasını isteyen bir işçi eylemi ortaya çıkarır. Bu eylem 200 bin kişinin katılımıyla Çarın kışlık sarayına doğru yürüyüşle devam eder. Çar bunlarla görüşmeyi kabul etmediği gibi kitlenin üzerine ateş açılması talimatını vererek yüzlerce eylemciyi katleder. Bu olay Rus devrim tarihine kanlı Pazar olarak geçer. Çar bu en masum işçi eylemini kanla bastırmıştır. Ama bu kanlı olay işçi sınıfını eğitmiş, bilinçlendirmiş, dostun-düşmanın nerede olduğunu göstermişti. Çara karşı duyulan öfke daha da arttı. Grevler, ayaklanmalar, protestolar bir biri ardına devam ediyordu. Artık işçi sınıfı da muazzam bir hareket halindeydi, çar sokak mücadelelerini kaybedeceğini anlamıştı.

Aynı ay içinde Kara Deniz’ de Çar’a bağlı Potemkin zırhlısında bir ayaklanma ortaya çıkıyordu. Ayaklanmayı bastırmak için Çarın gönderdiği filolar Potemkin zırhlısına ateş açmayı ret ettiler. Potemkin zırhlısı yakıtı azaldığı için Romanya’ya giderek bu ülke yöneticilerine teslim oldu. Daha sonra bu isyancıların bir bölümü idam edildi, bir bölümü de kürek cezasına çarptırıldı bir bölümü de sürgüne gönderildi. Böylece Çar’a karşı muhalefet, kendi ordusuda dahil oldukça genişlemiş oluyordu. Bu kargaşa ve kaos ortamında, Petersburg’da bir ‘’işçi temsilcileri sovyeti insiyatifi’’ ortaya çıktı.

1904 yılında başlayan Japon-Rus savaşı Çarlık ve Rusya için tam bir felaket olur. Japonya savaş ilanını açıklamadan aniden saldırıya geçmiş ve Kore’yi ele geçirip Rusya’dan Port Arthur’u ve Sakhalin adasının yarısını almıştı. Bu savaşta yüz binlerce asker hayatını  kaybetmişti. Çarın gönderdiği deniz kuvvetlerine ait savaş filoları da tahrip edilmiş bir kısmı da esir alınmıştı. Çar bu savaşın kendisini içeride güçlendireceğini sanıyordu ama tam tersi oldu. İşte Rusya 1905 devrim yılına bu koşullar altında gidiyordu.

Nisan 1905’ de RSDİP III. Kongresini yaptı. Lenin’ in devrime ilişkin strateji ve taktiği, Menşeviklerin dışlanmasıyla kabul edildi. Lenin, silahlı bir ayaklanmayla, işçi ve köylü diktatörlüğünün bir an önce gerçekleşmesinin mümkün olduğunu ortaya koydu.

III. Parti toplantısında kabul edilen kararlar şunlar idi:

“…Rus Sosyal-Demokrat İşçi Partisinin Üçüncü Kongresi, şu karara varır:

a) Devrimin izleyebileceği en olası yol konusunda işçi sınıfının somut bir fikir edinmesinin sağlanması, ve devrimin belli bir anında, programımızın bütün ivedi siyasal ve ekonomik istemlerinin (asgari programın) gerçekleşmesini proletaryanın ondan isteyebileceği geçici bir devrim hükümeti kurulması zorunludur.

 

b) Kesinkes önceden kestirilemeyen güçler mevzileşmesi ve öteki etkenler yüzünden, partimizin temsilcileri, bütün karşı-devrimci girişimlere karşı amansız bir savaşım vermek ve işçi sınıfının bağımsız çıkarlarını korumak için, devrimci hükümete katılabilirler.

 

c) Bu katılmanın kaçınılmaz koşulu, temsilcilerinin parti tarafından sıkı bir biçimde denetlenmesi ve tam bir sosyalist devrim uğrunda çaba gösteren sosyaldemokrasinin

bağımsızlığının sürekli bir biçimde korunması ve, bunun sonucu olarak, bütün burjuva partilerine uzlaşmaz bir biçimde karşı durmasıdır.

 

d) Sosyal-demokrasinin geçici devrim hükümetine katılmasının olanaklı olup olmadığına bakmaksızın, sosyal-demokrat parti tarafından yönetilen silahlanmış bir proletarya düşüncesini proletaryanın en geniş kesimleri arasında yaymalı ve devrimin kazanımlarının savunulması, pekiştirilmesi ve genişletilmesi yolunda geçici hükümete sürekli baskı yapmalıyız.”

V. İ. Lenin, İki Taktik Demokratik Devrimde Sosyal Demokrasinin İki Taktiği

 

 

1905 devriminin şiarları;

I– “ayaklanmanın başında ve seyri içinde büyük öneme sahip olabilecek siyasi kitle grevleri”nin uygulanması (Lenin, “Demokratik Devrimde Sosyal-Demokrasinin İki Taktiği”, s. 65);

II– “8 saatlik işgününün ve işçi sınıfının gündemde duran diğer taleplerinin derhal, devrimci yoldan gerçekleştirilmesi”nin örgütlenmesi (aynı yerde, s.28);

III– çiftlik sahiplerinin topraklarına el konulması dahil, “bütün demokratik dönüşümleri” -devrimci yoldan- “uygulamak için derhal devrimci köylü komitelerinin örgütlenmesi” (aynı yerde, s. 81);

IV– işçilerin silahlandırılması.

Lenin, 1905 yılında ki devrimle oluşacak geçici devrimci hükümetin, eğer çarlık üzerinde tayin edici zaferi güvencelemek istiyorsa, proletarya ve köylülüğün diktatörlüğünden başka bir şey olamayacağı sonucuna vardı.

“Çarlık üzerinde devrimin tayin edici bir zaferi”, diye yazıyordu Lenin, “PROLETARYA VE KÖYLÜLÜĞÜN DEVRİMCİ DEMOKRATİK DİKTATÖRLÜĞÜDÜR ‘’… Ve böyle bir zafer tam da bir diktatörlük olacaktır, yani kaçınılmaz olarak askeri zora, kütlenin silahlandırılmasına, ayaklanmaya dayanmak zorunda olacaktır, ‘yasal’, ‘barışçıl’ yoldan kurulmuş şu ya da bu kuruma değil. Bu ancak bir diktatörlük olabilir, çünkü proletarya ve köylülük için acil ve kesinkes vazgeçilmez olan değişikliklerin gerçekleştirilmesi, çiftlik sahiplerinin, büyük burjuvazinin ve Çarlığın çılgın direnişine sebep olacaktır. Diktatörlük olmadan bu direnişi kırmak, karşı-devrimci girişimleri defetmek imkansızdır. Ama bu elbette sosyalist değil, demokratik bir diktatörlük olacaktır. (Devrimci gelişmenin bir dizi ara aşamalarından geçmeksizin) kapitalizmin temellerine dokunacak durumda olmayacaktır. En iyi halde o, toprak mülkiyetinin köylülük lehine yeniden köklü bir şekilde dağıtımını yapacak, cumhuriyetin kurulması dahil, tutarlı ve tam demokratizmi gerçekleştirecek, yalnızca kırın değil, fabrika yaşamından da tüm Asyai özellikleri ve kölelik ilişkilerini kazıyacak, işçilerin durumunu ciddi biçimde iyileştirmenin, yaşam düzeylerini yükseltmenin temellerini atacak ve son olarak -ama bu sonunculuk önem bakımından değil- devrim ateşini Avrupa’ya taşıyacak durumda olacaktır. Böyle bir zafer, bizim burjuva devrimimizi asla sosyalist bir devrim kılmayacaktır; demokratik devrim, burjuva toplumsal-ekonomik ilişkiler çerçevesinin dolaysız dışına çıkmayacaktır; ama yine de Rusya’nın ve tüm dünyanın gelecekteki gelişmesi için böyle bir zaferin önemi muazzam olacaktır. Rusya’da başlanmış bulunan devrimin tayin edici zaferi kadar hiçbir şey, dünya proletaryasının devrimci enerjisini bu denli artırmayacak, onun tam zaferine götüren yolu bu denli kısaltmayacaktır.”

(Lenin, Demokratik Devrimde Sosyal-Demokrasinin İki Taktiği, s. 48/49.)

Devriminin kapsamı ve Marksist partinin ona vereceği karakter sorununu incelerken, Lenin şöyle yazıyordu:

“Proletarya, otokrasinin direnişini şiddet yoluyla kırmak ve burjuvazinin yalpalayan tavrını etkisiz hale getirmek için, köylü yığınlarıyla ittifak kurarak demokratik devrimi sonuna kadar götürmelidir. Proletarya, burjuvazinin direnişini şiddet yoluyla kırmak ve köylülüğün ve küçük-burjuvazinin yalpalayan tavrını etkisiz hale getirmek için, nüfusun yarı proleter unsurlarıyla ittifak kurarak sosyalist devrimi başarmalıdır. Yeni Iskra‘cılarına (yani Menşeviklerin -Red.), devrimin coşkulu ilerleyişi konusunda bütün savlarında ve kararlığında o denli dar biçimde sundukları proletaryanın görevleri işte bunlardır.”

(Lenin, Demokratik Devrimde Sosyal-Demokrasinin İki Taktiği, s. 92.)

Daha ileride:

“Bütün halkın ve özellikle köylülüğün başında –tam özgürlük için, tutarlı demokratik devrim için, cumhuriyet için! Bütün emekçilerin ve sömürülenlerin başında- sosyalizm için! Devrimci proletaryanın siyaseti pratikte bu olmalıdır, devrim sırasında her taktik meselenin çözümünü ve işçi sınıfı partisinin her pratik adımını belirlemesi ve onun içine işlemesi gereken sınıf şiarı bu olmalıdır.” (Aynı yerde, s. 104.) Hiçbir belirsizlik kalmaması için Lenin, “İki Taktik” kitabının çıkışından iki ay sonra, “Sosyal-Demokratların Köylü Hareketi Karşısındaki Tavrı” makalesinde şu açıklamayı yapıyordu: “Demokratik devrimden derhal ve gücümüz ölçüsünde, sınıf bilinçli ve örgütlü proletaryanın gücü ölçüsünde, sosyalist devrime geçişe başlayacağız. Biz kesintisiz devrimden yanayız. Yarı yolda durmayacağız:’

(Lenin, Seçme Eserler, cilt 3; s. 138.)

Lenin, Marks ve Engels’in terk ettikleri kesintisiz devrim teorisinin kapitalizmin sürekli bunalımlar döneminde (emperyalist dönemde) işçi sınıfının devrim teorisi olduğunu kabul etti. Çarlık Rusya’sında demokratik devrim burjuvaziden çok proletaryanın işine yarar. Proletarya ile burjuvazi arasındaki mücadele ancak gerçek bir burjuva demokrasisi şartlarında sonuna kadar gelişebilir. İşçi sınıfı Çarlık Rusya’sında kapitalizmden değil, kapitalizmin yeterince gelişmiş olmadığından dolayı sıkıntıdadır. Sonuna kadar yapılacak burjuva demokratik devrimi kapitalizmin ve dolayısıyla üretici güçlerin gelişimini engelleyen her şeyi ortadan kaldıracaktır, ve ancak o zaman proletarya ile burjuvazi arasındaki mücadele büyük bir hızla gelişecektir. Ayrıca işçi sınıfının eğitim ve örgütlenme için burjuva demokrasisinin özgürlüklerine ihtiyacı vardır. Özgürlük için mücadele sosyalizm mücadelesinin ayrılmaz bir parçasıdır. Lenin bunu şöyle anlatıyor:

“Ancak en kalın kafalılar, şu anda gelişmekte olan demokratikdevrimin burjuva köklerini inkar edebilirler; ancaken saf iyimserler, işçi yığınlarının sosyalizmin amaçlarıhakkında ve bu amaçlara ulaşmak için tutulacak yol hakkındahenüz pek az şey bildiklerini unutabilirler. Ve hepimizinanıyoruz ki, işçilerin kurtuluşu, işçilerin kendilerinineseri olacaktır; yığınların bilinci ve örgütlenmesi olmadan,yığınları burjuvazinin tümüne karşı açık sınıf mücadelesiyoluyla hazırlamadan ve eğitmeden, bir sosyalist devrimsöz konusu olamaz

(…) Kim sosyalizme siyasi demokrasi dışında başka bir yoldan varmak istiyorsa, kaçınılmaz olarak, hem iktisadi bakımdan, hem siyasi bakımdan saçma ve gerici sonuçlara varır

(…) O halde, bütün Rusya’da yüz binlerce işçiyi gidin örgütlendirin, milyonlarca emekçinin programımızı desteklemesini sağlayın. Bunu bir deneyin, ve anarşistçe boş palavralarla yetinmeyin, ve o zaman hemen göreceksiniz ki, örgütlendirme ve bilinçlendirme işinin, bu sosyalist eğitimin işinin başarısı, demokratik devrimin eksiksiz gerçekleştirilmesine bağlıdır.”

( Lenin, İki Taktik, s. 23.)

Lenin, demokratik ve sosyalist devrimdeki değişik sınıf mevzilenmesini şöyle anlatıyor:

‘Demokratik mücadelenin şartları neden sosyalist mücadelenin şartları ile aynı değildir? Çünkü, şüphesiz ki, işçi sınıfı bu ikili mücadelenin her birinde ayrı ayrı müttefiklere sahip olacaktır. Demokratik mücadele, işçiler tarafından burjuvazinin bir kesimiyle, özellikle küçük-burjuvaziyle birlikte yürütülür. Oysa, sosyalist mücadele, işçiler tarafından burjuvazinin tümüne karşı yapılır. Bürokratlara ve büyük toprak sahiplerine karşı mücadele, zengin ve orta köylü dahil bütün köylülerle birlikte yürütülebilir ve yürütülmelidir. Oysa burjuvaziye dolayısıyla da zengin köylülere karşı mücadele doğru bir şekilde ancak köy proletaryası ile birlikte yürütülebilir.”

(Lenin, Küçük-Burjuva Sosyalizmi ve Proleter Sosyalizmi, Toprak Meseleleri, s. 32. )

Devrim süreci kesintisizdir. Demokratik ve sosyalist devrim arasında Çin Seddi yoktur. Proletarya demokratik devrimden sonra köy proleterleriyle ittifak kurarak sosyalist devrim için mücadeleye devam eder.

Proletarya, otokrasinin direnmesini zora başvurarak ezmek ve burjuvazinin tutarsızlığını zararsız hale getirebilmek için köylü yığınlarıyla ittifak kurarak, demokratik devrimi sonuna kadar gerçekleştirmelidir. Proletarya, burjuvazinin direnmesini zora başvurarak ezmek ve köylülerin ve küçük-burjuvazinin tutarsızlığını zararsız hale getirmek için yarı-proleter unsurlar yığınını yanına alarak sosyalist devrimi yapmalıdır.”

(  Lenin, İki Taktik, s. 117. )

Kongre sonrası hızla silahlanma yoluna gidildi. Petersburg sovyeti hükümete vergi ödememek gibi eylemler örgütlemeye çalıştı fakat etkisiz kaldı. Yapılan genel grev çağrıları, Moskova’da işçi ayaklanmasına dönüştü. Moskova’da ayaklanma daha sonraları iktidara karşı silahlı ayaklanmaya, silahlı sokak çatışmalarına dönüşür. Bu çatışmalar, Çar kuvvetlerince bastırılır. Ancak silahlı muhalefet güçleri, kenar mahallere çekilir, barikatlar kurar ve oralarda tutunmaya çalışır. Hareket gittikçe ağır bir yenilgiyle karşılaşmıştır. 1907 lere doğru Lenin, silahlı çatışmalara son verilmesini ister. Ancak silahlı güçlerini dağıtmaz, 1917 devrimine kadar bu silahlı güçler parti kontrolünde gizlilik ilişkileri çerçevesinde kalır.

Devrimi isteyen ve silahlı ayaklanmayı kaybeden güçler iktidara gelemeyip, geri çekilmek zorunda kaldıklarına göre 1905 devrimine ne diye devrim diyoruz ? Buna aslında devrim girişimi demek daha doğru olmalı. Bu silahlı ayaklanma akabinde çarlık da reformlara gitme yolunu tutmuştur. Bu olaya ancak bu açıdan devrim olarak bakılabilir. İktidarı refomlar yapmaya zorlaması diyebiliriz.

Lenin’in geri çekilme kararından itibaren o yıllar yenilgi ve gerileme yıllarıydı. Lenin bu konuda çok sayıda makaleler yazmıştır. ‘’Gerçek dostlar yenilgi dönemlerinde belli olur’’ diyordu.

Zamanla Çarın oluşturduğu Duma seçimlerine RSDİP adayları da katılır. Bazı milletvekillikleri de kazanırlar. Demek ki mücadele sadece silahlarla değil var olan diğer araçlarla da sürdürülüyor.

 

 

RUS DEVRİMİ VE REEL SOSYALİZM-IV

 Yenilgi Ve Geriye Çekilme Yılları

— ‘’ Tarihin büyük savaşları ve devrimin büyük görevleri ancak, ileri sınıflar tekrar tekrar saldırıya geçtikleri ve yenilgi deneyimiyle akıllanmış olarak zaferi kazandıkları için yapılabilmiş ve çözülebilmiştir. Yenilen ordular iyi öğrenir.’’—  (Lenin)

Nisan 1906’ da  birlik amacıyla  IV. Kongre toplanır. Bu kongrede Partinin Menşevik ve Bolşevik kanatlarının birleşmesi üzerinde durulur. Ancak her ne kadar birleşme olsa da, bu birleşme biçimsel olur ve her iki kanatta kendi örgüt, yayın ve organlarını devam ettirir. RSDİP’de oylamalarda merkez komitesini eline geçiren Menşevikler, Rusya’da işçi, köylü, asker hareketlerine önderlik edemedi. Bundan sonra Bolşevikler yeni bir kongre talep ettiler. Bu nedenle 1907 Mayıs’ında Londra’da V. Parti Kongresi toplandı. Bu kongre parti içinde olan Menşevik akıma karşı zafere dönüştü.

Devrimci hareketin sonuçlarını toparlayan V. Parti Kongresi, Menşeviklerin çizgisini uzlaşıcı bir çizgi olarak mahkum etti ve Bolşeviklerin çizgisini devrimci-Marksist çizgi olarak onayladı. Böylece, Birinci Rus Devriminin tüm seyrinin doğrulamış olduğu şeyi bir kez daha doğruladı.

Devrim, Bolşeviklerin, durum gerektirdiğinde saldırmayı bildiklerini, ön saflarda saldırmayı ve tüm halkı taarruza kaldırmayı öğrendiklerini gösterdi. Ama devrim ayrıca, Bolşeviklerin, durum elverişsiz bir niteliğe büründüğünde, devrim gerilemeye başladığında düzgün bir şekilde geri çekilmeyi de bildiklerini; Bolşeviklerin, panik ve karışıklığa yer vermeksizin, kadrolarını koruyarak, güçlerini toplayarak doğru bir şekilde geri çekilmeyi ve yeni duruma uygun olarak saflarını yeniden düzenledikten sonra düşmana karşı yeniden saldırıya geçmeyi öğrendiklerini gösterdi.

“Devrimci partiler eğitimlerini tamamlamalıdırlar. Onlar taarruz etmeyi öğrenmişlerdir. Şimdi artık bu bilimin başka bir bilimle tamamlanmasının zorunlu olduğunu anlamak gerekiyor: En iyi nasıl ricat edilecektir? Hem taarruz, hem ricat bilimini öğrenmeden galebe çalmanın imkansız olduğunu anlamak gerek.”…

(Lenin, Sol Komünizm Bir Çocukluk Hastalığı, s. 17.)

Partinin geri çekilme döneminde yaşaması, bir çalışma tarzından diğerine kolaylıkla geçebilmesine bağlıdır. Devrimin yükselme döneminde terk edilen bazı legal çalışma tarzları yeniden kullanılmaya başlanır. Ne kadar gerici olursa olsun kitlelerle teması sağlayacak, kitleleri eğitmek için kullanılabilecek her örgüte katılınır ve çalışılır. İllegal örgütünü koruyan parti, legal mücadelede de ustalaşmak zorundadır. Lenin, sözde keskin devrimcilerde rastlanan legal mücadeleyi küçümseme hakkında şunları söylüyor:

“Tecrübesiz devrimciler çok defa legal mücadele araçlarının oportünizm lekesini taşıdıklarını sanırlar, Çünkü bu alanda burjuvazi, çok defa (özellikle ‘barış’ zamanlarında, ihtilâl zamanlarında değil) işçileri aldatmış, işçilerin güveni ile oynayabilmiştir; ve bu devrimciler, illegal mücadele araçlarının en devrimci araçlar olduğunu sanırlar. Bu yanlıştır.”

(Lenin, Sol Komünizm Bir Çocukluk Hastalığı, s. 106.)

Bu parti kongreleri döneminde, yenilgi ve gerileme dönemlerinde, yeni durumlar, yeni felsefi uzmanları, yeni yozlaşmalar ortaya çıktı. Lenin bu felsefe uzmanlarını görünce bunlara karşı kıyasıya mücadeleye girişti. İşte “Materyalizm ve Ampiriokritisizm” adındaki kitabı bu Marksizmi yozlaştırmaya çalışan partili aydınlara karşı kaleme almıştır. Yıllar önce bu kitapları incelediğim zaman, Lenin ne diye bunları yazmış ? diye sormaktan kendimi alamamıştım. Sonradan öğrendim ki, Lenin’in bütün büyük eserleri yazmasına yol açan nedenler vardı.

Yozlaşma eğilimleri ve inançsızlık, Partili aydınların, kendilerini Marksist sayan fakat hiçbir zaman sağlam Marksist olamayan bir kesimini de sardı. Bunlar arasında, (1905’te Bolşeviklerden yana olan) Bogdanov, Bazarov, Lunaçarski ile, (Menşevik) Yuşkeviç ve Valentinov gibi yazarlar da vardı. Bunlar eleştirilerini aynı zamanda Marksizmin felsefi-teorik temellerine, yani diyalektik materyalizme karşı, ve onun bilimsel-tarihsel temellerine, yani tarihi materyalizme karşı yönelttiler. Bu eleştiri, alışılagelen eleştirilerden şu farkla ayrılıyordu ki, açıkça ve dürüstçe değil, fakat gizli ve ikiyüzlü bir biçimde, Marksizmin en önemli pozisyonlarını “savunma” maskesi altında yürütülüyordu. Biz özünde

Marksistiz, diyorlardı bunlar, ama Marksizmi “iyileştirmek”, onu bazı temel tezlerinin yükünden kurtarmak istiyoruz. Ama gerçekte onlar Marksizme düşmandılar, çünkü Marksizme düşmanlıklarını riyakarca inkardan gelmelerine ve ikiyüzlüce kendilerine Marksist pozu vermelerine rağmen, Marksizmin teorik temellerini yıkmaya çabalıyorlardı.

“Altı aydan kısa bir zaman içinde, esas olarak, hatta neredeyse yalnızca diyalektik materyalizme saldırılardan oluşan dört kitap çıktı. Bunların içinde en önde, Bazarov, Bogdanov, Lunaçarski, Berman, Hellfond, Yuşkeviç ve Suvorov’un yazılarından derlenen ‘Marksist Felsefe Üzerine (?- “karşı” denseydi daha doğru olurdu) Denemeler’i (Petersburg 1908) gelir; sonra Yuşkeviç’in ‘Materyalizm ve Eleştirel Gerçekçilik’i; Berman’ın ‘Çağdaş Bilgi Teorisi Işığında Diyalektik’i, Valentinov’un ‘Marksizmin Felsefi Yapısı’… Siyasi görüşlerinde keskin ayrılıklar olmasına karşın, bütün bu kişiler, diyalektik materyalizme duydukları kinde birleşmişlerdir, ve yine de felsefede Marksist olduklarını öne sürmektedirler! Engels’in diyalektiği ‘mistik’tir, diyor Berman. Bazarov, sanki kendiliğinden anlaşılır bir şeymiş gibi, Engels’in görüşleri ‘eskimiştir’ diye gelişigüzel atıyor -ve materyalizm, ‘çağdaş bilgi teorisi’ni, ‘modern felsefe’yi (ya da ‘modern pozitivizm’i), yani ’20. yüzyılın doğa bilimleri felsefesi’ni böbürlenerek kendilerine tanık gösteren bu gözü pek savaşçılarımız tarafından böylece çürütülmüş oluyor.”

(Lenin, “Materyalizm ve Ampiriokritisizm”, Moskova 1935, s. 1.)

Bu kitapta Rus ampiriokritiklerini ve onların yabancı öğretmenlerini esaslı bir şekilde eleştirdikten sonra Lenin, felsefi-teorik revizyonizme karşı şu sonuçlara varır:

1) “Gittikçe daha incelen bir Marksizm kalpazanlığı, anti-materyalist öğretilerin gittikçe daha büyük bir incelikle Marksist olarak tanıtılmaları -işte politik ekonomide olduğu gibi taktik sorunlarda ve bir bütün olarak felsefede modern revizyonizmi karakterize eden şey budur:’ (Aynı yerde, s. 345.)

2) “Mach ve Avenarius’un, okulu, idealizme doğru yol almaktadır.” (Aynı yerde, s. 375.)

3) “Bizim Machçılarımız, derinlemesine idealizme batmışlardır.” (Aynı yerde, s. 363.)

4) “Ampiriokritisizmin bilgi-teorik skolâstiğinin gerisinde, felsefedeki tarafların mücadelesinin, son tahlilde, modern toplum’daki düşman sınıfların eğilim ve ideolojilerini yansıtan bir mücadele olduğunu saptamadan edemeyeceğiz.” (Ayın yerde, s. 376.)

5) “Ampiriokritisizmin nesnel, sınıfsal rolü, tamamıyla, genelde materyalizme, ve özelde de tarihsel materyalizme karşı yürüttükleri savaşta fideistlere hizmet etmekten ibarettir.” (Aynı yerde, s. 576.)

6) “Felsefi idealizm… papazcılığa giden bir yoldur.” (Ayın yerde, s. 84.)

Yenilgi ve geri çekilme yıllarında böyle felsefi sapmalar ve bu sapmalara karşı Lenin’in sistemli ideolojik mücadelesi sürerken, bazı küçük-burjuva çevrelerinin örgütten koptuğu ve Menşeviklerin örgütü tasfiye edip mücadeleden kaçma eğilimleri de ortaya çıkar. Bu dönemde Menşevikler ‘’tasfiyeciler’’ adıyla anılmaya başlar. Bolşevikler göre, 1905’ de elde edilen kazanımlar kaybedilmiş ve bundan dolayı yeni bir devrimci dalganın geleceği ortaya konuluyordu. Menşeviklere göre ise artık devrimci dalga falan olmayacaktı. Bu görüş ayrılıkları Bolşeviklerin yeni devrimci dalga için hazırlanmayı, Menşevikler içinse hiçbir şey yapmamayı gerektiriyordu. Çarlık ve kurumlarına yaklaşma, sisteme-düzene yaklaşma durumları söz konusudur. RSDİP kongreyle oluşmuş olan biçimsel birlik çok yakın zamanda parçalanacaktı.

Parti içinde Menşeviklere karşı ideolojik mücadele, Bolşeviklerin içinde oluşan kanatlar dahil olmak üzere hızla sürüyordu. Yenilgi ve geri çekilme yılları başlı başına bir ideolojik mücadele dönemine dönüşmüştü. Lenin her tarafa karşı sürdürdüğü ideolojik mücadeleyi gittikçe yükseltiyordu.

VI. Tüm-Rusya Parti Konferansı, Ocak 1912’de Prag’da yapıldı. Bu kongrede Bolşevikler Menşevikleri partiden uzaklaştırmışlar, partiyi Bolşevik bir parti haline getirmişlerdir. Bu kongreden sonra parti RSDİP (BOLŞEVİK) olarak anılacaktır. Bundan sonra Bolşevizm bağımsız örgüt tavrını geliştirmiş ve döneme uygun taktikler geliştirmiştir.

RUS DEVRİMİ VE REEL SOSYALİZM-V

Sınıf Mücadelesinin Tekrar Yükselmesi  – I. Emperyalist Savaş

Lenin ve Bolşevik kadroların ortaya koydukları gibi sınıf mücadelesi tekrar yükselişe geçmiş ve parti örgütlenmesi bu dönemle yeni biçimler almıştır. Bu yükseliş durumu aynı zamanda yeni taktik mücadelelerin geliştirilmesi, yeni teorik üretimlerin yapılmasını gerekli kılıyordu.

Mücadele geri çekilmeden ileri çıkmanın gereklerini yapmaya, tekrar kitlelerle bağlanma yolunu tutmuştu.

Lenin bu dönemde yeni koşulların gerektirdiği çalışmaları yapmanın yanında, Emperyalizm – Kapitalizmin En Yüksek Aşaması adlı eserini kaleme almıştır. Bu eserine 1916’ da başlayıp 1917’ de tamamlamıştır. Lenin’e göre Emperyalizm, kapitalizmin en yüksek ve en son aşamasıydı. İkinci tespiti de Emperyalizm eşitsiz gelişimiydi. Bu her iki tespitte emperyalizmin kesin bilimsel yasalarıydı. 1914-1918 I. Emperyalist paylaşım savaşı, Emperyalizmin eşitsiz gelişiminin bir ürünü olarak ortaya çıkmıştı. Almanya, diğer Emperyalist ülkelere göre tekelci aşamayı tamamlamada geç kalmıştı. Bundan dolayıdır ki, Dünya’nın büyük güçler arasında tekrar paylaşımı için bu savaşı başlatmıştır.

Lenin tekelci aşamanın niteliklerini şöyle belirler:

I – Üretimde ve sermayede görülen yoğunlaşma öyle yüksek bir gelişme derecesine ulaşmıştır ki, ekonomik yaşamda kesin rol oynayan tekelleri yaratmıştır.

II – Banka sermayesi, sanayi sermayesiyle kaynaşmış, ve bu mali sermeye temeli üzerinde mali oligarşi kurulmuştur.

III – Sermaye ihracı, meta ihracından ayrı olarak özel bir önem kazanmıştır.

IV – Dünya’yı aralarında bölüşen uluslar arası tekelci kapitalist birlikler kurulmuştur.

V – En büyük kapitalist güçlerce dünyanın toprak bakımından paylaşımı tamamlanmıştır.

Dünya emperyalistler arasında bölüşülmüştür. Ama dünyanın hiçbir bölüşümü onları doyuramaz. Çünkü ortada eşit olmayan gelişme yasası vardır ki, bazı emperyalist güçler gelişip diğerlerini geçtikleri zaman, dünyanın bu yeni güçler dengesine uygun bir biçimde yeniden bölüşülmesi isteminin öne sürülmesi demektir. Dolayısıyla emperyalizm, emperyalist savaşlardan ayrılmaz. Emperyalizmle birlikte kapitalizm çürümeye başlar, sömürgelerin kurtuluşu ve proleter devrimi için hazır bir ortam doğar.

RUS DEVRİMİ VE REEL SOSYALİZM-VI

1917 Şubat Devrimi-Ekim Devrimi Arası Dönem

Şubat aylarında askerler arasında ilk başkaldırılar başladı. Greve çıkmış çok sayıda işçi de

bu başkaldırıya destek verdi. Şubat Devrimi tamamen kendiliğinden ve plansız bir biçimde

gerçekleşti. Meydana gelen tüm bu ayaklanmalar Çarlığın yazgısının belirlenmesinde

etkili oldu. Bolşevikler tarafından yayınlanan ilk bildiride, işçi sınıfının ve devrimci

ordunun işinin, yeni cumhuriyet rejimine götürecek bir geçici devrimci hükümetin

kurulması gerektiği belirtiliyor; doğrudan eşit gizli oy temelinde bir kurucu meclisin oluşmasının gerekliliğini vurguluyordu. Sosyalist devrimin zaferi uğruna kitlelerin sonuna kadar mücadele ettiği ve mülk sahibi sınıfların darmadağın olduğu o günlerde sosyalistler

arasında iktidarı burjuvaziye teslim etmeyi amaçlayan bazı ılımlı kişiler de yok değildi.

Burjuvazi, Çarlık rejiminin, halkın yoğun saldırısı altına girdiği Şubat günlerinde dahi

devrimden kaçınmanın bir yolunu arıyor ve monarşiyle uzlaşmak istiyordu. Petrograd

fabrikalarında  İşçi Vekilleri Sovyet’i için seçimler düzenlendi. Daha devrim nihai zaferine

ulaşmadan Petrograd Sovyet’i doğmuş durumdaydı.

Şubat Devrimi’yle oluşan yeni politik durum oldukça farklıydı. İktidarın burjuvaziye

teslim edilmesi gerekliliğini yönündeki Menşevik görüşü Sovyet dahi olumlu karşılıyordu.

Sovyet, iktidar olacak güce sahipti, ancak ondan vazgeçmeye de hazır görünüyordu. Yeter

ki Sovyet’in kapısına kilit vurmayacakları, etkisiz hale getirmeyecekleri hususunda söz

versinler. Netice olarak iktidar burjuvaziye teslim edildi. Artık, ikili iktidar, yani

bir birinden ayrı iki hükümet ortaya çıkmıştı. Geçici hükümet burjuvanın hükümetiydi;

Sovyet ise, proletarya ve köylülük tarafından kurulmuş bir hükümetti. Şubat

sonrasında yapılan tartışmaların tamamı Rusya’nın bu yeni koşulları üzerinde

şekillenecekti.

Lenin’in geçici hükümet karşısındaki yaklaşımı tartışmaya neden olmayacak

biçimde diğerlerinden farklıydı. Lenin, geçici hükümet karşısında sürdürülmesi gereken

devrim stratejisine yönelik olarak şunları ortaya koyuyordu:

(1) Devrimci savunmacılığa karşı en ufak bir ödün vermenin mümkün olmadığını, hükümet iktidarının proletarya ve köylülüğün eline geçmesini, her türlü ilhakın reddedilmesini ve bütün kapitalist çıkarlarla bağların koparılmasının kabul edilmesini,

(2) proletaryanın bilinç ve örgütlenme düzeyinin yetersizliği nedeniyle, iktidarı burjuvaziye vermiş olan devrimin birinci aşamasından, iktidarı, proletarya ve köylülüğün yoksul tabanına devredecek olan devrimin ikinci aşamasına geçişini,

(3) Geçici Hükümete hiçbir destek verilmemesini,

(4) parlamenter bir cumhuriyet değil, bir İşçi Sovyetleri, Tarım Emekçileri ve Köylü Vekilleri Cumhuriyeti kurulmasını,

(5) ülkedeki bütün bankalar, İşçi Vekilleri Sovyet’inin denetimi altında tek bir ulusal banka halinde birleştirilmesini,

(6) derhal yerine getirilmesi gereken görevin sosyalizmin hemen uygulanması değil, toplumsal üretiminin ve ürünlerinin dağıtımının İşçi Vekilleri Sovyeti’nin denetimine girmesini.

(M Gorky, V. Molotov, K. Voroşilov, S. Kirov, A. Jdanov, J. Stalin, 1917 Sovyet Devrimi, Birinci cilt, Çeviren: Alaattin Bilgi. (1. B., İstanbul: Evrensel Yayınları, 2004), s. 147-49)

Lenin, Nisan Tezleri adlı yapıtında, 1905’den beri savunduğu, Rus devriminin,

proletarya ve köylülüğün devrimci demokratik diktatörlüğü üzerinde şekilleneceği

yönündeki burjuva demokratik devrim olarak tanımlanan tezden tamamen kopuşuna işaret

ediyor. Bolşevik Partisi 1905’den beri işçi köylü ittifakına dayalı devrimci demokratik

diktatörlüğü sloganı altında Çarlığa karşı mücadele yürütüyordu. Bolşevikler, yaklaşan

devrimin bir burjuva devrimi olduğunu ileri sürdüler. Bu iddiayla kastedilen devrimin bir

yanda kapitalizmin üretici güçleriyle, diğer yanda ise çarlık, toprak sahipleri ve feodallerin

diğer kalıntıları arasındaki çatışmalardan doğacak bir devrim olacağı idi. Bu diktatörlüğün

görevi, sosyalist bir toplum yaratmak ve Orta Çağın artık çürümüş olan tüm kalıntılarından

kurtulmaktı. Lenin, Şubat sonuna kadar bu düşüncesini değiştirmedi. Şubat Devrimiyle

birlikte Rusya’da birçok şey değişmişti. İşçiler ve askerler duruma hakim olan kesimdi. Bu

anlamda işçi ve köylülerin demokratik diktatörlüğünün başarılmış olduğu söylenebilirdi.

Ancak, hükümet burjuvazinin elindeydi ve demokratik diktatörlük programının ana

unsurları olan toprakların kamulaştırılması ve ulusların kendi kaderlerinin tayin etme hakkı

gibi ilkeler henüz gerçekleştirilmemişti.

(………………)

‘’Her devrimin temel sorunu iktidar sorunudur’’ der Lenin. Devamla, ‘’ Bu konuda berraklık olmadan, devrime bilinçli bir katılımdan ya da hele ona önderlik etmekten söz edilemez’’…

(Lenin Seçme Eserler cilt : 6 sayfa 40. 22 Nisan 1917 )

(………………)

‘’Devrimimizin son derece dikkate değer bir özelliği, bir ikili iktidar üretmiş olmasıdır. Her şeyden önce bu konuda berrak olunmalıdır. Bu kavranmadan ileriye doğru adım atılamaz. Örneğin Bolşevizmin eski formülleri tümlemeyi ve düzeltmeyi bilmek gerek, çünkü ortaya çıkmış olduğu gibi bunlar gerçi genelde doğruydu, ama somutta gerçekleşmesinin başka türlü olduğu görüldü. İkili iktidarı önceden hiç kimse düşünmedi ve düşünemezdi.’’

(Lenin Seçme Eserler cilt : 6 sayfa 40. 22 Nisan 1917  )

(……………..)

Sınıf bilinçli işçiler bir erk olabilmek için çoğunluğu kendilerine kazanmak zorundadırlar. Kitleler üzerinde bir diktatörlük olmadığı sürece, başka bir iktidar yolu söz konusu olamaz. Biz Blanquist değiliz, iktidarın bir azınlık tarafından ele geçirilmesi yandaşı değiliz. Biz Marksistiz..

(Lenin Seçme Eserler cilt : 6 sayfa 42. 22 Nisan 1917)

Lenin, mevcut duruma ilişkin yaptığı açıklamada, burjuva demokratik devrimin

tamamlandı mı, yoksa tamamlanmadı mı diye sormanın teorik olarak gerçeği görmemek;

politik olarak ise, küçük burjuva devrimine teslim olmak anlamına geldiğini söyledi.

İktidarın burjuva tarafından ele geçirilmesinin (burjuva demokratik devrimini tamamlamış)

ve gerçek hükümetle yan yana, proletarya ve köylünün devrimci demokratik

diktatörlüğünü temsil eden birincisiyle paralel ikinci bir hükümetin varlığının ortaya

çıkarmıştı. Bu İkinci hükümet ise, kendisini burjuvaya teslim etmiş, kendini burjuvaya

zincirlemiş olduğu ortaya çıkarmıştı.

( Cliff, Bütün İktidar Sovyetlere, İkinci cilt, s. 158.)

Lenin’in, iktidarın burjuva tarafından ele alınmış olmasını ve ona paralel olarak işçi köylü ittifakı temelinde ikinci bir hükümetin ortaya çıkmış olmasını, burjuva devriminin tamamlanmış olduğuna yönelik tespiti bir kanıt olarak kullanıldı.

Lenin, artık, 1905 yılında yaptığı tespitlerden farklı olarak devrimin, kendisini

burjuva demokratik görevlerle sınırlandıramayacağını, fakat derhal proleter sosyalist

önlemleri uygulamaya geçirmeye girişmek zorunda olduğunu açıkça söylüyordu. Lenin’in

sosyalizme hızlı bir biçimde yöneliş olması gerektiği yönündeki yaklaşımı, köylüyü

işçiden koparacağı gerekçesiyle diğer Bolşevikler tarafından reddedildi.

Lenin’in parti içinde yaşanan tartışmalar ve eleştiriler karşısındaki tutumu açık ve netti:

……..“Proletaryanın ve Köylülerin Devrimci, Demokratik iktidarı, Rus devriminde daha

önceden gerçekleşmiş bulunuyor, çünkü bu formül, yalnızca sınıflar arasındaki ilişkiyi

öngörüyordu, bu ilişkiyi, bu işbirliği gerçekleştiren somut siyasi birliği değil. Yaşamın

gerçekleştirdiği işçi ve asker vekiller Sovyetleri, işte, proletaryanın ve köylülerin devrimci

demokratik iktidarı. Bu formül artık eskidi. Yaşam, onu, formüller ülkesinden gerçek ülkesine

götürdü ona, kan ve can verdi, onu somutlaştırdı ve sonuçta değişikliğe uğrattı. (…) Proletaryanın ve köylünün devrimci demokratik diktatörlüğünden başka söz etmez, yaşamın gerisinde kalır, ve bu yüzden de, pratik olarak, proletarya sınıfının savaşımına karşı küçük burjuvaziye geçer, ve devrim öncesi ‘Bolşevik’ antikalar arşivlerine kaldırılması gerekir”..…

( V. İ. Lenin, Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi, Çeviren: Muzaffer Erdost (4. B., Ankara: Sol Yayınları, 1989), s. 22.)

Lenin, Rusya’da Şubat devrimiyle birlikte oluşan ikili iktidar döneminden itibaren 1905’den beri ileri sürdüğü tezleri değiştiriyordu. Bu yeni tezlerine ulaşırken burjuvazinin ve proletaryanın ayrı ayrı hükümetler kurmuş olmasına dayanıyordu. Burjuvazi geçici hükümette örgütlenmiş, proletarya ve köylülük ise Sovyetlerde örgütlenmişti.

Lenin ikili iktidarı kabul etmez, yarı yolda durmayı kabul etmez. Lenin kesintisiz devrimi savunur. Şubat devrimiyle oluşan durumu, burjuva demokratik devrimin gerçekleştiği tespitini yapar. Bundan sonra ki devrimin görevlerinin sosyalist görevler olduğunu iler sürer. Ancak büyük Ekim devriminden sonra, Lenin’in hayatını kaybettiği 1924 yılına kadar olan süreçte devrimin sosyalist değil, demokratik görevleri üzerinde durulur ve çalışılır.

Burjuvazi de ikili iktidarı kabul etmez, ilk fırsatta ikili iktidara son vermek ister. Ancak burjuvazi hala kesin adımlar atmakta güçsüzdür. İkili iktidar, ikili hükümeti ortadan kaldırmaya kuvveti yoktur. Yeni planlar geliştirmektedir. Bu planlarını işçi ve köylü kitlelerinin bir kısmını yanına çekerek yapmaya çalışmaktadır. İkili hükümetten biri olan sovyet hükümeti, bazı hakların tanınması karşılığında, burjuvazinin hükümeti olan geçici hükümet karşısında geri adım atmaya istekli olur.

Garip bir denge durumu olur. Bolşevikler bu dengeleri dışarıdan etkilemeye çalışmaktadırlar. Lenin’in ve Bolşeviklerin sloganı olan ‘’BÜTÜN İKTİDAR SOVYETLERE’’ bu dönemde ortaya atılır. Sovyetler iktidarı almakta biraz isteksiz durur ama Bolşevikler bu slogan üzerinde epey bir zaman dururlar. Bu olaylar yaşanırken, General Kornilov’un başarısız bir darbe girişimi olur. Kornilov ülkeye Almanlardan gelen bir dış saldırının olduğunu ve iktidarın kendi elinde toplanması gerektiğini ileri sürer. Önceleri Kornilov’un  çabalarına sıcak bakan Kerenski, sonraları Kornilov’un gücünden ve iktidara el koymasından korkar. Kornilov darbesini Bolşevikler önler.

Lenin, ünlü ‘’Devlet ve İhtilal’’ adlı eserini Ağustos-Eylül 1917 yılında yazdı. Bu eserinde Devlet devrim sorununun çözümünü, Marks ve Engels’in değişik eserlerinde dağınık olan, devlet öğretisinden çıkarımlar yaparak ortaya koydu. Lenin burada devleti, uzlaşmaz sınıf çelişkilerinin ortaya çıkardığı bir ürün olarak adlandırır. Toplumlar sınıflara ayrıldığından beri devlet vardır. Devlet mutlak suretle sınıfların baskı aracıdır. Proletarya bir devrimle kendi iktidarını kurduğunda, devleti belli bir zaman kendi sınıf çıkarları ve iktidardan uzaklaştırdığı egemen sınıflara karşı mücadele için kullanacaktır. Sınıfsız topluma geçişte devlet sönecek, ortadan kalkacaktır. Bunu söndürmek de proletaryanın görevidir. Devletin sönmesinin ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel gerekleri de vardır. Lenin bu eserinde Plehanov’u, Kautski’ yi, Pannekoek ve Kautski’ nin polemiklerini eleştirmektedir.

Lenin, proleter devrimin devlet karşısındaki tutumunu berraklaştıran ilk kişi olmuştur.

Lenin, devlet sorununu, mücadele eden proletaryanın güncel sorunu olarak kavramış ve

onu böyle sunmuştur. (Mandel, Leninist Örgüt Teorisi, s. 67.) Lenin’e göre proletarya, her şeyden önce kendini bir sınıf olarak kurmalıdır. Ama, bunun yanı sıra burjuvazinin egemenliğine karşı içgüdüsel olarak ayaklanan ara tabakaların aktif unsurlarını eylem için örgütlemelidir de.(Mandel, Leninist Örgüt Teorisi, s. 72 ).Burjuvazinin ezilmesi, devlet aygıtının parçalanması, burjuva basının yok edilmesi burjuva devrimi için

hayati bir zorunluluktur. Çünkü burjuvazi iktidar mücadelesi için sürdürülen savaşı

kaybettikten sonra ekonomik siyasi ayrıcalıkları ele geçirmek için mücadele edecektir.

Lenin, devlet aygıtının ele geçirilmesine ilişkin şöyle diyor:

 

 

“…Eğer devlet, sınıflar arasındaki çelişkilerin uzlaşmaz olduğu gerçeğinden doğduysa, eğer

toplumun üzerinde ve “ona gitgide yabancılaşan” bir iktidar ise, açıktır ki, yalnızca zora dayanan bir devrim olmaksızın değil, ayrıca egemen sınıf tarafından yaratılmış bulunan ve içinde o “yabancı” niteliğin maddeleştiği devlet iktidarı aygıtı da ortadan kaldırılmaksızın, ezilen sınıfın kurtuluşu olanaksızdır.”

(V. İ. Lenin, Devlet ve İhtilal, Çeviren: Kenan Somer (8. B., Ankara: Bilim ve Sosyalizm Yayınları, 1994), s. 16.)

Yukarıda yapılan alıntıda görüldüğü gibi sınıflı toplumun ürünü olan devletin devrimci

yöntemle ele geçirmek yetmez, onda oluşan egemen sınıf kurumlarının da dağıtılması,

parçalanması gerekir. Çünkü devleti ele geçirdikten sonra sınıf mücadelesi tüm şiddetiyle

devam eder. Hatta ekonomik anlamda mülksüzleşmenin olmasına rağmen siyasi anlamda

eşitsizlik devam edecektir. Ama, proletarya, devlet silahına hakim olduğu zaman ve onu

yeniden örgütlediği sürece güç kazanır. Devletin proletarya açısından bir silah olarak

taşıdığı değer, proletaryanın onunla neler yapabileceğine bağlıdır.

 (Mandel, Leninist Örgüt Teorisi, s. 75.)

Sınıflı devletin gücü elinin altında bulunduğu hapishanelere silahlı organlara dayanmaktadır. İktidarın alınmasından sonra silahlı mekanizma ezenlerin değil ezilenlere hizmet edecek bir yapı kurulur. Ancak, bu devlet, artık bir burjuva devleti değildir; anarşistlerin iddia ettiği gibi de birden ortadan kalkmayacaktır. Sorun ortaya böyle konulduğunda Lenin açısından

cevaplanması geren bir çok soru vardır: Eğer devletin ele geçirilmesi bir amaç değil, bir

çok düzenlenmenin yapılması için araç ise, devletin varlığının farklı bir sınıf

egemenliğinde (proletaryanın egemenliğinde) belirsiz bir süre devam etmesi gerekecektir.

Devletin, işçi sınıfının egemenliğinde de varlığını bir süre daha devam ettirmesi, Marx’ın yapıtlarında geçen devletin ortadan kalkması idealiyle nasıl açıklanacaktı. 1917 Devrimi

sonrasında devletin varlığını bir süre daha sürdürmesinin bir zorunluluk olduğu ortaya

çıkıyor. Lenin, devrim sonrasında devletin varlığının bir süre daha sürdürülmesi gerekliliği

yönündeki politik tutum ve davranışı devrim stratejisinin bir parçasıdır. Çünkü, Lenin’in

devrim stratejisi bir bütün olarak düşünüldüğünde, sosyalizmin inşasına giden yolda

devletin ele geçirilmesi sürecinde yapılanlar ile devrim sonrasında yapılan düzenlemeler

sosyalist devrim stratejinin parçalarını oluştururlar.

Lenin, devletin öyle hemen ortadan kalkmayacağını ve bir süre varlığını sürdüreceğini

Marx’tan yaptığı bir alıntıyla somutlaştırmaya çalışır:

 

“…Benden çok zaman önce burjuva tarihçiler bu sınıf savaşının tarihsel gelişimini, burjuva

iktisatçılar da sınıfların ekonomik anatomisini ortaya koydular. Benim yeni olarak yaptığım şey: 1 sınıfların varlığının, üretimin gelişimindeki belli tarihsel aşamalarla ilişkili olduğunu, 2 sınıf savaşımının zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne varacağını, 3 bu diktatörlüğünü, yalnızca bütün sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız topluma bir geçiş olduğunu göstermekten ibarettir.”

(Marx ve Engels, Seçme Yazışmalar, Birinci cilt, s. 75.)

Lenin’in bu alıntıdan çıkardığı sonuç, sadece sınıf savaşının olduğunu savunmak

Marksizm açısından yeterli olmadığını, sınıf savaşımının aynı zamanda proletarya

diktatörlüğünün taşıyıcısı olduğu biçiminde genişletir. Bir başka değişle sınıf savaşımı

zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne yol açmaktadır.

(Lenin, Devlet ve İhtilal, s. 45)

“Kapitalist toplum ile komünist toplum arasında, birinden ötekine devrimci dönüşüm dönemi yer alır. Buna da bir siyasal geçiş dönemi tekabül eder ki, burada, devlet proletaryanın devrimci diktatörlüğünden başka bir şey olamaz.”

(K. Marx ve F. Engels, Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi, Çeviren: M. Kabagil (3. B., Ankara: Sol Yayınları, 1989), s. 41.)

Halkın engin çoğunluğu için demokrasi ve sömürenler için, zora dayanan bastırma, yani

demokrasiden dışlanması, kapitalist aşamadan komünist aşamaya geçişte demokrasinin

uğradığı bir değişikliktir. Lenin bu duruma ilişkin şöyle diyor:

 

 

 

“Ancak komünist toplumda, kapitalistlerin direnci kesin olarak kırıldığı, kapitalistler

ortadan kalktığı ve sınıflar yokolduğu (yani toplumsal üretim araçlarıyla ilişkileri bakımından

toplum üyeleri arasındaki ayrım silindiği) zaman, ancak o zamandır ki, “devlet ortadan kalkar ve özgürlükten söz etmek olanaklı duruma gelir”. Ancak ve ancak o zaman gerçekten tam, gerçekten hiçbir istisna tanımayan bir demokrasi olanaklı duruma gelecek ve uygulanacaktır.”

(Lenin, Devlet ve İhtilal, s. 99.)

Komünist toplumda ise:

“…Komünist toplumun yüksek bir evresinde, bireylerin işbölümüne köleleştirici bağımlılığı ve, onunla birlikte, kol ve kafa emeği arasındaki karşıtlık yok olacağı zaman, çalışmanın yalnızca bir yaşama aracı olmaktan çıkıp, bir ilk dirimsel gereksinim durumuna geleceği zaman; bireylerin çok-yönlü gelişmesi ile birlikte, üretim güçlerinin de artacağı ve bütün kollektif zenginlik kaynaklarının bollukla fışkıracağı zaman; ancak o zaman burjuva hukukunun sınırlı ufku kesin olarak aşılabilecek ve toplum, bayrakları üstüne ‘herkesten yeteneğine göre, herkese gereksinimine göre!’ diye yazabilecektir…”

(Lenin, Devlet ve İhtilal, s. 142.)

Bu alıntılardan sonra Lenin vardığı sonuç, proletaryanın sönüp gitmeye başlayacak

biçimde örgütlenmiş ve zorunlu olarak sönüp gidecek bir devlete gereksinimi olduğudur.

Buna göre:

(1) Devletin, sınıf egemenliğinin bir organı olduğunun kabulü,

(2) proletaryanın önceden politik iktidarı ele geçirmiş politik egemenliği kazanıp devlete

egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletaryaya dönüştürmüş olmaksızın burjuvayı

deviremeyeceği,

(3) proleter devletin zaferinden hem sonra sönüp gitmeye başlayacağı, çünkü sınıf karşıtlıklarının olmadığı bir toplumda devlet lüzumsuz ve imkansız hale geleceği ortadır.

1917 Ekim Devrimi’nin temel olarak bir burjuva devrimi olduğu gerçeğine bugüne kadar ülkemizde dikkat edilmemiştir, bu ise Rus Devrimi’ne ilişkin yapılan çeşitli yanlışlıkların temellerinden biridir. İşçi sınıfının bütün köylülükle birlikte iktidarı aldığı Ekim Devrimi’ni sosyalist devrim olarak nitelendiren görüş işçi sınıfının Ekim’den sonra köylülüğü proleter, yarı-proleter ve genel olarak sömürülen bütün unsurlarıyla köy burjuvazisine ve genel olarak

kapitalizme karşı kurduğu ittifakı, bu ittifakı gerçekleştiren mücadeleyi unutur. Sonunda kaçınılmaz olarak demokratik ve sosyalist devrimler arasındaki nitelik farkını unutur, sosyalizmle küçük-burjuva demokrasisini birbirine karıştırır. Ekim Devrimi’ni sosyalist devrim olarak değerlendiren ve bu devrimde güçlerin yer alışını işçi sınıfının fakir köylülükle ittifakı şeklinde açıklayan bu yanlış görüşe Hikmet Kıvılcımlı’da da rastlıyoruz.

(H. Kıvılcımlı, Halk Savaşının Planları, s. 40.)

Doktor Hikmet Kıvılcımlı, ülkemizde en çok teorik üretim yapan birisidir. TKP merkez komitesi üyeliği yapmıştır. Uzun yıllar zindanlarda yatmıştır. Marksizm kütüphanesini oluşturmuştur. Onun döneminde onunla eş değerde eserler bırakan bir teorisyen yoktur. Kıvılcımlı, yıllarca tek teorisyen olarak kaldı. Onun bir, ya da birkaç noktada hatasının, eksiğinin olmasını söylemek, onun değerini ve önemini düşürmek anlamına gelmemelidir. Neredeyse kırkın üzerinde eser ortaya koymuş ve eserleri mutlaka faydalanılması gereken eserlerdir ve bizler için önemli derslerle doludur. 1950 tevkifatlarından sonrasında yeniden oluşturulan TKP’ ye boyu uzun olduğu için alınmaz (aslında Kıvılçımlı’nın teorik kapasitesinden korkmaktadırlar). Ama boş durmaz Kıvılcımlı, Vatan Partisi’ni kurar, İPSD’ yi ve Yapı-İş Sendikasını kurar, kitap-dergi, yayın çıkarır gene de kendisine göre mücadeleyi sürdürür. Bu açıklamayla yanlış anlamanın önüne geçtikten sonra, Kıvılcımlı’nın konusunu şimdilik burada noktalayalım.

Oysa Ekim Devrimi’nin burjuva demokratik niteliği üzerinde yeterince delil vardır.

1917 Ekim’inde köylü sovyetlerinin yapısı kozmopolittir; Baltık sahili hariç hiçbir yerde fakir ve topraksız köylüler yönetimi ele geçirememiştir. Bunu köylülerin geriliği ile değil, devrimin demokratik niteliği ile açıklamak gerekir.

(Troçki, Rus Devrim Tarihi, C: III, s. 14.)

“Vermenichev’in hesaplarına göre Şubat-Ekim arasında köylülerle feodaller arasında 4954 olay, köy burjuvazisine karşı ise 324 olay olmuştur. Bu da 1917’de köylü hareketinin

sosyal temel olarak kapitalizme karşı değil köleliğe karşı yöneldiğini gösterir.”

(Troçki, Rus Devrim Tarihi, C: III, s. 17.)

Ancak Ekim Devrimi klâsik bir burjuva demokratik devrimi değildir;

demokratik devrim işçi sınıfının yönlendirici gücünü oluşturduğu işçilerin ve köylülerin ortak iktidarı altında yapılmıştır. Ancak bu, iktidar içinde sınıf mücadelesinin olmadığını göstermez.

Ekim Devrimi’nin ikili karakterini ve Ekim’den sonraki mücadeleyi Stalin şöyle açıklamaktadır:

“… ama Ekim ayaklanmasının ve Ekim ihtilâlinin burjuva devrimini tamamlamakla yetindiğini, ya da bu görevi temel görev saydığını size kim söyledi? Bunu nereden

çıkardınız? Burjuvazinin iktidardan devrilmesini ve Sovyet iktidarının kurulmasını, burjuva devrimci çerçevesi içinde durdurmak mümkün müdür? Sovyet iktidarının gerçekleştirilmesi

burjuva devrimi çerçevesinin dışına taşmak değil midir? Kulak’ların (ki onlar da köylüdür) burjuvazinin devrilmesini ve iktidarın emekçilerin eline geçmesini destekleyebilecekleri

nasıl söylenebilir? Toprağın millileştirilmesi, toprakta özel mülkiyetin kaldırılması, toprak alım-satımının yasaklanması gibi kanunların, sosyalist kanunlar sayılmamakla birlikte, bizde Kulak’larla ittifak halinde değil, tam tersine, onlara karşı mücadelenin gereği olarak kabul

edildiği nasıl inkâr edilebilir? (…) Ekim ihtilâlinde esas olan şeyin bu ve bunlara benzer davranışlar ve burjuvazinin iktidardan düşürülerek Sovyet iktidarının kurulması olmayıp,

burjuva devriminin tamamlanması olduğu nasıl söylenebilir?”

(Stalin, Sosyalist Ekonominin Meseleleri, s. 51.)

Görüldüğü gibi Ekim devrimi önderleri de bu devrimin niteliği üzerinde tartışmaktadırlar. Bu devrime bir ad vermeye çalışmaktadırlar.

RUS DEVRİMİ VE REEL SOSYALİZM-VII

1917 Ekim Devrimi Ve Sonrası

1917 Şubat devrimi Rusya’da yeni durumlar ortaya çıkarmıştı. Bu yeni durumlar, Lenin’i yeni teori üretmeye götürür. Bu yeni teorileri partiye sunar ancak parti bunların hepsini değil bir kısmını onaylar. Şubat devriminde Bolşeviklerin etkisi olmamıştır. Devrimin itici güçleri, işçiler, köylüler ve askerlerdir. Devrim ikili iktidar yaratmıştır, bir tarafta işçi-köylü-asker Sovyetleri, diğer tarafta burjuvaziye ait geçici hükümet bulunmaktadır. Bu durumun böyle devam edemeyeceğini ileri süren Lenin bütün iktidarın Sovyetlere verilmesi sloganını ileri sürer. Ve uzun zamanda bu slogan üzerinde durulur.

Fakat ortada sürekli ilerleme halinde olan bir kitle hareketi vardır. Muazzam bir toplumsal hareket vardır. Lenin devrimi gerçekleştirip iktidarı almakta yavaş davranır. Ayağa kalkmış olan kitleyi sakin olmaya çağırır. Şubat ve Ekim arasında ki dönemde proletarya içinde yeteri kadar desteği olmayan Bolşevikler hızla desteklerini arttırırlar. Artık geçici hükümetin bu işi götüremeyeceği, yalpaladığı ve yönetme olanaklarını kaybettiği iyice anlaşılır. Lenin’i bu dönemde asıl düşündüren şey, iktidarı alırsak ondan sonrasını götürebilirmiyiz ? olayıydı. Lenin sınıfın ve toplumun daha geniş bir kesiminin devrime katılmasını, devrimi kitlelerin eseri olmasını istiyordu.

Lenin Menşeviklerin bir kanadı gibi kendilerini sosyalist gören gruplarla birleşme çabalarını hızlandırır. Ancak partide bu birleşmelere itirazlar olur ve onaylanmaz. Bir zamanlar Lenin’i ve Bolşevikleri kıyasıya eleştirmiş olan Troçki partiye davet edilir ve oy birliğiyle kabul edilerek parti merkez komitesinde görevlendirilir Troçki 1902 de ki Bolşevik Menşevik ayrılıklarında, Menşevik kanatta yer almış, daha sonraları kısmen Menşeviklerle yakın durmuş, onlarla iyi ilişkileri sürmüşse de RSDİP içinde bağımsız kalmıştır. Troçki daha çok parti örgütü değil de işçi sınıfının içinden çıkan belki kendiliğinden çıkmış olan, Sovyet örgütlenmesine daha yakın durmuş, hatta başkentte onun önderliğini de yapmıştır. Yıllar geçen parti yaşamında Troçki Lenin’i eleştirmişse Lenin de onu eleştirmiştir. Lenin, Troçki’nin 1905 lerde ileri sürdüğü ünlü sürekli devrim tezlerini de eleştirmişti. Şubat ve Ekim devrimi arası dönemde Nisan tezlerinde Lenin’in Troçki’nin tezlerine yaklaştığı görülür ama tezler bire bir aynı değil sadece bazı noktalarda örtüşür bir hale gelmiştir. Troçki de o dönem partinin önemli teorisyenlerindendir, kafası çalışan birisidir. Ekim devriminin Lenin’den sonra gelen ikinci adamıdır. Troçki sınıfın içinde iyi ilişkileri olan birisidir, başkent  sovyetinin başkanlığını da yapmıştır. Onun ve başkalarının Bolşeviklere katılımı, Bolşevikleri sınıf ve kitleler içinde büyütmüştür. Lenin, Troçki için aramıza en son katılan ama en iyi Bolşevik odur demiştir.  Troçki olayına ileride tekrar döneceğiz.

Kitleler evinde oturur ya da fabrikada tezgah başında dururken ayaklanmaya çağırılmamıştır. Kitleler bizzat greve gittiği, sokaklara döküldüğü dönemde Ekim’ de devrime gitme kararları alınır. Lenin önceleri sakin olunmasını istemiş, eylemlerin durmasını istemiştir. Bakmışlar ki olmuyor partide oylama yaparak devrim kararını almışlardır. Genel grev, genel direniş, sokak gösterileri silahlı ayaklanmaya dönüştürülür. Önce hareket Petrograd’dan başlatılır, ardından Moskova ve diğer sanayi kentlerinde ilerletilir. Geçici hükümet tutuklanır. Çar ailesi kurşuna dizilir. Lenin devrim günlerinde Petrograd’a geçerek silahlı devrim hareketini bütün detaylarına kadar oradan yönetir.

20.yüzyıla girildiğinde Rusya İmparatorluğu ısrarlı olarak uyguladığı otokratik rejim yüzünden ve bünyesinde barındırdığı farklı ulusların maruz kaldığı baskılardan ötürü uluslar hapishanesi olarak adlandırılmaktadır. Rusya Rus-Japon Savaşı ile askeri olarak büyük darbe almış, iç siyasi hayatta da 1905 Devrimi ile büyük altüst oluşlar yaşar. Kırılgan bir ekonomisi olan Çarlık rejimi I. Dünya Savaşına girecek ve uzun süren savaşın etkisi cephedeki askerler başta olmak üzere tüm halk tarafından hissedilecektir. Sonunda bu rahatsızlıklar 1917 yılının ilk aylarında Şubat Devrimi olarak adlandırılan olaylarla patlak verir ve Çarlık rejimi devrilir.

O zamana kadar toplanmakta olan Duma çoğunluğunu Çarlık rejimine yakın çevrelerin oluşturduğu milletvekilleri Geçici Hükümeti kurduklarını ilan ederek yönetimi almaya çalışsa da tabanda örgütlenen asker, köylü ve işçi sovyetleri de alternatif iktidar olarak ortaya çıkar ve ikili bir iktidar dönemi yaşanır.

Ancak Geçici Hükümetin uyguladığı poltikalar Çarlık rejimi politikalarından pek de farklı olmadığından ötürü rahatsızlıklar sürmektedir.

Şubat Devriminin çıkış sebeplerinden birisi olan halktaki barış isteği dikkate alınmamış, İtilaf Devletlerinin istekleri doğrultusunda I. Dünya Savaşına devam edilmiştir. Mayıs ayında yaptığı açıklamada Geçici Hükümetin Dışişleri Bakanı Pavel Milyukov savaşa devam edileceğini ve zafere ulaşılana dek mücadelenin süreceğini açıklamıştır. Rus cephesindeki Alman ordularının Batı cephesine kaydırılmasını istemeyen İtilaf Devletlerinin baskısıyla alınan bu karar halkta galeyana yol açmış ve protesto edilmiştir.

1917 Temmuz Günleri protestoları

Temmuz ayında Almanya İmparatorluğu ordularına karşı düzenlenen ve başarısızlıkla sonuçlanan saldırıdan sonra eylemlerde 500 bin işçi Geçici Hükümetin istifasını istemiştir. 16 temmuz günü kendiliğindne başlayan ve Temmuz Günleri olarak adlandırılan olaylarda askerler ve işçiler sovyetler lehine iktidarı almaya kalksalar da başarılı olamayacak ve Geçici Hükümet tarafından bastırılacaktır. Sovyet yönetimindeki Menşevik ve SR’lar da ayaklanmayı desteklememiş, bastırılmasından yana olmuşlardır. Gösterilerin bastırılması sırasında 56 kişi ölecek, 560 kişi de yaralanacaktır.

Bu dönemden sonra artık Sovyetler Geçici Hükümet karşısında bastırılmış durumdadır. Rus ekonomisi bu sırada felakete doğru gitmektedir. Sanayi ve ulaşımdaki düzensizlikler üretimin 1916 yılları seviyesine düşmesine yol açmış, kapanan işletmeler yüzünden yoğun işsizlik yaşanmaktadır. İşçilerin eline geçen ücret düşmüş ve alım gücü 1913 yılı seviyelerine gerilemiştir. Ülkenin borçları 50 milyar rubleyi aşmış durumdadır ve iflasın eşiğindedir.

Temmuz Günlerini özellikle Bolşeviklere karşı baskı dönemi izler. Lenin Finlandiya’ya kaçacak, Troçki başta olmak üzere çok sayıda Bolşevik lider tutuklanacaktır. Kurulan yeni Geçici Hükümette Aleksandr Kerenski başbakan olur.

Kerenski’nin bilgisi dahilinde ve Petrograd’daki sosyalist örgütlere karşı Çarlık Ordusu komutanlarından Lavr Kornilov komutasındaki Kazak Ordusu şehre gelerek sıkıyönetim ilan etmek ve idareyi ele almak için ilerler. Kornilov Olayı olarak bilinen olay sırasında Kerenski paniğe kapılarak darbenin kendisini de tasifye edeceğini anlar ve o sırada en güçlü ve en örgütlü siyasi güç olan Bolşeviklerden yardım ister. Petrograd, Moskova, Kiev, Harkov ve diğer şehirlerdeki Bolşevik işçi ve askerler Kornilov karşıtı eylemler yaparlar. Bolşevik Parti Merkez Komitesi 27 Ağustos 1917’de yaptığı açıkalmada Şubat Devrimi ile kazanışan herşeyi boğmak için Petrograd’a ilerleyen Kornilov birliklerinin durdurulması çağrısı yapar. Özellikle demiryolu işçilerinin engellemesi ve Kazak Bolşevik askerlerin propagandası sonucu Kornilov’un ordusu dağılır ve darbe girişmi başarısız olur. Bu olayda Bolşeviklerin gücü sınanmış olacak ve iktidarın alınamsında önemli bir evre geçilmiş olacaktır.

Kornilov’un darbesinin başarısız olmasıyla beraber Bolşeviklerin saygınlığı ve Sovyetlerdeki desteği artar. Petrograd, Moskova başta olmak üzere Briansk, Samara, Saratov, Tasritsyn, Minsk ve Kiev Sovyetlerinde çoğunluğu kazanırlar. Tüm Rusya Sovyetler Merkezi Yönetim Komitesi iktidarın alınması yönünde karar alır.

Eylül ve Ekim aylarında Moskova ve Petrograd sanayi işçileri, Donbas maden işçileri, Ural metal sanayi işçileri, Bakü petrol işçileri, tekstil işçileri ve demiryolu işçileri sayısız grev yaparak Geçici Hükümeti protesto ederler. Bu iki ay zarfında toplamda 1 milyon işçinin grev süreçlerine katıldığı düşünülmektedir. İşçiler çoğu fabrika ve işyerinde yönetimi ele almış ve üretim ile dağıtımı kontrol etmekteydi.

Ekim 1917’ye gelindiğinde kırda da benzer bir durum vardır. Büyük toprak sahiplerine karşı yoksul köylüler tarafından 4 binin üzerinde ayaklanma eylemi kaydedilmiştir. Geçici Hükümetin toprak sahiplerinden yana davranması ve ayaklanmaları bastırmak için askeri birlik göndermesi yoksul köylüleri de toprakların kendilerine verileceğini söyleyen Bolşeviklere yakınlaştıracaktır.

Cephede, şehirlerdeki garnizonlarda ve savaş gemilerindeki askerler ve bahriyeliler de açıkça Geçici Hükümeti tanımadıklarını ilan edecek ve seçilmiş temsilcilerini Sovyetlere göndererek iktidarın alınmasından yana görüş bildireceklerdir.

 

 

10 Ekim günü toplanan Bolşevik Merkez Komitesi silahlı ayaklanma gündemiyle toplanır ve 10-2 oyla ayaklanma lehine karar alınır.

25 Ekim 1917 Bolşevikler günü başkent Petrograd’da artık işlemez haldeki Kerenski önderliğindeki Geçici Hükümete karşı hareket geçer. İktidarın alınması sırasında kan dökülmez ve Bolşeviklere bağlı Kızıl Muhafızlar neredeyse hiçbir direnişle karşılaşmadan tüm hükümet ve devlet binalarını ele geçirip son olarak Kışlık Saraya 25-26 Ekim gecesi saldırırlar. Bu saldırı bolşevik önder Vladimir Antonov-Ovseenko tarafından sevk ve idare edilir. Saldırı için işaret Aurora kruvazöründen kurusıkı ateşlenen top ateşidir. Kazaklar, askeri öğrenciler ve kadınlar birliği tarafından korunan saray sabaha karşı saat 02 sularında düşer. Devrimin resmi tarihi 25 Ekim olacaktır. İktidar fiilen alındıktan sonra toplanmakta olan ve çoğunluğunu Bolşevik ve müttefikleri olan Sol SR vekillerinin oluşturduğu 2. Tüm Rusya Sovyetler Kongresine iktidarın teslim edildiği ilan edilir.

 

 

 

2. Tüm Rusya Sovyetleri Kongresindeki 670 delegeden yarısından yaklaşık 300’ü Bolşevik, yaklaşık 100’ü de Sol SR olduğundan kongredeki çoğunluk Aleksandr Kerenski hükümetinin devrilmesini onaylayacaktır. Kışlık Sarayın alınma haberi kongreye ulaştığında iktidarın İşçi, Asker ve Köylü Vekilleri Sovyeti olarak alındığı ilan edilecek ve Ekim Devrimi onaylanacaktır. Kongrede bulunan sağ kanat ve SR temsilciler alınan kararı protesto edip kongreyi terk edecektir. Protestoya katılıp Lenin ve Bolşeviklerin yasadışı şekilde iktidarı aldığını belirten Menşevikler de kongreden ayrılır. Ertesi gün Kongre yeni Sovyet hükümetininin temeli olan Halk Komiserleri Konseyini (Rusçası: Совет народных коммиссаров, Latin harfleriyle kısaltması Sovnarkom’dur) seçer. Kurucu Meclis toplanıncaya kadar iktidarda olacağı açıklanan Sovnarkom ilk olarak Barış ve Toprak Kararnamelerini kabul ederek I. Dünya Savaşından çekildiklerini ve büyük toprak sahiplerine ait toprakların da yoksul köylülere dağıtıldığını açıklar.

 

 

Sovnarkom’da görev dağıtımı aşağıdaki şekilde olur:

Halk Komiserliği          Komiser

Başkan            Vladimir Lenin

Sekreter           Nikolai Gorbunov

Tarım Halk Komiserliği            Vladimir Milyutin

Savaş İşleri Halk Komiserliği    Vladimir Antonov-Ovseyenko-Nikolai Krilenko

Deniz İşleri Halk Komiserliği    Pavel Dibenko

Ticaret ve Sanayi Halk Komiserliği       Viktor Nogin

Eğitim Halk Komiserliği            Anatoli Lunaçarski

Gıda Halk Komiserliği Ivan Teodoroviç

Dışişleri Halk Komiserliği         Lev Troçki

İçişleri Halk Komiserliği           Aleksey İvanoviç Rikov

Adalet Halk Komiserliği           Georgy Oppokov

Çalışma Halk Komiserliği         Aleksandr Şlyapnikov

Milletler Halk Komiserliği         Josef Stalin

Telgraf ve Posta Halk Komiserliği        Nikolai Glebov-Avilov

Demiryolları Halk Komiserliği   (boş)

Maliye Halk Komiserliği           Ivan Skvortsov-Stepanov

 

 

İlk icraatlar

Sovnarkom, kendisine karşı cephe alan başta Kadetler olmak üzere özellikle monarşi yanlısı partilerle, Kerenski kabinesi üyelerini tutuklar. 20 Aralık 1917’de devrimi korumak için Çeka (Rusçası: Vserossiiskaia chrezvychainaia komissiia po bor’be s kontrrevoliutsiei i sabotazhem, Tüm Rusya Karşı-Devrim ve Sabotajla Savaş Olağanüstü Komisyonu) kurulacaktır. Şehirde işçilerin ve kırda da köylülerin ittifakını simgeleyen orak ve çekiç Sovyetler Birliğinin arması olarak kabul edilir. Sovnarkom’un aldığı ve uyguladığı ilk kararlarda 1871 yılındaki ilk işçi iktidarı denemesi olan Paris Komününün etkisi hissedilir. Alınan kararlar arasında en önemlileri arasında şunlar sayılabilir:

  • Tüm bankalar kamulaştırılmıştır.
  • Tüm fabrikaların denetimi Sovyetlere geçmiştir.
  • Tüm banka hesaplarına el konmuştur.
  • Kiliselerin bütün malvarlıklarına (banka hesapları dahil) el konulmuştur.
  • İşçi asgari ücretlerine zam yapılmış ve sekiz saatlik işgünü kabul edilmiştir.
  • Bütün dış borçlar reddedilmektedir.

Rus İç Savaşı

Rus İç Savaşına müdahale eden İngiltere tarafından hazırlanan propaganda posteri. Bolşevikler kızıl bir canavara benzetilmiştir. İngiltere ise Beyaz Orduya yardıma gelmektedir.

Bolşeviklerin Rusya İmparatorluğunun diğer şehirlerinde iktidarı ele geçirmeleri de zor olmayacaktır[7]. Bolşevikler çok uluslu Rusya topraklarında özellikle Rus olmayan bölgelerde bağımsızlık talebinde bulunan yerel hareketler iktidarın alınmasını zorlaştırmıştır. Örneğin Ukrayna Rada’sı 23 Haziran 1917’de otonom olduğunu ilan etmiş, 25 Ocak 1918’de de bağımsız olduğunu ilan etmiştir. I. Dünya Savaşı sırasında Doğu cephesinde engelsiz ilerleyen Alman İmparatorluğu birlikleri de Sovyet karşıtı Ukrayna bağımsızlığını desteklemiş ve Ukrayna’daki Bolşeviklere karşı katliam uygulanmıştır. Ekim Devrimi ile parlamenter sistemden sosyalist temsil sistemine geçilmiştir. Ancak Ekim Devrimi ile görece kansız şekilde alınan iktidar, Bolşevik karşıtlarının örgütlenerek Beyaz Ordu’yu oluşturmaları ile kanlı bir iç savaşa sürüklenecektir. İtilaf Devletleri ülkenin her tarafına asker çıkartarak iç savaşa dahil olacaktır. Bolşevikler 1918-1922 yılları arasında süren ve ülkenin çok büyük yıkıma uğramasına yol açan iç savaştan zaferle ayrılacaktır. Bolşevikler savaş yıllarında şehirleri ve Kızılordu’yu öncelikli olarak beslemek için uygulamaya koyduğu Savaş Komünizmi politikaları çok sayıda köylü ayaklanmasına yol açacak, en son yaşanan Kronstadt Ayaklanmasından sonra 10. Parti Kongresi kararıyla NEP uygulamaları devreye sokulacaktır. Dış borçlarını tahsil edemeyen ve Çarlık rejiminin devamını talep eden İtilaf Devletlerinden ABD 1933 yılına kadar Sovyetler Birliğini tanımayacaktır. Avrupa ülkeleri ise 1920’li yılların sonuna doğru ancak ikili ilişkileri kuracaktır.

(http://tr.wikipedia.org/wiki/Ekim_Devrimi)

 

 

Menşeviklerin devrim karşısındaki politik tutumu Bolşeviklerden biraz daha farklıydı.

Menşeviklere göre, iktidarı burjuvazi almalıydı. Bu tarihin değişmez yasaları tarafından

saptanmış bir olguydu. Halen sürmekte olan savaş ise, burjuvazinin devrilmesini olanaksız

kılan bir diğer faktördü. Dış siyasetin üstesinden sadece burjuvazi gelebilirdi.

Menşevikler, sürdürmekte kararlı oldukları bu politik tutum ile devrimi dışlıyor, iktidarın alınmasında reformcu anlayışı benimsiyor ve sosyalist devrimin ne zaman

gerçekleştirileceği belli olmayan bir zamana erteliyordu.

Şubat Devrimi’yle oluşan yeni politik durum oldukça farklıydı. İktidarın burjuvaziye

teslim edilmesi gerekliliğini yönündeki Menşevik görüşü Sovyet dahi olumlu karşılıyordu.

Sovyet, iktidar olacak güce sahipti, ancak ondan vazgeçmeye de hazır görünüyordu. Yeter

ki Sovyet’in kapısına kilit vurmayacakları, etkisiz hale getirmeyecekleri hususunda söz

versinler.

3 Temmuz’da kendiliğinden patlak veren ve 4 Temmuz’da doruğuna ulaşan bu

gösteriler 5-6 Temmuz günlerindeki sert karşı devrime yol açtı. Temmuz ayında yaşanılan

bu olumsuz gelişmeleri Lenin yorumlamakta gecikmedi:

“… 20 ve 21 Nisan, 10 ve 18 Haziran , 3 ve 4 Temmuz olmak üzere 3 siyasi bunalım

ortaya çıktı. (…) Birincisi 20-21 Nisan bunalımı, göstericiler üzerine kara yüzlüleri ateş

açmaya sevk eden ve Bolşeviklere karşı eşi görülmemiş şiddetle bir kara çalmalar dalgası

yaratan ani, kendiliğinden organizasyondan yoksun bir hareket oldu. Patlamayı bir siyasi

organizasyon izledi. İkinci olayda, Bolşevikler tarafından bir gösteri kararlaştırılmıştır.

Sovyetler kongresi bu gösteriyi kesin olarak yasaklayınca ve Bolşeviklere tehditkar bir

 

 

 

ültimatom gönderince, bundan vazgeçiliyor. Ortak olarak yapılan 18 Haziran gösterisi

sırasında Bolşeviklerin sloganları açık bir şekilde üstün geliyor. Sosyalist devrimcilerin ve

Menşeviklerin kendi itiraflarına göre, 18 Haziran akşamı bir siyasi bunalım patlak verecekti

eğer cephedeki bir saldırı onu engellenmeseydi. Üçüncü bunalım, 2 Temmuzda onu

önlemeye çalışan Bolşeviklerin çabalarına karşın 3 Temmuzda kendiliğinden gelişiyor, 4

Temmuzda en ateşli noktasından ve 5 ve 6 Temmuzda Karşı devrimin doruğuna varıyor.

(Lenin, Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi, s. 83.)

Lenin, Temmuz günlerinde bir başka stratejik sonuç daha çıkardı: Taktik ve

sloganların nesnel durumdaki genel değişimine uygun olarak süratle değiştirilmesi

zorunluluğunu gündeme taşıdı. İktidarın, barışçıl bir biçimde işçi sınıfına transferi

mümkün değildi. 3-4 Temmuz sloganları iktidarın barışçıl yönde alınması için son

girişimdi ve artık bunlar geride kalmıştı. Lenin’in Temmuz günlerinde çıkardığı en önemli

sonuç, iktidarın doğrudan ve çok uzak olmayan bir gelecekte ele geçirilmesinin bir

zorunluluk olarak ortaya çıkmasıydı. Lenin, tüm iktidarın barışçıl bir biçimde Sovyetlere

aktarılması yönündeki sloganının artık geride kaldığını şöyle ortaya koyuyordu:

 

 

“Rus devriminin barışçı bir yoldan gelişmesi üzerine kurulan umutlar geri dönmemek

üzere sönmüştür. Nesnel durum şöyle görülmektedir: ya askeri diktatörlüğün tam zaferi yada

işçilerin silahlı ayaklanmasının tam zaferi. Bu zafer, ancak, ayaklanma, iktisadi yıkım ve

savaşın uzaması sonucu, yığınların, hükümete ve burjuvaziye karşı derin bir kaynaşmasıyla

birlikte olduğu zaman olanaklı olacaktır. ‘Bütün iktidar Sovyetlere’ sloganı Nisan, Mayıs,

Haziran aylarında ve 5-9 Temmuza kadar, yani gerçek iktidarın askeri diktatörlüğe geçtiği

ana kadar mümkün olmuş olan devrimin barışçıl gelişmesinin sloganı oldu. Ne askeri

diktatörlüğün ne de sosyalist-devrimcilerin ve Menşeviklerin, tam fiili ihanetine hesaba

katmadığına göre, bu slogan artık doğru değildir.

(Lenin, Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi, s. 83.-84)

Lenin, 3-4 Temmuz’da iktidarın ele geçirilmesi için kesin ve kararlı bir tavrın

ortaya konulamamasının gerekçelerini Ekim Devrimi sonrasında şöyle ifade ediyordu:

a)- Devrimin öncüsü olan sınıf henüz arkamızda değildi;

b)- devrimci coşku henüz büyük halk yığınlarını sarmamıştı;

c)- düşmanlarımız arasında ve kararsız küçük burjuvazi arasında, o zaman ciddi siyasal genişlik taşıyan duraksamalar yoktu. Bugün bu duraksamalar büyük bir genişlik kazandı;

d)- iktidar ele geçirilse dahi ne madden ne de siyasal olarak koruyabilirdik.

(Lenin,” Marksizm ve Ayaklanma,” Ekim Devrimi Dosyası, s. 111.)

Kornilov darbesinin başarısızlığa uğramasının ardından Lenin, uzlaşmaya dair bir yazı

yazdı. Buna göre, “Rus devrimi çok özgül ve keskin bir dönem yaşıyor. Parti olarak

gönüllü bir tavizde bulunabiliriz. Dolaysız ve birincil sınıf düşmanlarımız olan

burjuvaziyle değil; yönetici küçük burjuva durumundaki demokratik partilerle, sosyalist

devrimcilerle ve Menşeviklerle. Bu partilere bir uzlaşma önerebiliriz. Bizim açımızdan

uzlaşma, Temmuz öncesi dile getirdiğimiz tüm iktidarın Sovyetlere verilmesi temelinde,

Sovyet’e karşı sorumlu olacak bir sosyalist devrimciler ve Menşevik hükümetinin

oluşturulmasıdır. Böylece Rus devriminin barışçıl yoldan ilerlemesini sağlayacak ve dünya

devrim hareketi içinde barışa ve sosyalizm zaferine doğru büyük bir şans

yaratabilecektir”.

(Lenin, “Devrimin Görevleri,” Ekim Devrimi Dosyası, s. 136.)

18 Eylül tarihli Demokratik Konferans’ta, Bolşevik grup, Lenin’in önerdiği

uzlaşmayla uygunluk içinde bir bildiri yayınladı. Ne var ki, Sosyalist Devrimciler ve

Menşevikler uzlaşma önerisini reddettiler. Kornilov darbesinin yenilgiye uğramasına

rağmen Geçici Hükümet varlığını sürdürmeye devam etti. Lenin, iktidarın ele geçirilmesi

için sürdürdüğü politik mücadelenin son anına kadar barışçıl yöntemlerin geçerli

olabileceğini göstermeye çalıştı. Ancak, barışçıl yöntemlerle iktidarın Sovyetlere

devredilmesi yönündeki beklentisine olumlu bir karşılık bulamadı.

Sovyetlerde Bolşeviklere verilen destek giderek büyüdü. Bir süre sonra Sovyet içinde,

Bolşeviklerin, bir Sovyet hükümeti kurulması yönündeki yaklaşımı destek bulmaya

başladı. Petrograd ve Moskova Sovyetlerin içinde Lenin’in tasarısı kabul edildi. Bu

gelişmeler Bolşeviklerin Sovyetler içinde etkinliğinin ne kadar arttığının açık bir

göstergesidir.

Eylül ayındaki Moskova Duma’sı seçimleri Bolşeviklerin kitleler üzerindeki etkisinin ne kadar yükseldiğini gösterdi. (Şurasını hatırlatalım ki, Moskova, Petrograd’dan daha az aktif, çok daha küçük-burjuva bir şehirdir.)

Sosyalist-Devrimciler 54.000 oy aldılar. (Haziran seçimlerinde 375.000 oy almışlardı) Menşevikler 76.000’den 16.000’e düştü. Kadetler 101.000 oydan sadece 8.000 oy kaybettiler. Bolşevikler 75.000’den 198.000’e yükseldiler ve tüm oyların %52’sini aldılar. Moskova garnizonunun %90’ı Bolşeviklere oy verdi.

(Troçki, Rus Devrim Tarihi, C: II, s. 282.)

Dördüncü Geçici Hükümet Kerensky önderliğinde 24 Eylül’de yeniden kuruldu.

Ancak geçici hükümetin, toplum içinde hiçbir saygınlığı kalmamıştı. Sovyetler artık büyük

ölçüde Bolşeviklerin kontrolündedir. Lenin partideki saldırıyı işte bu koşullarda hiç

beklenmedik bir anda başlatacaktır.

12–14 Eylül tarihleri arasında, Lenin tarafından yazılan iki mektupta ivedi

amaç olarak silahlı ayaklanma sloganıyla somut hazırlıkları ve pratik örgütleri

başkaldırıya çağırıyordu:

“Her iki başkent işçi ve asker temsilcileri Sovyetlerinde de çoğunluğu sağlayan

Bolşevikler, iktidarı ellerine alabilirler ve almalıdırlar. Bunu yapabilirler çünkü yığınları sürüklemek için, düşmanın direncini kırmak, onun yok etmek için iktidarı fethetmek ve

elde tutmak için, her iki başkent halkının etkili devrimci öğeler yoğunluğu yeter.”

(Lenin,” Bolşevikler İktidarı Almalıdırlar,” Ekim Devrimi Dosyası, s. 107.)

16 Ekim’de başka bir parti liderleri toplantısı daha düzenlendi. Bu toplantıda da

ayaklanmaya ilişkin çok yönlü mücadeleden bahsediyordu:

“Başarılı olmak için ayaklanma bir komploya ya da bir partiye değil, öncü sınıfa

dayanmalıdır. İşte birinci nokta ayaklanma halkın devrimci atılımına dayanmalıdır. İşte ikinci

nokta, ayaklanma yükselen devrim tarihinin halk öncüsünün etkinliğinin en güçlü olduğu,

düşman saflarında ve devrimin güçsüz, karasız, çelişki dolu dostlarının saflarında

duraksamaların en güçlü oldukları bir dönüm noktasında patlak vermelidir; işte üçüncü

nokta.”

(Lenin, “Marksizm ve Ayaklanma,” Ekim Devrimi Dosyası, s. 110..)

İşçi sınıfının önündeki güncel sorun belliydi: “Silahlı ayaklanma”. Ne ilginçtir ki,

Lenin, önceleri iktidarın ele geçirilmesinde silahlı ayaklanmanın henüz geçerli

olmadığını öne sürüyor iken, Temmuz ayı sonrasındaki gelişmeler Lenin’i, silahlı

ayaklanmanın ısrarlı savunucusu durumuna getirmişti. Lenin, bu yeni duruma ilişkin

devrim stratejisini bir başka makalesinde şöyle özetliyordu:

‘…iktidarın Sovyetlere geçmesinin bugün gerçekte silahlı ayaklanma anlamına geldiği

üzerinde durmak gerekiyor. (…) Şimdi silahlı ayaklanmadan vazgeçmek, Bolşeviklerin temel

sloganından (tüm iktidar Sovyetlere) ve genel olarak proleter devrimci

enternasyonalizminden vazgeçmek anlamına geliyor’.

Lenin, “Marksizm ve Ayaklanma,” Ekim Devrimi Dosyası, s. 146..)

Lenin, iktidarın ele geçirilmesinde silahlı ayaklanmanın bir zorunluluk halini

aldığı yönündeki tespitlerini Engels’in, 1848 Alman Devriminin başarısızlıklarına

ilişkin yaptığı açıklamalara dayandırmaktaydı. Engels, 1848 Almanya’daki Devrimin

başarısızlığının nedenlerini şöyle açıklıyordu:

“…Birincisi, eğer oyununuzun bütün sonuçlarına korkusuzca göğüs germeye iyice

kararlı değilseniz, ayaklanma ile hiç oynamamak. Ayaklanma, değerleri her gün değişebilen çok belirsiz büyüklükler ile yapılan bir hesaptır; düşman güçleri, her tür örgütlenme, disiplin

ve yetke alışkanlığı üstünlüğüne sahiptirler; eğer onların karşısına daha üstün güçler

çıkaramazsanız, bozguna uğradığınızın, hapı yuttuğunuzun resmidir. İkincisi, bir kez

ayaklanma yoluna girdikten sonra, en büyük bir kararlılık ile ve saldırıcı biçimde davranmak.

Savunma, her türlü silahlı ayaklanmanın ölümüdür; ayaklanma, daha düşmanları ile boy

ölçüşmeden yitirilir. Düşmanlarınıza, güçleri dağınık olduğu sırada, birdenbire saldırın, ne

kadar küçük olursa olsun, yeni, ama günlük başarılar hazırlayın; ilk başarılı ayaklanmanın

size verdiği morali yükselterek sürdürün; her zaman en güvenilir yanda gitmeye çalışan

sallantılı öğeleri böylece kendi yanınıza alın…”

(Friedrich Engels, Almanya’da Devrim ve Karşı Devrim, Çeviren: Kenan Somer (2. B ,. Ankara: Sol Yayınları, 1992), s. 116-17.)

Engels, ayaklanma esnasında başarıya ulaşmak için kitlelerin her şeyden önce kararlı olması gerektiği hususunda uyarıda bulunuyordu.

Rus toplumu bir sosyalist devrime gebeydi ve her geçen gün yaşanan toplumsal

gelişmeler onu devrime daha da yaklaştırıyordu. Yaşanılan bu süreçte Bolşeviklerin

izlemesi gereken bazı taktikler Lenin’in gönderdiği mektuplarda son halini aldı. 10(23)

Ekim 1917 tarihli RSDİP (BOLŞEVİK) Merkez Komite’nin oturumunda, Lenin’in ayaklanma

yönündeki ısrarlı tutumunun, her şeyin olgunlaşmış olduğu ve bir silahlı ayaklanma için

tüm parti örgütlerinin teyakkuz durumunda bulunması gerekliliği yönünde bir karar

alınmasına neden oldu.

(Lenin, “RSDİP (BOLŞEVİK)Merkez Komitesinin Oturumu,“ Ekim Devrimi Dosyası, s. 157.)

16(29) Ekim 1917 RSDİP (BOLŞEVİK) Merkez Komite oturumunda, bütün işçi ve bütün askerleri silahlı ayaklanmayı her yönüyle hazırlamak için Merkez Komite göreve çağrıldı.

(Lenin, “RSDİP (BOLŞEVİK) Merkez Komitesinin Oturumu,“ Ekim Devrimi Dosyası, s. 159.)

24(6) Kasım 1917 Merkez Komite üyelerine gönderilen mektupta, ayaklanmanın geciktirilmesinin devrimi yok edeceğini tarihin eğer yazılacaksa bu gece sizler tarafından yazılacağını, belirsiz 25 Ekim oylamasını beklemenin anlamsız olduğunu, bu gibi sorunların halkın kuvvetle çözmesi gerektiğini vurguladı.

(Lenin, “RSDİP (BOLŞEVİK) Merkez Komitesinin Oturumu,“ Ekim Devrimi Dosyası, s. 169.)

Devrim nihayet amacına ulaştı. Lenin’in 25(7) Kasım 1917 tarihli Rusya Yurttaşlarına adlı bir

bildiride yayınlandı. Bu bildiride mevcut durumu şöyle ortaya konuyordu:

 

“Geçici hükümet görevden alınmıştır. Devlet iktidarı, Petrograd işçi ve asker temsilcileri

Sovyetinin organı olan ve Petrograd işçileri ve garnizonunun başında bulan askeri devrimci

komitenin eline geçmiştir. Halkın uğrunda savaştığı dava: demokratik barışın hemen önerilensi

toprak sahiplerinin toprakları üzerindeki mülkiyet hakkının kaldırılması, bir Sovyetler hükümetinin

kurulması davası, kazanılmıştır…”

/ Lenin, “Rusya Yurttaşlarına,“ Ekim Devrimi Dosyası, s. 170.)

Ekim’de nüfusun yalnızca azınlığı tarafından desteklenmiş olmasına karşın

Bolşevikler iktidarı alabilmesinin başlıca nedeni:

(a) Proletaryanın ezici çoğunluğa sahip olmasına;

(b) Silahlı Kuvvetlerin en az yarısının desteğini almasına;

(c) politik açıdan önemli yerler olan Moskova ve Petrograd gibi kentlerde Bolşeviklerin ezici üstünlüğüne sahip olması gibi faktörlere bağlanacaktı.

(Cliff, Bütün İktidar Sovyetlere, İkinci cilt, s. 203.)

Rusya’da işçi sınıfının XIX. yüzyılda başlayan bilinçli örgütlü sınıf mücadelesi üç

önemli devrimde de yürütülen kararlı mücadele nihayet 1917 Devrimiyle zafere ulaştı. Bu

süreç içinde işçi sınıfının kazandığı birikim temelinde bir devrimin hangi şartlarda

gerçekleşeceğine ilişkin kuramsal açıklamaları Lenin şöyle özetledi:

“…devrim olabilmesi için sömürülen ve ezilen yığınların, eskiden olduğu gibi

yaşamanın olanaksız olduğu bilincine varmaları ve değişiklik istemeleri yetmez. Devrimin

olması için, sömürücülerin eskiden olduğu gibi yaşayamaz ve hükümeti yürütemez duruma

düşmeleri gerekir. Ancak aşağıdakilerin, eski tarzda yaşamak istemedikleri ve

“yukarıdakilerin” de eski tarzda yaşayamadıkları durumdadır ki, ancak bu durumdadır ki,

devrim başarıya ulaşabilir. Bu gerçeği başka şekilde şöyle ifade edebiliriz: (sömürüleni de

sömüreni de etkileyen) bir ulusal bunalım olmadan devrim olanaksızdır. Böylece bir devrimin

olabilmesi için; ilkönce, işçilerin çoğunluğunun (hiç değilse, bilinçlenmiş olan ve aklı eren,

siyasi bakımdan etkin işçilerin çoğunluğunun) devrimin gereğini tam olarak anlamış olmaları

ve devrim uğruna hayatlarını feda etmeye hazır olmaları gerekir; bundan başka, yönetici

sınıfların, en geri yığınları bile siyasi hayata sürükleyen, hükümeti zayıf düşüren ve

devrimcilerin onu devirmesini mümkün kılan bir hükümet bunalımından geçmekte olması

gerekir (her gerçek devrimi belirleyen şey, o zamana kadar bilinçsiz olan, ezilen emekçi

yığınlar arasında siyasi mücadeleye atılmaya hazır insan sayısının hızla on misline ve belki de yüz misline yükselmesidir).”

(V. İ. Lenin, Komünizmin Çocukluk Hastalığı “Sol” Komünizm, Çeviren: Muzaffer Erdost (5. B., Ankara: Sol Yayınları, 1991), s. 83.)

Devrim sonrasında sadece Rusya’da değil Rusya dışında da 1917 Devrimi’ne

ilişkin bir çok tartışmalar yapıldı. Şunu söyleyebiliriz ki, Ekim Devrimi, bugüne dek

bildiğimiz en derin köklü kitle hareketlerinden birinin nihayet zafer ulaştığı noktaydı.

Bolşevik ayaklanmasının nedeni Rusya’da, bir an önce ya da kısa zamanda ideal bir

toplum yaratmaktı. İktidarı ele almalarının belli hedefleri vardı: Savaşa son vermek, ezilen

milletlerin kendi geleceklerini belirleme hakkını güvence altına almak, Almanlarla devam

etmekte olan savaş haline son vermek, Rusya’da proletaryanın ezilmesine engel olmak,

burjuvazinin ekonomiyi sabote etmesini engellemek, üretimde işçi denetimini kurmak ve

karşı devrim zaferini durdurmak idi. Şubat ayından Ekim ayına kadar Bolşevik Partisi, Rus proletaryasının gerçek önderlerini bir araya getirerek bir kitle partisi haline geldi ve sınıfın

doğal önderi olarak toplum içinde kabul edildi.

(Ernest Mandel, Rus Devriminin Meşruiyeti, Çeviren: Oktay Emre (1. B., İstanbul: Yazın

Yayıncılık, 1992), s. 27-29.)

Lenin ve Bolşevikler iktidarda kalabilmek için köylülükle ittifakı sürdürürler, ancak dünya işçi sınıfıyla da ittifak kurarak iktidarı korumak isterler. Burada asıl ittifak kurulmak istenilen güçler, gelişmiş ülkelerin proletaryasıydı. Onun için oralara devrimi yayma düşüncesi pratiğe geçirilmeye çalışılır. Ancak bu gerçekleşmez. Rusya da ki devrim artık içe kapanmak ve büyük bir geri çekilmek mecburiyetini duyar. Rusya, Avrupa ya göre geri kapitalist bir ülkeydi, kalkınmasını daha doğrusu sosyalizmi kurabilmesi için Avrupa proletaryasının ittifakına-desteğine ihtiyaç duyuyordu. Bu gerçekleşmez. Onun içindir ki Lenin, II. Enternasyonalin başında olan teorisyenlerden ve Alman SDP lideri kautsky’yi haklı olarak kendi ülkesinin burjuvazisinin arkasından gittiği için çok ağır bir şekilde eleştirir.

1917 Şubat Devrimi’nden hemen sonra Bolşevikler önemsenmeyecek bir azınlıktılar. Sovyetlerin tüm Rusya kongresinde, Haziran’da Bolşevik delegelerin oranı %13’dü. Bu oran Ekim’de %51’e çıktı.

 (Lenin, Proletarya İhtilâli ve Dönek Kautsky, s. 148.)

Bolşeviklerin özellikle köylüler arasında taraftarı çok azdı. 17 Mayıs’daki Köylü Sovyetleri Kongresinde 1.115 delegeden 537’si Sosyalist Devrimci ve sadece 14’ü Bolşevikti.

(W. Henry Chemberlian, The Russian Revolution, C: I, s. 248.)

 Ancak Ekim 1917’de Sosyalist Devrimcilerin Partisi parçalandı, partinin büyük bir bölümü Bolşeviklerle işbirliği yaptı.

“Nisan başlarında Bolşevikler Petrograd işçi sınıfının üçte birini kazanmış bulunuyorlardı, ve bu en aktif üçte birdi.”

(Troçki, Rus Devrim Tarihi, C: I, s. 357.)

40.000 işçinin çalıştığı Petrograd’daki Putilov fabrikası başlangıçta Sosyalist Devrimcilerin elindeydi, ancak Bolşevik partisi üyelerinin fabrikada çalışmaya başlamalarından iki ay sonra büyük çoğunluk Bolşeviklere geçti.

(Troçki, Rus Devrim Tarihi, C: I, s. 421)

“Rusya’da biz ufak bir partiydik ama buna ek olarak bütün ülkede İşçi ve Köylü Milletvekilleri Sovyetlerinin çoğunluğu bizimle beraberdi.”

(Lenin, Komünist Enternasyonalin Üçüncü Kongresinde Komünist Enternasyonal Taktiklerinin Savunma Konuşması, Kitle İçinde Parti Çalışması, s.157.)

1917 Şubat Devrimi’nden sonra azınlıkta olan Bolşevikler bir yıldan az sürede çoğunluğu kazanarak iktidarı nasıl ele geçirmişlerdir? Bolşeviklerin zaferinde uyguladıkları çalışma tarzının doğruluğu kadar, partinin yapısının da önemi vardır.

İktidar yıkılmıştır ancak eski rejimin cephelerde savaşan kuvvetleri devrimci iktidarı yıkmak için saldırıya geçer. Bu kuvvetler, Troçki’nin başında olduğu kızıl ordu birlikleri tarafından yenilgiye uğratılır. Aynı şekilde emperyalist dünya da dışarıdan saldırır. Bu saldırılara karşıda devrim direnir ve ayakta kalmayı başarır. 1914 – 1918 yılları arasında birbirleriyle kıyasıya savaşmış olan emperyalist güçler 1917 devriminin üzerine çok fazla gidecek halleri yoktur. Üzerinde çok tartışılmış olan tek ülkede sosyalizmin kurulup kurulamayacağı konusu böylece bu deneyle kurulabileceği ortaya çıkmış olur.  Gelişmiş ülkelerde patlak vermeyen devrim hareketinin beklentisinden çıkılıp, geri kalmış ülkelerde emperyalizme karşı ulusal bağımsızlık mücadelelerinin desteklenmesi yoluna gidilir. Bu dönemde ulusal sorunlar üzerinde çokça çalışılır, teorik üretim yollarına gidilir..

 RUS DEVRİMİ VE REEL SOSYALİZM-VIII

Savaş Komünizmi – Komintern      Kronstatd – NEP (Yeni Ekonomik Politika)

Devrim sonrası Bolşevik iktidarının içte eski rejimin generalleri tarafından, dışta da emperyalist dünya, özellikle Almanya’nın saldırısı altında ölüm-kalım mücadelesi verirken. Ayakta kalmak için savaş komünizmi uygulamasına başvurmak zorunda kaldı. Rusya, birinci dünya savaşından (1914) itibaren sürekli bir savaşın içindeydi. Kaynakları sürekli tükenen, ekonomiyi, üretimi ve insanları yıkıma götüren ağır bir dönem yaşıyordu.

Bolşevik iktidarı çok tartışmalı Brest-Litovsk anlaşmasını Rusya aleyhine çok ağır hükümler içermesine rağmen, Lenin’in inisiyatifiyle onayladı. Polonya’yla bir anlaşma yaptı ve eski rejimin generallerini zayıflatarak saf dışı bıraktı. Bu savaş komünizmi denilen şey, söz konusu savaşların ve onun ortaya çıkardığı bir durumdu. Ülkede açlık-kıtlık-kıran baş göstermiştir. Bu dönemde Kızıl Ordu’nun ve kentlerde sanayi işçisinin doyurulması için, köylere askeri müfrezeler gönderilerek köylünün artı ürününe el konulması yoluna gidilir. Bu artı ürünün yanında köylünün koşum hayvanlarına, hayvanlarının yemlerine ve birçok alet edevatına el konulur.

Aslında bu hareket sadece artı ürüne el koyması biçiminde düşünülmüştür ama uygulamada bunun da ötesine gidilir ve köylünün elinde ne var ne yoksa Kızıl Ordu müfrezeleri tarafından silah zoruyla el konulur. Köylü geleneksel çalışma tarzına göre, önce gelecek yılın tohumunu ayırır, sonra kendi yiyeceğini ayırır, sonra da fazla olanı ise satardı. Sattığıyla da köylerde olmayan ihtiyaçlarını kentten satın alırdı. Kentte köylünün bu ürünüyle karnını doyuruyordu, bu karşılıklı birbirini besleyen bir döngüydü. Köylere saldıran, ürüne el koyan Kızıl Ordu müfrezeleri bunları hiç göz önünde bulundurmuyor köylüyü soyup-soğana çeviriyor. İtiraz eden kişiler ise derhal infaz ediyor, köyler ateşe verilip yakıyordu.

Yiyecek müfrezeleri, hububat ve sebzenin yanı sıra, askeri kullanım için, genellikle herhangi bir ödeme yapmadan, atları, hayvan yemlerini, yük arabalarını da gasp ediyorlardı. Öyle ki, köylüler, bırakın sabun, ayakkabı, kibrit ve tütünü ya da gerekli tamiratlar için elzem olan çivi ve metal parçalarını, şeker, tuz, gazyağı gibi temel ürünlerden bile yoksun kalmışlardı.

(……….)

Ayrıca köylüler, yalnızca kendi doğrudan ihtiyaçlarını karşılayacak kadar toprak ekmeye başladılar

(Paul Avrich – Kronstadt 1921 İngilizceden çeviren: Gün Zileli – Sayfa-10-11)

Zorunluluktan dolayı yapılan bu uygulamalara toplam isimle Savaş Komünizmi denilmişti. Bu savaş Komünizmi uygulamalarının hem köylü, hem de ülkenin geneli için yıkıcı sonuçları oldu. Köylü karşı karşıya kaldığı uygulamalar sonucu toprağı ekmez oldu. 1913 döneminde ekilen toprağın kıyaslamasıyla ancak % 60 kadarı ekilir olmuştu. Köylü kentlere, Kızıl Orduya göre ekim yapmaz sadece kendi yiyeceği kadar ekim yapar hale gelmiştir. Zaten köylünün ürününü kente götürüp satması yasaklanmıştı. Yollarda askeri müfrezeler bunu önlemek için nöbet tutuyordu.

Bu tip uygulamalar halkta huzursuzluğu hat safhaya çıkarıyordu. Huzursuzluk sadece köylülükte değil, devrimin yaşandığı önemli kentlere de -Petrograd gibi- sıçramıştı. Bolşevik iktidarına karşı köylü ayaklanmaları ve işçi direnişleri başlar. İşçi hareketlerine ve demokratik hak ve taleplerine karşı fabrikalarda Kızıl Ordu müfrezeleri görevlendirildi. Bolşevikler kentte ve kırda oluşan hareketlerin hepsini kuvvet kullanarak bastırdılar. Bu isyanlardan en önemlisi ve tarihe geçeni ve Savaş Komünizminden uzaklaşılmasına yol açan Kronstatd isyanı olmuştur. Tambov,Sibirya ve Volga bölgelerde de isyanlar vardır. Köylü ürününe el konulmasına son verilmesini istemektedir. Artı ürününü kente ulaştırıp satmak istemektedir. Standart bir vergi ödemeye de razıdır.

Kentlerde işçi sınıfı, temel ihtiyaçların dağıtımında ayrıcalıklı Bolşeviklere, bürokratlara karşı tavır almakta, fabrikaları müdürlerin değil işçi komitelerinin yönetmesini istemektedirler. Başka ekonomik-demokratik talepleri de olur. Bolşevik iktidar bunları ret eder ve geçmişte çarlık Rusya’sının yaptığı gibi işçi sınıfının üzerine askeri birlikleri gönderir. İşçi sendikaları zaten işlevsizleşmiştir. Grev yapmak, demokratik hak ve özgürlükleri talep etmek, bunun için mücadele etmek yasaklanmıştır. Bu taleplerle grev yapan fabrikalar, aynı patron sınıfın yaptığı gibi lokavt uygulamalarına gidip geçici olarak kapatılmıştır.

İçte ve dışta anlaşmalar yapılıp savaşlar bitirilmesine rağmen söz konusu uygulamalar devam ettirilir. Halkta madem savaş bitirildi ne diye mevcut uygulamalar devam ettiriliyor ? diye tepki içerisindedir. Savaş sonunda Kızıl Ordu birliklerinin yarısı (2.500.000 kişi) terhis edilir. Bu terhis olan insanlar döndükleri köylerinde var olan isyan olaylarına katılırlar. Çünkü hem bunların sosyal yapısı hem de toplumun sosyal yapısı buna uygundur. Bolşevik iktidara karşı her tarafta köylü halk hareketi gelişir.

Toplumu baskılayan, cendere altına sokan uygulamalar sür-git devam ettirilemez ve NEP denilen uygulamaya geçilir. NEP’ le birlikte köylü tarıma yönelir ülkenin gıda ihtiyacını üretir, kendiside istediği gibi ürününü kentlere getirip satar. Hem kentler gıda yönünden rahatlar, hem de köylüler kentten istedikleri tüketim ürünlerini elde eder ve rahatlar. Gerçekten de ülkenin genelinde yaşamda, ekonomide, ihtiyaçların giderilmesinde muazzam bir canlanma olur.

Lenin’in Onuncu Kongre’de açıkladığı gibi, “diğer ülkelerde devrim patlak verene kadar Rusya’da sosyalist devrimi kurtaracak tek şey köylülerle anlaşmaya varmak”tı.

Üç yıl önce, 1918 Mart’ında Almanlara karşı bir “ihtilalci savaşı” reddedip Brest-Litovsk anlaşmasını imzaladığı zaman Lenin enternasyonal cephede benzeri bir ricatta bulunmuştu. Şimdi, 1918’de Bolşeviklere tanınmayan “nefes alma” fırsatını yakalamak için o, çok daha ihtiyatlı ve yatıştırıcı bir iç program lehine Savaş Komünizmini ortadan kaldırıyordu. “Orta köylülüğün ekonomik isteklerini tatmin etmek ve serbest ticareti tanımak zorundayız” diye açıklıyordu, “aksi halde, dünya devriminin geciktiği koşullarda Rusya’da proletarya iktidarını korumak mümkün olmayacaktır.

Karar, Yeni Ekonomik Politika temelinde, ürünlere zorla el koymanın yerine aynî vergiyi ve köylünün kendi artı ürününü serbest pazara arz etme hakkını benimsedi. Bu, Savaş Komünizminden karma ekonomiye geçiş yönünde atılmış ilk ciddi adımdı. Kara ve tren yollarındaki yol kesme müfrezeleri bütünüyle geri çekildi ve şehirlerle köyler arasındaki ticaret yeniden yürürlüğe girdi. (Fabrikalarda işçiye karşı nöbet tutan Kızıl Ordu müfrezeleri bn.) Troçki’nin emek orduları dağıtıldı, kendi yöneticilerini seçme ve işçilerin çıkarlarını ilgilendiren her konuda serbest tartışma yapma hakkı da dahil olmak üzere sendikaların özerkliği tanındı. Ayrıca, devlet ekonominin “kumanda mevkilerini” -ağır endüstri, dış ticaret, ulaşım ve haberleşme- kendi ellerinde tutarken, özel dükkânlara ve tüketiciye yönelik küçük üretime yeniden faaliyet izni verildi.

(Paul Avrich – Kronstadt 1921 İngilizceden çeviren: Gün Zileli – Sayfa-223-224)

Savaş Komünizmi – Kronstatd – NEP (Yeni Ekonomik Politika) denilen uygulamalar bir birinin devamı ve bir birinin krizlerini çözmeye yöneliktir. Birinin tıkandığı yerde diğeri devreye sokularak toplumsal sorunlar çözülmeye çalışılmıştır. NEP (Yeni Ekonomik Politika) uygulaması zengin orta sınıf köylüleri geliştirmiştir ama toplumun ihtiyaçlarının giderilmesi, karnının doyurulması için gerekli olan bir şeydi. Ancak bundan sonra ülke biraz gelişme yoluna girdi.

Dönem devrim sonrası dönemdir, savaşlar da son bulmuştur ve ülkede işçi alt yapıda, üst yapıda iktidar olmak istiyor ama olamıyor, köylünün de ekip biçtiği ürününe zorbaca el konuluyor. Bolşevik iktidar işçiyi de köylüyü de eziyor dışlıyordu. İyi de 1917 Şubat devrimiyle 1917 ekim devrimi arasında bütün iktidar Sovyetlerin denilmemişmiydi ? Şimdi ne demeye işçi ve köylü iktidardan uzaklaşıyor ?  Hükümet komiserleri artık halk tarafından firavunlar olarak görülmeye başlanmıştı. Sovyet Rusya vatandaşlarının ruhu ve bedeni üzerinde, komiserlerin keyfi yönetimi kurulmuştu. Bu uygulamalar halkta sosyalizme karşı yıllara yayılan bir yabancılaşmaya yol açmıştı.

Lenin’den aktaralım

(…………)

4- ŞU ANDA BU PARTİLER NE ÇEŞİT BİR DEVLET İSTEMEKTEDİRLER ?

(…………)

D- (‘’Bolşevikler’’). Bir işçi, asker, köylü vb. vekilleri Sovyetleri cumhuriyeti. Bütün halkın silahlanmasıyla yeri doldurulacak olan sürekli ordunun ve polisin kaldırılması; ücretleri iyi bir işçininkisinden yüksek olmaması gereken memurların, yalnız seçilebilir değil, işlerinden de geri alınabilir olması

Lenin, Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi – Sayfa – 83

(……….)

8- BU PARTİLER, İKTİDARIN YANAMIDIRLAR, YOKSA İKİLİ İKTİDARDAN YANA MI ?

D- (‘’Bolşevikler’’). Bütün ülkede aşağıdan yukarıya doğru işçi, asker, köylü vb. vekilleri Sovyetlerinin iktidarının birliğinden yanadır.

Lenin, Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi – Sayfa – 85

(…………)

11- DEVLETE ALIŞILMIŞ TİPTE BİR MEMURLAR KADROSU GEREKLİ MİDİR ?

D- (‘’Bolşevikler’’). Hayır, kesinlikle. Bunlar bütün memurların, hatta görevi ne olursa olsun bütün vekillerin yalnız seçilebilmesini değil, her an görevlerinden geri alınabilmesini de zorunlu sayarlar. Ne memurlar, ne de ötekiler iyi bir işçinin ücretinden daha yüksek bir maş almamalıdırlar. Bunların yerine ( yavaş yavaş ) halk milisi ve onun müfrezeleri geçirilmelidir.

(………….)

12. SUBAYLAR, ASKERLER TARAFINDAN SEÇİLMELİ MİDİR ?

D- (‘’Bolşevikler’’). Subayların seçilmesi bizim için yeterli değildir. Askerlerin vekilleri subayların ve generallerin bütün faaliyetlerini denetlemelidirler.

13- ASKERLERİN, ÖNDERLERİNİ GERİ ÇEKMESİ, ÜSTLERİNİ GÖREVDEN ALMASI YARARLI MIDIR ?

D- (‘’Bolşevikler’’). Her bakımdan yararlı ve zorunludur. Askerler ancak seçilmiş olan otoritelere itaat ederler ve onları sayarlar.

Lenin, Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi – Sayfa – 86-87

 

İşte Lenin’in Şubat 1917 ve Ekim 1917 yıları arasında kaleme aldığı Nisan tezlerinde ki görüşleri. Son derece doğru ve olumlu olan bu görüşler Ekim devrimi sonrası uygulanamadığı gibi tam tersi uygulandı.

 

Askeri örgütlenmede aşağıdan yukarıya örgütlenmeye ve askeri örgütün kongre yapmasına, kendi kurmay kadrosunu seçmesine izin verilmemelidir. Askeri örgütün sıkı bir disiplin, yukarıdan aşağıya örgütlenmesi ve siyasi merkeze kesin bir biçimde tabi olması gerekir. Eğer özel askeri bir kuvvet oluşturulacaksa, burada emir-komuta zincirini zaafa uğratacak bir önlem alınmamalıdır. Yazarın notu…

 

III. ENTERNASYONALİN (KOMÜNİST ENTERNASYONAL)KURULUŞU

Dünya işçi sınıfının uluslararası devrimci örgütü olan Enternasyonal, ilk defa 1864’te Londra’da (I. Enternasyonal) Uluslararası Emekçiler Birliği adıyla kuruldu. Reformistler, anarşistler ve devrimciler arasında 1872’de yaşanan ayrışmada Enternasyonal dağıldı, Sosyalist Enternasyonal olarak da bilinen İkinci Enternasyonal, 1889’da kuruldu. 1914’te sosyal demokratların savaşta kendi “devletlerini” desteklemeleri üzerinde dağılan enternasyonal, 2 Mart 1919’da (III. Enternasyonal) tekrar kuruldu.

 

Komintern  1919 Martında, savaş komünizmi döneminin (1918-1921) ortasında Vladimir Lenin ve Sovyetler Birliği Komünist Partisi tarafından kurulan, ” silahlı kuvvetler de dahil tüm mümkün araçlarla uluslararası burjuvaziyi yıkmak ve devletin tamamen yok oluşu için bir geçiş aşaması demek olan Uluslararası Sovyet Cumhuriyetini yaratmak için” mücadele etme amacı güden uluslararası bir komünist örgüttü. Komintern, Lenin’in birbirleriyle yaptıkları savaşta ulusal birliği savunan hükümetlere karşı Zimmerwald soluna öncülük ettiği 1915’teki Zimmerwald Konferansına müteakip 1916’da çözülen İkinci Enternasyonal‘den sonra kuruldu. Yeni enternasyonal böylece ikincisinin I. Dünya Savaşı‘na göstermekte başarısız olduğu muhalefete bir yanıt olarak geldi. Üçüncü Enternasyonal’in kurucuları tüm anti-militarist sosyalist hareketin başından beri tamamen karşı olduğu bu savaşa, emperyalist bir savaş olarak bakıyorlardı.

(http://tr.wikipedia.org/wiki/Komintern)

 

Enternasyonel Rusya’da başlayan devrimi dünyaya yayacaktı. Bu nedenle gayet sıkı örgütlenmiş bir dünya partisi olarak kurulmuştu. Tek tek ülkelerin partileri Komintern’in emir niteliğindeki uymak zorunda olan seksiyonları olacaktı. Komintern isterse partilerin yönetimini de değiştirecek olağanüstü yetkilere sahipti. Böyle bir durumda söz konusu liderlerin kendi partileri tarafından seçilmiş olmaları tayin edici olmaktan çıkıyordu.

Dünya komünistleri proletarya enternasyonalizmini gözetmek kaygısıyla bu durumu onaylıyordu.

Savaşın yol açtığı yıkıma ve sefalete rağmen Avrupa’da olgunlaşmış bir devrim durumunun olmadığı, her şeyi birden tehlikeye atacak bir devrim yerine reformlar uğruna mücadeleyi tercih etmeye daha eğimli oldukları zamanla ortaya çıkacaktı. Almanya’da üst üste ayaklanma girişimleri, üst üste ağır yenilgilerle sonuçlandı. Kaldı ki Avrupa’da devrime önderlik edecek nitelikte örgütler ve o nitelikte örgütlerin çok süratle gelişeceği koşullarda yoktu.

(Ç. Can Dünya Türkiye ve Sosyalizm – Odak kitap Eylül – 2004 Sayfa-391-392)

Bolşeviklerin, deneme yanılma yöntemiyle başvurup terk ettikleri programları gibi, bu Komintern’i de kuruluş amacının dışına çıkardılar. Komintern, Stalin’in döneminde kendi yaptığı yanlışları dünya komünist hareketine onaylatmak için kullanılacaktı. Dünya devrimi için oluşturulan Komintern oluşumunun partileri kişiliksizleşti. Oluşum, Stalin ve yandaşlarının elinde basit bir aparat olarak kapatıldığı 1943 yılına kadar devam edecekti. Emperyalist dünyayla yakınlaşma, sınıf işbirliğinin bir gereği olarak Komintern önce Kominform yapılmış sonra da kapatılmıştır.

Komintern’in, bir dünya devrimini gerçekleştirmeyi kısa vadede yapamayacağı anlaşılınca, Bolşevikler bundan sonra kendi ülkesindeki dinamiklere dayanarak ve sosyalizmin temel ilkelerinde değişikliğe giderek ve ülkenin ihtiyacı olduğu kadarıyla kapitalizme ve liberalizme dönük uygulamalara başvurarak ve olmaz olanı olur kıldırmaya çalışarak ilerleme yoluna koyulurlar. Yukarıda ki alıntıda Lenin’in de söylediği gibi bunlar yapılmasaydı devrimin yaşama sansı kalmayacaktı.

Lenin ve Bolşeviklerin devrim öncesi teorileri, önermeleri, çok iyiydi. Ancak bu önermeler devrim sonrası uygulanmadı. Makaleler, yazılar, deniz-derya gibiydi ama iktidara gelinince bunlardan eser kalmamıştı. Mesela sosyalist siyasal demokrasi konusunda olsun, adalet konusunda olsun, insan hakları konusunda olsun, işçi sınıfının iktidarı kullanması konusunda olsun, toplumun refahı konusunda olsun bunların hiç birisi uygulanamadı. Bırakalım işçi sınıfının siyasal iktidarı kullanmasını, ekonomik-demokratik mücadeleleri bile baskı ve terörle karşılaştı. Lenin son günlerinde Rus işçi sınıfına karşı mahçup olduğunu belirtmişti ama devrim sonrası ortaya çıkan enkazı düzeltecek kadar yaşayamadı. Sovyetler halkın kendiliğinden kurdukları mücadele örgütleriydi. İçinde asıl olarak işçi sınıfı vardı, askerler vardı, köylülüğün de önemli bir kısmı vardı. Devrim sonrası bunların hepsi iktidardan dışlanır oldu. Lenin’in ölümünden sonra iktidarı eline geçiren Stalin, bu çarpıklığı düzelteceğine büsbütün siyasal yasaklara, kitleleri iktidardan uzaklaştırmaya, kişi diktatörlüğüne, kişi tapınıcılığına ve teröre başvurdu. Devamla yeri geldikçe 1917 Ekim devrimi kadrolarının büyük çoğunluğunu kurşuna dizecek kadar ileriye götürdü.

RUS DEVRİMİ VE REEL SOSYALİZM-IX

1917 Ekim Devrimi Sonrası Bolşeviklerin İktidarı Altında ki Ortamın Özellikleri

Proletaryanın iktidarı alması onun zayıf sınıf konumundan kurtarmaz ta ki, devrim

“dünya çapında” zafere ulaşana kadar. Bundan dolayı proletaryanın mücadelesi ekonomik

açıdan şu iki ilkeye dayanmaktadır:

(1) Olabildiğice çabuk ve eksiksiz biçimde sanayinin savaş ve iç savaşta uğradığı yıkıma son vermek çünkü bu maddi temel olmadıkça proletarya yok olacaktır.

(2) Tarım sorunu proletarya ve köylü arasında ittifaka dayalı olarak çözülmelidir. Lenin için “uzlaşma” özgül koşullar altında belirli bir dönem için sınırlı alanlarda proletaryanın çıkarlarıyla paralel bir gelişme göstermektedir. Lenin için uzlaşma devrimin güncelliğinin dolaysız ve mantıklı bir sonucudur.

Rusya’da devrim sonrasında yaşanan ekonomik politik kriz dış politikada

maceracılığa izin vermeyecek kadar ciddi hale gelmişti. Devrim öncesinde

söylenenler ile devrim sonrasında oluşan siyasi durum birbirinden oldukça farklıydı.

Almanya ile sürdürülen barış anlaşmaları dış politikada verilen ilk politik sınavdı.

Almanya’nın barış için oldukça ağır koşullar öne sürmesi ve Rusya’nın içinde

bulunduğu olumsuz ekonomik koşullar nedeniyle Lenin, devrim stratejisinde köklü

değişikler yapmaya yöneldi.

(Tony Cliff, Kuşatılmış Devrim, Üçüncü cilt, Çeviren: Bernar Kutluğ (1. B., İstanbul: Z Yayınları, 1996), s. 56.)

Ordunun savaşmak için gerekli teçhizata sahip olmaması Lenin’i barış

siyasetini izlemek zorunda bıraktı. Lenin’i Almanya’ya yönelik barış siyasetinin

izlemeye yöneltmesinin bir diğer nedeni de Almanya’da yaklaşmakta olduğuna

inanılan sosyalist devrimdi. Lenin’e göre barış siyasetinin izlenmesi Alman sosyalist devrimini daha zor hale getirmeyecek, aksine Alman devriminin önünün açacaktı.

Sovyet Cumhuriyeti diğer ülkeler için canlı bir örnek olacak ve yarattığı

propagandanın etkinliği diğer ülke proleterlerine güven verecekti. Lenin, Almanya ile

sürdürülen barış görüşmelerinde uzlaşmayı ön plana çıkarması Bolşevikler arasında

da ciddi tartışmalara neden oldu. Lenin’in uzlaşma yönündeki politikalarına

Bolşeviklerin sağ kesimi destek verirken sol kesim buna karşı çıktı.

(Tony Cliff, Kuşatılmış Devrim, Üçüncü cilt, Çeviren: Bernar Kutluğ (1. B., İstanbul: Z Yayınları, 1996), s. 57.)

Lenin, Almanların barış koşullarının kabul edilmesi yönündeki tutumunu ısrarla

sürdürdü. Lenin’den farklı düşünüler arasında Stalin, Zinovyev ve Kamenev

bunlardan bir kaçıydı. Stalin barışı savunmasının nedenini: Avrupa’da henüz bir

devrimci durum olmadığı düşüncesiyle gerekçelendiriyor, söz konusu olanın ise

sadece bir devrim potansiyel olduğunu ve bu potansiyele göre hareket edilmemesi

gerektiğini söylüyordu. Zinovyev ise, Almanya’da, Rus Ekim Devrimi’nde olduğu gibi

bir devrimci potansiyelin olduğuna inanmıyor, barış politikalarının savunulması

halinde Almanya’da şovenizmi güçlendirerek batıda devrimci bir hareketin

zayıflamasına neden olacağını iddia ediyordu.

Lenin, Almanlarla barış yapılması yönünde kararlıydı. Batıda devrimin henüz

başlamamış olduğunu doğruluyor; ancak “taktiklerimizi batıdaki hareketin gücüne

göre değiştirirsek asıl o zaman uluslararası sosyalist harekete ihanet etmiş

olunacağını” söylüyordu. Lenin, Almanya’nın bir devrime gebe olduğunu düşünüyor

ve eğer savaşı sürdürmekte ısrarlı olunursa yaklaşan sosyalist devrimi kendi elleriyle

yok etmiş olacaklarını söylüyordu.

(Tony Cliff, Kuşatılmış Devrim, Üçüncü cilt, Çeviren: Bernar Kutluğ (1. B., İstanbul: Z Yayınları, 1996), s. 59.)

Uzlaşma yönünde bir karar alınmaması halinde istifa edeceği tehdidinde bulundu. Bunun üzerine, 3 Mart 1918’de Almanlarla anlaşma imzalandı. Rusya, sadece topraklarını kaybetmemiş, büyük ölçüde gelirlerinden de yoksun kalmıştı.

(Tony Cliff, Kuşatılmış Devrim, Üçüncü cilt, Çeviren: Bernar Kutluğ (1. B., İstanbul: Z Yayınları, 1996), s. 68.)

Almanlarla yapılan bu barış bir süre sonra yerini sosyalist devrim heyecana

bıraktı. KPD (Almanya Komünist Partisi) Aralık 1918’deki kuruluş Kongresi’nde “aşırı

solculuk hastalığına” kapıldı. Alman İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra yeni

Alman Cumhuriyeti’ni kuracak olan ulusal meclis seçimlerine katılmama kararı aldı.

(Clif, Bolşevikler ve Dünya devrimi, Dördüncü cilt, s. 32.)

19 Ocak 1919’da yapılan ulusal meclis seçimlerine KPD katılmadı. 5 Ocak 1919’da

USPD’nin (Alman Bağımsız Sosyal Demokrat Partisi) yerel seksiyonlarının da

desteğini alarak bir sosyalist devrim gerçekleştirmek için ayaklandı. Ancak, bu

ayaklanma, bastırıldı. KPD’nin ileri gelenlerinden Rosa Luxenburg ve Karl Liebknecht

öldürüldü. Almanya’daki başarısız devrim girişimi batıdaki sosyalist devrim

beklentisini yok etti. Sosyalist devrim umutları 1923 yılında yeniden kabarsa da

Hamburg’daki askeri müdahaleyle bastırılmasıyla tam anlamıyla son buldu.

(Clif, Bolşevikler ve Dünya devrimi, Dördüncü cilt, s. 202.)

Almanya’da yaşanan bu gelişme sosyalist devrim umutlarını da büyük ölçüde yok etti.

Sosyalist devrimin Almanya’da yenilgiye uğraması dünya devriminin

gerçekleştirme umutlarını batıdan doğuya kaymasına yol açtı. Uluslararası arenadaki

politik gelişmeler Lenin’in ilgisinin doğuya kaymasına neden oldu. Tüm bu politik

gelişmeleri göz önünde bulundurarak Lenin, sömürgelerdeki ulusal kurtuluş

hareketlerinin emperyalizme karşı kazanacağı her zaferin, insanlığı dünya sosyalist

devrimleri gerçekleştirme idealine daha da yaklaştıracağını söylemekten geri

kalmadı. Bu nedenle de sosyalizmin inşasına giden yolda doğu halklarına büyük rol

düşmekteydi.

Rusya’da iktidar Sovyetlere geçmiş, ancak uluslararası arenada ve Rusya’da

yaşanan problemler tüm yoğunluğuyla devam etmektedir. Devrimin ilk sekiz ayında

burjuva düzeninden sosyalist düzene geçiş başarılı olamamıştır. O zamana kadar başlıca kazanım, geleceğin ekonomik alt yapısının temellerini atmak yerine feodal

toprak sahiplerinin ve burjuvazinin ekonomik güçlerini kırmak temel hedef olmuştu.

Savaş sonrasında yapılan ekonomik düzenlemelerin hiçbiri Marksist anlamda

sosyalizm değildi. Sanayide isteksiz bir kamulaştırma politikası başlatılmıştı; ancak

alınan bu ekonomik önlemler devlet kapitalizminin bir uygulaması olarak

düşünülüyordu. Ticaret ve dağıtım alanında geçici hükümetin kurduğu tahıl

tekellerinin yaygınlaştırılması ve örgütlenmesi dışında fazla bir şey yapılmamıştı.

Maliye alanında yapılanlar ise bankaların kamulaştırılmasıyla sınırlıydı.

(E. H. Carr. Bolşevik Devrimi, İkinci cilt, Çeviren: Orhan Suda (1. B., İstanbul: Metis Yayınları, 1998), s. 246.)

Devrim sonrasında yapılan ekonomik değişiklik sosyalist düzenlemeler değil,

sosyalizme geçiş niyetini gösteren düzenlemelerdi. Savaş komünizmi” adı altında

yapılan ekonomik uygulamalar sosyalizme geçişin ilk adımlarının bir denemesiydi.

1918’den 1920’ye kadar olan dönem içinde yapılanlar her alanda bir deneme

süreciydi. Rusya’nın ekonomik geriliği devrimcilerin siyasal zaferinin kolaylaştırmıştı.

Çünkü henüz gelişmemiş kapitalist bir ülkede feodal güçlerden başka direnecek güç

yoktu. Rusya’da kapitalizmin güçlü olmaması kısa vadede bir avantajdı; ancak bu

durum sonraki süreçte sosyalizmin inşasını güçleştirecekti. Çünkü Rusya’da

sosyalizmin inşası, Marksist teorinin zorunlu olarak gördüğü sağlam demokratik

kurumlar ve güçlü kapitalist temeller olmadan yapılmak zorundaydı.

Lenin, Rusya’da, kapitalizmden sosyalizme geçişin ön koşulu olarak bazı

düzenlemelerin zorunluluğundan bahsediyordu.

Buna göre:

(1) Tüm bankaların tek banka haline getirilmesi ve bu bankaların işlemleri üzerinde devlet kontrolü yada bütün bankaların devletleştirilmesi,

(2) kartellerin, yani en büyük tekellerin kapitalist birliklerin tekelleştirilmesi,

(3) ticari gizliliğin ortadan kaldırılması,

(4) sanayicilerin, tüccarların ve genel olarak işverenlerin zorunlu birliği yani bunların zorunlu olarak tek çatı altında toplanması,

(5) halkın zorunlu olarak tüketici birlikleri içinde bir araya getirilip örgütlenmesi ya da bu tür örgütlerin teşvik edilmesi ve bu örgütlenme üzerinde kontrol kurulması gibi acil önlemlerin gerekliliğini savundu.

(Cliff, Kuşatılmış Devrim, Üçüncü cilt, s. 80.)

Bu önlemlerle kuşkusuz kapitalist mülkiyet ilişkilerini tamamen ortadan kaldırmak değil, ama mevcut mülkiyet ilişkilerinin biraz olsun zayıflatılması hedefleniyordu.

Rusya ekonomisi tam anlamıyla bir çöküntü içindeydi. Ekmek isyanları ülkenin

her yanında had safhaya ulaşmıştı. Ulaşım ise ülkenin her yerinde çökmüştü. Lenin,

“devlet kapitalizmiyle” eş anlamlı saydığı, özel sektörün devlet eliyle düzenlenmesi

temeline dayalı bir yönetimin gerekliliğini savundu. Lenin’e göre, Rusya’nın içinde

bulunduğu ekonomik bunalım, kapitalizm ile sosyalizm arasında, özel sektörün devlet

eliyle düzenlenmesini eş anlamlı saydığı “devlet kapitalizmi” uygulamasının yer

almasıyla aşılabilirdi. Devlet kapitalizminin savunulması, onun bu dönemdeki

ekonomik siyasetinin özünü oluşturuyordu. Lenin, devlet kapitalizmi ile özel

mülkiyetteki sanayi ile birleşik yönetimin esas olduğu ek bir dönemi kastediyordu.

Gelecekteki ekonomik gelişmenin esas olarak devlet ve özel sermayeyi birleştiren

karma şirketler, yabancı sermayeyi çekme gücü, imtiyazlar tanıma, v.b. temelinde,

yani, üretimin proleter devlet tarafından kontrol edilip yönlendirilen kapitalist ve yarı kapitalist biçimleriyle gerçekleşeceğini düşündü. Bu koşullar altında kooperatif

örgütler devlet kapitalisti sanayi tarafından üretilmiş malların bölüşümüne de

katılacaklar, dolayısıyla sanayiyi köylülükle ilişkilendiren devlet kapitalisti ekonomik

aygıtın kurucu bir unsuru haline gelebilecektir.

(Cliff, Kuşatılmış Devrim, Üçüncü cilt, s. 80.)

Kuşkusuz bu uygulamalar başarılması amaçlanan nihai hedefler değildi, ancak devrimin sürekliliği için kendi başlarının çaresine de bakmak zorundaydılar.

Ülkede iç savaşın başlaması üzerine üretim miktarında azalma meydana

gelmiş, işsizlik artmış kıtlık ve buna benzer problemler insanların yaşam koşullarını

zorlaştırmıştı. Ülkeden kaçmayıp geçmişe dönme ümidini halã yitirmeyen bazı büyük

burjuvalar Batı tarafından desteklenen Beyaz Ordu saflarında yer almaktaydı. Beyaz

Ordu komutanlarından Kolçak ve Denkin’in güçlü ve büyük Rusya’yı kurma

yönündeki sloganı, Lenin’in çok önce geliştirdiği, ulusların kendi kaderlerini tayin

etme hakkının verilmesi yönündeki sloganın karşısında pek bir şansı yoktu.

Lenin, Ekim Devrimi’nin 2. yıl dönümünde mevcut sistemi komünist olarak

tanımlayabiliyordu. Oysa Marx’ın yapıtlarında tanımlanan komünizm farklıydı.

Batılı devletler tarafından desteklenen Kolçak ve Denikin gibi komutanların

Kızıl Ordu tarafından yenilgiye uğratılmasının ardından; Polonya devletinin gerçek

başı Pilsudski ve Kırım’daki Denikin ordularından arda kalan dağınık grupları yeniden

toparlayan General Vrangel, bazı batılı devletler tarafından desteklendi.

(J. Stalin, Bolşevik Partisi Tarihi, Çeviren: Gaybi Köylü (6. B., Ankara: Bilim ve Sosyalizm

Yayınları, 1998), s. 304.)

 20 Ekim 1920 tarihinde Riga’da Sovyet hükümeti ile Polonya arasında bir barış anlaşması imzalandı. Böylece General Vrangel önderliğindeki ordular tam anlamıyla yenilgiye uğratılmış oldu. Bu zaferle birlikte kızıl orduya yönelik müdahale dönemi de kapanmış oldu.258

(J. Stalin, Bolşevik Partisi Tarihi, Çeviren: Gaybi Köylü (6. B., Ankara: Bilim ve Sosyalizm

Yayınları, 1998), s. 307.)

Savaş devam ettiği sürece günü birlik politikaları kaçınılmaz kılmıştı; savaşın

son bulması daha uzun vadeli düşüncelerin ışığında yeniden gözden geçirilmesi

zorunluluğu anlaşıldı.

Eylül 1920’de seferberliğin sona ermesiyle köylüler arasında başlayan

hoşnutsuzluğun artması, terhis edilen askerlerin iş bulamaması sonucunda

eşkıyalığa başlaması ülke genelindeki ayaklanmaları da doruk noktasına ulaştırdı. Bu ayaklanmalar devrim sonrasında meydana gelen Kronştadt ayaklanmasının

başlangıcını hazırladı.

Savaş komünizmi adı altında yapılan ekonomik müdahaleler aslında

başarısızlıkla sonuçlandığı ortaya çıktı. Ekonomide yaşanılan bu başarısızlık

karşısında yeni bir proje olarak adlandırılan NEP (Yeni Ekonomik Program) devreye

sokuldu. 17 Ekim 1921 tarihinde Lenin, savaş süresince ekonomik alanda yapılan

uygulamaların yanlış olduğunu kabul etti.

(Cliff, Kuşatılmış Devrim, Üçüncü cilt, s. 123.)

NEP’in uygulanması başlangıçta köylüleri ekonomik hayata yeniden kazandırmayı amaçlıyordu. Daha sonraki süreçte ise NEP, başlangıcındaki amacından saparak sosyalizmin inşa etmenin ön şartı olan sanayi alanında üretkenlik artısını sağlayacak bir sanayi politikasına dönüştü. NEP’in temel özelliği savaş komünizmi diye adlandırılan ekonomik uygulamaların açık şekilde yadsınmasıydı.

(Carr. Bolşevik Devrimi, İkinci cilt, s. 246.)

Kızıl Ordu’nun kendinden güçlü orduları yenmesi, onun iktidarı elinde tutması

Hususunda, ne kadar kararlı olduğunu ortaya koydu. Fransız Devrimi’nden çok daha

radikal yöntemlerle feodal yapılar ortadan kaldırıldı. Fabrikaların azalması, emek

kıtlığı, üretilen malların işçiler tarafından çalınması, karşılıksız gönüllü olarak

çalışılmayı (spotnikler) ortaya çıkardı. Bu uygulama ilk olarak 10 Mayıs 1919 yılında

Moskova’da demir yolu işçileri tarafından gerçekleştirildi.

(Cliff, Kuşatılmış Devrim, Üçüncü cilt, s. 118.)

Lenin, 1905 yılında işçi-köylü ittifakı temelinde geliştirdiği devrimci diktatörlük

anlayışından tamamıyla vazgeçti. Lenin, devrim sonrasında işçi sınıfın izleyeceği yolu

şöyle ifade ediyordu:

(a) İşçi sınıfı köylülüğe öncülük etmeli,

(b) işçi partisi kendi bağımsızlığını korumalı ve kendisini köylülükten açık biçimde ayırt etmelidir.

(Cliff, Kuşatılmış Devrim, Üçüncü cilt, s. 159.)

Köylü hareketinin yanında yer almalıyız; ancak bu hareketin (sosyalist devrim mücadelesinin) bir başka sınıfın (işçi sınıfının) hareketi olduğu bilinmeli ve sosyalist

devrimin köylü sınıfı tarafından yapılamayacağını ve yapılamayacağını akıldan

çıkarılmaması gerektiği Lenin tarafından vurgulanmıştır. Lenin, küçük toprak

sahiplerinin yaratabileceği anarşiye karşı olarak:

(1) Büyük modern çiftliklerin kurulması,

(2) kır yoksullarını kendi Sovyetleri içinde örgütlenmesi gerekliliği düşüncesi geliştirildi.

(Cliff, Kuşatılmış Devrim, Üçüncü cilt, s. 160.)

Ekim devrimiyle Lenin’in ölümü arasında ki dönemi belirleyen üç gelişme şöyleydi:

-Otoritenin küçük bir parti merkezinin elinde toplanması

-Partinin mevcut sosyal kurumları yıkmayı amaçlayan devrimci bir örgüt olmaktan çıkıp, hükümet ve yönetim aygıtının beyin takımı haline gelmesi,

-Ve nihayet diğer partileri ortadan kaldırarak, kendi yararına yönelik tekel durumunun yaratılmasıydı.

(Sovyet Rusya Tarihi-Bolşevik Devrim-I E.H.Car sayfa-174.)

Peki ama sosyalizmin temel ilkeleri olan kitlelerin kendi kendisini yönetmesi, gerektiğinde yönetimde olan kişileri geri çağırılması nasıl gerçekleştiriliyordu ? Proleterya diktatörlüğü denilen sistemde proleterya hangi araçlarla bu diktatörlüğünü kuruyor ve sürdürüyordu ? Bunlar mutlaka cevaplandırılması gereken sorulardır. İktidar erki çok az sayıdaki parti üst yapısının elinde toplanıyorsa, orada da giderek liderin elinde toplanıyorsa, sınıf bu durumda diktatörlüğünü nasıl kuruyor, nasıl egemen oluyor ?

Ekim devrimi sonrası, Bolşevikler kanlı bir iç savaş ve dış müdahaleyle karşılaşmışlardı. Ekonomisi de yıkım halinde olan bir yapının içinde ölüm kalım mücadelesi veriyorlardı. Almanlarla olan savaşın bir an önce sonlanması için çok ağır bir barış anlaşmasını(Brest-Litovsk) yoğun tartışmalardan sonra kabul etmek zorunda kalmışlardı. Bunun akabinde parti içinde, parti dışında çeşitli siyasal akımlar tarafından yoğun bir eleştiri kampanyası başlatılmıştı. Bu olaylar daha da ileri gitmiş, ağır yaralanmasına yol açan Lenin’e suikast saldırısına kadar varmıştı.

Bu olay parti içinde ve dışında muhalefetin ve fraksiyonların  yasaklanmasına yol açtı. Bolşevikler dönem dönem kitlelerden aldıkları destekler büyüse de artık kendi saflarında yani solun içinde azınlık durumuna düşüyorlardı. Kendi dışındakilerin eleştirilerini yasakladılar, yayın çıkaranların yayınlarını yasakladılar, hatta kendi üyelerinin Moskova’da çıkardıkları yayınları parti içi muhalifler oldukları için bunların yayınlarına son verdiler. Dernek-parti kurmak isteyenlere karşı yasakçı uygulamalara giriştiler. Siyaset yapmak isteyene tek seçenek olarak Bolşevizmi dayattılar. Başka bir örgüt, akım seçeneği bırakmadılar. Kişi ya Bolşeviklerin içinde siyaset yapacak ya da siyaset dışında kalacaktı. Devrim öncesi Bolşevik milletvekilleri eski çürümüş rejimde görev yapıyorlardı, Menşevikler öyleydi, sosyalist devrimciler öyleydi. Daha başka isimlerde siyasal akımlar öyleydi. İsteyen legalde, isteyen illegalde yayınlarını basıp dağıtabiliyorlardı. Parti ve parti üst yapısı artık eleştiri kabul etmez bir duruma gelmişti. Kamuoyu denilen bir şey kalmamıştı. Bolşevikler kendi örgütlerinden başka Marksist de olsa bütün örgütleri yasakladılar. Toplumda devrimci eleştiri, farklı fikir, farklı düşünce ve bu düşünceyi açıklama olanakları kalmamıştı. Toplum, devlet tam anlamıyla monolitik bir yapıya bürünmüştü. Partideki otoritede giderek daha da daralan bir avuç erdemli devrimci elitin elinde toplanıyordu. Devrim öncesinde yıllarca hedeflenen iktidarda kitlelerin denetimi-yönetimi yoktu.

Bu yaşananlar olağan üstü dönemin koşullarıydı ama yıllarca kalıcı hale getirildi ve teorileştirilerek dünya devrimci hareketine dikte ettirildi. Bu anlayış başladığında en ağır eleştiri dost cepheden Rosa Lüksemburg’dan gelmişti Rosa şöyle diyordu :

-‘’’ Lenin ve Troçki genel halk seçimlerinden çıkan temsilî kurumların yerine Sovyetleri, çalışan kitlelerin tek gerçek temsilciliği olarak açıkladılar. Ancak ülke bütünündeki politik yaşamın baskıya alınmasıyla, Sovyetlerin yaşamı da giderek sakat olmak zorunda. Genel seçimler, engelsiz basın ve toplantı özgürlüğü, özgür düşünce mücadelesi olmaksızın, her kamu kurumundaki yaşam, içinde sadece bürokrasinin işleyen tek unsur kalacağı biçimde ölür, yalancı yaşama dönüşür. Kamu yaşamı yavaş yavaş uykuya dalar, birkaç düzine parti önderi tükenmez enerjileri ve sınırsız idealizmleri ile yönlendirir ve yönetirler; gerçekte ise aralarındaki bir düzine mükemmel beyin yöneticidir ve zaman zaman işçi sınıfının elit bir kesimi önderlerinin konuşmalarını alkışlamak, hazır kararları oybirliğiyle onaylamak için toplantılara çağrılır, yani özünde kayırıcı klik politikası [uygulanır]? bu bir diktatörlüktür, ancak proletaryanın değil, bir avuç politikacının diktatörlüğü, yani burjuva anlamında, Jakoben egemenliği anlamındaki bir diktatörlük (Sovyet kongrelerinin üç aydan altı aya çıkarılması!). Hatta daha da ötesi: böylesi durumlar kamu yaşamının yabanîleşmesine neden olmak zorundadırlar. Suikastler, rehinelerin kurşuna dizilmeleri v.s. Bu, hiç bir partinin kurtulamayacağı karşı konulamaz, objektif bir yasadır’’’-

(Rosa Luxemburg -Rus-Devrimi-Uzerine / 1918  s.31-32).

Devamla

‘’Burjuva sınıfın egemenliği, bütün halk kitlesinin, politik açıdan eğitilmesine ve aydınlanmasına hiç ya da en azından çok dar bazı sınırların dışında ihtiyaç göstermez. Oysa proletarya diktatörlüğü için politik eğitim ve öğretim yaşamsal öğelerdir ve proleterya diktatörlüğü bunlarsız olamaz.’’ Diye yazıyordu. ‘’ Sınırsız basın özgürlüğü engelsiz bir toplantı ve dernek yaşamı olmadan büyük halk kitlelerinin egemenliği tasarlanamaz’’…

(………..)

‘’Buyruklar, emirnameler, fabrika yöneticilerinin diktatörce yetkileri, sert cezalandırmalar, teröre dayalı uygulamalar… hiç biri on para etmez. Yeniden doğuşa giden tek yol halkın hayat okulu, en geniş ve sınırsız anlamda demokrasi, kamuoyudur. Terör yalnızca halkın moralini bozar, şevkini kırar ‘’… Diyordu.

Bir Bolşevik dostu ve Almanya’ da devrimi ateşlemeye çalışan ve Rusya’da ki devrimin ayakta kalması için çırpınan dost Rosa Lüksemburg’un eleştirileri uzayıp gidiyor. Görüldüğü gibi Rosa Lüksemburg’un eleştirileri büyük ölçüde demokrasi, sosyalist demokrasi üzerine odaklanıyor.

Ekim devrimi Rosa Lüksemburg’un eleştirilerinde işaret etiği tehlikeden kaçınamadılar. Zorunlulukların dayattığı olağanüstü  önlemleri teori düzeyine çıkarma tutumuna düştüler. Reel-sosyalizm ne düşünce ne de pratik olarak gerçek sosyalizm olmadı. Ekim devriminin rayından çıkmasıyla oluşan bürokratik diktatörlüğün ideolojisi ve pratiği oldu.

Lenin yaşamını sonuna doğru Rus işçilerine karşı mahçup olduğunu yazacaktı. Devrimci Rusya da bürokrasi ve büyük Rus milliyetçiliği almış başını gidiyordu. Çarlık devleti yıkılmış ama zihniyet olarak devam ediyordu. Sosyalist devleti kurmaya çalışanlar o eski zihniyetin etkisi altına girmekteydiler. Devrimin bürokratikleşmesi karşısında Lenin çareler arıyordu. Yaşamını sonuna doğru en büyük mücadelesini bürokratikleşmeye karşı vermeye hazırlanıyordu. Sağlığı yetmedi. Elli dört yaşında öldü. Üstelik aşırı ölçüde bozulan sağlığı nedeniyle iki yıl öncesinden gücünü yitirmişti.

Bolşevik partinin en yetenekli ve başarılı liderlerinde Stalin, daha Lenin’in sağlığında genel sekreter sıfatıyla parti yönetiminde merkezileşmiş olan gücün büyük kısmını eline almıştı. Lenin onun Gürcistan’da yaptıklarından çok rahatsız olmuştu. Stalin’in Kurupskaya’ya hakaret edecek denli ileri gitme eğilimli olduğunu görmüştü. Stalin’in genel sekreterlikten alınmasını vasiyetinde yazdırdı Stalin’in elinde toplamış olduğu gücü kötüye kullanmayacağından emin olmadığını söylüyordu.

Bürokrasiye karşı mücadelesinde Lenin Troçki ile yakınlaşmıştı. Troçki, Stalin ile girdiği mücadelede geride kaldıkça yani iğneyi etinde hissettikçe bürokrasinin kötülüklerini anlamaktaydı. Aslında parti içinde ikinci adam konumunu büyük ölçüde Lenin’e borçluydu. Troçki olağanüstü yetenekli ve enerjik bir devrimciydi ancak geçmişte uzun yıllar Bolşeviklere karşı aşırı hücumlarda bulunmuş olduğu için Lenin’in desteği olmaksızın parti kadroları ve hatta taraftarları arasında geniş ölçüde kabul görmesi zordu. Troçki, Stalin’in  öne geçmesini başka türlü açıklamaya çalışmıştır. Oysa Stalin, örgüt ustasi, hesap ustası, hem de çok güçlü bir pratikçiydi. Üstelik Bolşevik partiyi  o Troçki’den çok daha iyi tanımaktaydı. Bu yetenekleri ve olanakları sayesinde ipleri daha Lenin döneminde eline geçirmişti. Lenin’in ölümünden sonra Troçki’nin artık eskisi gibi etkin çalışma şansı kalmamıştı.

Troçki, iktidarda ikinci adam olduğu yıllarda sosyalist demokrasiyi önemsememişti. İktidardan uzaklaştırıldıktan sonra sosyalist demokrasinin önemini fark etti. Bu onun belki de en zayıf tarafıydı. Troçki bizde hala yeteri kadar anlaşılamamış birisidir. Onun hakkında daha fazla değerlendirme yapabilmek için onun yazdığı ve başkalarının onun hakkında yazdığı bütün eserleri etraflıca incelememiz gerekir. Henüz bu olanaklardan yoksunuz, tamamlandığında onun olayını da yazacağız. Daha da ilerisi Reel-sosyalizmin oluşturduğu resmi ideolojinin dışında az-çok tarafsız kaynakları da bunların yanında incelemek gerekir. Lenin neden Stalin’in değil de Troçki’nin kendisinden sonra sorumluluğunun devam ettirmesi  yani önder olması gerektiğini ileri sürmüştü. Bunun üzerinde dikkatle durmak gerekiyor. Geçmişte kendilerini kıyasıya eleştirmiş ancak 1917 Şubat devrimi sonrası Bolşeviklere katılmış olan Troçki’yi nasıl oluyor da bir çok eski kadro arasında bu kadar üstün tutuyordu  ve kendisinden sonra partide ikinci adam konumuna getiriyordu?

RUS DEVRİMİ VE REEL SOSYALİZM-X

Devrim Kendi Evlatlarını Yedi

Ekim devrimi, devrim kendi evlatlarını yer denilen kaderden kendisini kurtaramadı. Lenin gibi birleştirici ve yol gösteren bir önderi kaybeden Bolşevik parti, gidişi köklü bir şekilde gözden geçirme ve kendisini toparlama şansını yitirmişti. Stalin önderliğindeki ekip Lenin zamanında deneme ve yanılma yoluyla yapılanları ilkeler haline getirerek kalıplaştıracaktı. Bunun sonuçları tüm insanlığı olumsuz etkiledi. Sosyalist demokrasi ve dünya devrimi bir kenara bırakıldı. Onun yerine tek ülkede parti ve bürokrasinin diktasının kurumlaşması yoluna gidildi. Lenin’in otoritesine sahip bir liderin yokluğu parti içinde liderlik yarışmasının kızışmasına yol açtı.

Demokratik geleneklerden uzaklaşmış olan parti., liderlik yarışını kötü şekilde sonuçlandırdı. Galip gelen taraf diğerlerini ezip bunu tüm dünya komünist hareketine onaylattı. Yenilenler hem güçlerini, hem yaşamlarını, hem de bütün geçmişlerini birden kaybettiler. İktidarı ele geçiren Stalin, Kamanev, Zinoviev, Buharin vb gibi liderleri, emperyalistlerin hizmetine girmiş olmakla suçladı. Lenin dönemindeki bütün politbüro üyeleri ( Stalin’in kendisi hariç ) mahkeme önüne çıkarıldılar. Troçki suçlananların başında geliyordu ama sürgündeydi. Öyle de olsa onun hakkında da idam kararı çıkartılır. Önce partideki görevlerinden uzaklaştırılmış, sonra ülke içinde Alma Ata’ya sürülmüş, daha sonra da İstanbul’a sürülmüştü. Troçki sonraları buradan da Avrupa ve Meksika’ya gidecek orada da Stalin’in özel görevlisi tarafında suikastla öldürülecekti. Bu suikasti yapan kişi yıllar sonra cezası bitip SSCB geldiğinde yüksek bir kahraman gibi karşılanacak ve ödüllendirilecekti.

Nazım’ın Stalin üstüne yazdığı şiiri

taştandı, tunçtandı, alçıdandı, kâattandı, iki santimden yedi metreye kadar.

taştan, tunçtan, alçıdan ve kâattan çizmeleri dibindeydik, şehrin bütün meydanlarında.

parklarda ağaçlarımızın üstündeydi; taştan, tunçtan, alçıdan ve kâattan gölgesi,
taştan, tunçtan, alçıdan ve kâattan bıyıkları lokantalarda içindeydi çorbamızın
odalarımızda taştan, tunçtan, alçıdan ve kâattan gözleri önündeydik.
yok oldu bir sabah!
yok oldu çizmesi meydanlardan,
gölgesi ağaçlarımızın üstünden,
çorbamızdan bıyığı,
odalarımızdan gözleri,
ve kalktı göğsümüzden baskısı binlerce ton taşın tuncun alçının ve kâadın”
nazım hikmet

(1961 yılında Pravda gazetesinde yayınlandı.)

Düşman yoldaşlar: Kostümsüz İmparator Stalin, Silahsız Peygamber Troçki’ye Karşı

Dünya siyaset tarihinin en amansız rakipleriydi onlar. Troçki’yi siyasi, ideolojik ve moral açıdan çökertmek de yetmeyecekti Stalin’e. Tek ortak yönleri vardı: Ego. 

“Merkez Komite’nin istikrarından kastım, bir bölünmeye karşı alınabilecek tüm önlemlerin alınmasıdır. Partimiz iki sınıfa dayanmaktadır. Bu sınıflar arasında mutakabat sağlanamazsa istikrarsızlık ve çöküş kaçınılmazdır. O yüzden Stalin ve Troçki başat konumdadır.”

Lenin, ölümünden iki yıl önce, 1922′de böyle diyordu. Ağırlaşan hastalığının da etkisiyle Komünist Parti’nin, dolayısıyla Sovyetler Birliği’nin kendisinden sonra kimlerce ve nasıl yönetilmesi gerektiğine giderek daha fazla kafa yormaya başlamıştı. Beyhude bir çaba değildi bu, ama nafileydi…

Tek ortak yönleri: Ego

Rus tarihçi Dimitri Volgokonof, ‘Trotsky, The Eternal Revolutinary’ adlı kitabında, Stalin’le Troçki’nin tek ortak yönünün bulunduğunu yazar: Ego. Bir de şu eklenebilir belki: Gençliklerinde de ikisi de şairliğe soyunmuş ve kötü şiirler yazmışlardır!

Stalin’le Troçki’nin çekişmesi, daha Lenin hayattayken başladı. Mücadeleye ve partiye sonradan katılmasına rağmen Troçki, Lenin’in ‘prens’lerindendi. Entelektüel derinliğini eylem adamlığıyla harmanlayabilen biriydi. Hep ön plandaydı ama resmi titr, siyasi konum pek umurunda değildi. Ya da öyle görünüyordu. Fikri bağımsızlığına fazlasıyla düşkündü. Yeri geldiğinde parti önde gelenlerini kıyasıya eleştirmekten çekinmiyordu. O derece ki Lenin’i, ‘demagoji yapmak’la, ‘zihin açıklığından yoksunluk’la eleştiriyor, ‘umutsuz vaka’ bir filozof olarak niteliyordu. Bir muhalifti aslında ve fikirlerini kendine saklamak gibi bir huyu da yoktu.

Buna karşılık Stalin doğuştan Bolşevik’ti. Lidere, parti idelojisine ve devrim ülküsüne mutlak bağlıydı. Ancak mütevazı görünümü ve silik kişiliğinin arkasında güce ve başarıya doyurulmaz açlık duyan bir liderdi. Volgokonof’un ifadesiyle, ‘Köstümsüz İmparator’du Stalin. Fikriyat pek cezbetmiyordu onu.

İlk karşılaşma

İkili ilk kez 1907′te Londra’da düzenlenen Beşinci Parti Kongresi’nde karşılaştı. Sonraki yıllarda Troçki, ‘İvanoviç’ namlı bu kaba saba Gürcü’nün o kongrede pek gözünü çarpmadığını söyleyecekti. Stalin üç hafta süren kongre boyunca tek laf etmemiştir. Troçki ise hakimiyeti, girişkenliği ve hitabet kabiliyetiyle daha o zamanlardan göz dolduruyordu.

Stalin, devrime hazırlıkla geçen yıllar boyunca vakit ve enerjisini Moskova’da Komunist Parti içinde yerini sağlamlaştırmaya, dost edinmeye harcadı. Sessiz ve derinden ilerliyordu. Troçki ise hem Menşevik’ti hem de çoğu zaman yurtdışında, entelektüel ve siyasi faaliyetlerle meşguldü. Parti bürokrasisinden de hiç ama hiç hazzetmiyordu.

Stalin konumunu sağlamlaştıradursun Troçki ancak 1917′de Menşevik kıyafetini çıkarıp Bolşevik kalpağını giydi. Parti koridorlarına o kadar uzaktı ki Stalin’i hala birebir tanımıyordu. Kendisi ise başlıbaşına bir ‘şöhret’ti ve hep Lenin’in yanındaydı. Çok geçmeden adı ‘İkinci Adam’a çıkmıştı bile. Yıllar sonra Stalin, Troçki için: “Ekim ayaklanmasında hiçbir rol oynamamıştır” diyecek, Troçki ise Stalin için şu hükmü verecekti: “O günlerde ne düşündüğünü hiç bilmiyorum. Çünkü ne tavsiyesine ne de yardımına ihtiyaç duydum. Silik biriydi.”

Lenin de barıştıramadı

Ne zaman ki Kızıllarla Beyazlar arasında iç savaş patlak verip Milletlerden Sorumlu Halk Komiseri Stalin, Askeri Devrim Komitesi Güney Cephesi’nin bir üyesi olarak sahneye çıktı işte o zaman icraatıyla Troçki’nin dikkatini çekmeye başladı. Özellikle de kendisini aşıp kimi zaman emirlerinin hilafına doğrudan Lenin’i muhatap almasıyla… O derece ki Lenin, Troçki’ye gönderdiği bir telgrafta, “Stalin’e benim ağzımdan de ki bundan böyle benimle tüm askeri yazışmalarına seni de dahil etsin” diyecekti.

Dahası Troçki, Stalin’in ADK’yı takmayan, gaddar ve keyfi askeri hamlelerinden rahatsızdı. Lenin nezdinde Stalin’in askeri yetkisinin kaldırılması için defalarca girişimde bulundu. Ekim 1918′deki bir mektubunda şöyle sesleniyordu Lenin’e: “Kategorik olarak Stalin’in görevden alınmasından yanayım.”

Buna karşılık Lenin farklı meziyetlerini önemsediği ikilinin arasını bulmaya çalışıyordu. Cevabi mektuplarıdan birinde Troçki’ye şöyle diyordu: “Kanaatimce Stalin’le omuz omuza çalışmanız şart.” Ancak boşunaydı çabası. İç savaş boyunca Stalin Troçki’yi kale almamakta diretti. Troçki de her fırsatta Stalin’i eleştirmekten geri durmadı.

Devrimin dibe vurduğu, sosyalizmin topun ağzına geldiği ve Soyvet Cumhuriyeti’nin devasa bir askeri kampı andırdığı Eylül 1918′de kurulan Devrimci Savaş Konseyi’nin başına getirilen Troçki, ‘Beyazlar’ bozguna uğratılınca ‘İkinci Adam’ konumunu perçinlemişti artık. Devrim yükseliş dönemindeydi. Devrimle birlikte Troçki de yükseliyordu ve Lenin’in tabii halefi gözüyle bakılıyordu kendisine. Ocak 1922 tarihli Pravda, “Lenin devrimin beyniyse Troçki de çelikten iradesidir” diye yazıyordu. Ne kastedildiği gayet açıktı.

Ne var ki iç savaş sona erip rejim hayatın gerçekleriyle baş başa kalınca zor günler de başladı. Harap olmuş bir ülkeyi yeniden ayağa kaldırmanın ağırlığı çökmüştü rejimin üstüne. Hal böyle olunca Bolşevik liderlik içindeki görüş ayrılıkları da suyüzüne çıkmaya başladı.

Politbüro’daki çember

Troçki Politbüro’ya yönelik konuşma, mektup ve bildirilerinde Parti bürokrasisine alabildiğine yükleniyordu. Mevcut yapı ve zihniyetle, toplumsal ve ekonomik sorunların çözülemeyeceğini, Parti rejiminin bir an önce demokratikleşmesi gerektiğini dile getiriyordu açıkça. Bu çıkışlar, Stalin ve diğerlerince Troçki’nin, hastalığı iyice ağırlaşan Lenin’in koltuğuna göz koyduğuna yoruluyor, sansürlenerek Parti tabanına yayılması engelleniyordu. Bir keresinde Troçki yine ağır bir eleştiride bulununca Politbüro’nun Stalin’ci ağır toplarından Zinovyev kendini tutamadı: “Bir çembere alındığını görmüyor musun? Numaraların sökmüyor artık. Artık azınlıktasın. Tek kişilik bir azınlık.” Hakikaten de hemen herkes Zinovyev’e arka çıktı.

Devrim tarihi alelacele yeniden yazılmaya başlamıştı bile. Komünist Parti’nin Askeri Devrim Merkezi (ADM) öne çıkarıldı. Başında Troçki’nin bulunduğu Askeri Devrim Komitesi’nin (ADK) bir organı olarak kurulmuştu ADM. Doğru dürüst bir işlevi yoktu aslında. Ama üyelerinden biri Stalin’di. Ve Stalin ADM’yi parti içindeki yükselişine dayanak yapmıştı.

Komünist Parti’in ipleri Politbüro’nun elindeydi. Politbüro’nun ipleri ise Stalin’in. Özellikle kadim dostları Grigori Zinovyev ve Lev Kamenev’in desteği Stalin’i mutlak hakim kılıyordu. Partide bu ‘Üçlü’nün borusu ötüyordu. Tarihçi Volkogonof’a göre Stalin, Troçki’nin devrimci dalgayla birlikte yükseldiğini, dalga yatışınca zayıflığının ortaya çıktığını söylerken hiç de haksız sayılmazdı.

 

Stalin’in ayak oyunları

Lenin her ne kadar ölüm döşeğinde bulunsa da iyileşip işinin başına dönme olasılığı da yok değildi. Bu, Troçki’nin eline güçlendirecek, halefliğini resmileştirecek bir süreci başalatabilirdi. Stalin ayak oyunlarına başlamakta gecikmedi. Önce Lenin ve Troçki’nin onursal başkanlığını bir kenara itip Politbüro seçimlerini yapıverdi. Ardından Lenin’den sonraki tüm üyelerin alfabetik sıraya koydurarak Troçki’nin kağıt üstündeki ‘ikinci adam’lığını ortadan kaldırdı. Parti gazeteleri, Troçki’den söz ederken ‘Kızılordu Komutanı’ sıfatını kullanmamaya başladı. Parti kadroları Troçkicilerden arındırılıp ‘çember’e yakın isimlerle doldurulmaya başladı.

Troçki’nin bitmez tükenmez eleştiri ve suçlamaları Stalin’in sabrını taşırdığında Lenin son nefesini vermek üzereydi. 13′üncü Parti Konferansı’nda Troçki ve destekçilerinin pozisyonu fiili liderlikçe ‘Bolşevizmin Menşevik revizyonu’ olarak yaftalandı.

Stalin ve Troçki ilk kez tam da o günlerde Merkez Komite ve Merkezi Denetim Komisyonu’nun ortak genişletilmiş toplantısında yüz yüze geldi. Stalin agresif bir dille ‘bölücülük güden’ Troçki’nin kınanmasını istedi. Çoğunluk Stalin’den yanaydı. Her ne kadar kınama yerine uyarı aldıysa da Troçki o toplantıda ‘çember’in iyice daraldığını gözlemledi.

 

Troçki’nin zaafı

Volgokonof’un döneme ilişkin analizi çarpıcıdır: “Troçki Bolşevik sistemin kurucularından biriydi ama sistemi reformdan geçirmeye yönelik hiçbir çabanın sonuç vermeyeceğini anlamıyordu. Zira, tek parti egemenliğine dayalı Leninizm reforma temelden kapalıydı (…) Bürokratikleşme tehlikesinin farkındaydı ama tek parti sistemiyle hiçbir bağ kurmuyordu. Zihni, Parti’nin belirleyici rolüne ilişkin en vahim Marksist dogmaların kıskacındaydı çünkü (…) Parti’nin ‘demokratik bir merkeziyetçilik’le yönetilmesini sorgulamıyordu. Ona göre sorun, özellikle Stalin Genel Sekreter koltuğuna oturduğundan bu yan apparat’a, yani Parti bürokrasisine haddinden fazla yetki tanınmasıydı.”

Lenin’in 1924′te ölümü, Troçki-Stalin mücadelesini belirleyici biçimde etkiledi. Stalin ne yapıp edip bir ‘tarih oyunu’yla o günlerde Tiflis’te bulunan Troçki’nin cenaze törenine katılmasını engelledi. Hamisinden yoksun ve iyice savunmasız kaldığı yetmezmiş gibi o kederli günlerde ortalıkta görünmemesi de Troçki’nin imajını fena halde zedeledi. Lenin’in anısına saygısızlıkla suçlandı. Halk ve Parti nezdindeki itibarı dibe vurdu. Giderek marjinal bir muhalif kimliğine bürünüyordu. Bir ‘kast’ halini alan Parti kadrolarından uzak durduğu için aynı zamanda asosyalleşiyordu.

Stalin açısından ise Lenin’in ölmesi elinin kolunun iyice serbest kalması demekti. Çekineceği kimse kalmamıştı. Her şeyi alenen yürütebilirdi. Stalin hücümda, Troçki müdafaadaydı artık.

Darbeler peş peşe indi. Ocak 1925′te Troçki, Askeri İşlerden Sorumlu Halk Komiseri ve ADK Başkanı görevlerinden alındı. Böylelikle Kızılordu’yla bağı koparılıyordu Troçki’nin.

 

‘Devrimin mezar kazıcısı’

Stalin’in duracağı yoktu. Troçki’nin de pes etmeye niyeti. Nitekim bir Politbüro toplantısında muhalefetin nedamet getirmesini isteyen Stalin’e şu tarihi laf ediyordu Troçki: “Birinci Sekreter, devrimin mezar kazıcılığına soyunuyor.” Kan beynine sıçradı Stalin’in, beti benzi attı, Politbüro üyelerini şöyle bir süzdükten sonra hışımla koltuğundan kalkıp kapıyı çarparak  salondan çıktı. Tarihe geçen o sözler, Troçki’nin kaderini belirleyecekti. Nitekim Ekim 1926′da ikinci darbe geldi: Troçki Politbüro’dan çıkarıldı.

Nedense Stalinci kumpası görmesi epey uzun sürdü Troçki’nin. Haziran 1927′de şu çıkışı yaptı Politbüro üyelerine: “1924′ten beri yedi kişilik bir hizip var burada. Yani ben hariç herkes. Bu ‘yedili’ illegaldir ve Parti karşıtıdır. Arkadan iş çevirmektedir. Toplantılarının amacı bana yüklenmek. Bir kuralı var bu hizibin: Kendi içinde polemiğe girmemek, Troçki’yle ise her fırsatta polemiğe girmek. Ne Parti farkındaydı bu kumpasın ne de ben…” (Yıllar sonra kendileri de Stalin’in hışmını uğrayınca Kamenev ve Zinovyev, zamanında Troçki’ye karşı kumpas kurulduğunu itiraf edecektir)

 

Liderlik kavgası

Tam da Lenin’in korktuğu gibi Parti bölünme tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Stalin öncülüğündeki merkezcilerle Troçki’nin başını çektiği sol kanat karşılıklı saf tutmuştu. Parti ve bürokrasi tek tek Troçkistlerden ayıklanıyordu. Aziller, tutuklamalar, sürgünler birbirini izliyordu. Troçki’nin ifadesiyle bir tarafta ‘devrimin yerleşikleri’ vardı, diğer yanda ‘göçebeleri.’ Bir liderlik kavgasıydı bu aslında. Ya Stalin, Troçki’yi tasfiye edecekti ya da Troçki Stalin’i. Gerek Troçki gerek Stalin, Lenin’in varisliğine oynuyordu. Ama avantaj Stalin’deydi. Her şeyden önce Politbüro’da güç dengesi bariz biçimde Stalin’den yanaydı. Troçki entelektüel seviyesine, halkın zihnindeki yerine ve popülaritesine fazla güvenmişti. Bunların hiçbiri Parti bürokrasinin karşısında Troçki’yi ayakta tutmaya yetmeyecekti.

Üçüncü darbe Eylül 1927′de Komünist Enternasyonel’den geldi. Stalin her şeyi ayarlamıştı. İcra Komitesi’yle toplantı öncesi bir araya gelip gerekli talimatları verdi. Troçki ile Stalin ve diğerleri arasında hararetli atışmaların yaşandığı, ihanet, komplo, iftira gibi suçlamaların havada uçuştuğu ‘duruşma’ sonucunda hüküm verildi: Troçki’nin ihracına…

Son görüşme

Yaklaşık bir ay sonra Merkez Komite toplantısına çağrıldığında başına geleceği kestirebiliyordu Troçki. Daha konuşmasına başlamadan yuhalamalar, bağırıp çağırmalar ve hakaretler yağmaya başladı kürsüye. Stalin’in Troçki’yi yerden yere vuran konuşması ise dakikalarca ayakta alkışlandı. Oylamanın sonucu başta belliydi zaten. Troçki artık Merkez Komite’nin de üyesi değildi. Stalin ve Troçki birbirini bir daha görmeyecekti.

Troçki pes etmedi, bir ‘gerilla mücadelesi’ne soyundu Stalin’e karşı Parti içinde. İdeolojik ve siyasi bir mücadeleydi bu. Ama Stalin’in ‘düzenli ordu’su öylesine disiplinli ve örgütlü hareket ediyordu ki hiçbir şansı yoktu Troçkist gerillaların. Volkogonof, “Bu sadece görünüşte bir düelloydu. Stalin siyasi çekişmelerde düellodan ziyade cinayeti tercih ederdi” diye yazıyor.

Tüm bu süreç boyunca Stalin, Troçki’yi ‘bölücü’ olarak yaftalatmayı başarmıştı. Bu bilinçli bir çabaydı. Çünkü Lenin’in şu sözleri tüm Parti’nin ezberindeydi: “Partimiz için bölücüler Beyaz generallerden daha tehlikelidir.” Troçki ‘bölücü’yse Stalin de birleştirici kimliğine bürünüyordu ister istemez.

Partililer gözünde bozguncu, karşıdevrimci, halk düşmanıydı artık Troçki. Ve nihai darbe 14 Kasım 1927′de indirildi. Stalin’in talimatı üzerine Merkez Denetim Komisyonu, dava arkadaşlarıyla beraber Troçki’yi Parti’den ihraç etti. Böylelikle Stalin Troçki’nin Parti’yle son bağını da koparıyordu. Troçki bir yıl içinde tüm siyasi mevzilerini bir bir kaybetmişti.

 

Devrim yok sosyalizm var

Çok geçmeden Troçki’nin ‘Sürekli Devrim’ teorisinin de pabucu dama atıldı. Stalin’in ‘Tek Ülkede Sosyalizm’i kanıksandı. ‘Sürekli Devrim’ Bolşevik ihtilalinin Avrupa başta olmak üzere tüm dünyaya yayılmasını öngörüyordu. İhtilalin bekası da bunu gerektiriyordu. Troçki, bir sonraki Comintern konferansını Berlin’de, Paris’te, hatta Londra’da düzenlemenin hayalini kuruyordu. ‘Tek Ülkede Sosyalizm’in hedefi ise önce ve öncelikli olarak Rusya’ydı. Devrimin kök salması, emperyalizm karşısında dik durabilmesi için hızlı ve kapsamlı bir sanayileşme hamlesi lazımdı. ‘Devrim ihracı’yla vakit ve enerji kaybedilmemeliydi.

Amok koşusu

Ordusuz bir generali andırıyordu artık Troçki. Ama Stalin açısından hala bir tehditti. İlk akla gelen hal çaresi sürgündü. Çok geçmeden karar verildi: Alma Ata, Kazakistan. 17 Ocak 1928′de Troçki bir ‘veda nutku’na mahal vermemek için evinden yaka paça alınıp palas pandıras trene bindirildi.

Isaac Deutscher’in ifadesiyle ‘Silahsız Peygamber’in Amok koşusu başlamıştı. Sürgündeydi ama kalemi durmuyordu. Muhalefetten yana umudunu yitirmemişti. Alma Ata ile Moskova arasındaki yazışma trafiği her geçen gün yoğunlaşıyordu. Stalin’in her bir mektuptan haberi vardı tabii ki. Sabrının taşması uzun sürmedi. Bir Politbüro toplantısında cekmecesinden çıkardığı mektuplardan bazı satırlar okuduktan sonra, “Bu soysuz, Merkez Komite ve Parti’den kovuldu ama hala dersini almamış. Ne yani, o terör estirmeye, isyan çıkartmaya çalışırken biz burda oturup öylece seyredecek değiliz herhalde” dedi. Ve sonra da kararını açıkladı: “Ülke dışına sürülsün.”

Çok geçmeden Troçki’ye ultimatom verildi. Ya siyasi faaliyetlerine son verecek ya da tamamen tecrit edilecekti. Troçki devrime bağlılığını gerekçe göstererek ultimatomu reddetti. Olsa olsa Sibirya’ya sürüleceğini düşünüyordu ama Stalin’in aklında başka bir yer vardı.

 

Ve İstanbul…

Alma Ata’dan yine apar topar ve bu kez istikameti meçhul bir trene bindirildiğinde sürgün hayatının birinci yılı geride kalmıştı Troçki’nin. Sürgünün ikinci durağını yolda, 7 Şubat 1929 günü öğrendi: İstanbul.

Stalin, Troçki’yi siyaseten tasfiye etmiş, ideolojik olarak marjinalleştirmiş ve nihayet gözden ırak etmişti. Yine de peşini bırakmıyordu. Büyükada’ya yerleşen Troçki göz hapsindeydi. Attığı her adımdan haberdar edilmek istiyordu Stalin. Bir yandan da Troçki’yi devrim tarihinden silme girişimlerini sürdürüyordu. 20 Şubat 1932′de Sovyet vatandaşlığından çıkarıldı Troçki. Meşhur 1934 Moskova Duruşmaları’ndaysa sahte ifadeler ve zoraki tanıklıklarla ‘vatan haini’ ilan edildi. Stalin moral açıdan da çökertmek niyetindeydi Troçki’yi.

Büyükada’da geçirdiği dört yılın ardından Troçki, sırtında Stalin’in yapıştırdığı ‘emperyalizm ajanı’ yaftasıyla Fransa ve Norveç’te de tutunamayınca Meksika’ya sığındı. Kendini tamamen yazıya vermişti. Bıkıp usanmadan Stalin’in önderliğinde Sovyet tarihinin bir yalana dönüştürüldüğünü, devrimin yolundan saptırıldığını kaleme alıyordu.

 

Nihai çözüm

Stalin kabusdan kurtulabilmek için yapabileceği tek şey kalmıştı artık: Trçoki’yi öldürtmek. Herkesin bildiği bir sırdı bu aslında. İş öyle bir noktaya geldi ki Coyoacan’daki evini ziyaret eden hemen herkes Troçki’yi son kez gördüğünü düşünmeden edemiyordu.

Mayıs 1940′ta gerçekleştirilen ilk suikast eylemi başarısızdı. Stalin’in ikinci bir fiyaskoya tahammülü yoktu… Cellat olarak seçilip ince bir planla mürit kisvesi altında Troçki’nin yakın çevresine dahil edilen Ramon Mercader ölümcül darbeyi indirdiğinde tarih 20 Ağustos 1940′tı. Stalin nihayet muradına ermişti…

(Atlas Tarih, Şubat-Mart 2013)

 

 

LENİN’İN VASİYETİ

Bolşevik lider Vladimir Lenin tarafından 1922 yılı sonu – 1923 yılı başında yazılan belge. Belgede Lenin Sovyetler Birliği yönetim organlarında değişiklik yapılması gereğini bildirmektedir. Ayrıca Sovyet liderleri hakkında düşüncelerini de sıraladığı belgede özellikle Josef Stalin’in Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreteri görevinden alınmasını önermiştir.

Belge

Lenin belgenin Nisan 1923’de yapılacak olan XII. Kongre’de okunmasını istiyordu. Ancak Mart ayında geçirdiği beyin kanaması yüzünden felç oldu ve konuşma yetisini kaybetti. Bunun üzerine vasiyet eşi Nadezhda Krupskaya tarafından gizlendi ve saklandı. Eşi, Lenin’in iyileşeceğini umuyordu. Lenin’in 21 Ocak 1924 günü ölmesiyle beraber vasiyeti Komünist Partisi Merkez Komitesi Sekretaryasına teslim etti. Mayıs 1924’de yapılacak olan XIII. Kongre delegelerine de bildirilmesini istedi. Lenin’in vasiyeti, partiyi yöneten üçlü olan Josef Stalin, Grigori Zinovyev ve Lev Kamenev’i çok zor durumda bıraktı. Eğer vasiyet örtbas edilirse haklarındaki eleştiriler partililer tarafından öğrenilmemiş olacaktı. Ancak parti önderliği Bolşevikler arasındaki saygınlığı tartışılmaz olan önderleri Lenin’in isteğini kabul etmedikleri daha büyük sorunlarla karşılaşmaktan çekinmekteydi. Partinin yönetimiyle ilgili özellikle Leon Troçki ile iktidar mücadelesinin ortasında olan liderlik açmazda kalmıştı. Sonunda Merkez Komitede önerilen uzlaşmaya göre vasiyet XIII. Kongre delegelerine aşağıdaki şartlarla verilecekti:

-Vasiyet her bölge delegeleri tarafından ayrı ayrı okunacak, eş zamanlı okuma olmayacaktır

-Not almak yasaktır

-Kongre süresince vasiyetten bahsedilmeyecektir

Öneri Merkez Komitede Krupskaya’nın muhalefetine rağmen çoğunluk oyuyla kabul edilir. Bu şekilde vasiyet Lenin’in öngördüğü etkiyi yaratmayacak ve Stalin Merkez Komiteye istifasını sunmasına rağmen bu talep kabul edilmeyecektir. Stalin Genel Sekreterliğe devam edecektir. Belge parti içinde süren hizip mücadelelerinde sürekli gündemde kalacaktır. 1924-1927 yılları arasında Sol Muhalefet ile Stalin-Buharin ekibi arasındaki mücadele döneminde Stalin 1926 Temmuz Merkez Komite birleşiminde okumak durumunda kalır. Vasiyetin tashih edilmiş bir versiyonu Aralık 1927’de yapılan XV. Kongresinde delegelere basılı olarak verilir. Ancak belge parti dışında yaygın olarak basılmayacaktır. Vasiyetin varlığı ve içeriği ile ilgili olarak Batıda ilk haberler Max Eastman’ın Lenin Öldüğünden Beri adlı 1925 yılında yazılan eseriyle ortaya çıkar. Sovyet liderliği ise konuyla ilgili olarak bir reddiye yazısı yazması için halen Politbüro üyesi olan Troçki’yi görevlendirir. Troçki Eastman’ın verdiği bilgileri reddeden bir yazı kaleme alır ve yayınlar. Stalin döneminde belgenin varlığından bahsetmek Bolşevik karşıtı propaganda kapsamında suç olarak değerlendrilmiş ve cezalandırılmıştır. Stalin’in 1953 yılında ölmesinden sonra 1956 yılında yapılan ünlü XX. Kongre ile birlikte vasiyet resmen yayınlanmıştır.

 

Belgenin içeriği

 

Belge aslında Lenin’in kendisinin de dahil olduğu Sovyet hükümetinin bir eleştirisidir. Gelecekte partide yaşanması muhtemel tehlikelerden bahsedilerek bazı öneriler yapılmıştır. Stalin ve Troçki eleştirisi:

“          Yoldaş Stalin, Genel Sekreter olur olmaz elinde büyük bir güç biriktirmeye başladı. Bu yetki ve gücü gerekli özenle kullanacağına dair emin olamıyorum. Diğer yandan yoldaş Troçki ise İletişim Halk Komiserliği başlığında da görüldüğü gibi Merkez Komite iradesine karşı yürüttüğü mücadele sırasında önderlik kabiliyetlerini göstermiştir. Belki de halihazırdaki Merkez Komitedeki en kabiliyetli kişidir ancak kendisine aşırı güvenmekte ve işlerin sadece yönetsel taraflarıyla ilgilenmektedir.

Halihazırdaki Merkez Komitesinin öne çıkan bu iki liderinin bahsettiğim özellikleri eğer Parti önlem almazsa ileride bir bölünmeye yol açabilir, bu ayrışma beklenmedik bir anda yaşanabilir.   „

 

— Lenin

 

Lenin, Stalin’in kullanabileceğinden daha fazla güce sahip olduğunu ve eğer onun yerine geçerse tehlikeli olabileceğini düşünüyordu. Birkaç hafta sonra yaptığı eklemede Stalin’in Genel Sekreterlik konumundan alınmasını önerir:

“          Stalin çok kaba; biz komünistler arasında bu kötü özellik katlanılabilir olsa da Genel Sekreterlik makamı için tahammül edilemezdir. Bu yüzden yoldaşların Stalin’i o konumdan almanın bir yolunu bulması ve Yoldaş Stalin’den bu açıdan farklı bir yoldaşı aynı göreve getirmenin bir yolunu bulmaları gerektiğini düşünüyorum; daha anlayışlı, daha sadık, daha saygılı ve yoldaşlarına karşı daha düşünceli, daha az kaprisli vb. Bu durum ayrıntı olarak değerlendirilebilir. Ancak partide olası bir bölünmenin engellenmesi açısında Stalin ile Troçki’nin ilişkisiyle ilgili yazdıklarım önemsiz değildir, belirleyici olabilecek bir ayrıntıdır.          „

 

— Lenin

 

30 Aralık 1922 günü Ulusal Sorun Üzerine adlı eserinde Lenin; Gürcistan Olayı ile ilgili olarak Feliks Dzerjinski, Grigori Ordjonikidze ve Stalin’i eleştirerek Büyük Rus milliyetçiliği ile itham etmiştir:

“          Bu konuyla ilgili Stalin’in yönetsel olarak aceleciliği ve sosyal milliyetçiliğe olan meşhur sevdası yüzünden ölümcül bir hata işlenmiştir. Siyasette bu tür bağlılık genellikle en kötü sonuçlara yol açar.   „

 

— Lenin

 

Lenin, vasiyetinde diğer Politbüro üyelerini de eleştirmekten geri durmayacaktır:

“          Zinoviev ve Kamenev’in Ekim günlerindeki davranışları (Ekim 1917’de iktidarın alınmasına karşı muhalefetleri) şüphesiz bir istisna değildi, ancak kabahat aranacaksa Troçki’nin Bolşevik olamamasına da bakılmalıdır.          „

 

— Lenin

 

Son olarak genç Bolşevik önderler Nikolay Buharin ve Georgi Pyatakov eleştirilecektir:

“          Onlar bence gençler arasında en öne çıkan isimlerdir ve aşağıda belirttiğim hususlar akıldan çıkartılmamalıdır: Buharin Partideki en değerli ve en öne çıkan teorisyen olmakla kalmayıp tüm Partinin sevgilisidir, ancak teorik düşünceleri ancak büyük bir şerh konarak Marksist olarak değerlendirilebilir, onda skolastik bir yan sürekli var oldu.(Diyalektikle ilgili hiçbir çalışma yapmadı ve korkarım ki tam olarak algılayamadı)

Pyatakov ise şüphesiz çok kabiliyetli birisi ancak işlerin yönetimsel kısımlarına aşırı önem gösteriyor ve önemli siyasi sorunlarda bu sıkıntı yaratıyor.

Yapılan bu değerlendirmeler sadece içinde bulunduğumuz durum için ve bu öne çıkan sadık Partililerin bilgilerini artırma ve tek taraflılıklarını geliştirmeye fırsat bulamamaları varsayımı üzerine yapılmıştır. „

 

—    Lenin

 

Kaynak:

http://tr.wikipedia.org/wiki/Lenin%27in_Vasiyeti

Gelgelelim Stalin’in ünlü yargılamaları olan1936-1937-1938 duruşmalarına. Bu yıllarda yapılan dört duruşmada sanıklar arasında bir eski başbakan, bir çok başbakan yardımcısı, Komünist Enternasyonel’in iki eski başkanı, sendikaların genel başkanı ( duruşmalardan önce intihar eden Tomsky’di bu ), Genelkurmay Başkanı, Ordu siyasi Komiserliği Başkanı, bütün önemli askeri bölgelerin komutanları, Avrupa ve Asya’da ki Sovyet elçilerinin hepsi ve en sonda sözünü ettiğimiz halde öncekilerden daha az önemli olmayan iki siyasi polis başkanı yani  Zinoviev ve Kamanev davalarında kullanılan delilleri sağlamış olan Yagoda ve öteki davalar için aynı şeyi yapmış olan Yezhov vardı. Bütün bunlar Stalin’i ve öteki politbüro üyelerini öldürmeye teşebbüs etmekle, kapitalizmi yeniden kurmaya çalışmakla, Rusya’nın askeri ve siyasi gücünü ortadan kaldırmakla ve şu ya da bu şekilde Rus işçi kitlelerini zehirlemek ya da ortadan kaldırmakla suçlanmışlardı

 “1937-1938 yıllarında, yaklaşık bir buçuk milyon insan kurşuna dizildi. Stalin, çoğunu tanıdığı yaklaşık 39.000 kişinin ölüm listesini bizzat imzaladı. Stalin’in yükselttiği Beria’nın sorumlu olduğu Gürcistan, özellikle ağır bir darbe yedi; Komünist Partisi’nin %10’u tasfiye edildi; Onuncu Gürcistan Parti Kongresi’ne katılan 644 delegenin 425’i kurşuna dizildi.”


(Simon Sebag Montefiore Genç Stalin Çev: Yavuz Alogan, İthaki, Ekim 2010 sayfa 431) – ( aktaran: Gün Zileli – Şu Lenin ve Troçki Mirası Meselesi… adlı makale – 14 Kasım 2010)

Bir başka yerdeki Troçki’nin oğlu Lev Sedov’a  ait kaynak ise olayları ve yargılanan ya da yargılanmadan kurşuna dizilen-katledilen kişileri söyle açıklıyordu:

25 Ağustos 1936: Stalin’in düzmece mahkemeleri Marksistleri ve muhalifleri idam etmeye başladı

Stalin önderliğindeki bürokrasi 1924 yılından itibaren adım adım iktidarı ele geçirerek, karşı devrim sürecini başlattı. İlk olarak yönetim kadrolarındaki devrimci Marksistler tasfiye edildi; Troçki önce partideki tüm görevlerinden uzaklaştırıldı, sonra partiden atıldı, sürgüne gönderildi, vatandaşlıktan çıkartıldı. 1936 yılında başlayan düzmece Moskova mahkemeleri ise bürokrasinin hakimiyetini kayıtsız şartsız kabul etmeyen herkesi saçma gerekçelerle idama mahkum etmeye başladı.

Aslında Stalin’in sadık destekçilerinden olan, ancak artan popülaritesi yüzünden Stalin’i giderek daha fazla kuşkulandıran Kirov’un 1934 yılı sonunda karanlık bir şekilde öldürülmesi, Stalin’in önderliğindeki bürokrasinin cadı avını başlatmasına olanak sağladı. Başta devrimci Marksistler, muhalifler ve bürokrasinin iktidarını ses çıkarmadan onaylamayan herkes, devrimi gerçekleştiren kadroların birçoğu idama mahkûm edildi, 3 yıllık bir süreçte milyonlarca insan öldürüldü.

1938 yılına gelindiğinde, 1917 Ekim Devrimi’ni gerçekleştiren merkez komiteden geride yalnızca Stalin ile Kolontay kalacak; ‘Zafer Kongresi’nin 1.966 delegesinden 1.108’i ortadan ‘kaybolacak’tı. Stalinist terörden Kızıl Ordu da nasibini aldı: Beş mareşal, sekiz amiral (yani amirallerin hepsi), 80 kişilik Yüksek Askeri Konsey’den 75’i, 11 savaş komiseri yardımcısının tamamı, generallerin üçte ikisi ve alay komutanlarının yarısı; yani Kızıl Ordu’nun en seçkin kadrolarının yarıya yakını öldürüldü, görevden alındı ya da sürgüne gönderildi. Stalin, bu süreçte, 1.600.000 dolayında komünistin öldürülmesine önderlik etti -ki bu, tarihteki en büyük komünist katliamıdır.”

(1936 Moskova Duruşmaları Üzerine Kızıl Kitap, Lev Sedov)

Bir başka kaynak da olaylara şöyle bakıyordu:

1936-38 yılları arasında üç ana duruşma yürütüldü. 19 Ağustos 1936’da başlayan birinci duruşmada başlıca sanıklar Zinovyev, Kamanev, Evdokimov, Bakayev, Smirnov, Mraçkovski gibi Bolşevik Parti ve Komintern yöneticilerinden; Ter-Vaganyan, Pikkel, Golzman, Dreitzer ve Reingold gibi Bolşevik Parti ve muhalefet üyesi olan tanınmış kişilerden; ve tertibin bir parçası olarak davaya dahil edilmiş muhbirlerden oluşmaktaydı. Bunların dışında mahkemede hazır bulunmayan iki sanık daha vardı: Baş sanık Troçki ve oğlu Lev Sedov. Birinci Moskova Duruşması, partinin ve ülkenin önderlerine karşı terörist saldırılar hazırlayıp uygulamakla görevlendirilmiş bir “merkez”e katılmakla suçlanan 16 sanığın 25 Ağustos’ta kurşuna dizilmesiyle sona erdi. İdam edilenler arasında Zinovyev ve Kamanev de bulunuyordu

Bu duruşmayı, 23-30 Ocak 1937 ve 2-13 Mart 1938 tarihleri arasında yapılan ikinci ve üçüncü Moskova Duruşmaları izledi. İkinci duruşmada birbirine karıştırma yöntemiyle seçilmiş ve aralarında Pyatakov, Radek, Serebriyakov, Sokolnikov, Dobnis ve Muralov gibi tanınmış Bolşeviklerin bulunduğu 18 sanık “Troçkist-Zinovyeci merkez”i kurmak, işçileri zehirlemek, iktisadi kundakçılık gibi suçlarla yargılandılar. Pyatakov, Radek ve Sokolnikov hapis cezasına çarptırılırken diğer 15 sanık ölüme mahkum edildi. Üçüncü duruşmada ise aralarında Buharin, Rikov, Rakovski, Kretinski gibi Bolşevik önderlerin olduğu 21 sanık bir “sağcılar ve Troçkistler bloku”na katılmakla ve düşman devletlerle ittifak halinde SSCB’yi parçalamakla suçlandılar. Sanıkların on dokuzu idam edildi.

(Sınıf Bilinci Dergisi, 1988)

Böylece Ekim Devrimi’ni gerçekleştiren kadroların ve öncü işçilerin tümü tasfiye edildi, bürokrasi iktidarını tam anlamıyla tesis etti ve işçi devleti olduğu iddia edilen bir ülkede vahşi kapitalizmi aratacak bir baskı ve sömürü dönemi başladı.

Stalin ve bürokrasinin katlettiği kurbanların hepsi de ihtilalin daha ilk günlerinden itibaren, İngiliz, Fransız, Japon ve Alman casusluk servisleriyle birlikte çalışmakla, ve Sovyet Rusya’yı parçalayıp toprağının büyük parçalarını Almanlara ve Japonlara vermek için Nazilerle gizlice anlaşmış olmakla suçlanmışlardı. Davalar görüldükçe biriken bu suçlamalar doğru olsaydı, Sovyet Devletinin var olmasını ve var olmasını açıklamaya çalışmak olanaksız olurdu. Devletin her kademesine sızmış olduğu iddia edilen adamların üzerine yıkılan cinayet sayısı sadece üçtü. Öldürüldüğü iddia edilen kişilerden biri de vadesiyle ölen Maksim Gorki’ydi.

Tanınmış kişilerin çoğu gizli oturumda yargılandı, bir çoğu yargılanmadan idam edildi, çünkü işlemedikleri suçları itiraf etmemişlerdi. Ama alenen yargılanan talihsiz kişilerin hepsi, pişmanlık gösterdiler, günahlarını yüksek sesle itiraf ettiler ve şeytanın oğulları olduklarını söyleyip, ayağı altında ezildikleri üstün insana övgüler yağdırdılar. Dehşete düşmüş ve aptallaşmış bir millet, savcı Vişinski’nin ‘’kudurmuş köpekleri öldürün’’ nakaratını hep bir ağızdan söyleyecek duruma getirilmişti. Davaların ilerlemesini ve yargıların temelini sağlayan biricik şey, suçlananların ifadesiydi. Normal yargılama usulleriyle temellendirilebilecek tek kanıt yoktu elde.

(Ç. Can Dünya Türkiye ve Sosyalizm Odak kitap Eylül -2004 sayfa-409-410)

Bu noktada dünya sosyalist hareketinde çifte standartçılığına dikkat çekmek gerekiyor. Kapitalist toplumda ki anti-demokratik uygulamalara karşı gayet aklı başında savunmalar yapan devrimciler, Sovyetler birliğinde ki akıl almaz uygulamalar söz konusu olduğunda bambaşka bir mantığa geçiyorlardı. O noktada demokratik ilkeler ve eleştirel akıl bir yana bırakılıyordu. Bu mantık fanatizmin mantığıydı.

Stalin yargılamaları, Moskova duruşmaları tamamen uydurma, düzmece delillere dayanıyordu. Stalin bütün muhaliflerini mahkeme önüne gizli ya da açık duruşmalarla çıkarıp, hiç çıkarmadan da kurşuna dizdirdiği gibi bunu III. Enternasyonel ( Komünist Enternasyonel )  aracılığıyla bütün dünya komünist partilerine onaylattı. Stalin kendi çizgisinde olmayan başka ülke komünist partilerini, mesela Yugoslavya’da Tito’yu ajan, hain, faşist diye damgalamış III. Enternasyonel aracılığıyla bütün dünya devrimci hareketine bunu onaylatmıştı. Stalin bu tip kişi ve kuruluşları ya bendensin ya da karşı taraftansın mantığıyla eziyordu. Eğer sosyalistsen, komünistsen benim çizgimde olacaksın, benim her yaptığımı olumlayacaksın mantığı Stalin’in en önemli mantığıydı. Bütün III. Enternasyonel partiler dahil edilerek Yugoslavya’ da ki Tito ve arkadaşlarına karşı yürütülen iftira kampanyası da aynı böyle bir şeydi.

Ancak Stalin Yugoslavya’ da baltayı taşa vurduğunu sonradan anlayacaktı. Tito tıpkı anti-faşist mücadelede gösterdiği dirayeti Stalin  dayatmalarına karşı da gösterdi. Stalin’in en prestijli olduğu bir dönemde Komüntern Yugoslavya’ya söz geçiremeyince onu casus ve ajan uydurmalarıyla dünya komünist hareketinden tecrit ettikten sonra düşman saflarına itmeye çalıştı. Tito hem öngürü yeteneği ve becerisi, hem de pragmatizmi sayesinde Stalin’in hamlelerini boşa çıkarmayı ve direnebilmeyi başardı. Sonunda Stalin’in ölümünün ardından SSCB yöneticileri bütün kabahati Stalin’e yıkarak Yugoslavya ile barıştılar. Tito ve arkadaşları hakkında dünya komünist hareketine belletilen hain ve faşist ajan suçlamalarının yalan olduğu ortaya çıkmıştı.

(Ç. Can Dünya Türkiye ve Sosyalizm Odak kitap Eylül -2004-sayfa-412)

Moskova yargılamalarında ki mantık aldı yürüdü. Bu mantık diğer partilere de geçti. Arnavutluk lideri Enver hoca, en yakın arkadaşı Mehmet Şehu’yu ortadan kaldırdıktan sonra uluslar arası casus olduğunu açıklamıştı. Bütün dünyanın AEP yanlısı komünist örgütleri derhal  bu açıklamanın doğruluğunu anlayarak devrimci adalet anlayışı konusunda nasıl eğitimli olduklarını ortaya koymuşlardı.

(Ç. Can Dünya Türkiye ve Sosyalizm Odak kitap Eylül -2004-Sayfa-412)

Komünizm Hıristiyanlığın yaşadığı engizisyonun bir benzerini yaşayarak bozuldu. Onun eleştirel ve özgürlükçü içeriğine karşıt nitelikteki araçlar, yöntemler ve uygulamalar dünya komünist hareketine onaylatıldı ve benimsetildi. Bu tip haksızlıklara onay vermek devrimin yüksek çıkarları arasında görüldü. Marksist hareket iktidar mücadelesi uğruna sosyalist hasımlarını ajan ilan etmenin, onlara siyaseti yasaklamanın, siyasi cinayetlerin, güç olma uğruna türlü ahlaksızlıklara başvurmanın, yalanın, ihanetin meşru hale geldiği bir alan oldu. İnsanlar yapılanları eleştirmemeyi, yapılanları gözü kapalı kabul etmeyi öğrendiler. SSCB’nin gücü ve emperyalizmin kötülükleri nedeniyle bütün bu yöntemlerin kabul görmesi mümkün oldu. Bugün Türkiye solunda devrimci amaçlarla bağdaşmayan yollar ve yöntemlerin meşru görülüyor hatta akıllılık olduğu görülüyor olmasının en önemli nedeni geçmişten devralınan bu olumsuz anlayış ve geleneklerdir. Bunu yapanların Stalin ya da Troçki hakkında ne söyledikleri önemli değildir. Zaten sorun Stalin ya da Troçki sorunu değildir, devrimci hareketin sorunudur.

(Ç. Can Dünya Türkiye ve Sosyalizm Odak kitap Eylül -2004 – sayfa – 414)

Stalin onca tasfiye, yargılama, idamlar yaptıktan sonra ölmesine çok yakın bir zamanlarda kendi partisinde çok geniş ve kapsamlı bir tasfiyeye hazırlandığı söyleniyordu. Stalin’in ölümünden sonra yapılan ünlü XX. Kongrede Lenin’in Stalin’in görevden alınmasını isteyen mektubunu okumuşlardı. Ancak Lenin, o dönemde hasta yatağında olduğu için gelişmelere daha fazla müdahale edememişti.

Leninizm, Leninizm diyerek yılarca Lenin’i sömüren, ona dayanarak potansiyel gücünü arttıran, ülkede ve partide ki egemenliğini pekiştiren Stalin, Lenin’in ölüm döşeğinde yattığı zamanlarda, Lenin’in karısı Kurupskaya’ya telefonda ağza alınmaz küfürler ediyordu. Lenin bu küfürleri öğrendiğinde yatakta yarı felçli bir vaziyette yatar bir durumdaydı. Ona rağmen Stalin’e şu mektubu yazarak tepkisini ortaya koyar:

JOSEPH STALİN’E

5 Mart 1923

(çok gizli)

(özel)

(kopyaları Kamanev ve Zinoviev yoldaşlara)

Sevgili yoldaş Stalin,

Karıma telefon edip çirkin sözler söyleyecek kadar kabalaştınız. Kendisi size bunu unutmaya hazır olduğunu söylemişse de Zinoviev ve Kamanev ondan olanları öğrenmişlerdir. Bana karşı yapılan şeyi öyle kolay unutmaya niyetim yok ve elbette karıma yapılan her şeyi kendime de yapılmış sayarım. Dolayısıyla sizden sözlerinizi geri alıp özür dilemek ya da aramızda ki ilişkileri koparmak arasında tercih yapmak üzere iyice düşünmenizi istiyorum.

Saygılarımla

Lenin

Lenin, TE, c:45, sayfa 607-608

Çeviren – Meral Delikara Topçu –  Lenin’in Son Kavgası – Konuşmalar Ve Yazılanlar 1922- 1923   – Öteki Yayınevi – Ankara – Ocak – 1999 I. Baskı –Sayfa – 275

RUS DEVRİMİ VE REEL SOSYALİZM-X I

Reel sosyalizm, bürokrasinin diktatörlüğüne dayalı sosyal devlet kapitalizmiydi.

Reel sosyalizm, var olduğu yerde konut, eğitim, sağlık, alt yapı, işsizlik gibi sorunları çözmüştü. Merkezi planlama da onların belli bir aşamada ekonomik-sanayisel gelişmesine, kalkınmalarına katkı sunmuştu. Bu Rusya’da da Çin de de böyle oldu. Ancak reel sosyalizm, kapitalizmi aşan, onun alternatifi olacak bir model olamadı. Çin asıl sıçramasını emperyalizmler kurduğu ilişkiler sayesinde yaptı. Bugün Çin hem doğuda hem de batıda kalkınma ve ekonomik gelişmeler bakımından korkulan, dikkate alınan bir ülke haline geldi. Ama Çin bugünlere kolay gelmedi, ülke nüfusu çok büyüktü ve yeteri kadar gelişmiş bir ülke değildi. İnsanların karnını doyurmak, iş-güç sahibi yapmak, gelecek sahibi yapmak kolay değildi. Çin’ de insanlar devrim sonrası açlıktan kırılıyordu, yiyecek ekmek bulamıyordu. Çin, kapitalizme uygun önlemler alarak ve batı kapitalizmiyle ortaklıklar kurarak bunları aştı. Önceleri devrimin hemen sonrası Çin, Rusya’yla ekonomik ilişkiler kurmaya yöneldi ama araları bozulunca Rusya ekonomik ve teknik yardımı kesti. Daha da kötüsü bir birlerinin sınırlarına askeri güç yığdılar. Çin nüfusu çok büyüktü emperyalist-kapitalist dünya için önemli bir pazardı. Ucuz iş gücünün olması Çin’e oluk-oluk dış yatırımın akmasına yol açıyordu. Dünyanın gelişmiş ülkeleri hem Çin’in yükselişinden kaygı duyuyorlar hem de onu sanayi, ekonomi, kalkınma yollarında gelişip büyümesine yol açıyorlardı. Çin’in şu anki durumu hemen hemen böyledir.

Rusya’da 1917 devriminin hemen sonrasında karşılaşılan açmazları aşabilmek için sosyalizme değil, kapitalizme dayanılmaya çalışıldı. ‘’Savaş komünizmi’’ tabiri ortaya atıldı. Savaş komünizmi ne demektir ? Kapitalizme dönük uygulamaları sosyalizme adapte ederek uygulamaktı buna da ‘’savaş komünizmi’’ demişlerdi. NEP ( Yeni ekonomik politika ) bu da sosyalistlerin elinde uygulanan kapitalizme ait argümanlardır. Devrimin hemen sonrasında karşılaşılan iç savaş ve arkasından gelen dış emperyalist saldırı sosyalizmin uygulanmasına olanak vermedi. Gerçi iktidarda Bolşevikler vardı ama önlemler kapitalizm kurallarına uygun alınmak zorunda kalındı. Fabrikalarda otorite olması gereken işçi komiteleri olamadı ve fabrika müdürleri olağanüstü yetkilendirilmeler yoluna gidildi. İşçi sınıfının devrimden önce de sınıf örgütleri olan Sovyetler örgütü ülkede alt yapıda da üst yapıda da egemen olamadı. Bunların adları bugünlere kadar lafta geldi, gerçekte bir iktidar organı değildiler. İktidarı almış olan Bolşevikler kedilerinden başka kimseye siyaset yapma hakkını sosyalist de olsa tanımamışlardı. O nedenle Reel sosyalizm, sosyalizm değildir, sosyalist demokrasi yoktur. Sosyalizm Mark’ın teorilerine göre kesin bir şekilde sınıfın iktidarıdır. Bir ülkede proleterya diktatörlüğü var diyebilmemiz için gerçekten de proleteryayı iktidarda olduğunu görmemiz gerekir. Lenin’in, Troçki’nin, Stalin’in iktidarda yönetici olmaları sosyalizm değildir. Sosyalizm sınıfın iktidarı olmak zorundadır. Ya da işçi-köylü sınıfı iktidarı olmak zorundadır.

Yukarıda Lenin’in hayatını kaybedinceye kadarki istenmesine rağmen sosyalizm kurulamamıştı. Kurulan kapitalizmle sosyalizm arası bir sistemdi. Bu bugünlere kadar da böyle geldi. Üretim araçlarını devletleştirmek te sosyalizm değildir. Sosyalizm, üretim ilişkilerinin alanlarında ve üst yapı kurumlarında da işçi sınıfının yönetici olmasını gerektirir. Devamla gereğinde gerektiği zamanda yukarıda olan yöneticileri geriye çağırabilir ve başkalarını oraya gönderebilmeliydi. Yönetici olması gereken işçi kitlesi korkutulmuş bütün yönetim kademelerinden dışlanmıştı. Zaten devrim gününden beri yönetici olmamıştı. Belki ilk yılarda zor koşullar altında olunduğu için maruz görülebilir ama 90 yıl böyle gidersen orada bir art niyet var demek zorunda kalırız. Bu sisteminde sosyalizm olmadığını söylemek zorunda kalırız. Lenin ölünceye kadar hep lider olmuştu, ondan sonra iktidar mücadelesini kazanan Stalin ölünceye kadar lider olmuştu. İktidara da aşağıda olan katmanları ortak etmiyorlar. Bunun adı parti diyelim, merkez komite diyelim, devlet kadroları diyelim ne dersek diyelim bu sistem dört dörtlük bürokrasinin diktatörlüğüdür. Erk hep seçkin-erdem sahibi proleter devrimcilerin elinde, hiç aşağıya bakan yok. Lenin bürokrasiye ve ekonomizme karşı sistemli bir mücadeleye girmek istiyordu ama sağlığı buna yetmedi.

Kore’ye bakıyoruz, devrim döneminde lider olan Kim İl Sung hayatını kaybedinceye kadar lider oluyor, yerine oğlunun geçmesini istiyor, öyle de oluyor. Oğul da hayatını kaybediyor gene yerine oğlu geçiyor. Bu kişi doğru kişi bile olsa bu sistem sosyalizmidir, başka şey midir ? Yoksa padişahlık mıdır ? İyi de bu kişi olmasa bu ülke batacak mı ? yok olup gidecek mi ? bu kadar büyük bir ülkede kimse çıkıp bu adamın yerine yönetici olamayacak mı ? Acaba bu ülke sınıfın iktidarı mı ? yoksa Kim İl Sung ailesinin hanedanı mı ? Küba da da Kastro çok büyük bir kişiydi, durumu ağırlaşınca yetkilerini kardeşine bıraktı. Kuşkusuz oda devrime başından beri katılmış ve Fidel’le birlikte olmuştu. Belki oda yetenekli bir politikacıydı ama başka böyle uygulamalar insana garip geliyor. Suriye’de baba Esad gitti, oğul Esad geldi, Azerbaycan’da baba Aliyev gitti, yerine oğul Aliyev geldi. Bu konu artık günümüzde sorgulanması gereken bir konudur.

Lenin’in yıllar süren politik yaşamı demokrasinin ve özgür tartışma ortamının özellikleriyle doludur. Lenin kişi kültüne, kişi yüceltmesine, kişi diktatörlüğü hevesine düşmemiştir. Taaa 1900 yılarından önce ‘’İşçi sınıfının kurtuluşu için mücadele birliğin grubundan’’ beri böyledir. Grupta, partide alınan kararların ortak alınması için mücadele etmiştir. Komite kararları almaya çalışmıştır. Partiye ya da idari organlara kararlar alınması için yazı göndermiş ve alınmasını istediği kararların bütün üyeler tarafından tartışılarak alınmasına çalışmıştır. Kendi fikirlerine karşı olan insanlara karşı ideolojik mücadele için girmiş ve vurmaya-kırmaya çalışmamıştır. Lenin, parti disiplininin çok yükseltildiği dönemlerde bile özgür tartışma ortamını ortadan kaldırmamıştır. Eylem kararlarının alınmasından önce isteyen istediği gibi fikirlerini ileriye sürebilir ancak bunun sonunda alınmış olan kararlara herkesin uyması zorunlu tutulmuştur.  Kısaca Lenin, devrim mücadelesinde son derece demokrat, sosyalist demokrasiyi uygulamaya çalışan birisiydi. Ancak Lenin ve Bolşeviklerin iktidar olmasından sonra olağanüstü koşullar altında bunu uygulayamadıklarını görüyoruz. Bunu da tek düzeltecek otorite gene Lenin olacaktı ama sağlığı ve ömrü buna yetmedi.

Reel sosyalist ülkeler varlığıyla batıya karşı az-çok bir denge unsuru olabiliyorlardı. Onlar yıkıldıktan sonra emperyalizm dünyanın kriz bölgelerine karşı daha açık ve pervasız bir saldırı içinde oldu. Bu bakımdan reel sosyalizmin olumlu yanlarından bahsedilebilir. Geri ve bağımlı ülkelere de kurtuluşlarında yardımcı olmuşlardı ama bazı yerlerde aksini de yaptılar. Çin ve Yugoslavya devrimleri Stalin ve Komünist enternasyonale rağmen gerçekleşti. Avrupa’nın daha başka ülkelerinde komünist partiler iktidarı alabilecek durumdayken Stalin bunlara engel oldu ve sınıf işbirliği çizgisini dayattı. Reel sosyalizmin Stalin döneminde de çok zigzagları oldu ve bunları komünist enternasyonel partilerine empoze ederek onlarına kişiliksiz partiler haline gelmesine yol açtı.

Hitler’le saldırmazlık anlaşması yapmış, buna göre dünya komünist örgütlerinin Hitler’i eleştirmelerinin önüne geçmişti. Aynı Stalin, Avrupa komünist partilerinin, Hitler’e karşı sosyal demokratlarla ittifak yapmalarını da önlemiş ama daha ilerde bu partiler daha kötü ittifaklar için girmek zorunda kalmışlardı. Stalin, Hitler’le anlaşıp Polonya’ yı onun işgal etmesini, bir kısmını da kendisine bırakmasını, kendisinin de Estonya, Letonya, Litvanya, Finlandiya gibi ülkeleri işgal etmesi konusunda anlaşmıştı. Stalin sözde UKKTH  uzmanıydı. Bu nasıl uzmanlık böyle, böyle uzmanlıkla ulusal sorun çözülür mü ? Böyle yapıp ta ulusal sorunu çözüyorum demek kocaman bir dalaveredir.

Sosyalizm, mutlaka insanı merkeze alması, onu özne yapması gerekir. Sosyalizm, gerçekleşmeden önce de sonra da insani değerler bütününün dışına çıkılamaz. Devrim-sosyalizm insan içindir, toplum içindir. Bunun dışında ki amaçlar için kullanılamaz. Kullanılmaya çalışılırsa onun sosyalizm olmadığını söylemek zorundayız.

İşçi-köylü devrimci demokratik diktatörlüğü olsun, sosyalist devrim iktidarı olsun insan haklarına saygıyı elden bırakamaz. Eğer bu sistemlere şiddet yollarıyla gelmek ve yine zora dayanarak iktidarda kalmak zorunda kalıyorsak, bu şiddetin toplumun ihtiyaçlarından doğan bir şey olduğunu ve şiddeti topluma karşı kullanmamak gerektiğini bilmeliyiz. Şiddet uygulamakla, insan haklarına uymak konusundaki olayı iyi yakalamamız gerekir. Amaca ulaşırken her yol mübahtır anlayışına düşemeyiz. El-kaide’nin ya da pkk’nin yaptığı gibi sıradan-masum insanların üzerine bombalı saldırılarda bulunup katliam yapılamaz. Savaş anında savaş esirlerine işkence ve kötü muamele yapılamaz. Mutlak suretle savaş hukukuna ve insan haklarını gözeten temel hukuk normlarına uyulmalıdır.

Tarımda kollektivizasyonu, Stalin kaba kuvvete-teröre başvurarak gerçekleştirmiş ve çok sancılı bir dönem yaşatmıştı. Bunun son derece ağır yıkıcı sonuçları oldu. İktidar işçiyi dışlamış, köylüye saldırmış, kendi halkına saldırmıştı. Giderek toplumun sosyalizme, hatta onun adına bile saygısı kalmamıştı. Artık toplum sisteme iyice muhalif hale gelmişti ama devlet baskısından ve teröründen dolayı sesini çıkaramıyordu. Hasılı bu sistem artık onun sistemi değildi. Tarım üretiminde kollektivizasyon belli yerlerde pilot bölgeler kurarak, köylüyü buralarda çalışmaya özendirerek ve onun gönüllü katılımı sağlanarak yapılmalıydı. Arnavutluk, örnek alınmayacak, örnek alınmaya değmez bir ülke olarak, diğer bir çok konuda hatalı bir uygulama içinde olsa da bu tarım kollektivizasyonunu köylüyü karşısına almadan, onun gönüllü katılımını sağlayarak yapmıştır. Yapılacaksa, -ki yapılmalıdır çünkü sosyalizm kollektivizasyondur- tarımda kollektivizasyon bu yol takip edilerek yapılmalıdır. Ve devamla yapılacaksa o günkü toplumsal durumu da hesaba katarak, kısa, orta, uzun vadeli programlar oluşturularak bir geçiş programı ortaya konularak yapılabilir. Ancak bütün bunlar yapılmadan önce geniş bir kamuoyu tartışmasından geçirilmelidir. Tarımda olsun, sanayide olsun üretimin bütün aşamalarında çalışanlar, çalıştıkları yerde mutlaka asli yönetici olmalıdır. Bunu komiteler ya da daha iyi örgütler oluşturarak yapmalıdırlar.

Sonuç olarak sosyalizm, Marksın açıkladığı sosyalizm, kişi diktatörlüğü, parti merkez komitesi diktatörlüğü değil, işçi sınıfının açık-seçik, doğrudan diktatörlüğüdür. Reel sosyalizmde bu olmadığı için yıkıldığı zaman işçi sınıfı itiraz etmedi, itiraz etmedi çünkü kendi iktidarı değildi. Kendi iktidarı olsaydı böyle kolay bir şekilde yıkılamazdı. Kapitalizmin egemen olan sınıfı burjuvazi kendi iktidarını yıkmak isteyenlere karşı nasıl amansız mücadele etiğini, nasıl pervasız bir şekilde kan döktüğünü biliyoruz. Ama Reel Sosyalizmin egemen olması gereken sınıfı bunu yapmıyor. İşte Reel Sosyalizmin en çarpıcı yönü ve trajedisi buradaydı.

Doktor Hikmet Kıvılcımlı, kanser hastasıdır, tedavi görmektedir. Türkiye’nin 12 Mart 1971 darbesini yaşadığı dönemde tedavisi için gittiği, Bulgaristan ve Doğu Almanya’dan sınır dışı edilir. Aşağıda Kıvılcımlının 30.9.1971 de Brejnev’e gönderdiği mektuptan alıntı bulunmaktadır.

-‘’Derken, Sofya’da, pek orijinal bir yandan dokundurma ile, hayatımda ilk kez herhangi bir “Türk Komünist Partisi”nin (ki Moskova’da yahut Berlin’de bulunurmuş) beni kendi kanunları dışına atmış olduğu haber verildi, sonra haber inkâr edildi. Bunun mantık sonucu olarak, Moskova ile kısa bir danışıştan sonra, Bulgaristan Halk Cumhuriyeti ile Almanya Demokratik Cumhuriyeti polisleri, hiç bir izahat verilmeksizin, beni (iki arkadaşımla birlikte) kendi Sosyalist sınırları dışına, Amerikan emperyalizminin askercil üssü Türkiye’nin dostları olan Kapitalist ülkelere doğru, ve İnterpol ağlarına doğru, ne yaşıma, ne geçmişime, ne ameliyat sonrası kanser kanamalarıma ve acılarıma bakmaksızın, püskürtüp attılar.’’

Doktor Hikmet Kıvılcımlı’nın Brejnev’e yazdığı mektubun tamamı şöyledir :

 

Leonid Brejnev
S.B.K.P. M.K. Genel Sekreteri
Yoldaş,

        Sovyet Sosyalist adâletine göre: Hiç kimse mahkemenin verdiği bir karar gereği olmadıkça suçlu sayılamaz.
Bir yanda, gerçi formalite bakımından ben bir Sovyet yurttaşı değilim.
Ancak, ben 70 yaşındayım, ve 50 yıllık süredenberi Marksizm – Leninizm sancağı altında dövüşüyorum.
50 yıldan beri, durmak ve silâh bırakma nedir bilmeksizin, Türk burjuvazisince “Azılı Komünist. Moskova’ya git!” diye bağırılarak işkenceli koğuşturmalara uğradım.
Ben, gene bir “Azılı Komünist. Moskova’ya git!” diye bağırılarak, 40 yıldan fazla ağır cezalara mahkûm edilip, tüm 22 yıl yarıderebeği Türkiye’nin zindanlarında kaldım.
Gene ben, Mart 1971’denberi, CİA’nin yönettiği faşist militarist İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesince tezgâhlanmış bulunan ölüm cezası altında, hep “Azılı Komünist. Moskova’ya git!” diye bağırılarak, yeniden koğuşturuluyorum ve bütün Türkiye radyoları ve gazeteleri tarafından afişleniyorum.
İstanbul I. Sıkıyönetim Mahkemesi savcısı iddianamesinde şöyle der :
Ayrıca sol cephede, bunlardan başka “Sosyalist” adlı gazetenin etrafında ve Dr. Kıvılcımlı’nın sosyalist görüşleri içinde ayrı bir sol grup teessüs etmiştir. Rııs komünizmi taraftarı ve aşırı Marksist – Leninist, tâviz vermeyen bir gruptur.” (CUMHURİYET, 13.8.1971, S. 5,7)
Öte yanda, XX. ci yüzyılın “İnsan Hakları”, sosyalist olanlar yahut kapitalist olanlar arasında ayırt yapılmaksızın, bütün Devletlerce imzalandı. Hattâ Emperyalist ülkeler hukukça siyasî sığınganlara Barınma Hakkı tanırlar.
Buna ihtiyacımız yoktu. Zamanımızda, III. Komünist Enternasyonalı’nın bir kararı, herhangi kapitalist ve faşist itisaflarından kaçmış siyasî sığınganlar için, Proletarya Vatanı kapılarının daima gönülhoşluğu ile açık bulunduğunu ve o gibi sığınganların SSCB’nde Barınma Hakkına sahip olduklarını resmen tasrih etmişti.
III. K.E.’nın bu kararı yalnız “Komünist”lere münhasır değildi. İyice bilmiyorum şimdi, bu K.E. kararı Sovyetler kanun konumları içinde geçerli midirler, yoksa bütün gelenekcil mantık sonuçlarıyla yok mu edilmiştir?
Derken, Sofya’da, pek orijinal bir yandan dokundurma ile, hayatımda ilk kez herhangi bir “Türk Komünist Partisi”nin (ki Moskova’da yahut Berlin’de bulunurmuş) beni kendi kanunları dışına atmış olduğu haber verildi, sonra haber inkâr edildi. Bunun mantık sonucu olarak, Moskova ile kısa bir danışıştan sonra, Bulgaristan Halk Cumhuriyeti ile Almanya Demokratik Cumhuriyeti polisleri, hiç bir izahat verilmeksizin, beni (iki arkadaşımla birlikte) kendi Sosyalist sınırları dışına, Amerikan emperyalizminin askercil üssü Türkiye’nin dostları olan Kapitalist ülkelere doğru, ve İnterpol ağlarına doğru, ne yaşıma, ne geçmişime, ne ameliyat sonrası kanser kanamalarıma ve acılarıma bakmaksızın, püskürtüp attılar.
Bu sosyalist adâlet midir? Cinayetim ne idi? O ilâm hükmünü kim vermişti?
Sosyalist adâlette, hattâ bayağı câniler için bile kimi esaslı haklar tanınır: Savunma Hakkı gibi…
Bütün bu tedbirler, sırf burjuvazinin 50 yıldır bana karşı (“Azılı Komünist. Moskova’ya git!” diye) savurduğu suçlamaları yalanlamak için alındı ise… teşekkür ederim.
Ancak, bu hakikaten bir sosyalist adâlet ve meşruiyet midir?
İşlediğim cinayet: “Moskova”ya koğulan “Azılı Komünist” olmak değildi ise, ne idi?
Bir yanda, 50 yıldanberi Komünist olarak suçlanmış bulunmak; öte yanda tam 51.ci yıl, (kendilerine “Komünist” denilen) birkaç “Sosyalist” ve “Demokrat” devletin sınırları üstüne fırlatılıp atılınca Anti-Komünist olarak suçlanmak.. bu anlaşılır şey olabilir mi? Bu ne cehennemcil “saçma diyalektik”tir? “Kader”in ne iblisçe sarakaya alışıdır? Yahut, nasıl bir en bürokratça zihin tenbelliğinin otomatizmidir.
Benim idam hükmümü kim verebilmişti? Sosyalist adâlet içinde de, hattâ bayağı câniler için bile, Savunma Hakkı gibi geri alınamaz kimi haklar tanınmaz mı?
Bir Sovyet derlemesinde 22 bilgin’in imzaları altında şöyle yazılıyor:
“Savunma Hakkı SSCB Anayasası’nın 3. maddesiyle tanınmış kutsal haktır. Bu hakka saygı gösterilmeksizin mahkemece verilmiş her ilâm hükmü, üst adliye katınca bozalmak zorundadır.” (Adâlet)
Benim şartlarım altında bu “üst kat” (üst makam) nerede bulunur?
Vaktile, efsâneleşmiş III. Komünist Enternasyonalı vardı. Her Millî Komünist Partisi III. K. E.’nın şubesinden başka bir şey değildi: Şubelerden veya üyelerden biri bir kararsızlık içine düştü müydü, o III. K. E. denen üst kata dilekçe ve müracatlar yapabilirdi.
Stalin’in bir emriyle III. Enternasyonal ortadan kaldırılalı beri, Mahşer (Kaos) oldu. Bu istenilmiş anarşiden çıkan komplikasyonlar üzerinde durmak istemiyorum. Mahşer ortasında “Üst kat” olma sorumluluğu başlıca SSCB K. P.’nin omuzlarına düşüyor.
Belki şöyle denilecek: Bir üyenin kabulü yahut dışarıya atılması her Parti’nin “İç işleri” dir. Teori ve genel pratik bakımından bu öylesine sarahatsiz sayılamaz. Ama, Türkiye’nin akar pratiğinde iş değişir. Durumu somutlaştırmak için, ben size, pek sereserpe olsa bile, Türkiye Marksist – Leninist hareket ve örgütünün iki kutup gibi karşıt kategori insanını sunacağım.
1.- Kategori: Bir Marksist – Leninist militan Türkiye’de, teorice ve pratikçe tam 50 yıl dövüşüyor. 22 yıllık hapisanelerini, her defasında, Lenin’in dediği gibi: “Alfabe’den başlayıp yüce Cebir’i bitirecek” bir okula çeviriyor. Sabırlıcasına ve sistemlicesine: Marks – Engels – Lenin – Stalin’i, Tarihi, Ekonomi Politiği, Diyalektiği, Tarihcil Maddeciliği klâsik olarak etüd ediyor. Ve Lenin’in öğütlediği gibi: Kendi ülkesinin tarihini, ekonomi politikasını ve sınıf ilişkilerini özge orijinallikleri içinde araştırıyor. Böylece o militan yüzlerce kitap yazıyor. Kendi dilinde, çoğu temelli orijinal olan 40’tan aşırı kitap yayınlıyor.
Boyuna baltalanan ve kimi 2. Kategori kişilerince gizli kapaklı benimsenen bu kitaplar, -her yandan gelmiş “susuş kumkumaları”na rağmen, burjuvazice yasaklanmalara ve mahkûm edilmelere rağmen, nihayet Türkiye’de gittikçe daha çok okunmakta ve anlaşılmaktadır.
Yalnız, bu militan pratik ve örgütlü dövüşleri arasında hiç SSCB’ne gitmemiştir. Çünkü:
1)  O, kendisini kaydı hayatla vakfetmiş bulunduğu Millî Döğüş Cephesi üzerindeki nöbet yerini boş bırakmıya katlanmamıştır.
2) Bundan başka, o militan deneyile biliyor ve açık seçikçe görüyor ki, Türkiye döğüş cephesinden bir yol koptular mıydı, insanlar çabucak Proletarya Vatanı’nın derebeğice asalağı ve kendi ülkelerinin hayatî proselerine dar kâfalı ve ukalâ yabancılar hâline soysuzlaşıveriyorlar.
Leninizm demiri bir “Kutva” içinde dövülmemişti. Bedenin tüm tükenişinden önce insan “Babasının evi”nde dinlenmeyi hak edemezdi. (Ne demeli ki, 1. Kategori insanları için o tükenişten sonra dahi bu yasak olacakmış).
Böylece 1. Kategori militanı, III. Enternasyonal’ın tozlu dosyalarının gizli sırrına erememiş bulunan Sovyetliler için adsız ve mutlak surette bilinmez kalıyordu.
2.- Kategori: Sovyetler “eşiğini aşındırma” zanaatinde “Uzman”lardan derleşiktir.
Onlar için:
İdeoloji”: kimi Sovyet metinlerini yarım yamalak, yanlış tercüme veya dörtte bir intihâl etmektir.
Bir ülkenin veya genel Tarihin sosyal karakteristiklerini Araştırmak: antimarksizm ve antisovyetizme çalan affedilmez bir icattır, bid’attır.
Marksizm – Leninizm: hakikî veya hayalî düşmanlara karşı gelişigüzel söğerce kusulacak kimi soyut klişelerden başka bir şey değildir.
Kendi ülkesi içinde çalışmak: Lânetleme, ikinci kerte, 1. Kategori kişilerine kalmış bir saçma uğraşıdır.
Onlar, o “Yukarı”nın tehlikeli “Endüstri şövalyeleri”, kendi ülkelerinin loş yuva delikleri içinde, yahut parıl parıl evrensel mikro’ları önünde çalımlı çalımlı, Kızıl Ordu süngülerinin kendilerini hak edilmemiş bir iktidarın muhteşem koltukları üzerine sivriltip kurultmasını ve oradan kendi ülkelerindeki ölümlülerin üstüne yomsuz bir sinsilikle fermanlar yağdıracakları günü beklerler.
İşte, iş işten geçince, son duruşmada, en iyi niyetlerine rağmen, ne yazık ki Sovyet güçlerini acı acı müdahale zorunda bırakan Macaristan, Çekoslovakya, Polonya, ve ilh., ve ilh.. trajedilerindeki karanlık ve kanlı aktörlerin organik dolaysız kökleri budur.
İşte, Orta ve Uzak Doğu’ların hareketlerinin, gelişmemiş Afrika ve Amerika ülkelerini kırıp geçiren anlaşmazlıkların kaynağı budur.
Bu rezil çenber yahut kaçak akım bilimcil sosyalizmin göğsünde nasıl biçimlenmiştir?
Her şeyden önce, Teoride: doğrudan doğruya 2. Kategori tiplerinin “Beyinsiz işgüzarlık”larından; Pratikte: özellikle Lenin’in büyük “Profesyonel devrimciler” prensibini utanmazca biçimsizleştirmek‘ten.
Bu küçük burjuva külâh kapıcılığının (karyerizminin) genel üslûbu içine, dengesiz ya psikastenik ve karılaşmış (efemine) bireylerin ihanete dek varan tamamıyle alaturka “Ev sahibini şaşırtan yavuz hırsız” gibi tabansızlıklari girer.

*

        2. Kategori kişilerinin ikiyüzlü hilebazlık oyunlarını örneklemek için, anılarımın filminden bir kaç eşantiyon keseceğim.
1926 yılıydı. 2. Kategori’lilerden biri, birkaç sopa yer yemez, beni: “Komünist Gençlik Başkanı” olarak İstanbul siyasî polisine ifşa etmişti. Bu mutsuz “kazâ” susuşla geçiştirilince, Proletarya Partimizin alnında meş’um bir damga olup kaldı: Gelecek kuşaklar içindeki atmosfer (solunan hava) gitgide ağırlaştı.
(1925-1950 yılları) Nâzım Hikmet Ran (Şâir) : Her rastlayışında, en gösterişli sıcak boynuma sarılmalarla beni öpüyordu. Çünkü, 1950’ye dek kendisi Parti’den püskürtülüp atılmış bulunuyordu. Bununla birlikto Nâzım, sağır kinlerini bilemekten kendisini alamıyordu.
Derken, günün biri, Nâzım komünizm sempatizanı bir Harbiyeli’nin evine dek yaptığı ziyareti, İstanbul Siyasî Polisinin Antikomünist Masasına telefonla protesto edince, belki istemeksizin ve bilmeksizin, Türkiye’de Askercil Mahkemelerin faşist egemenliğinin açılış törenini yaptı.
(Geçer ayak not edelim ki: Nâzım’ca, dünyanın en “şâirane” provokasyonu ile ihbar edilmiş bulunan Harbiyeli’nin kimi sınıf arkadaşları, sonraları, ne de olsa ilerici, kendi türünde Sosyalizme dek ilerici olan 27 Mayıs 1960 devriminde büyük bir rol oynıyacaklardır. Ve Türkiye’nin son dramatik hâilelerinde, Türk ve uluslararası Finans – Kapital provokasyonlarının esas amacı, 27 Mayıs devrimi kalıntılarını tasfiye etmekten başka bir şey değildir.)
Nâzım, kendi kurnaz korkaklığı ile kazdığı kör kuyuya düşünce, bir savunma oturumunda, dâvânın patlak vermesinde oynadığı “Muhbir” rolünü çağrışımla anıltmayı deneyecektir. Ama, boşuna: Askercil Mahkemeler bu yanda, hiç te kılı kırka yarıcı değildirler (1939).
Şeylerdeki ipliklerin uçuca gelişi ile, hepimiz 15’er yıl ağır cezalara çarpıldık. Çankırı cezaevinde, mahallî polisçe resmen ve altı Nâzun Hikmet imzalı mühürlü makbuz karşılığı Nâzım’a 30 lira “aylık” teselli yardımı getirildi. Bu utanç vericiliğe karşı ben isyan ettim.
“Dayı Paşa”sı (General, eski Moskova Büyükelçisi Ali Fuad Cebesoy), Nâzım’ı, İstanbul’a yakın, zenginlerin kaplıcalar kenti olan Bursa’ya naklettirdi. Ben önce Amasya, sonra Kırşehir cezaevine sürüldüm.
1950’lerde Nâzım Moskova’dadır. Radyolarda kendisini “Stalin’in yarattığı”nı söyledi. “Proletarya Diktatörlüğünün cisimlenişi (insan kılığına girmişi)” ölür ölmez, aynı Nâzım, uygun şiirleri ile Stalin’i lânetliyenlerden geri kalmadı. Ve provoke ettiği dâvânın yiğit kurbanı ve “Uluslararası proletaryanın dâhiyane büyük şâiri” olarak piyasaya sürüldü.
Tesadüfen mi? Hayır.
Nâzım Hikmet’in yıpranmış panzehirleri, İstanbul’da “bloke” edilmişlerdi. Ve Moskova’da Lâz İsmail denen birisi vardı.
Burada 2. Kategori kahramanlarının listesi bütünlenemez. Ne olsa, mâdem ki ölüler gömülmüşlerdir, 2. Kategori’den yaşıyan 2 tanesi üzerine azıcık dönelim.
Lâz İsmail (Marat): O, “Halk dostu” kürkünü giyinir, ama Marat’nın kalbi bu postun içinde barınamaz.
1929 yılı. İzmir dâvâsı. İsmail, Lâz postunu kurtarmak için, polise, illegal TKP’nin M. K.’nin sorumlusu olarak Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın “Komintern kararı ile” Lâz İsmail’i Parti Komitesinden attığını hikâye etti.
Bu namussuzca sözde – savunma, en kanlı polis işkencelerini Dr. H.K. ve arkadaşları üzerinde şiddetlendirmekten başka bir şeye yaramadı. Ahmakça provokasyonlarına rağmen Lâz İsmail de mahkûm edildi.
Cezalar sona erer ermez, eski âdeti üzere, Lâz İsmail Moskova’ya sivişti. İyi biliyordu ki, zaman ve büyük mesafeler her şeyi unutturur.
1933-35 yılları, Dr. Hikmet Kıvılcımlı bir kez daha “Yukarı”ya çağrılmıştı. Ancak, M.K. yoldaşları kendisinden ayrılmak istemediler. Yoldaşlar, Dr. H.K’nın 10 ciltlik orijinal araştırmalarını (İdeoloji, Türkiye’nin Devrim Tarihi, Parti’nin Eleştirili Tarihi, Fırka ve Fraksiyon, Taktik ve Strateji Plânı: Burjuvazi, Proletarya, Köylülük, Türkiye de Milliyet (Kürt) Meselesi) Türkiye’de basmağı öneriyorlardı.
Dr. Hikmet Kıvılcımlı legal olarak “Marksizm Biblioteği”ni kurdu. Kitaplar yayılıyordu. Burjuvazi affetmedi. Sivil mahkemelere birkaç dâvâ açtı. İstediği sonuçları alamadı. “Askercil Mahkemeler Çağı”nın yukarıda değilen “Açılışı”ndan sonra Dr. H.K. yeniden zındana atılıp 1939 yılı 15 seneye mahkûm edildi…
O zaman nasıl tasavvur edebilirdi ki, bu üst üste mahkûmiyetler: 2. Kategori’lilerin kirli çamaşırlarını yıkama lehinde ve bir gün kendisini sosyalist sınırlar dışına püskürtmiye dek kendi aleyhinde puvan toplamış olsun?
1933’ten beri Türkiye’deki yerle bir olan şeyleri Moskova rasathanesinden kezliyen Lâz İsmail, 1929 avantürlerini unutturabildi ve provokasyon kurtluğundan, radyolar “yorumcusu” yaldızlı kelebekliğine kalıp değiştirdi.
1950 yılı Nâzım Moskova’ya dönünce, onlar (Şâir ile Lâz), Türkçedeki deyimi ile: “Tencere yuvarlanmış, kapağını bulmuş” gibi oldular. Gerçi Nâzım bir başka Lâz’ın,1926 tevkifatında çöküp, Beyoğlu ve Anadolu Barlarına “Güzel artistler” tedarik eden aracı ve Nâzım Hikmet’in “menajer”i biçimine girmiş bulunan Lâz Hamdi’nin yanından geliyordu. Ama, Lâz-Tencere, bir Şâir-Kapak bulmuş olma şansını tümlemek için, başka bir aslına uygun “Lâz-Kapak”, Lâz Zeki Baştımar’ı bulacaktır.
Zeki Baştımar (Kosigin Yoldaş’ın Yâkub Demir’i): Burada şu mutsuz Karadeniz uşaklarının pek “diyalektik” kaliteleri üzerinde direnip durmayacağım. Ayrıca Zeki’yi ben kişi olarak pek tanımış değilimdir de.
Yalnız, 1951 tevkifatı sırasında, Zeki’nin kendisi, o zamanki: Dr. Şefik, Reşat, vb., vb.. gibi Parti sorumlularınca, birçok provokasyonları ve bir MAH (Türk Burjuvazisinin CİA’sı) subayı ile yaptığı ve Askerî Mahkeme oturumlarına dek sakladığı gayrı makbul temasları nedeniyle Parti’den atılmıştı.
Zeki, 1960 yılları Moskova’ya kaçmakla, oradaki benzerlerini buldu.

*

         Bu indirgenemez olaylar, 2. Kategori kişilerine, kendi ahbap  çavuş meclisleri içinde 1. Kategori kişilerini mahkûm etmeleri için Tüzük üstü bir imtiyaz, ayrıcalık verir mi?
Çok iyi anlıyorum, beni suçlayanların kollektif alt-bilinçlerinde benim politik var oluşumun ve hattâ sadece var oluşumun uyandırdığı kuduruş, ancak onların gerçek Parti Tarihi önünde ve Türkiye İşçi Sınıfı önünde duydukları suçluluktan ileri geliyor. Onların “kirli çamaşırları” üzerine çok şey bilen sonuncu kurucunun varlığı, onların gözlerinde anadan doğma bir günah, affedilmez bir cinayettir.
Yoksa, l.ci Şube‘nin (Komünizm düşmanı Siyasî Polisin), MİT’in (Türkiye CİA’sının) ve bütün Finans – Kapital birleşik casus örgütlerinin 50 yıldır yapamamış olduklarını:
– Partime karşı, Proletaryaya karşı, Vatanıma karşı görevlerimi baltalamıya kalkışmayı;
– Sosyalist İktidarlara karşı bin kez denenmiş niyetlerimi tağşiş etmiye kalkışmayı..
yapmak için harcadıkları umutsuzca çabalar nasıl izah edilir?
Beni suçlıyanların davranışları yalnız benim şahsıma dönük kalsaydı, mesele basitti: Marks’ın Engels’e yazdığı gibi: “Gülünçlük eşeklerle paylaşılamaz”dı.
Dışarıdan suçlayıcı havlamalar, ne beni kendi evimde hırsız olduğum kuşkusuna düşürebilir, ne benim komşuma karşı duygularımı bulandırabilir.”
Bir Türk atasözü: “İt ürür, Kervan yürür” der.
Oysa, oynanan, 40 milyon insanın alınyazısıdır:
1- 2. Kategori kişilerinin Türkiye dışı fealiyeti, daima, -Marks’ın Kugelmann’a yazdığı gibi,- “Müstebitleri…. birkaç bin kilometre uzaklardan öldürme” şövalyeliği sınırlarında kalıyor. Çalışanlarımızın küçük cihazları, Berlin veya Moskova’da “beş vakit okunan lâik ezan” dalgasını yakahyamaz.
2-  2. Kategorililerin Türkiye’deki fealiyetleri, daima, Lenin’in deyimi ile: “Mujiğin harbe ğidişi gibi” “Primitivizm”, “Kısır ahbapçavuşluk” ve örgütü kısırlaştırıcı “Tersine doğal seleksiyon” oldu.
Bunu, TİP’in traji-komik katastrofu (yıkılışı) da içinde olmak üzere son Türkiye hâdiseleri bir kez daha gösteriyor.
Her olanak, her fırsat israf ediliyor. Parti Tarihinin gerçek yüzleri ve acı dersleri siliniyor. Dünya proletaryasının orantısız yardımları ve güveni vurdum duymazca kemirilip yutuluyor.
Bir aylâklar Türkiyesinde, alabildiğine sözde devrimci böyle radyo yayıncısı “müezzin” kahramanlar ve en “ucuz” aylıklı askerlerden fermanlı büyük spikerler kolayca milyon milyon kiralanabilir.. yeter ki, yapıldığı gibi, aylıkları düzenlice ödensin ve onlara, “iyi akça” çınlatan koca koca lâflı şâirane ve edebiyatçı gevezelikler dışında ideoloji ve pratik cephede para getirmiyen bir alçakgönüllü iş teklif edilmesin.
Bu ebediyyen kritik konjonktür önünde, Dünya proletaryası ile Partileri huzurunda ülkenin en yakıcı meselelerini teorice tartışabilmek ve pratikçe sonuçlandırmak, karara bağlamak için, birinci duruşma bana Marksist – Leninist bir hak ve görev dayatıyor.
1.- Eleştiri görevi: 22 Sovyet bilgini 1968 yılı kitaplarında yazıyorlar:
“Sosyal bir önemi olan her sorun üzerine kendi kanısını serbestçe açıklamak SSCB Anayasası’nın 125.ci maddesince yurttaşlara sağlanmıştır. Dahası var, var olan kusurlar üzerinde gözüpekçe ve tarafsızca kendi düşüncelerini deyimlendirmek, her yurttaşın yalnız hakkı değll, dolaysız görevidir de. Hiç bir sorumlu, hiç bir hükümet üyesi, hiç bir yönetici işçi toplantılarında olduğu gibi basında da eleştiri önünde dokunulmaz değildir.” (SSSR: Voprosi i Oteti: Droits et Libertés Civique: Yurttaşlık Hak ve Özgürlükleri).
Burada, birkaç sözcükle görevimi başarmıya değilse bile taslaklaştırmaya başlamak zorunda kaldım. Bu doğrultuda son soluğuma dek uğraşacağım.
2.- Savunma hakkı: Aynı Sovyet bilginleri gene yazıyorlar:
“Suçlandırılan kimse, savunmasının en iyi şart içinde yapılması için gerekli bütün haklara sahiptir. Suçlanan kimse kendsine karşı yürütülen suçlama üzerine her türlü açıklamaları yapabilir, dilekçelerini yerine gönderebilir, dosyadaki bütün belge evraktan bilgi edinebilir, yargıcın, savcının, ve mahkemenin bütün işlemleri ve kararları aleyhinde şikâyette bulunabilir.” (a.y.: “Adâlet”).
Şikâyetimi size ediyorum.
Suçlandırılıyorum ve beni Parti dışı ve Sosyalist sınırlar ötesi püskürtmekle, bir sıra kararlar yerine getiriliyor…
“Aleyhime yürütülen suçlama” nedir? Benim “Dosyamın belge evrakı” nerededir? Benim yetkili “Yargıçlarım” kimlerdir? Bu hususta hiç bir şey bilmiyorum. Tek gözüken gerçeklik şudur ki: Bana bir mahkûm “Suçlu” muamelesi, hiç bir tüzükcil ve hukukçıl formalite yerine getirilmeksizin yapılıyor.
Savunma hakkımın gerçekleştirilmesini sizden bekliyorum. Çünkü beni suçlıyanlar, zuumlarınca sistemli olarak ve sinsi bir yomsuzlukla Proletarya kalesinin heybetli gölgesi ardına, SSCB’nin büyük otoritesi ardına gizleniyorlar: Yoldaş Kosigin kimilerini “Türk Komünist Partisi” mümessili diye piyasaya sürüyor.
SSCB’nden en çok esinlenen Sosyalist Devletler, beni suçlıyanların ordinatörleri imişler gibi, beni, -söz yerinde ise,- idâm ediyorlar.
İstenen şey samedanî bir şefaat ve merhamet değildir. Zaman zaman “Yanardağ bacasından patlıyan”, ama en küçükburjuvaca parçalanışlar yüzünden başarı kazanamıyan bir ülkedeki dramatik durumun anlaşılışı isteniyor.
Ölüm döşeğinde olsam bile, her türlü dâvâlaşma ve karşılaşma için hazırım.
Sizin Sosyalist Adâletinizi umabilir miyim.
Selâmlar, Yoldaş.
30.9.1971

Dr. Hikmet Hıvılcımlı

Kıvılcımlı mağduriyetini anlatıp adalet ve tedavisi için imkanların sağlanmasını istemektedir. Ama Reel Sosyalizm dinlemez ve kapı dışarı eder. Mesela bir Batı Avrupa ülkesi olsa bunu yapmazdı. Kıvılcımlı gibi Kapitalist-Emperyalist sisteme muhalefet eden ve teoride-pratikte mücadele eden, kırkın üzerinde kitap yazmış olan bir adamı ülke dışına atmazdı. Ama bu öteden beri çürümüş olan Reel Sosyalist sistem ülke dışına attı. Bırakalım sosyalist insan olup olmamasını, bu tür uygulamaları insanın insana yapmaması gerekir. Kıvılcımlı, hasta yatağında ölünceye kadar çektiği acıları yazmış. Nasıl kıvrandığını, nasıl vücudunun kanser olan bölgesinde dayanılmaz acıların olduğunu belirtmiş. Kıvılcımlı Bulgaristan ve Doğu Almanya’dan hasta haliyle kovulduktan sonra bağımsız-bağlantısız kalmış olan Yugoslavya’ya sığınmak ve tedavisini orada devam etmek zorunda kalmıştır. Hayatını da orada kaybetmiştir. Bu olay Reel Sosyalizmin yüz karası bir olaydır. Henüz buna benzer elimizde başka veriler yok ama bu tip yanlışlıkların daha çok olduğunu söyleyebiliriz.

12 Eylül 1980 de askeri darbe olduğunda, yurt dışına kaçmak zorunda kalan otuz bin kişi Reel Sosyalist sistemin olduğu ülkelere değil, Batı Avrupa ülkelerine gitmişti. Demek ki Rusya ve onun kuklaları olan Doğu Avrupa Reel Sosyalist ülkeleri Batı Avrupa kadar demokratik değilmiş. Demokratik olsaydı, devrimci olsaydı, buradan kaçanlar önce devrimcinin yanına giderdi. Bu ülkeler hem demokratik değildi hem de devrimci değildi. Buradan kaçan insanlar devrimciydi onlar bizim arkadaşlarımızdı. Ama Rusya kapalı bir kutuydu ne olduğu bilinmiyordu. Ne olduğunu da böyle olayları kıyaslayarak anlayabiliyoruz. Rusya’nın Reel Sosyalizmini bu ülkede savunan taraftarları da vardı, onlarda Batı Avrupa’ya kaçmışlardı. Arnavutçular da vardı AEP yandaşları onlarda Batı Avrupa ülkelerine kaçmışlardı. Burada şu ortaya çıkıyor: bu ülkeler hem devrimci değil, hem sosyalist değil, hem demokrat değil, hem de enternasyonalist değildir. Enternasyonalistliğini sadece kendi ülkelerinin milli çıkarları için, daha doğrusu kendi dar bürokratik iktidarlarını korumak için kullanıyorlardı. Burada bir eşitlik söz konusu değildir, eğitliğin olmadığı yerde enternasyonalizm yoktur-olamaz.

Reel Sosyalizm, Rusya, batıyla mücadelesinde ekonomik değil, askeri değil, uzaya çıkmakla değil, kuşkusuz onlarda gereklidir ama asıl üstünlük sağlaması gereken alan ve asıl yarışacağı alan insan merkezli olan alan olmalıydı.

LENİNİZMİN VE RUS DEVRİMİNİN ORTAYA KOYDUĞU SONUÇLAR

Sonuç olarak : I

Lenin, sosyalist devrime ilişkin fikirlerini, Marx’ın bulunduğu dönemden farklı bir

dönemde –kapitalizmin daha yüksek aşaması olan “emperyalist” aşamada- geliştirdi.

Lenin’in amacı, XX. yüzyıl kapitalizminin işçi sınıfının karşısına çıkardığı yeni

ekonomik, politik sorunları aşmak ve önce Rusya’da sonra da tüm Avrupa’da

sosyalist devrimi gerçekleştirmekti. Lenin, 1917 Devrimi’yle dünyada ilk defa işçi

sınıfının iktidarı ele alabileceğini ve kendi iktidarını kurabileceğini tüm dünyaya

gösterdi. Rusya’da sosyalist devrimin bu zaferi Rusya ile sınırlı kalmayıp diğer

ülkelerdeki birçok devrimciyi cesaretlendirdi. XX. yüzyılda meydana gelen tüm

sosyalist devrimler ve sömürgelerde yürütülen birçok ulusal kurtuluş hareketi,

Lenin’in devrimci fikirlerinden etkilendi. Bu çalışmaya konu olan temel

problematikten çıkarılacak dört önemli sonuç kısaca şöyle özetlenebilir:

 

Birinci sonuç, kitlelerin devrime yönlendirilmesinde partinin taşıdığı önemin büyük

bir yer tutmasıdır. Rusya’da devrimci dönüşüm sorunsalına Lenin açısından

bakıldığında sosyalizmin gerçekleşmesi için bir devrime ihtiyaç vardır. Ancak,

Rusya’nın kendine özgü koşulları göz önünde bulundurulduğunda (kapitalizmin

fazla gelişmemiş olması, köylü nüfusun çoğunluğu, sınıf bilincinin fazla olmaması

…v.b.) kitlelerin sosyalist devrimi gerçekleştirecek bilinç düzeyine sahip olmamaları,

işçi sınıfının “bilinçlendirilmesi” gerekliliğini ön plana çıkarır. Lenin, bu noktadan

sonra partinin önemini keşfeder. Böylece kitlelerin bilinçlendirilmesi ve işçi sınıfının

devrime yönlendirilmesi sırasında karşılaşılacak tüm zorluklar, merkezi esaslara

dayalı örgütlenmiş disiplinli bir parti aracılığıyla aşılabilecektir.

 

İkinci sonuç, kapitalizmin görece geliştiği ve güçlü burjuvazinin olmadığı

ülkelerde işçi-köylü ittifakı temelinde burjuva demokratik devriminin

gerçekleştirebileceği iddiasına dayanır. 1905 Devrimi proletaryayı siyasal arenaya

çıkarmıştı. Ancak, 1905 Devrim pratiği ve sonrası gelişmeler göstermiştir ki, Rus

burjuvası devrimi daha ileriye götürecek yeteneğe sahip değildi. Lenin, burjuvazinin

yerine getiremediği görevleri proletaryanın iki koşula bağlı olarak yapabileceğini öne

sürdü. Birincisi, proletarya ile köylünün ittifakıydı. Bu stratejinin açıklaması şuydu:

Köylüler, her ne kadar kapitalizm karşısında tutarlı bir sınıf olarak duramazlarsa

da, büyük toprak sahipleri karşısında işçi sınıfıyla birlikte tutarlı bir güç

oluşturdukları ortadaydı. İşte bu durum işçi ve köylünün ittifakını kolaylaştıracak ve

burjuvazinin yapamadığını yapacak, sosyalizmin inşasına giden yolda maddi

koşulları (ekonomik koşullar) olgunlaştıracaktı. Bu ittifak kuşkusuz sosyalist iktidar

değil, işçi-köylü ittifak temelinde demokratik bir diktatörlük olacaktı. İkincisi,

Avrupa devriminin oynayacağı rol idi. Rusya’da işçi-köylü ittifakı temelinde

şekillenen iktidar kendi burjuvazisini yenip daha ileri bir safha olan sosyalizmi

kurmak için Avrupa proletaryasını devrim yönünde cesaretlendirecekti. Böylece,

Avrupa’daki proletarya hem kendi ülkelerinde sosyalizmi kuracak hem de

Rusya’daki yoldaşlarına sosyalist devrimi gerçekleştirmesi için yardım edebilecekti.

Üçüncü sonuç, 1917 Devrimi sonrasında devletin, sınıfsız toplum idealinin

gerçekleştirilmesi yönünde bazı ekonomik düzenlemelerin yapılabilmesi için, varlığını

bir süre daha devam ettirmesi gerekliliği anlayışının Lenin tarafından nasıl gündeme

taşındığı araştırılacaktır. 1917 Devrimine giden süreçte yapılan tartışmalar daha çok

parti örgütlenmesi, kitlelerin bilinçlendirilmesi, partinin izleyeceği strateji ve taktik ve

işçi sınıfı dışındaki diğer sosyal katmanlarla kurulacak ittifaklar ile ilişkiliydi. Ancak,

1917 Devrim sonrasında ortaya çıkan fiili durum devletin nasıl bir örgütlenme içinde

olacağı tartışmasını ön plana çıkarmaya başladı. Lenin, Marx’ın yapıtlarında dağınık

biçimde vurguladığı devlet teorisi hakkındaki fikirlerini geliştirerek Rusya’nın kendine

özgü koşullarına adapte etti. Lenin, son tahlilde devletin ortadan kalkması gerekliliğini

her zaman vurgulamıştı. Ancak, devletin ortadan kalkmasının tek tek bireylerin

tercihlerine bağlı olmadığını devletin, sınıfsız toplum idealinin gerçekleşmesi için

gerekli düzenlemeleri yapması gerektiğini ve bunu da “proletarya diktatörlüğü” ile

geçekleştirilebileceğini iddia etti. Böylece “proletarya diktatörlüğü” temelinde

şekillenen iktidar, devleti de ortadan kaldırabilecek düzenlemeleri yapabilecekti.

 

Dördüncü sonuç, kapitalizmin farklı bir aşamasında –emperyalist aşamada- işçi

sınıfının sosyalist devrim stratejisinin değişebileceğidir. Lenin’e göre, proletarya

devriminin gerçekleşme koşulu, söz konusu ülkenin iç gelişmesinin bir meselesi

olarak bakıp, üretici güçlerin gelişmesinin yeterli olup olmadığı tetkikine dayalı bir

anlayış artık geride kalmıştır. Emperyalist dönemde, herhangi bir ülkede devrim

şartları, üretici güçlerin gelişme seviyesine bağlı değildir. Çünkü emperyalizm

ekonomik otarşiyi yıkarak, milli özel ekonomileri, dünya ekonomisi denilen bir

zincirin halkaları haline getirmiştir ve kapitalist sistemin bütünü açısından duruma

bakıldığında, bütün ülkelerde devrimin objektif şartları mevcuttur. Emperyalizmin

ilerici bir yönü yoktur. Kapitalizmin bu özel aşamasında –emperyalist aşamada- az

gelişmiş ülkelerde üretici güçlerin zamanla gelişip, sosyalist devrimi evrimci yolla

gerçekleşebileceği yönündeki yaklaşımlar tamamen yanlıştır. Bu yüzden ilk

proletarya devrimini kapitalizmin en gelişmiş olduğu, demokrasinin ve kültür

seviyesinin en yüksek olduğu ülkede olacağını beklemek yanlıştır. Marks ve Engels’in

tekel öncesi dönem için doğru olan bu önerisi, emperyalist dönemde, artık eskimiştir.

Ve Lenin’e göre, ilk proletarya devrimi, kapitalizmin ve demokrasinin en gelişmiş

olduğu şu veya bu ülkede değil, emperyalist zincirin en zayıf olduğu ülkede

gerçekleşecektir.

 

(R. Berker Bank – Rusya’da 1905-1920 Yıları Arasında Tarihsel Dönüşüm Süreci Ve Siyasal Tartışmalar –Yüksek Lisans Tezi – T.C. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Yönetimi Ve Siyaset Bilimi (Siyaset Bilimi) Anabilim Dalı – Ankara 2004)

Sonuç : II

LENİNİZMİN EVRENSEL TEZLERİ

1– Emperyalist dönemde sosyal uyanışın ekonomik gelişmeyi aşması için gerekli objektif şartlar mevcuttur.

Kitlelerin bilinçlendirilmesinde temel, üretici güçlerin gelişimi değil, devrimci mücadeledir.

2– İşçi sınıfının nicel gücü ile devrimde oynadığı rol arasında paralellik kurulamaz. Nüfus içinde azınlıkta olan işçi sınıfı devrimin yönlendirici gücü olabilir.

3– Emperyalist dönemde, gerek burjuvazinin devrimci niteliğini kaybetmesi ve gerekse devrimde iktidar sorununun üretim ilişkilerinin yeniden düzenlenmesi sorununa ağır basması ve sınıfların sadece ekonomik temellerine göre değerlendirilemeyecekleri ilkelerinden hareketle, demokratik devrim işçi sınıfı ve müttefiklerinin iktidarı altında tamamlanır. Demokratik ve sosyalist devrim aşamaları iç içe girmiştir; ilki hızla ikinciye dönüştürülür. Lenin’in deyişiyle:

-“Birinci ikinciye dönüşür. İkinci birincinin sorunlarını çözer. İkinci birincinin gerçekleştirdiklerini sağlama

alır. Mücadele ve yalnız mücadele ikincinin, birincinin içinde ne kadar gelişeceğini belirler.”

Lenin, Ekim Devriminin Dördüncü Yıldönümü, Seçme Yazılar C III s-639

4– Bir bütün olarak devlet hakim sınıfların baskı ve denetim örgütüdür.

5– Emperyalist dönemde tek ülkede devrim olabilir.

6– Kitlelerin devrimci mücadelesinin başarıya ulaşabilmesi için seçme üyelere sahip, merkeziyetçi bir parti gereklidir

Engin Erkiner -Rus Devriminden Çıkan Dersler – Eriş yayınları-1975-Sayfa-83

Sonuç olarak : III

KOMÜNİST SİSTEMİ, YANİ EMEĞİN İKTİDARINI KURMAK İÇİN YOLA ÇIKILIR AMA HAYAT BAŞKA ŞEY KURDURUR

Bahriyeliler ve Kızıl askerler, işçiler ve köylüler, Ekim Devrimi sırasında sovyet iktidarı için, emekçi Cumhuriyetinin doğması için kanlarını akıttılar. Komünist parti, kitlelerin tavrına yakın bir ilgi gösterdi. Bayrağına işçileri harekete geçiren çekici sloganlar yazarak onları kendi tarafına çekti ve onları, nasıl inşa edileceğini yalnızca Bolşeviklerin bildiği Sosyalizmin Krallığına götüreceğine söz verdi.

Doğal olarak, işçiler ve köylüler sonsuz bir neşeye kapıldılar. “Sonunda, kapitalistlerin ve toprak sahiplerinin dayanılmaz boyunduruğu altında kölelik yapmamız geçmişte kaldı,” diye düşündüler. Atölyelerde, fabrikalarda, tarlalarda emeğin özgürlüğü gelmiş gibi görünüyordu. Bütün iktidar emekçilerin eline geçmiş gibi görünüyordu.

Becerikli bir propagandanın sonucunda, çalışan halkın evlatları, şiddetli disiplinle prangaya vuruldukları parti saflarına akın ettiler. O zaman Komünistler, kendilerini, öncelikle farklı eğilimlerdeki sosyalistleri iktidardan uzaklaştıracak kadar güçlü hissettiler; sonra da, bir yandan onların adına ülkeyi yönetmeye devam ederken, bir yandan da işçileri ve köylüleri devlet gemisinin idaresinden uzaklaştırdılar. Iktidarı gaspeden Komünistler, Sovyet Rusya vatandaşlarının ruhu ve bedeni üzerinde, komiserlerin keyfi yönetimini kurdular. Her türlü mantığa ve emekçilerin iradesine rağmen, ısrarla, özgür emeğin yerine köleliği getiren devlet sosyalizmini inşa etmeye giriştiler.

(Paul Avrich – Kronstadt 1921 İngilizceden çeviren: Gün Zileli -Sayfa-245)

Sonuç olarak : IV

REEL SOSYALİZM, BÜROKRASİNİN DİKTATÖRLÜĞÜNE DAYALI SOSYAL DEVLET KAPİTALİZMİDİR.

İçinde hem kapitalizm, hem de sosyalizmden öğeler vardı. Rusya’ da ki Reel Sosyalizmi, 1956 yılında yapılan ünlü XX. Kongre sonrasında sapma oldu, öncesinde her şey güllük gülistanlıktı demek, ya da sosyalizmi Gorbaçov geldi yıktı demek olguları açıklamakta yetersizliktir. Reel Sosyalizmin hatalarını ve yıkılış nedenlerini, kuruluşundan, hatta Rusya’da XIX. Yüzyılda ki kapitalizmin gelişme dinamiklerinden başlatarak yıkılışına kadar geçen süreci inceleyerek ortaya koyabiliriz.

Recep Gül – 1 Ocak 2014

Faydalanılan kaynaklar:

– Ç. Can Dünya Türkiye ve Sosyalizm – Odak kitap Eylül – 2004

– Engin Erkiner – Rus Devriminden Çıkan Dersler – Eriş yayınları-1975

-R. Berker Bank – Rusya’da 1905-1920 Yıları Arasında Tarihsel Dönüşüm Süreci Ve Siyasal Tartışmalar –Yüksek Lisans Tezi – T.C. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Yönetimi Ve Siyaset Bilimi (Siyaset Bilimi) Anabilim Dalı – Ankara 2004

– Paul Avrich – Kronstadt 1921 İngilizceden çeviren: Gün Zileli

—–Yukarıdaki bu dört kaynak eser yazıda bana ait olan görüşlerin oluşmasına büyük ölçüde temel teşkil etmiştir…

– J. Stalin, Bolşevik Partisi Tarihi, Çeviren: Gaybi Köylü (6. B., Ankara: Bilim ve Sosyalizm

Yayınları, 1998)

– Lenin Nereden başlanmalı ?

– Lenin Nasıl yapmalı ?

– V. İ. Lenin, İki Taktik Demokratik Devrimde Sosyal Demokrasinin İki Taktiği

Lenin, Küçük-Burjuva Sosyalizmi ve Proleter Sosyalizmi, Toprak Meseleleri

 – Lenin, Seçme Eserler, cilt 3

-Lenin Seçme Eserler cilt : 6

– Lenin, Devlet ve İhtilal

Lenin, Proletarya İhtilâli ve Dönek Kautsky

Marx ve Engels, Seçme Yazışmalar, Birinci cilt

– V. İ. Lenin, Komünizmin Çocukluk Hastalığı “Sol” Komünizm, Çeviren: Muzaffer Erdost (5. B., Ankara: Sol Yayınları, 1991)

– K. Marx ve F. Engels, Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi, Çeviren: M. Kabagil (3. B., Ankara: Sol Yayınları, 1989)

– Lenin, “Rusya Yurttaşlarına,“ Ekim Devrimi Dosyası

Friedrich Engels, Almanya’da Devrim ve Karşı Devrim, Çeviren: Kenan Somer (2. B ,. Ankara: Sol Yayınları, 1992)

Lenin, “Materyalizm ve Ampiriokritisizm”, Moskova 1935

– Mandel, Leninist Örgüt Teorisi,

– M Gorky, V. Molotov, K. Voroşilov, S. Kirov, A. Jdanov, J. Stalin, 1917 Sovyet Devrimi, Birinci cil, Çeviren: Alaattin Bilgi. 1. B., İstanbul: Evrensel Yayınları, 2004

-Lenin, Emperyalizm – Kapitalizmin En Yüksek Aşaması

-Lenin, Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi,

-Lenin, Komünist Enternasyonalin Üçüncü Kongresinde Komünist Enternasyonal Taktiklerinin Savunma Konuşması, Kitle İçinde Parti Çalışması

Doktor Hikmet Kıvılcımlı, Halk Savaşının Planları

– Cliff, Bütün İktidar Sovyetlere, İkinci cilt,

– Carr. Bolşevik Devrimi, İkinci cilt,

– Cliff, Kuşatılmış Devrim, Üçüncü cilt,

-Clif, Bolşevikler ve Dünya devrimi, Üçüncü-Dördüncü cilt

– W. Henry Chemberlian, Rus Devrimi, C: I

– Sovyet Rusya Tarihi-Bolşevik Devrim-I E.H.Car

– Troçki Rus Devrimi Cilt – I

– Rosa Luxemburg -Rus-Devrimi-Uzerine / 1918

-1936 Moskova Duruşmaları Üzerine Kızıl Kitap, Lev Sedov

– Sınıf Bilinci Dergisi, 1988

– Atlas Tarih, Şubat-Mart 2013

– Stalin, Sosyalist Ekonominin Meseleleri

– http://tr.wikipedia.org/wiki/Komintern

– http://tr.wikipedia.org/wiki/Lenin%27in_Vasiyeti

Simon Sebag Montefiore Genç Stalin Çev: Yavuz Alogan, İthaki, Ekim 2010

  Aktaran: Gün Zileli – Şu Lenin ve Troçki Mirası Meselesi… adlı makale – 14 Kasım 2010

– Çeviren – Meral Delikara Topçu –  Lenin’in Son Kavgası – Konuşmalar Ve Yazılanlar 1922- 1923   – Öteki Yayınevi – Ankara – Ocak – 1999 I. Baskı

Kitabı indirmek için bakınız = I

https://yadi.sk/d/GgBf3z3wRmGgk

Kitabı indirmek için bakınız = II 

https://yadi.sk/i/iAw0sE39gvrq7

Kitabı okumak için bakınız = III  

https://issuu.com/huseyinenol/docs/rus_devr__m___ve_reel_sosyal__zm