DERSİM’E RESMÎ BAKIŞ . Hatırlarsanız, 19-23 Ekim 2008 tarihleri arasında Taraf’ta yayınlanan ‘Osmanlı’dan Günümüze Kürtler ve Devlet’ başlıklı yazı dizisinin ‘Devletin isyanları önleme reçetesi’ adlı dördüncü bölümünü şöyle bitirmiştim: “Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey, Şubat 1926’da hükümete sunduğu raporda, “Dersim, Cumhuriyet hükümeti için bir çıbanbaşıdır. Bu çıban üzerinde kesin bir ameliye yapmak ve elim ihtimalleri önlemek, memleket selameti için mutlaka lazımdır” demişti. 1931’de Birinci Umumi Müfettişi İbrahim Tali (Öngören) yöntemi açıkladı: “A. Bütün Dersimin hariçle münasebetini kat ederek (keserek) bu yüzden taarruzlarına ve ticaretlerine mani olmak, aç kalacak halkı zamanla kendiliğinden ilticaya icbar etmek (zorlamak) ve şu suretle Dersimi fenalardan tahliye. B. Her tarafı esaslı surette kapadıktan sonra ihata çenberini tedricen darlaştırmak ve fenalıklardan dolayı yakalananları derhal Dersimden çıkarak Garba atmak ve serpiştirmek.”

OKŞAMAKLA OLMAZ . “Erkânı Harbiye Reisi’ne verilen raporda ise açık konuşulmuştu: “Dersimli okşanmakla kazanılmaz. Silahlı kuvvetlerin müdahalesi Dersimliye daha çok tesir yapar ve ıslahın esasını teşkil eder. Dersim evvela koloni gibi nazarı itibara alınmalı. Türk camiası içinde Kürtlük eritilmeli, ondan sonra ve tedricen öz Türk hukukuna mazhar kılınmalıdır.”… Bu konuya önümüzdeki haftalarda, 3 Ağustos 2008 tarihli ‘Kürtleri imha etmek fikri kime aitti?’ başlıklı yazımı tekzip eden Sayın Nilüfer Bayar Gürsoy’un mektubuna cevap verirken değineceğim.” Bu hafta, Tayip Erdoğan’ın ‘Tek devlet, tek bayrağa karşı olan buyursun beğendiği yere gitsin’, Vecdi Gönül’ün ‘Rumlar ve Ermenler devam etseydi bugün aynı milli devlet olur muyduk?’ vecizeleriyle sembolize olan ırkçı zihniyetin en kanlı tezahürlerinden olan 1937-1938 Dersim harekâtlarının tarihçesini, önümüzdeki hafta ise söz konusu mektubu yayımlayacağım. Böylece her iki tarafın da ne dediği daha iyi anlaşılacak.

* * *

Bugün Tunceli, Bingöl, Erzincan, Elazığ’ı da içine alan bölgeye MÖ. 6 yüzyılda Pers Kralı Darius’un egemenliğinden dolayı Dranis deniyordu. Bundan 200 yıl sonra Yunan ülkesinden kalkıp Pers ülkesine giden efsanevi ‘On Binlerin Yürüyüşü’nü anlatan Xenophon’un Anabasis eserinde bölgenin adı Derxene olarak geçer. Ermenicenin ilk kez yazı dili olarak kullanılmaya başladığı 5. yüzyıla ait Ermeni kaynaklarında bölgeden Derjan diye söz edilir. Bitlis hükümdarı Şeref Han Bitlisi’nin 1597’de kaleme aldığı Şerefname’de ise “Derzini, içinde büyük bir kilise bulunan bir kaledir. Kale ahlaksız kâfirlerin elinde bulunduğu sırada, ona Derzir adını verirlerdi. Kaleyi Habil ve Kâbil istila ettikten sonra, adı kullanıla kullanıla Derzini şeklini aldı” satırlarını okuruz. Bütün bunların ‘Dersim’ adının erken biçimleri olduğu sanılır.

Genel olarak, Dersim adının Farsçada ‘kapı’ anlamına gelen ‘der’ ile ‘gümüş’ anlamına gelen ‘sim’ kelimelerinden geldiği kabul edilir. Eski Ermeni kaynaklarında bölgede bolca gümüş olduğundan söz edilir ama bugün buna dair tek kanıt, komşu Gümüşhane ilidir. 7. yüzyılda yaşamış büyük Ermeni tarihçisi Horenli Musa ise bölgenin ismini, ‘Sim’ asıllı bir Ermeni soylusuna bağlar.

ESAS DERSİM . Tarihsel ve kültürel açıdan büyük öneme sahip olan Esas/Merkezi/Gerçek Dersim olarak adlandırılan bölge, bazı kaynaklara göre Tujik (Abbasan) ve Kutu Deresi mıntıkaları, bazı kaynaklara göre Munzur Çayı ile Pülümür Suyu (Harçik) arasındaki dağlık bölge, bazı kaynaklara göre ise Halvori, Mazgirt ve Kiğı’nın gerisindeki dağlık bölgedir. Çemişgezek ve Pertek’in de kısmen içinde bulunduğu Ovacık ve Hozat bölgesine ‘Batı Dersim’; Pülümür, Nazimiye ve Mazgirt’i içine alan bölgeye ise ‘Doğu Dersim’ denir.

1847 yılında Dersim Sancağı Erzurum vilayetine, 1859’da Harput vilayetine bağlanmıştır. Dersim adının haritalarda boy göstermesi bundan sonra olmuştur. Bu tarihten sonra bazen sancak bazen vilayet olan Dersim 1923 sonrasında vilayet yapılmış ama 1926’da lağvedilerek kazaları Erzincan ve Elazığ vilayetleri arasında bölüştürülmüştür.

PROTO ERMENİLER . Kendilerini Şafi Kürtlerden ayırmaya özen gösteren Kızılbaş (Alevi) Dersimlilerin etnik kimliği tartışılan bir konudur. ‘Erken Dersimliler’ denilen Kırmanclar birçok kaynakta ‘proto-Ermeni’ olarak tanımlanmaktadır. İddialara göre, Ermeniler tarih içinde büyük ölçüde Aleviliğe geçmiş, ama Surp Sarkis, Gağant, Zadik, Vartavar gibi eski inanç ve geleneklerini kendi içlerinde yaşatmaya devam etmişlerdir. ‘Geç Dersimliler’ ise Zazaca (Dımıli) konuşan Şeyh Hasananlılar (Abbasan, Ferhadan, Karabalan, Kureyşan) ve Seydanlılar (Kalan, Kevan, Koçan) aşiretleridir. Ancak Zazacayı Kürtçenin bir lehçesi sayanlar hepsinin kimliğini Kürt olarak tanımlarken, Zazacayı Kürtçeden ayrı bir dil olarak değerlendirenler Zaza ve Kürt şeklinde iki farklı etnik kimlikten söz edilmesi gerektiğini savunurlar.

KIZILBAŞ DERSİMLİLER . Osmanlı belgelerinde bölgedeki aşiretlerden genel olarak ‘Dirsimli’ veya ‘Dujik/Duşik’ aşiretleri olarak söz edilir ve hepsi ‘Ekrâd (Kürtler) taifesinden’ olarak sınıflandırır. Yalnızca Zazaca konuşan Balabanlar’ın Yörükan taifesinden Türkler olduğu söylenir.

Kızılbaş Kürtlerin yurdu Dersim’i hükümetin gözünde ‘çıban başı’ yapan, Dersimlilerin Osmanlı’dan beri alışık oldukları gibi özerk yaşamak istemeleri, devlete vergi ve asker vermeye yanaşmamalarıydı. Ama Cumhuriyet kadroları işi kökten halletmeye kararlıydılar. 1925 Şeyh Said, 1926-1930 Ağrı isyanlarının bastırılmasından sonra sıra Dersim’e gelmişti. 14 Haziran 1934’te Türkiye’yi etnisite esasına göre üç bölgeye ayıran 2510 sayılı İskan Kanunu çıkarıldı. 25 Aralık 1935’de bir nevi sıkıyönetim kanunu olan 2884 sayılı Tunceli İlinin İdaresi Hakkındaki Kanun çıkarıldı ve Dersim’in adı Tunceli (‘Tunç Eli’) olarak değiştirildi. Ardından Birinci Umumi Müfettişlik bölgesi kapsamında bulunan Elazığ, Tunceli, Erzincan ve Bingöl’ü içeren Elazığ merkezli Dördüncü Genel Valilik kuruldu. Bu genel valiliğin başına General Abdullah Alpdoğan atandı. Alpdoğan Paşa, 1921’deki Koçgiri ayaklanmasını gaddarca bastıran Sakallı Nurettin Paşa’nın damadıydı ve aynen kayınpederi gibi çok sert bir askerdi.

1937 ISLAHAT PROGRAMI . Bölgeye dair izlenim ve önerilerini 1935’te hazırladığı ‘Şark Raporu’nda belirtmiş olan Başbakan İsmet İnönü 18 Haziran 1937’de Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’ın da katıldığı Bakanlar Kurulu toplantısında Dersim için ‘Islahat Programı’nı açıkladı. Programa göre, Dersim’e yol, köprü, okul, kışla yapılacak, askerlik ve vergi işleri düzene konulacak, ağalık, derebeylik, şeyhlik kökünden kaldırılacak, zorbaların malları devlete geçecek, halka toprak, ziraat aletleri ve tohumluk verilecekti. Dersim’i haydut yatağı durumuna getirenler, Batı illerine nakledilecek, orada iskân edilip, namuslu, eğitilmiş vatandaşlar haline getirileceklerdi. Dersim tamamen boşaltılacak ve burada Bakanlar Kurulu’nun izni olmadan kimse oturmayacak ve yerleşmeyecekti. Böylece, resmi tarih tezine göre ‘Horasan’dan gelme öz Sünni Türk olan ama sonradan Kızılbaş Kürtlere dönüşen Dersimliler’, asıl çevrelerine, benliklerine kavuşacaktı. İnönü’nün açıkladığı önlemler arasında “Türklerin yoğun olduğu yerlerde kız ve erkek yatılı okulları açılarak Dersim’den beş yaşını doldurmuş kız ve erkek çocukların okutulup büyütülmesi, bunların kendi aralarında evlendirilerek, kendi ana ve babalarından kalan mallar ve mülklerin içinde birer Türk yuvası haline getirilmesi’ de vardı.

Aslında daha program hazırlanırken, jandarmaca aranan 3.700 kişiden 2 bini güvenlik güçlerine teslim olmuş, ‘asayişsizlik’ olaylarında önemli bir azalma kaydedilmişti. Direnen tek kesim, Kutu deresine saklanan Seyit Rıza ve yandaşlarıydı.

KEÇİLERİN MEŞE YAPRAĞI . Direnişçilerin endişelerini ve devletin onlara bakışını resmi görüşe yakın Ahmet Emin Yalman’ın Tan gazetesindeki haber gayet iyi anlatıyordu. Gazetenin diliyle ‘Hayatı başlı başına bir çapulculuk tarihi teşkil eden’ Abbasuşağı aşiretinin lideri Seyit Rıza adlı şerir (haydut) saltanat devrinden beri kati bir darbe yemediği için gitgide, servetini melanetleri kadar çoğaltabilmişti, ama hükümetin Tunçeli mıntıkasını imar ve ıslah işine başladığını görür görmez fena hiddetlenmiş, elindeki nüfuzun ve derebeylik kuvvetinin gitmemesi için’ çare düşünmüştü. Gazeteye göre Seyit Rıza halkı şu iddialarla kışkırtıyordu: 1) Aşiret kadınlarının namusu tehlikededir. Bunlar gündüzleri kocalarının, geceleri karakolla efradının malı olacaktır. 2) Hükümetin yaptırdığı karakollar, yakında bu mıntıkadan sürülecek olan aşiretlere posta mevkii olmak içindir. 3) Köylerdeki bütün halk, bir yere toplanacak, bir sıraya yapılacak evlerin içerisine tıkılacak, bu evlerin yalnız iki kapısı olacak, bu kapıların önünde birer polis bekleyecektir. 4) Ekmek ve odun vesika ile verilecektir. 5) Keçilere verilen meşe yaprağı bile vesikaya bağlanacaktır. 6) Halkın bütün kazandığı elinden alınacaktır.

HALVORİ TOPLANTISI . Gazete, bu propagandalara kanan Abbasuşağı, Yusufhan, Demenan, Haydaran, Kureyşan ve Bahtiyar aşiretlerinin, ilk olarak Seyit Rıza tarafından ‘birer tek şeker veya birer lokma ekmek, keçekülah göndermek suretiyle’ yapılan davetlere uyarak Haydaran aşireti içinde Kürpik’te toplandıklarını belirtiyor, ‘muhteris ve mel’un bir zihniyet’ taşıdığını iddia ettiği Demenan aşiretinin lideri Cebrail’in “Mektep, nahiye, bizim nemize?… Bunları ortadan kaldırmalıyız!… Hepsini hemen yakmalıyız!” diyerek isyanın işaretini verdiğini söylüyordu. Haber şöyle devam ediyordu: [T]oplantıların hemen hemen en mühimi olan Halvori toplantısı[na da] …davet bermutat teklif ve kabul masasına birer tek şeker, bir lokma ekmek ve keçekülah göndermek suretile olmuştur. Seyit Rıza, bu toplantıda bulunmak üzere Munzur suyu kıyılarına bizzat inmiştir. Karşı sahilde bulunan Cebrail ile uzaktan uzağa bağırmak suretile konuşulmuştur. Hava biraz bozuk olduğu için hayli zahmet de çekilmiştir. Cebrail Seyit Rıza’dan daha kuvvetli tedbirler almasını istemiş, Seyit Rıza bu işte sonuna kadar elbirliğile yürünüleceğini, devlete karşı ne mümkünse yapılacağını, hükümet kuvvetlerine karşı bir cephe teşkil edilmek üzere aşiretlerin tamamile el ele vererek çarpışacağını ve bunun içinde aşiretler arasındaki şahsi kan ve kin davalarının şimdilik tamamile unutulmuş addedileceğini söylemiştir. Mahut şerirlerden Hisso Seydo da bu toplantıda bulunmuş, aht ve peyman manasına olarak Munzur suyundan bir avuç içilmiştir…” (12 Kasım 1937, Tan)

BOMBARDIMAN UÇAKLARI . İki aşiret reisinin Munzur’un iki yakasından birbirine bağırmasını ‘en mühim toplantı’ diye sunan Tan gazetesinin niyeti tam olarak anlaşılmayan merkeze yönelik çevresel bir tepkiden ibaret olan olayı ‘büyük bir isyan’ olarak gösterme gayretleri gerçekten gülünçtür, ancak Kızılbaş Dersimliler ile Türk ulus-devleti arasındaki savaşın sonu çok hazindir. 20 Eylül’de İsmet İnönü Atatürk tarafından görevinden alınmış ve başbakanlığa Celal Bayar getirilmiş, bütçeye 1 milyon liraya yakın tahsisat konulmuş, ardından Diyarbakır’dan kalkan üç uçak filosu bölgeye bombalar yağdırmıştır. Bu uçaklardan birini Mustafa Kemal’in manevi kızı ve Türkiye’nin ‘ilk kadın pilotu’ Sabiha Gökçen kullanmıştır. (Sabiha Gökçen meselesine bir başka yazıda döneceğim.) Seyit Rıza’nın aşiretine sığınan Koçgirili Alişer ve karısı Zarife öldürüldükten sonra Seyit Rıza ve iki adamı, bazı kaynaklara göre 5 Eylül’de, bazılarına göre 10 Eylül’de, kendilerine güvence veren Erzincan Valisi’ne teslim olmaya giderken tutuklanmışlardır. Dersim’in siyasi önderlerinden Baytar Nuri Dersimi ise yurt dışına kaçmayı başarmıştır.

YARGILANMALAR . Seyit Rıza ve yandaşlarının duruşması 18 Ekim 1937’de Elazığ’da başlar. Bundan sonrasını resmi görüşe yakın Ahmet Emin Yalman’ın Tan gazetesinden izleyelim: “Seyit Rıza 18 Ekim günkü duruşmada Demirhan, Haydaran ve Yusufhan aşiretlerinin elebaşlarının 20 Martta Kahmut köprüsünü yaktıklarına dair ifade veren şahide “Allaha, devlete karşı gelmek için kudurmuş muyum ben!?” diye haykırdı ve el kaldırdı. Sonra şahit Muhindili Hüseyin dinlendi… Kamer şöyle haykırmış. “Başına şapka koydun da adam mı oldun?” Şahit aşiret reislerinin yanında bir Ermeni casusuna rastladığını da söyledi. Yine bu şahidin ifadesine göre aşiret reisleri bir devlet kurmak için su içmek suretile yemin etmişler. Hüseyin Demirhanlıları ikna etmiş fakat Seyit Rıza şöyle bağırmış: “Su için yemininden dönmez!”

Şahidin bu ifadesi hakkında ne diyeceği Seyit Rızaya soruldu, kat’iyen inkâr etti. Yusufhan aşireti reisi de şahidi ithama çalıştı ve dedi ki: “Bu adam casustur, şeyh oğludur. Bizi teslim olmamaya teşvik etti.” Bundan sonra şahit Hıdır çağrıldı ve isyanın başlangıcı hakkında malumat verdi, dedi ki: “Reisler, kabile halkına, devlet kurmak için Ermeni’den dört milyon altın geldi, demişler. Reislerden Hiso da Seyit Rıza’nın evinde plan çizmiş:” Şahidin ifadesi hakkında diyecekler sorulduğu zaman inkar etti. … Mahkeme ayın 22 sine bırakıldı.(19 Ekim 1937, Tan)

Seyit Rıza İtiraf Ediyor

Tunçeli isyanı maznunlarının muhakemelerine bugün de devam edildi. … Bugünkü celsede bir kısım suçluların mazbut ifadeleri okundu. Dinlenen şahitler, karakolu basanların Seyit Rızanın aşiretinden ve damatlarından olduğunu, Şeyvan (Seyhanlı) aşireti reisi Hasso Seydonun da askeri mühimmatı yağman edenler arasında bulunduğu söylediler. Bu celsede en dikkate değer taraf Seyit Rıza’nın torununun şahadeti oldu. Bu torun, dedesinin 60 silahlı şahısla beraber olduğunu anlattı. Verdiği tafsilat karşısında Seyit Rıza bir hayli şaşkınlıklar geçirdi ve tevil yollu cevaplar vermek mecburiyetinde kaldı. Seyit Rızanın adamlarından Zeynel’in ifadesi de suçluları şaşırttı ve aşiret reislerini itirafa mecbur bıraktı…. (23 Ekim 1937, Tan)

Seyit Rıza ve Avenesinin Muhakemesi

Tunceli isyanı maznunlarının bugün de muhakemelerine geç vakte kadar devam edildi. Bugünkü mahkemede isyan hadisesine ait Nazimiye Hozat Malazgirt kaymakamlarının o sırada verdikleri raporlar ve suçluların silahlı olarak devlet kuvvetlerine karşı geldiklerine dair delilli telgrafları okundu. Suçlular inkâra devam etmişlerdir. Muhakeme ayın üçüne kaldı. (2 Kasım 1937, Tan)

Tunceli isyanı suçlularının muhakemelerine bugün de devam edildi.

Mahut Seyit Rıza ve suç ortakları yine mahkemenin karşısına çıktılar. Bugünkü celsede iddia makamı iddiasını okuyarak, suçlulardan bir kısmının Türk Ceza Kanunu’nun 149. maddesinin ikinci fıkrasına göre cezalandırılmasını, bir kısmının da yine ayni maddenin üçüncü fıkrasına göre cezalandırılmalarını istedi. Neticede muhakeme müdafaa için Cumartesiye kaldı. İkinci fıkraya göre cezaları istenilenler arasında Sergerde Şeyh Rıza ve oğlu ve aveneleri bulunmaktadır. Bunlar hakkında istenilen ceza idamdır. (5 Kasım 1937, Tan)

Dersim Şakilerinin Sorgusu

Dersim şakilerinin elebaşısı mahut Seyit Rıza, çok bitkin bir vaziyettedir. Muhakemenin son celselerinde suçlular, tamami(y)le şaşalamış bir vaziyetteydiler. Birbirlerini itham ediyorlardı. Seyit Rıza’nın mahkemede okunan mektuplarında, çok küstahça ve ahmakça satırlar vardır. Seyit Rıza, takip müfrezeleri çekilmediği takdirde çok kan döküleceğini, kendisinin 70 aşireti(y)le başka yere gideceğini, hükümete katiyen teslim olmayacağını yazmaktadır…. Müddeiumumînin (savcının) geçen celsede okuduğu iddianamede yalnız dokuz kişinin beraatı istenilmektedir. Kararın şu günlerde tefhim edilmesi (açıklanması) muhtemeldir. (8 Kasım 1937, Tan)

Atatürk Doğu Seyahatine Çıkıyor

Cumhurreisimiz Atatürk’ün, bugünlerde Şarki ve Cenubi Anadolu’da geniş bir tetkik seyahatine çıkmaları muhtemeldir. Büyük Şefimizin bu seyahat esnasında Mersin veya Antalya’dan vapurla İstanbul’a geçmeleri de ihtimal dahilinde görülüyor. Başvekilimiz Celal Bayar ile Dahiliye Vekili ve Parti Genel Sekreteri Şükrü Kaya ve Nafıa Vekili Ali Çetinkaya’nın da bu seyahat esnasında Atatürk’ün beraberlerinde bulunacakları öğrenilmektedir. Nafıa vekilimiz bu seyahat esnasında Diyarbekir-Cizre hattının temel atma töreninde bulunacaktır. (9 Kasım 1937, Tan)

Büyük Şefin Seyahati

Atatürk Dün Akşam Şark Vilayetlerine Bir Tetkik Seyahatine Çıktılar Beraberlerinde Başvekil Celal Bayar ile Dahiliye ve Nafıa Vekillerimiz de Bulunuyor (13 Kasım 1937, Tan)

Dersim Şakilerinin Akıbeti

Seyit Rıza, Oğlu ve Avenesi Dün Sabah Elazizde İdam Edildiler. Tunceli hadisesine ait muhakeme hitam bulmuştur (bitmiştir). Tunçeli’de isyan eden 58 suçluya ait karar tefhim edilmiştir. Bu karara göre suçlulardan 11 i idama mahkûm olmuş fakat içlerinden dördü hakkında idam cezası yaşların geçkin olmalarından dolayı 30 sene ağır hapse tahvil edilmiştir. Diğer yedi idam mahkûmları şunlardır: Seyit Rıza ile oğlu Hüseyin ve Seyhanlı aşireti reisi Hasso Seydi ve Yusufhanlı aşiret reisi Kamer oğlu Fındık ve Demenanlı aşiret reisi Cebrail oğlu Hasan, Kureyşanlı Ulikeye oğlu Hasan ve Mirza Ali oğlu Alidir. İdam hükümleri bu sabah infaz edilmiştir. 14 Suçlu hakkında beraat kararı verilmiştir. Diğer suçlular da muhtelif ağır cezalara mahkûm olmuşlardır. (16 Kasım 1937, Tan)

Cumhurreisi Dün Elaziz’de Karşılandı

Cumhurreisimiz Atatürk, bugün saat 13’te Elaziz’i ilk defa olarak şereflendirdiler. Elazizliler, Büyük şefe karşı emsalsiz karşılama tezahüratı yapıyorlardı. Önderimizin şehre ayak basmaları top ateşile selamlandı ve Atamız, kendilerini karşılayan mekteplilere, askerlere iltifatlarda bulundular. (…)

Atatürk maiyetlerinde Başvekil Bayar, Dahiliye ve Nafıa Vekilleri, orgeneral Kazım Orbay, Umumi Müfettiş Korgeneral Alpdoğan ve diğer zevat olduğu halde Tunceli’ne gitmişlerdir. Yolda Muratsuyu üzerindeki eski köprüden geçilerek eski Pertek kalesinin bulunduğu saha önünden Hozat deresi üzerinde inşa edilmiş olan beton köprüye gidildi ve Türk tekniğinin yüksek bir eseri olan bu köprünün kurdelesi bizzat Atatürk tarafından kesilmek suretiyle küşat resmi (açılış töreni) yapıldı. Bu köprünün eski adı Soyungeç ve Sungeç olduğu hakkındaki maruzat üzerine Atatürk dilimize telaffuz itibarile en kolay şekli olan Singeç adı verilmesini tensip ettiler. Dönüşte Muratsuyu üzerinde kurulmakta olan yüz metre uzunlundaki Pertek köprüsünün başına gidildi.

Atatürk köprünün fenni, mali, ve iktisadi bakımlarından kıymet ve ehemmiyeti hakkında mütehassıslar tarafından verilen malumatı dinledikten sonra Pertek kaza merkezini teşrif buyurdular. Kasaba methalinden Halkevine kadar giden yol üzerinde Atatürk’ün kudumüne intizar eden büyük bir kalabalık yüce Önderi candan gelen tezahürlerle alkışlamışlardır.

Kasaba methalinden itibaren yürüyerek gelen Atatürk, minimini mektep çocuklarının önünde durarak bunlarla ayrı ayrı konuşmuş ve içlerinden bazılarının yüzünde sivrisinek ısırmasından hâsıl olan çıban hakkında kaza doktorundan izahat alarak bunun sebebi ve tedavisi üzerinde esaslı tetkikat yapılmasını emir buyurmuşlardır.

Atatürk Pertek Halkevini ve salonunu gezmişler, kütüphane ve sahnesile diğer tesisatını çok beğenmişlerdir. Pertek’ten coşkun uğurlama tezahürleri arasında ayrılan Atatürk saat 17 de Elaziz’e avdet buyurmuşlardır… (18 Kasım 1937, Tan)

SEYİT RIZA’NIN İDAMI. O döneme Malatya Emniyet Müdürlüğü’nde görevli olan ve Emniyet Genel Müdürü Şükrü Sökmensür’in emriyle, Diyarbakır’da yeni yapılan Singeç köprüsünü açmaya gidecek olan Atatürk’ten Seyit Rıza’nın hayatının bağışlanmasını isteyecek ‘6 bin beyaz donluya meydan vermemek’ için, duruma el koyan İhsan Sabri Çağlayangil’e göre usule itiraz eden savcı izinli sayılarak göreve yardımcı getirilmiş, okuma yazma ve Türkçe bilmeyen sanıklara ne iddianame, ne avukat verilmiş, asabilmek için Seyit Rıza’nın yaşı 57’ye indirilmiş, oğlunun yaşı da 17’den 21’e çıkartılmıştı, bölge komutanı Alpdoğan Paşa, kararın yazılacağı boş kağıdı önceden imzalamıştı. Çağlayangil şöyle bitirmişti: “Seyit Rıza’yı meydana çıkardık. Etrafta hiç kimse yoktu. Ama Seyit Rıza meydan insan doluymuş gibi sessizliğe ve boşluğa bağırdı: ‘Evladı kerbelayı. Bihatayı. Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir’ dedi. Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap-rap yürüdü. Çingeneyi itti, ip boynuna geçirdi, sandalyeye ayağı ile tekme vurdu ve kendini astı. Gömüleceği yer türbe olmasın diye cenazesi de yakıldı…” (İhsan Sabri Çağlayangil, Anılar, Güneş Yayınları, 1990, s. 45-55.)

Bir iddiaya göre ise, Seyit Rıza’nın bedeni yakılmamış, gizli bir yere gömülmüştür. Seyit Rıza’nın varisleri devletten bugüne dek bu konuda bir bilgi alamamışlardır.

İKİNCİ DERSİM HAREKÂTI . Ancak idamlardan sadece 1,5 ay sonra Dersim’de ilkinden de kapsamlı bir harekata başlandı. Genelkurmay kitabına göre, Ovacık ilçesi adliyesi ve asker alma şubesinin istediği 1.149 kişi hakkında kanunu takibat yapan müfrezeye Kaçkerek köyünde 2 Ocak 1938 günü pusu kurulması ve toplam 9 jandarma erinin öldürülmesi üzerine, Haydaran ve Kör Abbas aşiretlerinden 100 kişi, Demananlı 50 haydut, Keçel haydutlarından 100 kişi, Abbas Aşuran ve Beyit uşaklarından 50 kadar silahlı kişiyle bunların 5-6 bin tahmin edilen aile efradını temizlenecekti. (Reşat Hallı, Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar (1924-1938), Genelkurmay Harb Tarihi Başkanlığı, 1972, s. 432 ve devamı)

Amacın bu olmadığı belliydi. Çünkü operasyonlar yalnız isyan bölgesi denilen yerlerle sınırlı kalmamış, devlete vergi veren, askere giden Pertek, Mazgirt, Nazimiye, Pülümür ilçe ve köylerini, hatta Dersim’i aşarak Erzincan’ı da içine almıştı. 31 Ağustos’a kadar süren ikinci ‘tedip’ ve ‘tenkil’ harekâtında, Genelkurmay kaynağı tarafından ‘haydut’, ‘eşkıya’, ‘şaki’, ‘dağlı’ diye nitelenen ve bu gruplar yine kitabın diliyle ‘imha edilmiş’, ‘temizlenmiş’, ‘köyleri yakılmış’tı. 6-16 Eylül 1938 arasındaki harekâtın bilançosu ise şöyleydi: “Tarama bölgesinden ölü ve diri 7.954 kişi çıkarılmıştır. 1.019 silah toplanmıştır.” (Reşat Hallı, s. 478) Gayri resmi kaynaklara göre ise ölü sayısı bunun kat kat üstündedir.

VE SÜRGÜNLER . ‘Tarama’nın ardından İçişleri Bakanı Şükrü Kaya tarafından bizzat seçilen 3.470 kişiden oluşan 347 aile Tekirdağ, Edirne, Kırklareli, Balıkesir, Manisa ve İzmir gibi Batı illerine serpiştirilerek yerleştirilirler. Mustafa Kemal, hastalığı dolayısıyla Celal Bayar tarafından okunan 1 Kasım 1938’deki Meclis’i açış konuşmasında Tunceli’de ‘haydutluk ve eşkıyalık olaylarının bitirilerek ulusal egemenliğin sağlanmasından duyduğu kıvancı’ dile getirmiş, İsmet İnönü ‘Dersim müşkilesinden kurtulduk’ demiştir. Halbuki, dağlara sığınanların mücadelesi 1946 affına dek sürecek, bölgenin yasak bölge olmasına ise ancak 1948’de son verilecektir.

ÇAĞLAYANGİL’İN KORKUNÇ İDDİASI: “ORDU GAZ KULLANDI” . Dersim müşkilesine son verirken kullanılan araçların neler olduğunu geçtiğimiz aylarda bana posta ile ulaştırılan bir ses kaydından öğrendim. Kayıtta Süleyman Demirel hükümetlerinin ünlü Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’le emekli olduktan sonra, 1986’da yapılan bir röportajdan bir bölüm vardı. Çağlayangil’i yakından tanıyan birkaç kişiye kaydı dinlettikten sonra, sesin kendisine ait olduğundan emin oldum. Röportaj Çağlayangil’in evinde yapılmışa benziyordu, çünkü arada Çağlayangil’in eşinin sesi de duyuluyordu. Özellikle son cümleleri tüyler ürpertici olan bantın dökümünü kelimesi kelimesine aktarıyorum:

KANLI BİR HAREKET . “…..Tercümana Kürtçe anlattı. Tercüman bize tercüme etti. [Kürt adam şöyle dedi] ‘Beyanatınız bizi duygulandırdı. Vereceğiniz isimler üzerinde inceleme yaptık. Üç tanesi hariç bunları size teslim etmeye karar verdik.’ Abdullah Paşa bu üç tanenin kim olduğunu sordu. İçlerinden biri bu kadın. Bir tane de başka adam var. Abdullah Paşa bu üç kişinin istisna edilmesine razı olamayacaklarını, bu üç kişinin de teslimi gerektiğini kabul ettiklerini beyan etti ve bu üç kişinin istisnasının sebebi sordu. Kürt büyük bir samimiyetle dedi ki: ‘Bir adamın bir kocası olur dedi. Siz bir hareket yapıyorsunuz. Bu hareket gelir geçer. Buraları yine Kürt ağalarına kalır. O zamanlar bize zulüm ederler. Bizi kurtaramazsınız siz. Siz bütün Dersim’e hâkim olsanız, oraya devlet otoritesi girse zaten biz ağaya kul olmalıyız. Ama siz yoksunuz, bizim daimi muhatabımız ağa olduğu için ve kudret de onda olduğu için ve bunlar da şeyh olduğu için, din büyükleri olduğu için, size değil onlara itaate, sizin değil onların söylediğini yapmaya mecburuz.’ Abdullah Paşa, şimdiye kadar bu işin böyle olduğunu, fakat hükümetin bundan sonra kararlı olduğunu, Dersim’i de yurdun öbür parçaları gibi hükümetin otoritesinin cari olduğu ve hükümetin üstünde tek bir otoritenin bulunmadığı yer yapmakta kararlı olduğunu, ağaların lafına kapılmamasını, meseleyi tekrar tezekkür etmelerini söyledi. Bunlar kabul etmediler. Sonra biz geri döndük. Yani meclise. Neticeyi söylüyorum. Bunlar kabul etmediler. Mağaralara iltica etmişlerdi. Ordu zehirli gaz kullandı. Mağaraların kapısının içinden. Bunları fare gibi zehirledi. Yediden yetmişe o Dersim Kürtlerini kestiler. Kanlı bir hareket oldu. Dersim davası da bitti. Hükümet otoritesi de köye ve Dersim’e girdi. Dersim böyle bitti. Bugün Dersim’e rahatça gidebilirsiniz. Jandarma da gider siz de gidersiniz. Yalnız son zamanlarda bilhassa sınırlarda dış tesirlerden Kürtlerin bağımsızlık hareketi başladı. Kürtlerin bir bölümü Türkiye’de, bir bölümü İran’da….” (Kayıt burada bitiyor.)

Eğer Çağlayangil’in dedikleri doğruysa ‘Dersim’de soykırım yapıldı’ diyenlere nasıl itiraz edeceğiz?

Not: Gazetedeki sayfamda, bu kaydın bir kopyasını Internet sayfasına koyacağımı duyurmuştum ama, teknik ekip henüz bunu halledemedi. İsteyenlere kaydı göndermeye çalışacağım. Ama ilerde daha kolay bir yol bulmayı umuyorum.)

Kaynakça: Reşat Hallı, Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar (1924-1938), Genelkurmay Harb Tarihi Başkanlığı, 1972, M. Kalman, Belge ve Tanıklarıyla Dersim Direnişleri, Nûjen Yayınları, 1995, Nurşen Mazıcı, Celal Bayar’ın Başbakanlık Dönemi (1937-1939), Der Yayınları, İstanbul, 1996; Dersim, Jandarma Genel Komutanlığı’nın Raporu, Kaynak Yayınları, 1998; İsmail Beşikçi, Tunceli Kanunu (1935) ve Dersim Jenosidi, Belge Yayınları, 1990; Mehmet Bayrak, Alevilik ve Kürtlük, Öz-Ge Yayınları, Ankara, 1997.

Ayşe Hür 16.11.2008 /Taraf Gazetesi

1937-38 Dersim direnişi Kemalist devletin Dersim’i işgal ve dağıtma girişimine karşı bir savunma savaşı olarak patlak verdi.

Direnişe öngelen 1928, 29 ve 31 yıllarında Dersimliler’den birkaç kez silahlarını teslim etmeleri ve başta Alişer olmak üzere Dersim’e sığınmış Koçkiri savaşçılarını iade etmeleri istenir. Bu ısrarlı tehditler ve saldırı hazırlıkları karşısında 1932‘de Dersim’de bir kıpırdanma görülür. Karakollar ve nahiye merkezleri basılır.

25 Aralık 1935‘te Tunceli Kanunu çıkarılır. Bu kanunla birlikte Dersim’in adı Tunceli olarak değiştirilir. Hemen sonra daha önce Birinci Genel Müfettişlik kapsamında bulunan Elazığ, Tunceli, Erzincan ve Bingöl’ü içeren Elazığ merkezli Dördüncü Genel Valilik kurulur (6 Ocak 1936). Bu genel valiliğin başına Dersim Valisi ve Kumandanı sıfatıyla Abdullah Alpdoğan atanır. Elazığ’da İstiklal Mahkemesi adı verilen bir askeri mahkeme kurulur. Bu mahkeme özel olarak Dersim için teşkil edilir. Tunceli Kanunu’nun geçerlik alanı sadece Dördüncü Genel Valilik kapsamına giren illerle sınırlı kalmaz. Sivas, Malatya, Erzurum ve Gümüşhane illeri de bu kanunun geçerlik alanına dahil edilirler. Böylece Tunceli Kanunu merkezi Dersim olmak üzere Kızılbaşlarla yerleşik tüm sahayı kapsamına alır. Dersim, bu kanunla “Yasak Bölge“ ilan edilir. Ülkeye giriş çıkışlar özel izne tabi tutulur.

Alpdoğan, 1936‘da Dersim’in Amutka, Pulur, Karaoğlan, Sin, Haydaran, Danzig ve Burnak gibi stratejik merkezlerinde askeri kışlalar ve karakollar inşaa ettirmeye başlar. Bu merkezlerden biri de eskiden Mazgirt’e bağlı olan Mamikan (Mameki) köyüdür. Bu köy adı Tunceli olarak değiştirilen Dersim’in yönetim merkezi olarak seçilir.

Demenan aşireti ile bazı Nazımiye aşiretleri kendi bölgelerinde yapımı başlatılan karakollara baskınlar düzenlemeye başlarlar. Çatışma böyle başlar (1936).

Seyit Rıza, askeri vali Alpdoğan’dan tekrar tekrar Tunceli Kanunu’nun iptalini (olağanüstü rejimin lağvını) ve Dersim’in ulusal haklarının tanınmasını talep eder. Alpdoğan’ın buna yanıtı işgalci orduları Dersim’e sürmek olur. Diyarbakır’dan kalkan uçaklar Dersim’e bomba yağdırır. Çatışmalar her tarafa yayılır. Kışın gelmesiyle zorunlu olarak kesilen çatışmalar 1937‘de tekrar başlar.

Kemalist devletin Dersim’e dönük bir stratejisi ve programı vardı. Amacı Dersim‘i kesin şekilde ilhak etmek ve insansızlaştırmaktı. Hazırlıklar çok yönlüydü ve Musul ve Hatay gibi sorunlar nedeniyle bir-iki kez ertelenmek zorunda kalınan Dersim harekatı ancak 1937 yılında başlayabildi.

Kemalist rejimin direnişe öngelen ve bir plana göre yürütülen bu hazırlık süreci gözardı edilirse Dersim direnişinin gerçek nedenleri anlaşılamaz.
İki yıla yayılan bu direnişi işgale öngelen hazırlık evresi dışta tutulursa Türk askeri harekatının evrimine bağlı olarak üç aşamaya ayırarak irdelemek gerekir.
İŞGAL SÜRECİ
Kahmut köprüsünün yakıldığı 20/22 Mart 1937‘den Seyit Rıza ve arkadaşlarının idam edildiği 15 Kasım 1937‘ye kadarki süredir. Bu süreç kendi içinde 20/22 Mart-19 Mayıs, 19 Mayıs-26/28 Ağustos, 26/28 Ağustos-5/15 Eylül ve 15 Ekim-15 Kasım şeklinde bölünebilir. Dersim aşiretleri direnme yanlıları, tarafsızlar ve devletle işbirliği yapanlar (milislik yapanlar) olmak üzere üçe bölünmüştür. Bava, Alişer ve Sahan suikastleri ile Seyit Rıza’nın idamı bu zaman dilimindeki dönemeçlerdir. Seyit Rıza’nın oğlu Bava’nın öldürülmesini (Mart sonudur) takiben yedi kadar aşiret kendi aralarında bir ittifak oluşturup topluca direniş kararı alırlar. Ama bu aşiretlerin sadece birkaçı (Bahtiyar, Yukarı Abbas, Demenan ve Haydaran) bu karara sonuna kadar bağlı kalır. Alınan karara göre her aşiret kendi bölgesini savunacaktır. Yusufanlılar’ın yeminlerini bozarak bu kararı uygulamayışları Türk ordusunun 19 Mayıs günü Kırmızı Dağ hattına dek ilerlemesine yolaçar. Bu ani ve beklenmedik durum direnişin kaderi üzerinde büyük rol oynar. Sivil halk kitlesel halde Kutu ve Kalan derelerine sığınır. Alişer’in öldürüldüğü 9 Temmuz’dan sonra asker hemen her dağın zirvesini ve her vadiyi işgal eder. Bu tarihten Sahan’ın öldürüldüğü 28 Ağustos’a kadar geçen sürede sığınaklarda sivil halktan binlerce kişi katledilir. 28 Ağustos günü Sahan’ın öldürülmesi (Bahtiyar direnişinin kırılması), 1937 direnişinin sonunu işaretler. Tarafsız aşiretler arasına çekilerek onları direnişe çağıran Seyit Rıza sonuç alamaz. Sonraki gelişmeler konusunda farklı versiyonlar mevcut. Ya teslim olmak ya da görüşmeler yapmak üzere gittiği Erzincan’da yakalanıp diğer tutukluların bulunduğu Elazığ‘a götürülür (5/15 Eylül). 15 Ekim-15 Kasım arası yargılamalar ve idamlar tarafından belirlenir.
SOYKIRIM SÜRECİ
11/12 Haziran 1938‘den 10 Ağustos 1938‘e kadardır. 1938 yılı olayları “yasak bölgeler“ olarak ilan edilen İç Dersim’in neredeyse tümü (Kutudere-Kırmızı Dağ-Sin ve Halvori kuzeyindeki Haçılı Dere hattından Mercan Dağları eteklerindeki Karacakale’ye kadarki bölge) ile Koçan aşiretlerinin bölgesini (Ali Boğazı ve çevresi) boşaltma girişiminin yapıldığı 11/12 Haziran’da başlar. Bu durum 1937 direnişine katılmamış olan adı geçen iki bölgede yerleşik Kör Abbas, Bal, Keçel ve Koçan gibi aşiretlerin çetin bir direnişine yolaçar. Bu direnişler özellikle 22 Haziran’dan itibaren toplu kırımlar yoluyla bastırılır. Bu peryodun (1938 yılının) en önemli olayı adını Dersim’in Laçin aşiretinden alan ünlü Laç Deresi’nde cereyan eder. Laç Deresi’ndeki çarpışmaların en şiddetlisi ise 19-24 Temmuz arasına rastlar.

SÜRGÜN SÜRECİ
10 Ağustos 1938‘den 31 Ağustos 1938‘e kadardır. Bu aralıkta boşaltılmış bulunan bölge halkı ile diğer bölgelerden ayıklanıp toplananlar Batı Anadolu’ya önceden saptanmış yerlere nakledilir.

İki yıla yayılan süreç içinde bazı anlar ayıklanabilir.
1937 yılının kırım zamanı özellikle Alişer’in öldürüldüğü 9 Temmuz ile Sahan’ın öldürüldüğü 28 Ağustos arasına rastlar. Bu aralıktaki en kanlı olaylar 17-18 Ağustos günlerinde Bahtiyar bölgesindeki çarpışmalarda yaşanır. Seyit Rıza’nın pek çok yakını da bu çarpışmada yaşamını yitirir.

1938 yılının kırım zamanı ise 22-28 Haziran arasında (boşaltılmak istenen Kalan bölgesinde Baltalı-kürekli muharebe), 19-24 Temmuz arasında (Laç Deresi’nde) ve 15 Ağustos’ta (Xeç baskını ve Xeç-Zımek toplu kırımı) yeralır.
Katliamın zirvesi 1938 yılının işaret ettiğimiz peryodlarıdır.
Ama 1937‘deki 17-18 Ağustos tarihi de kritik bir tarihtir.
Sonuç olarak, Dersim soykırımını anmak için bir tarih önermek gerekirse akla ilk gelenler 22-28 Haziran, 19-24 Temmuz ve 15 veya 17-18 Ağustos tarihleri olmaktadır.

1920’lerin sonları ve 30’lu yılların başlarına ilişkin raporlar, 1937-38 soykırımına öngelen dönemde Dersim’in işgalini tamamlamak ve ülkeyi insansızlaştırmak amacıyla TC devletinin yapmakta olduğu çok yönlü hazırlığın ayrıntılı bir resmini verirler. Dersim aşiretleri, herbirinin sayı ve silah gücü, karşılıklı ilişkileri ve çelişkileri konusunda ayrıntılı bilgilerin yeraldığı Jandarma Umum Kumandanlığı’nın Dersim adlı kitabı da bu hazırlığın bir parçasıdır. Bu kitap kaynak olarak MAH Raporu ve Birinci Umumi Müfettişlik (1927/8-35) raporlarına dayanıyor.

MAH (Milli Amele Hizmeti), 1927’de kurulmuş Türk istihbarat teşkilatıdır. 1965 yılında adı MİT olarak değiştirilmiştir.

Jandarma Umum Kumandanlığı’nın Dersim adlı kitabında dönemin İç İşleri Bakanı Şükrü Kaya’nın Başbakanlığa verdiği 18. 11. 1931 tarihli raporunun Ek bölümü Lahika başlığı altında olduğu gibi verilmektedir. Bu Ek, daha o tarihte (1931), hazırlığı yapılan saldırının başarısını takiben Dersim’de kimlerin nerelere sürgün ve iskan edileceğine ilişkin olarak Başbakanlığa sunulmuş bir plandır.

Burada yaklaşık doksan aşiretten 347 önde gelen ailenin (3470 kişi) Batı’ya ve Trakya’ya sürgünü, bunlardan 72 ailenin Tekirdağ’a, 38 ailenin Edirne’ye, 56 ailenin Kırklareli’ne, 65 ailenin Balıkesir’e, 73 ailenin Manisa’ya ve 34 ailenin de İzmir’e iskanı öneriliyor. Nakliye masrafı ve güzargahı bile saptanmış (Bk. JUK’un Dersim kitabı, s. 83-121, 1932).
1938 katliamı Kemalist yönetim tarafından, başta Mustafa Kemal olmak üzere Türk devletinin kurucuları tarafından önceden planlanıp gerçekleştirildi.

Bu kırımın önceden planlanan bilinçli bir stratejinin sonucu olduğunun kanıtları 19. yüzyıl sonlarından beri hazırlanan Dersim Raporları’nda, Türk istihbarat teşkilatı MAH’ın ve askeri müfettişliklerin raporlarında, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın raporunda, Jandarma Umum Kumandanlığı’nın Dersim adlı yayınında, Meclis konuşmaları ve dönemin Türk basınında yeralan haber ve yazılarda apaçık sergilenmektedirler.

Bu belgeler üzerinde çalışılarak hazırlanacak bir dosya ile Dersim soykırımının içyüzü uluslararası kamuoyuna kolaylıkla anlatılabilir. Belli başlı dillere çevrilmesi gerekecek olan bu dosyaya ek olarak Dersim’de herkesçe bilinen toplu mezarları tek tek görüntüleyen ve 37-38 kırımına tanık olan yaşlı kuşağın ve 38 sürgünlerinin öyküsünü kaydeden bir belgesel de düşünmek gerekecektir.

Olayın anlaşılmayacak bir tarafı yoktur.
Osmanlı ve Türk yönetimleri kendi otoritelerini zor kullanarak Dersim’e taşımak istemiş, hatta mümkünse Dersim’i haritadan büsbütün silmek istemiş, Dersim ise buna karşı direnmiştir.

İşte Devlet-Dersim çatışmasının kökeninde yatan budur
Merkezi otoritenin zora başvurması ve askeri seferleri doğal olarak kendisini savunmak zorunda kalan Dersimli’nin direnişiyle karşılaştı.

Bu şekilde başlayan Devlet-Dersim çatışması 1938 soykırımına dek devam etti.
Dersim davası işte bu süreçte gündeme oturdu ve yabancı bir gücün işgal ve imha girişimlerine karşı birbirini izleyen kendisini savunma amaçlı bir seri direniş içinde, özellikle 1916 veya 1918 yılı sonrasında giderek ulusçu ifadeler kazandı.
İşte benim Dersim direnişleri çağı dediğim bu evrededir ki Dersim kavramı Dersim-Kızılbaş halkının ve onun özgürlük sorununun ortak ve genel adına dönüştü.
Dersim, 1938’de bir soykırımla ve toplu sürgünlerle düşürüldü ve adı da daha 1936 yılından itibaren Tunceli olarak değiştirilip başında askeri sömürge valileri olan olağanüstü bir rejimle yönetilmeye başlandı. 1938 Eylül’üne gelindiğinde toplu direniş bastırılmış, bütün Dersim TC hükümeti tarafından 10 yıl için (1938-48) “Yasak Bölge“ ilan edilmiştir.
Bu 10 yıllık programa dördüncü harekat denebilir Bu zaman zarfında yoğun bir Türkleştirme programı uygulanır. Resmi ağızlar Dersim meselesinin bittiğini ilan ederse de dağlara sığınanların oluşturduğu gerilla birimlerinin (yerel dilde Qol) mücadelesi 1946 affına dek sürer.

1923-46, Doğu’nun kolonileştirilmesi, elkonan zenginliklerinin Batı’ya taşınarak 1950‘lerden itibarenki sınai gelişme için ilkel sermaye birikiminin sağlandığı dönemidir. Türk devletinin temelleri de bu aynı süreçte atıldı.
Tanzimat döneminde başlatılan ve 1930‘lu yıllarda sürdürülen Dersim Raporları serisinde TC devletinin Dersim’i sömürgeleştirme, Türkleştirme ve dağıtma politikası açıkça görülebilir.
Örneğin 1930‘ların başında hazırlanmış bir raporda (Büyük Erkanı Harp Reisi’nin Mütalaaları) Dersim’de “Yüksek idare memurlarına adeta koloni idarelerindeki selahiyet verilmeli“, “Dersim evvela koloni (sömürge) gibi nazarı itibara alınmalı“ (akt. Dersim, T.C. Dahiliye vekaleti Jandarma Umum Kumandanlığı, s. 218-19) şeklinde ifadelere rastlanmaktadır.

1923-46 arasında işgal ve siyasi ilhak, 1950 sonrasında ise ekonomik ilhak gerçekleştirildi. Böylece Dersim ve Kürdistan zor yoluyla TC yönetimi ve pazarına entegre edildiler.
Tunceli Kanunu, Genel Valilik, Yasak Bölge uygulamalarının 1948/49‘larda artık sona erdiği düşünülürse de, işgal (işgalin kendisi zor ve terördür) ve başka biçimler altında olağanüstü rejim biçimi halen devam etmektedir. Dersimli yaklaşık yetmiş yıldır şu ya da bu biçim altında askeri-faşizan olağanüstü rejimlerle yönetilmektedir.
Son olarak bir noktaya daha işaret etmeliyim.

Dersim’de karşı karşıya gelenler vahşi kapitalist ve sömürgeci bir uygarlık ile Morgan’ın deyişiyle Eski Toplum (Komünal Toplum)’du. Dersim’in yakın çevresi bir derebeylik rejimi ile kuşatılmıştı. Bu doğru. Ama iç kesimlerde, yani eski ve esas Dersim’de, asker, polis, yasa, mahkeme tanımayan, kısaca devlet nedir bilmeyen bir sosyal örgütlenme mevcuttu. Toplumun hücresi yerel dilde ezvete adı verilen Dersim gensiydi. Yönetim biçimi, değerleri, hukuku tamamen farklıydı. 1938’de bir soykırımla sona erdirilen cemi, cemaati, kendine özgü hukuku ile bu Dersim Komünü’ydü. Başka deyişle bir ilkel demokrasi ya da sosyalizmdi. Yıkılan Dersim gensi ve ona dayalı Dersim Komünü’nün incelenmesi önemli bir konudur. Şimdilik diyeceğim, sonraki Dersimli kuşakların kitlesel halde sosyalizme yönelişinde Türk Solu’ndan önce, kendileri farkında olmasalar bile içinden çıktıkları bu toplumun, önceki kuşaklar tarafından kendilerine aktarılan geleneğin önemli rol oynadığıdır.

 

1937-38 KATLİAMININ KRONOLOJİSİ

25 Aralık 1935
Tunceli Kanunu çıkarıldı ve Dersim adı Tunceli olarak değiştirildi.

6 Ocak 1936
Elazığ merkezli Dördüncü Genel Valilik kuruldu ve başına sömürge valisi yetkileriyle General Abdullah Alpdoğan atandı. Dersim’de stratejik merkezlerde kışla ve karakol inşaasına başlandı. Ardından gelen karakol baskınlarının nedeni işgal ve soykırım hazırlıklarını önlemekti.

 

1937 YILI OLAYLARI (İSMET İNÖNÜ’NÜN BAŞBAKANLIĞI DÖNEMİ)

20/22 Mart 1937 (Kahmut Olayı)
1936‘da başlatılıp kış nedeniyle ara verilen kışla-karakol inşaası 1937 Mart’ında devam ettirilince, kesintiye uğrayan direniş de Karakol baskınları tarzında yeniden başladı. S. Rıza’nın köyü ve çevresi bombalandı. Türk askeri kaynakları ve Dersim’in hafızasının kaydettiği 1937 yılının ilk olayı 20-21 veya 21-22 Mart 1937 gecesi saat 11‘de Pah-Kahmut bucaklarını bağlayan Harçik Suyu üzerindeki tahta köprünün Demenanlılar ve Haydaranlılar tarafından yakılması ve civardaki karakola baskındır. Naşit Uluğ’a göre Dersimli büyük eylemleri genellikle 22 Mart sabahı başlatır, çünkü bu tarih güneşe tapılan devirlerden kalma bir inanç gereği kutsaldır, ilkbaharın da başlangıcıdır. Onun sözünü ettiği Dersim takvimindeki Newe Marti olmalıdır.

26-27 Mart veya 26 Nisan 1937
Seyit Rıza’nın oğlu Bıra İbrahim (Bava), babası adına askeri harekatın durdurulmasını talep etmek üzere gittiği Hozat dönüşünde Kırğan köyü Deşt’te misafir olduğu evde uyurken öldürülür. M. Nuri, bu siyasi cinayeti Alpdoğan’ın adamı Binbaşı Şevket’in adamlarının örgütlediğini yazar.
Aşağıdaki mısralar bu cinayet üzerine yapılan bir Dersim ağıtından alınmadır:

Ax de Babo Babo

Kamo merdena to rê sa bo

Mı va, yanê Babaê mı sono Xozatê vêsae

Ma rê cêno pilina na Kırmanci

S. Rıza, misilleme olarak Kırğan aşiretinin merkezi Sin bucağını ve karakolunu basar. Ordu, Kırğan aşireti eşliğinde saldırıya geçer. Böylece S. Rıza ve aşireti ile Bahtiyar aşireti de başlamış bulunan çatışmalara katılırlar. Çatışmalar fiilen toplu bir direnişe dönüşür. Aşiretler arasında genel bir birlik kurulamaz. Sadece Yukarı Abbas, Bahtiyar, Ferhad, Karabal, Yusufan, Demenan ve Haydaranlar’dan oluşan toplam 7 kadar aşiret kendi aralarında direniş için ittifak kurup Halvori-Vank civarında yemin ederler ve topluca direnişe geçerler. Alpdoğan, aşiretler arasında birleşmeleri engellemek, direniş kararı alan S. Rıza liderliğindeki yedi aşireti tecrit etmek için çabalar. Bu amaçla söylentisi dolaşan boşaltma ve sürgün kararını yalanlamaya, saklı tutmaya özen gösterir. Ajanları dolayımıyla aşiretlerarası kavgaları körükler, direnişin önderlerini ortadan kaldırmak için çalışır. S. Rıza ile bir toprak meselesi yüzünden anşlaşmazlığı bulunan yeğeni Rehberi ve çetesini kendisiyle işbirliğine ikna edip kullanır. Rehber, verilen görevleri yerine getirdikten sonra onu da öldürtür.

Nisan 1937
Askeri birliklere baskınlar. Direniş sürüyor.

1-3 Mayıs
Mazgirt’e ve Mazgirt Köprüsü’ndeki birliklere saldırı. Sabiha Gökçe’nin de katıldığı 15 uçaklık bir filo Zel, Kırmızı Dağ, Yukarı Bor (Keçizeken) çevrelerini bombalar.

8 Mayıs
Genelkurmay, Dördüncü Genel Valiliğe 8 Mayıs’ta genel tenkili (Bor/Kırmızı Dağ-Sin-Karaoğlan hattına ulaşacak hücüm harekatını) başlatması emrini iletir.

19 Mayıs
Yukardaki emir üzerine 25. Alay Kırmızı Dağ zirvesini bir saldırıyla işgal eder, tespit edilen Nazımiye-Kırmızı Dağ-Sin-Karaoğlan hattına ulaşır. Bu saldırı için 19 Mayıs gününün seçilmiş olması dikkat çekmektedir. Bu saldırının başarısı Yusufanlılar‘ın ittifak yeminini bozup direnmeyişlerine, dahası orduya destek olmalarına bağlanmaktadır. Bu ani ilerleme savaş alanındaki sivil halkın Kalan ve Kutu derelerindeki sığınaklara yerleştirilmesine neden olur. Aşiretlerin çoğu tarafsız, bir bölümü devletten yanadır. Direnenler küçük bir azınlıktır. Üstelik ittifakçıların bir bölümü saf değişmiştir.

26 Mayıs
Bahtiyar köylerine ordu baskını ve bu bölgede önceden boşaltıldığı görülen Resikan, Gözerek, Varuşlar, Çökerek ve Çat köylerinin yakılması.

Mayıs Sonu ve Haziran Başı
Haydaran, Demenan ve Yusufanlılar’dan bazıları teslim olur.

18 Haziran
Başbakan İnönü Elazığ’a gelerek sürmekte olan harekatı görüşür.

22 Haziran
Ordu birlikleri Zel, Bokir, Sıncık, Aziz Abdal dağlarını işgal ederler. Dersimli her dağ zirvesi, her bir vadi için, kısacası ülkesinin her karış toprağı için çetin bir direniş sergilerse de işgal ordusunun 19 Mayıs’ta ulaştığı hattı daha da içerilere (kuzeye) taşımasını engelleyemez. Direnişçi köyler yakılır, sürülere elkonulur.

Haziran veya Temmuz
Asker Tujik Dağı’nı işgal eder. Bu dağın eteğindeki İksor Vadisi’nde sığınaklarda bulunan çoğu kadın ve çocuk sivil halktan binlerce kişiyi imhaeder. Mağaraların girişi betonla kapatılarak veya ağzında ateş yakıp içine boğucu duman verilerek binlerce sivil yokedilir. Bu sırada can havliyle dışarı fırlayanlar vurulur. Kısacası İksor vadisinde tam bir katliam olur.

9 Temmuz 1937
Dersim ulusal hareketinin S. Rıza’dan sonraki en önemli önderi Alişer, eşi Zarife’yle birlikte Rehber ve çetesi tarafından öldürülür. Sekiz-dokuz kişilik bu çeteye Hıde Pırço (Pırço’nun oğlu Hıdır) da katılır. Alişer ve eşinin kesik başları Elazığ’daki “Dersim Fatihi“ Abdullah Alpdoğan‘a yollanır.

17-18 Ağustos
Bahtiyar mıntıkasında (Tokmakbaba-Titenik-Sarıoğlan üçgeninde) çetin çarpışmalar. S. Rıza’nın ikinci eşi, büyük oğlu Şeyh Hasan, üç torunu ve bin kişilik kuvveti bu çarpışmada katledilirler. Bazı kaynaklar bu çatışmaların Koçan mıntıkasında yaşandığını söylerse de bu doğru görünmüyor.

28 Ağustos
Bu sıralarda direnişe S. Rıza ve Sahan önderlik etmekteydiler. S. Rıza Bahtiyarlılar arasında bulunuyordu. Direnişçi 6 aşiret reisinden yakalanmamış olan sadece bu ikiliydi ve Alpdoğan onların peşindeydi. 28 Ağustos günü direnişin önemli bir önderi olan Bahtiyarlı Sahan, General Alpdoğan tarafından satın alınan üvey kardeşi Pırço oğlu Hıdır tarafından uyurken öldürülür. Gövdesinden ayrılan başı Hozat’taki Türk kumandanına teslim edilir. Rehber’in çetesinden olan hain Hıdır, Hozat dönüşünde Sahan’ın kardeşi veya amcasıoğlu tarafından öldürülür.

Aşağıdaki mısralar Şahan üzerine olan Dersim ağıtından alınmadır.

Ule biye biye

Lemınê biye

Sahan Ağaê mı ke merdo, nêmerdo (şiyo, nêşiyo)

Şikiyo thılsımê Kırmanciye

Bu ağıt olayların seyrini doğru ifade etmektedir. Çünkü Bahtiyar direnişinin kırılması (ardından Bahtiyar kırımı yapılır) anlamına gelen Sahan’ın öldürülüşü, gerçekten de Dersim direnişinin sonu olur. Sağ kalan Bahtiyar direnişçileri S. Rıza’nın aşireti Yukarı Abbas kuvvetlerine katılırlar. Fakat Sahan öldürülünce yalnız kalan Seyit Rıza, direnişe çağırdığı tarafsız aşiretlerden bir şey çıkmayınca çok geçmeden yakalanır ya da bir versiyona göre teslim olur.

5-13/15 Eylül
S. Rıza Erzincan’a giderken veya gittiğinde yakalanır. Bir söylentiye göre yakalandığında komşu illere kaçmaya çalışıyordu. Bir diğerine göre kaçma girişimi yoktur. Kendi kararıyla Erzincan jandarmasına teslim olmuştur. Bir başka yoruma göre Erzincan valisi aracılığıyla görüşmeye çağrıldığı Erzincan’da beraberindekilerle birlikte tutuklanır. Bazı yaşlılara göre gittiği Pülümür yöresinde ihbar edilip yakalatılmış ya da bu ihbar üzerine gidip teslim olmuştur. Kaynaklarda Eylül’ün 5‘inde veya 10‘unda yakalandığı yazılıdır. Seyit Rıza’nın yakalandığı haberini 13-14-15 Eylül tarihli Tan, Kurun, Ulus gibi gazeteler vermektedir. Yakalanışına ilişkin ilk haber 13 Eylül tarihli gazetelerde çıkar. Türk basını ve yetkilileri ondan “Dersim’in en ileri ve son sergerdesi“ diye sözederler. Seyit Rıza’nın yakalanması üzerine Mustafa Kemal, İsmet İnönü, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ve 3. Ordu Müfettişi Kazım Orbay Abdullah Alpdoğan’a bu başarısı nedeniyle kutlama mesajları gönderir, bunu Alpdoğan’ın tarihi bir başarısı olarak tanımlarlar.

Ekim ayı ortaları
S. Rıza Erzincan’dan Elazığ’a götürülüp orda toplanmış bulunan diğer Dersimli esirlerle birlikte (toplam 58 kişi oldukları anlaşılıyor) askeri mahkemede Dersim’i isyana teşvikten ve bu isyana katılmaktan dolayı yargılanır.

15 Kasım
Ekim ayı ortasında başlayan sözde yargılama 15 Kasım’da biter. 14 kişi beraat eder. Seyit Rıza da dahil 7 kişi idama, 37 kişi ağır hapis cezalarına mahkum edilir. 15 Kasım’da Seyit Rıza (1860/62-1937) ve diğer altı kişi Elazığ Buğday Meydanı’nda şafakla birlikte infaz edilirler. Bu altı kişi, S. Rıza’nın oğlu Resik Hüseyin, Kamer Ağa’nın oğlu Yusufanlı Fındık, Şeyhan reisi Usê Seydi, Demenan reisi Cebrail veya oğlu, Kureşanlı Hasan ve Haydaranlı Kamer Ağa’dırlar. Seyit Rıza’yı bizzat götüren ve infazları izleyen İhsan Sabri Çağlayangil’in aktardığına göre Seyit Rıza’nın son sözleri şunlardı:

Ewladê Kerbelayme

Bêxetayme

Aybo, zulmo, cinayeto.

Kente girmeye cesaret edemeyen Mustafa Kemal, bu sırada Elazığ garında infazların bitmesini beklemektedir.

Bu idamlarala birlikte 1937 yılı direnişi sona erer.

Zamanın Başbakanı İsmet İnönü (İso Ker), Seyit Rıza ve beraberindekilerin idamı üzerine verdiği demeçte, “Dersim meselesini ortadan kaldırdık…Dersim müşkilesinden kurtulduk“ derken, Cumhuriyet gazetesi başyazarı Yunus Nadi, “Tarihe Gömülen Dersim’e Dair“ başlıklı 18 Kasım 1937 tarihli yazısında, “Senelerden beri adına Dersim denilen mesele tarihin ummanına katılmış ve ebeddiyen ölmüştür“ demektedir.

 

1938 YILI OLAYLARI (CELAL BAYAR’IN BAŞBAKANLIĞI DÖNEMİ)

2 Ocak
Dördüncü Genel Valiliğin Munzur-Merho-Mercan dereleri arasındaki bölgeyi ve Kalan Deresi havzasını boşaltma kararı ve bu kararı uygulama girişimi. Bunun üzerine Ovacık’tan gelen yedi jandarma devletin o tarihe kadar gizli tutulan asıl amacını ve 1937 direnişine katılmamış olmakla yaptıkları vahim yanlışı yeni farkeden Kör Abbas, Keçel ve Bal aşiretlerinden direnişçiler tarafından Mansul Uşağı Köyü’nde öldürülürler. Ardından Mercan Karakolu basılır. Bu sırada iki asker daha öldürülür. 1938 Ocağının başında sıranın kendilerine geldiğini anlayan adı geçen bölge aşiretleri ittifak halinde direnme kararı alırlar. “Askeri içimize sokmayalım, silahlanalım, ittifak yapmazsak hepimizi tek tek kıracaklar“ diyerek direnişe geçerler. 1937‘deki Kahmut Köprüsü baskını nasıl kasıtlı olarak birinci askeri harekatın sebebi gibi gösterildiyse, Mansul Uşağı Olayı da bazı kaynaklar tarafından 1938‘deki İkinci harekatın nedeni gibi sunulmaya çalışıldı. Her iki olay da TC ordusu tarafından birer bahane gibi kullanıldılar. 1938‘deki ikinci harekat çevre illerden orduların aktarılması ve diğer hazırlıklar nedeniyle, daha da önemlisi dış dünyanın tepkisini çekmeyecek daha uygun bir fırsatın kollanması sebebiyle ancak 11-12 Haziran’da başlar.

11-12 Haziran
İkinci harekatın (1938 harekatı) başlangıcı. Her taraftan Dersim’e giren TC orduları Kalan-Merho-Mercan vadilerindeki halkı boşaltmayı amaçlar. Burası, Buyer Bava-Mahmunut Gediği-Birman Gediği-Keller Komu-Katır Tepe-Koçgölbaşı-Badikan-Karasakal noktaları arasındaki bölgedir. Yani Munzur-Mercan dağlarının hemen dibindeki İç Dersim’in en kuzey bölgesidir. Zel ve Kırmızı dağlar hattının kuzeyi de harekatın kapsamına alınır. Kısacası 38 harekatının asıl hedefi Asıl/Eski Dersim‘dir, Kalman Ocağı’dır. Böylece yerinden yurdundan edilmek istenen İç Dersimli bir ölüm dirim savaşına girişir.

19-22 Haziran
Boşaltılmak istenen diğer bölge Ali Boğazı ve çevresidir. 19-22 haziran günlerinde bu bölgede oturan Koçan grubu aşiretleri (Koç, Şam, Resik) de direnişe geçerler. 19 Haziran’da Amutka Karakolu kuşatılır ve çevredeki Türk birliklerine saldırılır. Çarpışmalar 22 Haziran’a dek sürer. 22 Haziran’da Koçan aşiretleri Ali Boğazı’na sığınmak zorunda kalırlar. Uçak filoları Ali Boğazı’na bomba yağdırır.
Ali Boğazı’ndaki çarpışmalarla ilişkili bir Dersim deyişinde şöyle denir:

Tornê Merwani koto zıdê ma

Hawt bedelo fetelino, az ve azê ma dıma

Ma ve Mervani ra jüvini kerdo Ali Boğaji

Bıraenê, pêrodê, ma pêrodime

Hefê huyê hawt bedeli bıcêrime

Bu deyişte Dersim hududu Kızılbaşlığın hududu olarak tarif edilir. Sivas ve Erzurum da Dersim’e dahil gösterilir. Dersim’in devletle kavgası kuşaktan kuşağa süren bir kavga olarak, Kerbala’nın devamı ve Yezit’le kavga gibi tarif edilmektedir.
Kureyşanlılar’ın Şeyhan kabilesi ile Yukarı Abbas aşireti Koçanlılar’ı desteklemek için direnişe geçerler. Böylece direniş doğusu ve batısıyla tüm Dersim’e yayılır.

24-30 Haziran
24 Haziran günü İç Dersim’deki Dolu Baba (Tujik) işgal edilir. Ordunun köylerini ateşe verip halkını boşaltmaya çalıştığı Kırgat, Boduk, Midrik, Mitgel, Hotar, Ariki, Tenkali, Meraş, Keçeler köyleri ve Hikü mezrasının silahsız sivil halkı balta ve küreğe sarılır. Baltalı kürekli bu muharebe 28 Haziran’da kanla bastırılır. 29 Haziran’da Karasakal zirvesi işgal edilir. Reşat Hallı’nın verdiği rakkama göre 11-12 Haziran’dan 29 Haziran’a kadar tam 60 köy boşaltılır ve yakılır. Köyler ve ormanlar ateşe verilir, hayvanları dahil halkın nesi varsa “ganimet“ (ganimet, düşmandan ele geçirilen mala denir) olarak gaspedilir, sivil halk ve direnişçiler kurşuna dizilmek veya batıya sürülmek üzere “esir“ (düşmanın ele geçirdiği insanlar) edilip belirli noktalarda toplanır.

Başbakan Celal Bayar, 29-30 Haziran 38‘de TBMM’de yaptığı konuşmada “ordularımız pek yakın zamanda…Dersim mıntıkasının sakinlerini tamamen kaldıracak ve bu meseleyi esasından kesecektir“ der.

Çukur ağıtından bir parça şöyledir:

Celal Bayar amo

Esmo ma rê meymano

Non sola ma neweno

Ma de xayın nia dano

Vano, zerrê mı terseno

Zalım az ma ra nêverdano

Kerdime top, berdime verê Kertê Mazgerdi

Ardi, verva ma ağır makiney qurmis kerdi

Temmuz
2 Temmuz‘da asker Ahpanos, İksor ve Tujik dağına hücum eder. Çetin bir muharebenin sonucunda Tujik zirvesi işgal edilir. Kaçış yolları kapatılıp bir uçak filosu eşliğinde tek çıkış yolu olarak kasıtlı şekilde açık bırakılan Kalan Deresi’nde kırım yapılır. Devletin “haydut“ diye sözettiği 3 direnişçi kendilerini uçurumdan atarlar. 14-16 Temmuz’da Kalan ve Demenan direnişçilerinin imhasına çalışılır. Mağaralar ayrı ayrı abluka edilir. Kalan Deresi ve Demenan mıntıkası kasıp kavrulur. Ardından İç Dersim’de 1938‘deki zorlu muharebelerin ağıtlara konu olan en ünlüsü, Laç Deresi (Dere Laçinu) muharebesi olur. Laç Vadisi’ndeki çarpışmaların en şiddetlisi 19-24 Temmuz günleri arasında yeralır. Dersim’in en namlı silahşörleri Laç’ta birlikte dövüşür ve yarım asırdan çoktur dilden dile dolaşan bir destan yaratırlar.

De, halo halo

Halê ma yamano

Ordiyê Tırki gurlağ amo

Dormê ma qapano

Pırode bıra, pırode

Na qewğa aşirun niya

Merebê Dêsımi (Kırmanciye) u zalımanê Tırkano

TC ordusunun hedefi direnişin son sığınağı olan Laç Deresi’ni ele geçirmekti. Üç dört koldan kuşatılan Laç Deresi inatla direnir. Sonunda direniş kırılırsa da sade halk arasında direnişçilerin intikamlarını fazlasıyla aldıkları inancı yaygındır: “Ma hefe xo quret, hefe tayine ki serra quret“.
Halk, direnişçilerin tüfeklerinin arkasında yiğitçe düştükleri için onur duymaktadır: Mordem uyo ke pe tıfonge hode bımıro!
Direniş kırıldıktan sonra vadinin tabanındaki mağaralar ve kayalıklar kuşatılır. Top ve makinalı ateşi ve tahrip kalıpları atılarak bu mağaralar içindekilerle birlikte imha edilir. Dışarı fırlayanlar vahşice öldürülür. Kimisi kendisini Munzur Suyu‘na atarak intihar eder. 19-24 Temmuz arasındaki çarpışmalarda Laç’ta 216 direnişçi katledilir. Kırık Mağara’da dinamitle imha edilmekten korkan ve R. Hallı’ya göre aralarında Demenan’ın en önemli kolbaşılarından Hese Gewe ile Demenan reisi Cebrail Ağa’nın oğlu Hüseyin’in de bulunduğu 42 direnişçi teslim olur.
Ardından 27-30 Temmuz günleri arasında Mameki ve Erzincan tugayları ile Haydaran bölgesine yönelinir. Vartinik, Göldağı, Zel Dağı, Hengırvan, Zağge, Aşağı Rabat, Kutu Deresi girişi, Kerenko, Karasakal ve Buyer Bava’yı kapsayan tüm bölge kuşatılır.

1-10 Ağustos
Kuşatılan Haydaran bölgesindeki tüm direnişçiler mağaralarda sıkıştırılır. 100‘den çok direnişçi öldürülür. 2-3 Ağustos’ta mağara ve kaya kovukları aranır. Çok sayıda direnişçi ve hayvan imha edilir. Hayvanlar ve eşyalar müsadere edilir. Direnişçi köyler yakılır.
Ardından sıra genel bir taramaya gelir.

10-31 Ağustos (“Üçüncü Askeri Harekat“)
Bu harekat toplama, toplu halde kurşuna dizme ve 1931‘de İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın raporunda planlanan Batıya toplu sürgünün hayata geçiriliş safhasıdır. Bu tarihler arasında Dersim’in her tarafında aynı anda başlatılan ve amacı “girilmemiş hiç bir yer bırakmamak“ olan genel bir operasyon yapılarak ‘yasak bölgeler‘in içinden ve dışından en az 5-7 bin kişinin (aşiret reisleri, kolbaşılar, seyitler ve aileleri) batı illerine nakli ve iskanı başlatılır. Dördüncü Genel Müfettişliğin önerisi ve içişleri Bakanı’nın onayı ile yerleşime yasaklanan, sürgün ve iskanı kararlaştırılan bölgeler iki adettir: 1-Kutudere-Kırmızıdağ-Haçılıdere hattından Mercan dağları eteğindeki Karacakale’ye kadarki bölge, 2-Ali Boğazı ve çevresi, yani Koçan bölgesi.
Bu sırada her yanda terör estirilir. 12 Ağustos’ta bir uçak filosu Ali Boğazı’nı bombalar. 13 Ağustos’ta Kırmızı Dağ çevresindeki çatışmalarda 300 direnişçi öldürülür. Aynı gün Ali Boğazı ve Tağar Deresi tabanındaki harekatta komlar yakılır, hayvan sürüleri gaspedilir. 14 Ağustos’ta 83 Demenanlı ve Haydaranlı direnişçi öldürülür. 15 Ağustos’ta Laç Deresi tabanında yeni bir tarama yapılarak 281 Demenanlı ve Haydaranlı öldürülür. Batıya nakledilmek üzere toplanan Yusufanlılar’ın 149‘u imha edilir. 15 Ağustos’ta Zımeq ve çevresinde çok sayıda direnişçi (“asi“) imha edilip köyleri yakılır. Batıya sürülmek üzere insan avına çıkan 41. Tümen Deşt yöresindeki köylerde direnişle karşılaşır. Direndikleri ve direnişçilere yataklık ettikleri gerekçesiyle Zımek/Zımbık, Xeç, Kirnik ve Bornak köylerinden 395 kişi öldürülür. Şıxmamed aşiretinin merkezi Hiç (Xeçe) köyüne bir gece baskını yapılarak top-mitralyöz ateşi ve süngüyle toplu kırım yapılır. Hiç ve Zımek toplu kırımı işte bu sırada, 15 Ağustos günü yapılmıştır. Yine 15 Ağustos günü Çukur ve Pah civarındaki taramada çok sayıda Haydaranlı imha edilir. 31 Ağustos’ta yeni bir tarama hareketiyle esir edilmiş olan binlerce kişi kafileler halinde Batıda saptanan yerlere sevkedilirler. Hozat’a getirilen Karaca seyitleri ve halkı makinalı tüfeklerle katledilir. Sanırım Sarı Saltıklı Seyit Seyfi Dede de bu olayda öldürülür. Böylece 31 Ağustos’ta askeri harekat tamamlanır.

KAYNAK :

SEYFİ CENGİZ, DERSİM VE ZAZA TARİHİ – SÖZLÜ GELENEK VE TARİHSEL GERÇEK, V. BÖLÜM

 

20 Mart 2014’de, İstanbul büyük şehir belediyesi eş başkan adaylarından Pınar Aydınlar’ın, Facebook’da ki paylaşımlarının içinde Newroz etkinliğiyle ilgili propaganda afişi vardı. Afiş, BDP ve HDP İstanbul il örgütlerine aitti. Afişin ilginç yanı ilk defa Kürtçeden başka Zazacanın da aynı afişte kullanılıyor olmasıydı.

 

Kürtçüler, Kürt milliyetçileri, Kürtçeyle Zazaca aynı dil ve Kürtlerle Zazalar aynı halk deyip duruyorlardı. Peki bu halklar aynı halksa, dilleri de aynı dilse, ne diye her iki dili de aynı afişte kullandılar ?

 

Kürt milliyetçilerinin, Zaza halkından elde ettikleri devşirme ve misyonerler, öyle-böyle değil tuğla gibi büyük Kürtçe-Zazaca sözlükler yayınlamışlar. Bu koca koca sözlükleri yayınladıktan sonra iki dil aynı dildir ve/veya Zazaca Kürtçenin lehçesidir diyecek kadar alçalmışlardır.

 

Anlaşılan Kürt milliyetçileri, Zaza halkını eskisi gibi aldatamayacaklar. Görünen bunun en somut örneğidir. Bunda Zaza aydınlarının, çabalarının çok büyük etkisi vardır.

 

Avrupa’da son otuz yıldır değişik zamanlarda ve değişik isimler altında yayınlanan Zazaca ya da Zaza halkına hitap eden dergilerin önemi büyüktür. Bu dergiler birbirinden kopuk da olsa etkileri günümüze kadar sürüp geldi. Dahası bunlar aralarında ciddi tartışmalar yaşamış olsa da gene hepsi kendi ölçüsünde Zaza davasına katkıları oldu. Bu çalışmaların Avrupa’ya gitmek zorunda kalmış dar aydın çevrelerden oluştuğunu söyleyebiliriz..

 

Zaza aydınlarının çok önemli bir özelliği dilbilimcilerin çalışmalarına, daha geniş anlamıyla bilimsel çalışmalara çok büyük önem vermiş olmalarıdır. Söz konusu aydınlar Avrupa’nın demokratik ve bilimsel ortamından yararlanarak kendi halklarının etnik kimliği, dili, tarihi gelişimi konularında bilgi sahibi oldular ve bu bilgilerini dergileri aracılığıyla kamuoyuna açıkladılar.

 

Zaza yurtsever aydınlarının üzerinde durdukları en önemli nokta, Zazacanın başlı başına bağımsız bir dil olduğu konusuydu. Aydınları asıl saflaşmaya götüren konu burada düğümleniyordu. Avrupa’da ki dergiler belli periyotlarda yayınlar yaptıktan sonra yayınlarını sonlandırdılar.

 

Ancak bir kez ateş tutuşturulmuştu, Avrupa’da tutuşturulan ateş Anadolu’ya da geçti. Anadolu, tutuşturulmuş olan bu ateşi yangına dönüştürüp körükleme yolunu tuttu. İstanbul’da, Bingöl’de Zaza-der’ler kuruldu. Demokratik Zaza Halk Hareketi kuruldu, Zaza Platformu kuruldu. Bu isimler altında 20 Ekim 2012’de Tünel’de toplanılarak Taksim’e yüründü ve Taksim’de tarihi Zaza mitingi yapıldı. Önceden üzerinde tartışılıp geniş bir mutabakatla hazırlanmış olan deklarasyon Türkçe ve Zazaca olarak kamuoyuna okundu.

 

Halk kendi tarihinde ilk defa sokağa çıkıp, kamusal alanda demokratik hak ve özgürlüklerini talep etti. TRT televizyonu geldi, mitingin filmini çekti ve kısa da olsa söyleşiler yapıp bunları yayınladı. Zaza-der’de doğrudan mitinge resmi düzeyde katılmamış olmasına rağmen bir ekip gönderip film ve fotoğraflar çektirmişti. Genel olarak mitingde bol-bol film, fotoğraflar çekildi ve bunlar sosyal medyada yaygın bir biçimde paylaşıldı. Zaten miting büyük ölçüde sosyal medya üzerinden yürütülen çalışmalarla örgütlenmişti. Ayrıca, mitinge yakın günlerde Yol TV’de bir hafta, on gün gibi bir zaman reklam döndürülmüştü.

 

Kurulan platformlarımız, İstanbul’un birçok yerinde Halkların Anayasası Bileşenleri, Aka-der  gibi dostlarıyla yan yana gelerek konularında paneller düzenlemişti. Platform olarak 02/Aralık/2012’de Kadıköy Halk eğitim merkezinde ortak düzenlenmiş olan konsere örgütlü olarak ve standımızla, sanatçımızın (Raber Diler) ana dilde yaptığı müzik dinletisiyle katıldık. 21 Şubat 2013’de geniş bir halklar platformu içinde yer alarak Taksim’den Galatasaray Lisesi’ne yürüyüşümüzle dünya ana dil günü kutlamalarında etkin olarak yer aldık.

 

Aynı dil etkinlikleri çerçevesinde Zaza-der, 22 Şubat 2013’de Bilgi Üniversitesi’nde bir kutlama programı gerçekleştirdi. Bu programda, ana dilde tiyatro, ana dil konusunu işleyen film gösterimi, ana dilde müzik dinletisi, ana dilde sunumlar ve söyleşiler yapıldı.

 

Zaza-der, Aka-der, Mektebe zazaki gibi kurumlardan başka, İstanbul, Erzincan, Eskişehir ve başka bazı illerde çeşitli kurumlar altında anadilde dersler verilmeye başlandı.

 

20 Ekim 2012 Taksim mitinginden sonra Diyarbakır’da Zazana dergisi yayın hayatına başladı. Zazana dergisi, Zaza halkının yaşadığı il ve ilçeleri tek-tek dolaşarak çarşı-pazarda stantlar kurdu. Hem derginin tanıtımını yaptı hem de halka Zaza davasında mücadelenin verildiğini gösterdi.  Bunlardan çok çok önce Çermik’de bir Zaza müzesinin kurulmuş olması kültürel ve otantik çalışmaları da Zaza kültürüne, diline, tarihine, etnik kimliğine önemli katkılar sağlıyordu.

 

Mayıs 2013’de Bingöl’de kurulan Zaza Dil Kültür ve Tarih Derneği, 19-20 Ekim 2013’de Zaza dil festivaline ev sahipliği yapmış ve festival, İstanbul Zaza-Der ve Almanya’da faaliyet gösteren Zaza Gemeinde in Deutschland’ ın ( Zaza Cemaatı) da katılımıyla üçlü yapı tarafından organize edilmiştir. Burada dayanışma, birlik-beraberlik çok güzel bir örnek oldu.

 

Dersim (Mamekiye) de Kırmanciye Kültür Merkezi’nin kurulması ve 01 Şubat 2014’de Suriye halkıyla dayanışma mitingi yapması, orada son dönemin önemli toplumsal, yerel, etnik özellik taşıyan bir eylemiydi. Bu harekette diğer hareketler gibi dil, kültür, inanç, etnik kimlik gibi konuları öne alıyordu.

 

Mardin Artuklu Üniversitesi’nde ki Kürt milliyetçileri Zazacayı Kürtçenin lehçesi olduğu tezini işliyor ve resmi kurumları böyle davranmaya itiyordu. Bingöl Üniversitesi bu konuda daha esnek, daha yapıcı duruyordu. Kürt milliyetçilerinin etkisi altındaki Mardin Artuklu Üniversitesi kendi anlayışı gereği orta öğretim okullarında önleyemediği Zazaca seçmeli dil derslerini bu defa lehçe yapıp Kürtçenin boyunduruğu altına sokup ezmeye çalışmıştı.

 

İtirazlar sonucu Milli Eğitim Bakanı Bingöl’de, 12/12/2012 tarihinde yaptığı açıklamayla Zazacanın gelecek yıl bağımsız bir dil olarak mütaala edileceğini açıklamıştı. Ancak ilgili bakanın kabine revizyonunda değiştirilmesi o süreci sekteye uğrattı. Bu açıklamaya en çok karşı duran ve çılgına dönen Zaza kürdü olduğunu iddia eden Bingöl BDP milletvekili Baluken ve etrafındakiler olmuştu.  Zaten bu çevre, Zaza halkıyla ilgili atılan en küçük demokratik bir adıma dahi tahammül edemiyorlardı.

 

Bingöl Üniversitesi, Zazaca konusunda yaptığı sempozyumlara, Zaza diline çeşitli açılardan bakan aydınları-akademisyenleri çağırıp son derece güzel çalışmalar yapmıştı. Bu dönemde Zaza dili açısından çok önemli akademik bir şahsiyet, Almanya’dan Tunceli Üniversitesine davet ediliyor ve çalışmalara başlaması sağlanıyordu. Bu akademisyenimiz Zaza dili konusunun en önemli uzmanı, formasyon sahibi Dr. Zılfi Selcan’dı.

 

Gerek akademik olaylar, gerek dernekler, gerek dergiler, gerekse halk hareketleri yaptıkları çalışmalarla birbirlerini etkileyip, etkilenmekte ve ağır-ağır ilerleme sağlamaktadırlar

 

Avrupa’nın en gelişmiş ülkelerinde çeşitli örgütlenmeler, cemaatlar ortaya çıkmış ve bunlarda çalışmalarını sürdürmektedirler. FDG’nin de siyasal duruşu bir yana, daha doğrusu siyasal duruşunu ben anlayabilmiş değilim, etnik kimlik, dil, kültür, inanç, gelenekler konusunda ki çalışmaları çok önemlidir. FDG’nin 1938’le yüzleşme çalışmaları, idam edilen Dersim önderlerinin akibetlerinin açıklanmasını istemesi ve Elazığ’a kadar gelip etkinlikler düzenlemesi, Avrupa’da her yıl kitlesel katılımlı festivaller düzenlemesi çok önemli gelişmelerdir. Bu federasyon yaptığı çalışmalarla, Dersim’de bir ayağı olan siyasal hareketlerin, Dersim’le ilgili etnik kimlik, dil, inanç gibi konularda tutum almasına yol açmıştır. CHP Dersim milletvekili Hüseyin Aygün’ün kendi partisine ters düşme pahasına da olsa Etnik kimlik, dil, kültür, gelenekler konularında açıklamalar-çalışmalar yapması, etkinliklere katılması çok önemlidir.

 

Sosyal medyanın çalışmalarını da küçümsememek gerekir. Oda bu alanda mücadele eden insanları bir araya getiriyor. Sosyal medyayı daha yaygın ve daha etkin kullanmakta fayda olduğunu düşünüyorum.

 

Çalışmalara dikkat edersek milli mücadele gelenekleri açısından zayıf, sanayileşmesini gerçekleştirememiş, kendi kendisini yönetememiş, dili eğitim dili olamamış, dili-kültürü kaybolma tehlikesiyle karşı karşıya kalmış, geri bir toplumsal yapı üzerinde ulusal-demokratik bir mücadele veriliyor ve bu mücadelede çağdaş-uygar yöntemlere başvuruluyordu. Bu çok olumlu bir noktadır.

 

Öncelikle, dil, kimlik, kültür, inanç, vicdan, adalet, hak, hukuk, ana dilde eğitim-öğretim, yazılı-sözlü medya, televizyon-radyo yayınları gibi yaygın-örgün günün iletişim olanakları haklarını elde etmek gerekiyor. Bu haklar, aydınlarımızın genel olarak üzerinde mutabık kaldığı haklardır. Bunlardan daha ileri talepler yerel yönetimlere daha özerk (öz yönetim olanağı gibi) bir konum istemek olabilir. Söz konusu bütün taleplerimizin anayasal düzenlemeyle güvenceye alınmasını istiyoruz. Çalışmaları, şiddet içermeyen barışçıl-demokratik yollardan ve halk kitlelerine dayanarak yürütmek gerekiyor.

 

Halk, milli değerleri öne alan mezra, köy, nahiye, kasaba ve şehirde komite ve konseyler biçiminde örgütlenmelidir. Şu ana kadar insanlığın öğrendiği evrensel demokrasi değerlerini, insani değerler bütününü merkezine almalıdır. Hem yukarıdan aşağıya, hem aşağıdan yukarıya doğru, yem yatay, hem dikey işleyen gelişkin demokratik ve şeffaf bir örgütlenme biçimi hayata geçirilmelidir. Örgütlülükte yer alan bütün üyeler, daha doğrusu halk söz ve karar sahibi olmalıdır. Kişi diktatörlüğü, kişi despotizmi, kişi tapınıcılığı, değişmez şef anlayışlarına düşülmemelidir. Bu örgütlenmelerde dilin, kültürün, eğitimin, geleneklerin, ekonominin, çeşitli biçimlerde (üretici-tüketici) kooperatifleşmenin, halk sağlığının, halk güvenliğinin, bilimin, teknolojinin vb. geliştirilmesine özel önem verilmelidir.

 

Toplumsal örgütlenme ve mücadelede en üst örgüt biçimi parti örgütüdür. Ancak parti toplumdan ve onun yukarıda saydığımız örgütlerinden ve amaçlarından kopuk olamaz. Bütün bu örgüt biçimleri birbirlerini besleyen bir karekterde olmalıdırlar. Milli mücadelede, başka halkların değerlerine ve onların yaşam alanlarındaki egemenliklerine saldırmak değil, kendi kimliğini başka kimliklerin saldırısından korumak amaçlanmalıdır. Halkın ulusal-demokratik haklarını kabul eden ve onaylayan kişi, kurum, ülke, halk kimler olursa olsun onlarla dostluk ve dayanışma içinde olunmalıdır. Bu konuda bilgi sahibi olmayan kesimleri bilgi sahibi yapıp, konularımızda doğru tutum almalarını sağlamak gerekiyor.

 

Fakat Anadolu’da hala istenen örgütlülük sağlanabilmiş değil. O konuda sancılar var. Ancak bir defa eşik aşılmış ve geri dönülemez bir yola girilmiştir. Yıllar öncesinden aydınların tutuşturduğu yangın sürüyor ve bu yangın gerçeğin, gerçeğe ulaşmanın, gerçeği yakalamanın yangınıdır, bu yangını körükleyeceğiz, büyüteceğiz.

 

İşte asimilasyoncu, inkarcı, imhacı Kürt milliyetçi hareketinin korkusunu ve paniğini buralarda aramak gerekir. Yukarıda kısmen yazdığımız olaylar, bu çevreyi Zaza dilini kullanmaya itiyor. Yıllarca devlette Kürtçe diye bir dil yoktur, o dil Türkçenin lehçesidir diyordu, Kürt diye bir şey yok onlar dağ Türkü’dür, dağda kar üzerinde yürürken kart-kurt sesleri çıkarıyorlardı ondan onlara böyle isim veriliyor diyordu. Ancak bu günlerde aynı devlet TRT kanalında bir Kürt televizyonu kurmuş durumda. İşte Kürt milliyetçilerinin yaşadıkları da aynı böyle bir şeydir. Onun içindir ki afişlerinde Kürtçeden başka birde Zazaca kullanmışlar.

21/Mart/2014

96980_Marx-Engels_1867_in_London_122_1055loKomünizmin kurucularından olan Karl Marx, 5 Mayıs 1818’de Almanya’nın Trier kentinde doğdu. Babası avukat Hirschel Marx, annesi Henrietta Marx idi. Ailesi Karl henüz bir çocukken Yahudilikten vazgeçip, Protestanlığı seçti. Trier’de klasik eğitimini tamamlamış olan Karl Marx, daha sonra Bonn Üniversitesinde hukuk okudu ama felsefeye olan ilgisi onu bu disiplinden uzak tuttu. Beş yıl boyunca “Aydınların metropolü” Berlin’de yaşadı.

 

Berlin’den ayrılmasının ardından, bonn’da Rheinische Zeitung adlı bir gazetenin editörlüğünü yaptı. Sonraları radikal bir gazete, Franco-German Annals‘ı çıkarabilmek için 1843’te Paris’e gitti. Paris’e gitmeden önce Jenny Von Westphalen’la evlenmişti. Bir yıl sonra yaşam boyu hem arkadaşı hem ortağı olacak Fredrick Engels’le tanıştı. Engels de çalışmalarını sanayi işçileri hakkında yapmaktaydı. O dönemde ikisi de devrimci gruplara dahildiler. Bu sırada Marx, kendini siyasal ekonomi ve Fransız Devrimi tarihini çalışmaya adadı.

Paris’te çıkardığı gazetedeki yazılarından itibaren Marx, işçi sınıfının toplumu özgürlüğüne kavuşturacağını savundu. Bu gazeteler Almanya’da derhal yasaklanmışlardı. 1844’te yayınladığı Ekonomi ve Felsefe Yazmaları’nda dışlanma kavramını sundu ve açıkladı.

1845’te tehlikeli bir devrimci olduğu için Paris’ten atıldı ve Brüksel’e gitti. 1847’de Proudhon’un eserinin eleştirisini yaptığı Yoksulluk Felsefesi’ni yayınladı. Yine 1847’de burada Engels’le birlikte Komünist Manifesto’yu hazırladı. Bu manifesto 1848’de Londra’da Komünist Parti Manifestosu olarak, Şubat devriminden hemen önce işçi sendikalarınca benimsendi.

 

Belçika’dan da sürülen Marx, çalışmalarını arka plana itip harekete katılmak üzere bir süre Fransa’ya gitti. Oradan Almanya’nın Cologne kentine gelerek Engels’le birlikte Neue Rheinische Zeitung Gazetesini çıkarmaya başladı. 1848 basın özgürlüğü’nden en iyi yararlanan gazete bu oldu. 1849’da hayatının kalanını geçireceği Londra’ya gitti. Gazeteyi çıkarmaya burada bir süre daha devam etti. Aynı zamanda Avrupa politikası editörü olarak New York Tribune gazetesine düzenli olarak yazmaya devam ediyordu, bu iş Amerikan sivil savaşının patlak vermesine kadar sürdü.

2 Aralık darbesi onu Louise Bonaparte’ın 18. Brumaire’ini yazmaya sevk etti. 1859’da siyasal ekonomi çalışmaları ilk meyvesini verdi: Ekonomi Politikası Eleştirilerine Bir Katkı, İlk Bölüm. Bu çalışması yeni bakış açıları getirdi. Nihayet 1967’de Kapital: Bir Ekonomi Politikası Eleştirisi, İlk Bölüm yayınlandı. Hayatını adadığı çalışmaları bu eserde bir araya gelmişti.


Bu güne kadar yapılmış ve bu günden sonra yapılacak tüm sosyalizm çalışmalarının kaynağı ve mücadele edilmesi gerek bir metin olan Kapital, işçi sınıfının siyasal ekonomisinin bilimsel araştırmalar ve bulgularla desteklenmiş halidir. Sermaye ve emek arasındaki ilişkiyi inceleyen ilk çalışmadır, işçilerin sanayinin bir parçası olarak sunulması, fazla mesai, kadın ve çocukların emekleri ilk defa bu eserde konu edilmiştir.

Marx, çalışmalarının yanı sıra işçi hareketlerine katıldı. Uluslararası İşçi Derneği’nin kurucularındandı. Fransa’daki 1871 seçimlerinde hareketinin bozguna uğramasıyla daha da kötüye giden sağlığı, Marx’ın Kapital’in kalan iki bölümünü tamamlamasına engel oldu.

Marx ailesinin hayatı kirayı zor ödeyecek şekilde geçti. Jenny ve Karl Marx’ın altı çocuğu vardı. Jenny ve kızları Eleanor, Karl’a çalışmalarında yardım ediyorlardı. Zaten Karl’da günlerini British Museum’daki kütüphanede çalışarak geçiriyordu. Daha sonra bir öğretmen olmak üzere evden ayrılan Eleanor, 1881’de ikisine hasta olan anne ve babasına bakmak için eve döndü. Karl Marx, 14 Mart 1883‘de Londra’da öldü.

12. Mart 2014 · 1 comment · Categories: Genel

PKK’ NIN DERSİM’ DE OLUŞTURDUĞU YIKIM VE KATLİAMLAR-I
Dersim’ de 9 Ekim 1993 yılında, 4 TDKP’linin PKK tarafından katledilmesi
PKK her fırsatta, kendileri dışında hiçbir sol örgüte şehirde ve kırda barınma hakkı tanımayacağını ifade ediyordu. Dersim bölge sorumlusu Dr. Baran (Müslüm Durgun) – ‘’Türk soluna mensup örgütler bizim misafirimizdir. Misafirler ev sahibi gibi davranamazlar’’ – şeklindeki ifadeleri yaklaşan katliamın da habercisiydi.

9 Ekim 1993 günü Hozat’ın Tavuk köyü kırsalında kamp halinde olan ve demledikleri çayları içen TDKP gerilla birliği üyeleri, PKK gerilla birliği tarafından etrafları sarılır ve TDKP gerillalarının kendilerine teslim olmaları ve merkezlerine gelmeleri istenir. TDKP gerillaları bu çağrıyı red ederler, bu red üzerine PKK grup sorumlusu kendi merkeziyle bir telsiz konuşması yapar ve konuşma sonunda PKK gerillaları, TDKP gerillalarını silahlarıyla tararlar.

Bu olayda 4 TDKP gerillası katlediliyor, 2 gerilla ağır yaralanıyor, 2 gerilla da PKK tarafında esir alınıyordu. Katledilenler şunlardı: Yunus Aydar, İbrahim Dışkaya, Hidayet Dumrul, Düzgün Çakmak. Olaylar bittikten sonra köylülerin haber vermesiyle katledilen TDKP gerillalarının yanına o bölgede çalışma yapan DEV-SOL gerillaları gelir. Olay yerinde henüz ölmemiş ağır yaralı olan gerillaların birisine tıbbi müdahale yaparlar. Bu tıbbi müdahale edilen gerilla olayların nasıl yaşandığını anlatır.

11 Ekim günü Dersim eyalet konseyi bildirisinde şunlar söyleniyordu:

–‘’Halkın Kurtuluşu (TDKP) mücadelemizin Dersim’de kök salmasıyla devreye sokulan provokatif bir güçtür. Halkımıza ve partimize karşı komploculuktan vazgeçmeleri için defalarca uyarılar yapıldı. Ama dinlemediler. Bu çağrımıza uymayan HK’lilere ateş edilmek zorunda kalındı. Olayda karşı devrimci güçten 4’ü ölürken 2 kişi de esir alındı’’–

PKK tarafından gerçekleştirilen bu kanlı eylemden sonra hemen o gece Hozat’ da protesto gösterileri başladı ve gösteriler, Mazgirt, Ovacık ve Tunceli şehir merkezine de yayıldı ve kitlesel karekter kazandı. Protesto yürüyüşleri esnasında öğrenciler okulları boykot etmiş, halk da kontak ve kepenk kapatarak protesto eylemlerine destek vermişti. Protestoyu yapanlar ‘’bunlar devrimci değil’’ diye tepkilerini gösteriyorlardı. Bu tepkiler Dersim dışına da yansımış Batı Anadolu’nun metropollerinde ve Avrupa’da protestolar olmuştu.

Bu olaylar sonunda PKK Dersim eyalet konseyi üst üste bildiri yayınlıyor ve kendisine karşı eyleme geçmiş olan Dersim halkını tehdit ediyordu. Bu olayların hemen ertesinde PKK Dersim elebaşları şu bildiriyi yayınlıyordu:

–‘’Uyarı eyleminden (katliam uyarı eylemi olarak adlandırılıyor) sonra polis ve bazı işbirlikçi hainler eliyle kepenk ve kontaklar zorla kapattırılıp, kitle provokasyona çekilmek istenmiştir. Hangi gerekçeyle olursa olsun kontak ve kepenklerini kapatanların tümünü biliyor ve ele başlarını tanıyoruz. Bunlar en sert şekilde cezalandırılacaktır. Çünkü bunu yapanlar polistir. Bu provokatörlerin bir kaçı Hıdır Güyılder, Kemal Özel ve Hüseyin Aygün gibileridir. Bunlar halkımızın gazabından kurtulamayacaktır. ‘’–

Bu bildiride adı geçen avukat Hüseyin Aygün daha sonraları CHP milletvekili olmuş ve  2012 yılında, Ovacık-Dersim yolunda araçla seyir halindeyken yolu kesilmiş ve dağa götürülmüştür. Bu götürülme öğrenildikten sonra Dersim’li kitlesel bir protestoya yönelmiş, protestolar batının metropollerine ve Avrupa’lara kadar yayılmıştı. Bu protestolar hızla kitleselleşti ve alevi kurum ve kuruluşlarında şiddetli tepkisini çekti. PKK gelişen halk eylemliliğinden korkmuş ve ertesi gün Hüseyin Aygün’ü planlanan zamandan erken serbest bırakmıştır. Beklide bu büyük halk hareketleri olmasaydı Hüseyin Aygün’ü serbest bırakmayacaklardı belki de katledeceklerdi.

 

 

Dersim’de devrimcilere ev sahibi değilsiniz, misafirsiniz, misafirler ev sahibi gibi davranamazlar deyip buna uymadıkları için devrimcileri katleden PKK çetesi, tahminen 2011 veya 2012 döneminde İzmir’de Grup Yorum konserine saldırıyor, sahnede bulunan bütün müzik aletlerini ve ekipmanlarını parçalıyordu.

2014 Şubat’ında, Ankara DTCE fakültesinde Kızıl Bayrak dergisine ve standına PKK gençliği saldırarak dağıtımını engellemek istedi. Defalarca Kızıl Bayrağın standına saldırı yaptılar standı dağıtamadılar. Sonrada bugün gidiyoruz yarın gelip saldırıya devam edeceğiz dediler. O zamanlar bizim demokratlardan hiç ses çıkmadı.

 

Bunun gibi çok sayıda olay oldu mesela:

Eskişehir Üniversite’de 2012-2013 döneminde Yürüyüş dergisine yapılan saldırı, dağıtımını engelleme, tehdit ve Yürüyüş dergisini dağıtan gençlerin, BDP Eskişehir örgütüne görüşmeye gittiklerinde onları faşist olarak tanımlama gibi garip işlerde yaptılar.

 

Peki Ankara’da, Eskişehir’de, İzmir’de ev sahibi kim, misafir kim ?

 

PKK’nın olayı misafirlik, ev sahiplik olayı değil gücü yettiği yerde başkalarına saldırıyor. Kendisine saldırı yapılınca utanmadan demokrasi güçlerini göreve çağırıp yardım istiyor. O demokrasi güçleri de PKK çetesinin yaptıklarını görmezden geliyor ama PKK çetesi mağdur olduğunda hemen yardımına koşuyor. Bu insafsızlıktır, çifte standarttır.

 

 

Halk Cephesine karşı yapılan saldırılardan bazı örnekler verirsek, Nurtepe Çayan Mahallesinde Uyuşturucu ve Çeteciliğe karşı eylem yapan kitleye saldırmak gibi. Mesela Yunanistan Lavrion Kampında Ölüm orucuna yatan devrimcilere molotofla saldırıp yakmak gibi. 2013 Bakırköy konserinde kavga çıkarıp taş yağmuruna girişmek gibi. Nurtepe Çayan Mahallesinde Dernekleri basmak gibi, Gülsuyu Mahallesinde dernekleri basmak gibi, Stantlara saldırıp Cephe bizi eleştiriyor bu dergiyi burada tanıtamazsınız gibi daha niceleri.

 

 

Bunlardan başka SİP-TKP bir zamanlar Yurtsever Cephe adı altında bir örgütlenme kurmuştu. PKK çetesi metropollerde, okullarda, her tarafta bu örgütlülüğe saldırdı. Herhalde PKK çetesi bu saldırdığı yerlerde ev sahibi falan değildi.

 

 

Burada tek-tek saymaya çalışmayalım PKK, 1980 öncesinde ve sonrasında MİT’in finansmanıyla oluşturduğu bütçesiyle-lojistiğiyle bütün devrimci-yurtsever-sosyalist örgütlere saldırmıştı.

 

*************************

PKK’ NIN DERSİM’ DE OLUŞTURDUĞU YIKIM VE KATLİAMLAR-II
PKK’nin 9 Ekim 1993 yılında ki kanlı eyleminden sonra TDKP, DEV-SOL, TKP/ML TİKKO’da katliama yönelik eleştiren bildiriler yayınlamıştı.

PKK işte böyle elde edemediği Dersim halkına karşı katliam-tehdit ve terör uygulamalarını öteden beri -kurulduğunda bugüne kadar- güçlendikçe hayata geçiriyordu.

PKK 1993 Ekim ayında yayınladığı bir bildiride 10 madde alt alta sıralayarak, halkın gazete okumasını, bütün Dersim’de antenleri indirmesini ve televizyon seyretmesini haberlerde dahil yasaklıyordu. Bu tip uygulamalar olsa olsa12 Eylül askeri faşizmi gibi yönetimler altında yada Hitler-Mussoloni gibi faşitlerin yönetimi altında olabilir.

PKK, TKP/ML taraftarı olan bir çok öğretmeni vergiye tabi kılmış, bu vergileri ödemeyen ve kendilerinin TKP/ML TİKKO’ya yardım ettiklerini söyleyen öğretmenleri katletmişti.

Devrimci-sosyalist olan ve Kaypakkaya’lar dönemide dahil, yıllarca dağlarda yaşamış tek başına silahıyla direnmiş olan (ŞEHİRDE DE MÜCADELE ETMİŞ, PKK’NIN İLK KURUCULARI ARASINDA YER ALMIŞ) Kamer Özkan kandırılarak 30 Ekim 1993 yılında Gömemiş köyünden GÖRÜŞELİM diyerek alınarak katledilmiştir. Kamer Özkan 1980 öncesi PKK’dan ayrıldıktan sonra kardeşi PKK tarafından kaçırılmış ve gördüğü işkencelerden sonra hem tanınmaz hale gelmiş hem de aklını yitirmiştir. Bu dönemde Seyfi Cengiz arabulucu olup Kamer özkan’ın kardeşinin kurtarılmasını sağlamıştır. Bakın PKK daha 1980 öncesi işkence ve insanlık dışı yöntemlere başvurmaya başlamıştır.

PKK Seyit Rıza’nın torunu Ali Rıza Polat’ ı önce Dersim’den sürgün etti, sonra geri çağırıp tahminen 1986 yılı sonlarında Yenisöğüt köyünde katletti ve bu katletmeyi 12 Ağustos 1987 tarihli – ‘’serxwebun’’ – yayın organında açıkladı. Ali Rıza Polat, Seyit Rıza’nın öz torunudur. Yine Ali Rıza Polat’ın damadı olan Süleyman Yıldırım’ ı İksor köyünde katletti. Sebebi bir türlü anlaşılamayan bu cinayetler hala esrarını korumaktadır. Seyit Rıza’nın heykelinin önüne koşan ve ona – ‘’pirimiz’’ – ‘’önderimiz’’ diyen PKK’lılar onun ailesini de yok yere acımasız olarak katlediyorlardı. Seyit Rıza’nın bütün ailesini katlediyorlar ondan sonra da Şerafettin Halis gibi milletvekilleri TBMM’de Seyit Rıza’nın naşının nerede olduğunu soruyordu. Bu ne iki yüzlülüktür böyle inanılır gibi değil. Seyit Rıza’nın torunlarını, torunlarının çocuklarını, damatlarını katledeceksin ondan sonra göz boyamak için Seyit Rıza’nın naaşı nerde diyeceksin.  Dersim’in düşürüldüğü şu hale pes denilir.

PKKde Dersim ve Dersim’li düşmanlığı bitmez. Cinayetler, katliamlar çok hangisini sayalım ? Dersim’lileri kişilik çözümlemesine tabi tutan Öcalan, onların silahla-terörle düşürülmesi gerektiğinin teorisini yapar. Dersim’linin duruşu onlara göre suçtur suçda cezalandırılmalıdır.

Halka dönük olarak gerçekleştirdiği saldırılarla – ‘’sizi bizden kimse koruyamaz’’ – mesajını veriyor ve bizzat Öcalan’ın – ‘’Dersim’e silahlarla diz çöktürme’’ – projesi uygulanmaya çalışılıyordu. – ‘’Dersim’in kaybedilmesi Kürdistan’ın kaybedilmesidir’’ – diyen Öcalan özellikle 1993 den itibaren Dersim’e büyük bir askeri yığınak yapmış ve Dersim’i – ‘’silahla ıslah etme’’ – yolunu seçmiştir. Devletle PKK arasında tercih yapmaya zorlanan halk, örgütün yanında olsa devlet, devletin yanında olsa örgüt tarafında göçe zorlanıyordu. Halk da çaresiz kaldığında her iki tarafı kabul etmeyerek köyleri terk ediyor ve batının metropollerinde kenar mahallere yerleşiyordu. Ya da batının kırsal alanlarında, çiftliklerde, damlarda, tarlalarda çalışmaya yöneliyordu.

PKK ve Öcalan Dersime askeri yığınak yaparak halkı katlederek kazanmak ister. Bu yığınaklarda işe yaramaz ve Dersim’li bir türlü istenilen Kürtlük çizgisine yanaşmaz. Böylece PKK da baskıyı daha fazla arttırmak ister bu baskı ve katliamlarda yetersiz kalan Dersim Eyalet komutanı Dr. Baran, Öcalan’ın özel kuvvetlerince öldürülür ve intihar süsü verilir. Dr. Baran’ın (ÖCALAN’IN ÖZEL HAREKAT BİRLİĞİ TARAFINDAN) infaz edilip öldürülmesinden sonra Öcalan’ın katliam-terör politikaları halka karşı uygulanmaya çalışılır. Gerçekten de bir çok köye baskın yapılır ve bir çok kişi katledilir. Ancak çok istedikleri Dersim halkına diz çöktürüp saflarına kazanamazlar.

 

***********************

 

 

PKK’ NIN DERSİM’ DE OLUŞTURDUĞU YIKIM VE KATLİAMLAR-III
Kör Cemal (Halil Kaya), Terzi Cemal (Ali Ömürcan), Hogir (Cemil Işık), Metin (Şahin Baliç), Dr. Nasır (Faruk Bozkurt). Dr. Süleyman (Sait Çürükkaya)… gibi PKK kadroları, Öcalan’ ın Bekaa da ki özel eğitimiyle ve yanlarında oluşturulan özel birlikleriyle, Botan ve çevre illerde köy baskınları yapmış, halk kitlelerini katletmişti. Köylere yaptıkları baskınlarda bir hane içinde yaşayan insanları çoluk-çocuk-genç-yaşlı demeden top yekun katletmişlerdir. Şimdi köyün ismini yanlış söylemeyeyim ama herhalde İkiyaka köyü olmalı bu köye baskın yapan PKK, roketatarlı saldırılarla bir hanede 35 kişiyi katletmişti. O zamanlar Başbakan olan Özal oralara kadar gitmiş ve ‘’eşkıya teslim ol’’ demişti. Bunun üzerine örgüt tekrar köy baskınları yapıp tekrar katlim yaprak Özal’a cevap vermişti. Bu ikinci korkunç katliamdan sonra Özal sesini kesmiş ve Ankara’ya dönmüştü. Bu katliamları yapan kişiler ( ÖCALAN’IN ÖZEL HAREKAT BİRLİĞİDİR ) 1990 öncesi PKK’nın gözde kadrolarıydı.

 

 

Bu eylemleri Öcalan savunmuş aynı eylemleri yapmakta yavaş davranan önceki birlikleri eleştirmiş, ‘’bakın eylem nasıl yapılır’’ diyerek yermişti. Bu kanlı eylemleri yapanların başında olan adamları yükseltmiş ve merkez komitesine atamıştır. Söz konusu komutanlar çok geçmeden ‘’hain’’ – ‘’ajan’’ – denilerek katledilecektir. Onların hikayelerini Şükrü Gülmüş, Selim Çürükkaya, Şemdin Sakık gibi eski üst düzey kadrolar baştan sona açıkladılar.

 

 

 

 

BAKIN ŞEMDİN SAKIK O DÖNEMİN ŞAHİDİ OLARAK NELER DİYOR:

‘’Yıl 1987. Öcalan hazretleri “ülkedekiler bana ihanet ettiler, baksana kıllarını bile kıpırdatmıyorlar… Ben onlara o muazzam dağları, o muazzam halkı ve o muazzam düşmanı verdim; ‘al size, gidin istediğiniz kadar savaşın’ dedim ve onları gönderdim… Ama onlar bana mısın ne demediler, gidip yan yattılar, ellerine verdiğim değerleri çarçur ettiler…” diyerek harekete geçer. Bekaa Vadisi’ndeki kampta eğitim gören militanlardan 21 kişilik bir birlik oluşturur.

 

 

Bu birliğe “Özel Harekât Birliği” ismi verir ve özel yetkilerle donatır. Birliğin başına bir zamanlar Türkiye’de cinayet işlediği için aranır duruma düşmüş, Suriye’ye kaçmış, sonraki yıllarda Suriye-Türkiye sınırında kaçakçılık yapan Abdulrahman isimli; pos bıyıklı, iri yarı, eşkıyalıktan başka hiçbir özelliği olmayan bir köylüyü getirir. Onun yardımcılığına da Muş’un Varto kasabasında doğup büyümüş, Avrupa’ya işçi olarak gitmiş, örgütün Avrupa faaliyetlerinden etkilenerek örgüte katılmış, bir süre Avrupa faaliyetlerinde bulunmuş, ardından silahlı mücadeleye katılmak üzere kampa gelmiş, Öcalan hazretlerinin yoğunlaştırılmış eğitiminden nasiplenmiş Hogir getirilir.

“Girin ülkeye, otoritenizi tanımayan kadın da olsa, çocuk da olsa ezip geçin” talimatı alan Özel Harekât Birliği, yaz aylarında Nusaybin yakınlarında Türkiye’ye geçiş yapar. Eylemsel faaliyet için kurulmuş bu birlik Mardin’de iki köy katliamı gerçekleştirir. Hani Öcalan hazretlerinin ikide bir “o eylemleri duyduğumda tüylerim diken diken oldu, sabaha kadar uyuyamadım” dediği katliamlar var ya, işte o katliamları bu birlik gerçekleştirir.

Düpedüz yalan söylüyor; gerçekten de tüyleri diken diken olsaydı, üzüntüden dolayı uyku tutmamış olsaydı anında gerekeni yapabilirdi. “Bu eylemi yapanlar soruşturulsun ve gereken yapılsın” türünde bir talimat vermesi, sorumluların cezalandırılması için yeterli olabilirdi. Aksine bu birliği ve birliğin eylemlerini överek bize karşı kullandı; her seferinde “bakın da Apocu ruhu görün, örgütlediğim birliğin kasırga gibi estiğini görüyorsunuz işte” diyerek benzer eylemler geliştirmediğimiz için bizi eleştirdi.

Özel Harekât Birliği iki ay sonra Botan bölgesine geçti. O dönemler Gabbar’da on beş kişilik bir grubun başında bulunan Metin kod isimli Şahin Baliç’le birleşti. Hemen ardından Çirav dağında bir mezrayı basıp 16 kişiyi öldürdüler. Takip eden günlerde Kasrik Köyünü bastılar; 20 civarında köylü öldürdüler. Köylülerin av tüfeğiyle açtıkları ateş sonucunda Abdulrahman isimli birlik sorumlusu bacağından yaralanıyor, iriyarı biri olduğu için arkadaşları onu taşıyamıyorlar, olduğu yerde bırakıyorlar; kan kaybından can veriyor. Ondan sonra da Metin bu birliğe komutanlık etmeye başladı, Hogir de onun yardımcısı olarak kaldı.

Bu sıralar ben de Şırnak bölgesinde Botan kod isimli Nizamettin Taş’ın yardımcısı olarak faaliyet yürütüyordum. Sonbaharda yapılan düzenlemeler sonucunda 7 kişilik bir grubun başında Eruh bölgesine gönderildim. Kışı Özel Harekât Birliği’nin yanında, daha doğrusu iaşe ihtiyaçlarını karşılamakla geçirdim.

 

 

1988 yazında hep birlikte toplantı için Şırnak’ın Bestler mıntıkasına gittik: Cemil Bayık toplantı için Irak’tan gelmişti, onun yönetiminde toplantı yaptık. Özel Harekât Birliği fikrini çok sakıncalı gördüğümü, devletin Özel Harekât Timleri’nden hiçbir farklarının olmadığını, hem birlik yönetimi hem birlik üyelerinin söz dinlemez hale geldiğini, birer savaş ağacıklarına dönüştüklerini ortaya koymaya çalıştım. Cemil Bayık’a dönerek, “bir tek umut siz kaldınız, siz de bunlara dur diyemezseniz asla durdurulamazlar” deyip iç döktüm. Kış boyu bize ve halka yaptıklarını teker teker anlattım. İkna oldu, kendileriyle konuştu, uyarılarda bulundu, ama istediğim pratik tedbiri alamadı. Alamazdı çünkü bu birlik Öcalan tarafından oluşturulmuştu; birliğe müdahale talimata karşı çıkma anlamına gelirdi.

1989 yazında bir toplantı yaptık. Yeni düzenlemeler çerçevesinde Jîrkî mıntıka sorumluluğuna Ebubekir kod isimli Halil Ataç getirildi, yanına da Hogir verildi. Hani şimdilerde “Jîrkîliler yurtsever bir aşiretti, Hogir onlara kontralığı dayattı, çocuklarını kaçırdı, insanlarını öldürdü, onun için korucu oldular” diyorlar ya.

 

Kesinlikle Hogir suçludur iddiası doğru değildir. Evet, söylenenler yapıldı ama bütün yapılanlar Ebubekir’in talimatları doğrultusunda yapıldı. Hogir’ın yaptıkları onaylandığı için tekrarlandı. Burada sorumlu Ebubekir’dir demek istemiyorum, zira Ebubekir bu talimatları verirken başına buyruk hareket etmedi: Örgüt 1986’da gerçekleştirdiği kongrede “vergi yasası” ve “askerlik yasası” çıkarmıştı. Bu kararları uygulamak için önümüze koymuştu; koşulların farkında olan biz bazı yöneticiler bu kararları görmezden gelir ya da işin içine ikna faaliyeti katarken, bazıları da ne pahasına olursa olsun uygulamayı hedeflediler. Hogir, kendini kanıtlamak ve kariyer yapmak için bu kararları uyguladı. Kimse çocuğunu ve elindeki üç-beş kuruş parasını vermeye yanaşmayınca bu sefer de örgüt gücünü kullandı.

O yıllarda gerçekleşen tüm eylem ve katliamlar Öcalan’a rapor edildiği halde, hiçbir eleştiri yapmadı, “bunlar ne?” demedi. Kaldı ki bütün bu eylem ve katliamlardan sorumlu olduğu söylenen Hogir Merkez Komite Üyeliğine getirildi.

Malum, her kongre birkaç günah keçisi gerektirir. Dördüncü kongrenin günah keçilerinden biri olarak Hogir seçiliyor. Malumunuz, her şey adamın üstüne yığıyorlar. Özellikle Öcalan’ın hemşerisi ve en çok güvendiği adam olan Ebubekir’in sorumluluğunda gelişen bütün savaş suçları Hogir’a mal ediliyor; tutuklanıp soruşturmaya alınıyor. Çocuk öldürüleceğini fark edince bir yolunu bulup kaçıyor.’’

 

İŞTE BİRAZ UZUNDA OLSA ŞEMDİN SAKIK’TAN İBRETLİK AÇIKLAMA BÖYLE. BU ÇALIŞMA TARZI PKK’NIN BULUNDUĞU HER ALANDA UYGULANMAYA ÇALIŞILDI.

 

Öcalan’ın özeliğidir PKK’ da çok öne çıkanı, rakip olabilecek olanı, ya da kendisinden övgüyle söz ettireni birkaç yağcı-yalaka hariç fazla yaşatmaz. Başa dönersek burada da Öcalan’ın taktiği aynı – ‘’Kürt halkına silahlarla diz çöktürme’’ – taktiğiydi. İşte benzer taktiği birçok yerde yaptıkları gibi hizaya gelmeyen – ‘’hain’’ – ‘’ajan’’ – ’’kemalist’’ – gördükleri Dersim halkına karşı uygulamaya sokmuşlardı.

Burada asıl hedef bu tür eylemlerle halkın sıkı bir şekilde vergiye ve zorunlu askerlik uygulamasına tabii kılınmasıydı. Karşı gelenlerin özel oluşturulan eğitimli elemanlar, özel kuvvetler tarafından yok edilmesi ve halkın diğer katmanlarına bir ders verilmek istenmesiydi.

 

************************

 

 

PKK’ NIN DERSİM’ DE OLUŞTURDUĞU YIKIM VE KATLİAMLAR-IV

İşte PKK’ nin Dersim’de halka karşı bu katliamlarının bir kısmı şu köylerde yaşanmıştır :

-Dersim/merkez/Çıralı köyü katliamı. Burada halktan üç kişi alınmış ve köy dışına götürülerek katledilmiştir.9 Ağustos 1987

-Dersim/merkez/Uzuntarla köyü Tarlabaşı mezrası katliamında Esra ailesi olduğu gibi katledilmiştir. 17 Kasım 1992

-Dersim/Mazgirt/Bağın(dedebağ) köyü katliamı, köy halkına karşı yapılan saldırıda 7 kadın, 1 çocuk, 4 erkek 12 kişi katledilmiştir.22 Ekim 1992

-Dersim/Çemişgezek/Güneybaşı köyü(Setirge) katliamı. PKK grubu köylüleri köy meydanına toplayarak hep yaptığı gibi bir propaganda yapmış sonrada bu halkın üzerine ateş açarak katletmiştir. 15 Ağustos 1993

-Dersim/merkez/Pirinçli köyü katliamı. Lojmanda kalan öğretmenleri bir araya toplayan PKK bir süre propaganda yapar ve ardında bu öğretmenlerin hepsini katleder. Olayda 4 öğretmen katledilmiştir. 7 Ekim 1993

-Dersim/Çemişgezek/Doğan köyü katliamı. PKK güçleri burada TKP/ML TİKKO taraftarı olan Murat Kahraman’ı 9 Ekim 1993’ de kaçırarak günlerce işkence yapmış ve işkencelerden kaçarak kurtulan Murat Kahraman’ın ailesinin tamamını köydeki evlerinin önünde katletmiştir. Ailenin evleri, damları, samanlığı, hayvanlarıyla birlikte yakılmıştır.

-Dersim/merkez/sarıtaş/Darıca mahallesi katliamı. Yol keserek halkın parasını alan PKK’liler 7 kişiyi yanlarına alıp götürmüşler ve katletmişlerdir. 20 Nisan 1994

-Dersim/Çemişgezek/Ulukale köyü katliamı. Baskında 7 kişi katledilmiş, 2 kişi yaranmış, 24 ev iki dükkan ateşe verilmiştir. 9 Eylül 1994

-Dersim/Mazgirt/Darıkent beldesi katliamı. Burada görevli olan 6 öğretmen lojmanlardan çıkarılarak katledilmişlerdir. 11 Eylül 1994

-Dersim/Merkez/Sağman köyü/Arılar mahallesi katliamı. Köy münübüsünü durduran PKK’lıler halktan 9 kişiyi katletmiş 2 kişiyi de yaralamıştır. Katledilen kişilerin üzerindeki kıymet edecek eşyalarda alınmıştır. 3 Haziran 1998

-Hozat ve Çemişgezek çevresinde Ekrem ve Koçer kod adlı PKK yöneticileri halka karşı katliamlar gerçekleştirirken, Ovacık tarafında da İsak kod adlı PKK yöneticisi bu katliamları gerçekleştiriyordu. Işıkvuran, Aktaş, Mansura köylerinden silah zoruyla götürülen 6 gençten dördünün fırsatını bularak kaçmaları ve TİKKO gerilla birliklerine sığınmalarının ardından, söz konusu köylere baskınlar düzenleyen PKK’lılar, bu kaçan gençlerden ikisinin evlerini yakmış, çareyi kaçmakta bulan ailelerin mal ve davarlarına el koymuş, diğer ikisinin evlerinden ise kaçanların yerine ikişer kardeşlerini rehin alarak götürmüş ve kaçanların geri gelmemeleri halinde bunların – ”ÖLDÜRÜLECEĞİ’’ – söylenmiştir. Ovacık’da bundan başka Burnak, Yoncalı, Mamkirek köylerinden olduğu gibi bütün Dersim’de benzer kaçırma olayları yaşanmış ve halk köyünde, evinde tarlasında katliamlarla karşı-karşıya bırakılmıştır.

Böyle şiddet-katliam ve terör karşısında kalan malını-mülkünü-davarını kaybeden halk sürekli bölgeden göç etmiş ve Dersim insansızlaştırılmıştır. PKK ve Öcalan – ‘’Dersim kişiliği’’ – deyip aşağıladığı, düşürdüğü, suçladığı Dersim’lileri böyle katliamlarla yola getirmeye çalışmıştır.

 

**********************

PKK’ NIN DERSİM’ DE OLUŞTURDUĞU YIKIM VE KATLİAMLAR-V

Pülümür ilçesi yoğunlukla arıcılık yapmaktadır ve arıcılıkta diğer köy işleri gibi değil çok maşakatlıdır. Bazı yıllar kazanç değil zarar bile ettirebilir. Arıcılar kovanlarını götürüp kurdukları köylerden işleri ters gidebiliyor ve sezon sonu köy muhtarlarından yol parası dilenerek memleketlerine dönebiliyorlar. Bu arıcılara dayatılan zorunlu vergiler yüzünden arıcılık yok olmaya başlamış ve arıcılar Pülümür’ ü terk etmek başka illerde arıcılık yapmak zorunda kalmışlardır.

Aslında arıcılık üretimini faşist devlette teşvik ediyor bazı desteklerde veriyordu. Eğitim verme, kovan verme, arıları ölen arıcıların kayıplarını telafi etme gibi. Arıcılık konularında akademik düzeylerde araştırma-geliştirme yapıları oluşturuyordu. Arıcılık gerçekten de sadece Pülümür’de değil yurt genelinde desteğe ihtiyaç duyuyordu. İsteyen arıcılara hibe yardımları yapıldığı gibi kredi yardımları da yapılıyordu. Bu kredi almış olan arıcılar mutlaka borçlarını kazanıp ödemeleri gerekiyordu. Benim bizzat bildiğim akrabalarım kovanlarını Pülümür’ den alarak Hatay-İskenderun taraflarına gidip, oralarda elde ettikleri balı batı Anadolu’da okuyan çocuklarının geçimi sağlamak için gönderiyor, hem de aldıkları kredileri geri ödemek için gayret gösteriyorlardı. PKK’nın olduğu yere çakılıp kalsalar ne kredilerini ödeyebilecekler, ne de çocuklarını okutabileceklerdi.

AB ülkelerine gönderdiğimiz ballarda ilaç kalıntısı var diye geriye gönderilmişti. Bu geriye gelen ballar iç piyasaya sürülüp tüketilmeye çalışılmıştı. Halbuki Pülümür gibi yerlerde çok kalite bal elde ediliyordu. Arı doğal olan, tarımın pek olmadığı, tarımsal ürünün ilaçlanmadığı bir flora ortamında çalışıyordu. Haliyle buralardan elde edilen balda ilaç kalıntısı ya hiç olmuyor yada çok düşük seviyede arıcının arı sağlığının korunması için verdiği ilaçlardan ibaret kalıyordu. Dolayısıyla bizler için en sağlıklı balı elde etme, en kalite balı elde etme imkanı vardı ama dağda-bayırda yaşanan çatışmalar ve bu çatışan güçlerin dayatmaları arıcılığı yapılamaz hale getiriyordu.

Arıların yok olması insanlarında yok olmasıdır. Çünkü doğadaki bitkisel ürünün çiçek aşamasında döllenmesini sağlayan arıdır. Arılar olmasa doğada-bitkide döllenme gerçekleşemez ve insanlar ihtiyacı olan besinleri elde edemezler, hele hele Dünya nüfusu bu rakamlara ulaşmışken.

Yapılan işlerin en vahimi TIR’ ları, iş makinalarını, iş sahalarını, okulları da yakıp-yıkarak Dersim’in ükenin en düşük olan ekonomisinin daha da aşağıya çekilmesiydi. Bunların hepsi Dersim’in insansızlaşmasına yol açıyordu.

Son derece yoksul olan halkın vergilerle boğulması, zorunlu askerlik uygulaması yapılması, tepkiler gelince ya da zorla asker ettikleri kişiler kaçınca böyle halka ve köylere karşı katliamlar yapmaları, yakıp-yıkmaları kabul edilmemiş ve halkın da tepkisini çekmiştir.

PKK kendisine inanarak katılmış birçok Dersim’liyi, hatta üst düzeyde görev yapmış olan kişileri bile işkence-sorgu gibi uygulamalar da yaparak katletmiştir. Bunlarda düşman tarafında vuruldu diyerek çarpıtılmaya çalışılmıştır. PKK’nın kendi içinden ayrılan ve yaşadıklarını kaleme aşan üst düzey yöneticiler de bu yaşanan kanlı olayların olduğunu onaylamaktadır.

 

*******************

PKK’ NIN DERSİM’ DE OLUŞTURDUĞU YIKIM VE KATLİAMLAR-VI

Dersim halkı önceleri sessiz kalmış olabilir ama 2011 yılındaki referandum ve genel seçimlerdeki tavrıyla gidişatı sevmediğini, Dersim’de PKK’ nın yarattığı olayları onaylamadığını gösterdi. Dersim’ de yaşanan dünya kadar olay Dersim’liyi köyünde-şehrinde çok rahatsız etti, bundan sonra PKK çevrelerine destek vermeleri zor görünüyor. Öcalan devletle anlaşıp silahları teslim ederse bu PKK’lı kanlı katiller halk arasında elini kolunu sallayarak biraz zor dolaşırlar.

2011 genel seçimlerini Dersim’de ağır bir şekilde kaybeden PKK/BDP/KCK/HDK bloğundan, kendisine APO’cuyuz, PKK’cıyız diyen kişiler, Dersim halkına yönelik ağır suçlamalar yaptılar. Bu kendini bilmez densizler Dersim’de kendilerine oy vermeyen ve kaybettiren seçmeni, RUS PİÇİ ve 1938 soykırımında TC askerleri tarafından tecavüze uğramış piçler olarak adlandırdılar. PİÇ oldukları için PKK ve Kürtlere oy vermemişlerdi. Bu söylemi PKK’nın yayın organlarında kendi aydınları ( Ahmet Kahraman ) tarafından da yazılarak Dersim halkı ağır bir şekilde rencide edilmişti. Jarudiyar bu konu hakkında eleştiren, tepki gösteren bir yazıyı yayınlamıştı. Kısaca PKK ve çevresindekiler yaptıklarıyla battıkça-batıyorlardı.

İnternet-sosyal medya ortamında gezen ve kendilerini PKK’ lı gösterip halkı konuştuğu için, kendilerini eleştirdiği için tehdit eden bu hainler ne yazık ki kendisine ”KOMİNİST” diyen sahtekarların desteğini de almışlardı. Bu yapılan alçaklıklardan ”EN KOMÜNİST” olanlar ve PKK ile ittifak yapanlarda suçludur. UKRAYNA – KİEV yakınlarında BABİ YAR denilen bölgede gerçekleşen katliamda bir uçurumun başında çırılçıplak soyundurulmuş, üzerindeki eşyalarına el konulmuş, TECAVÜZ EDİLMİŞ ve NAZİLER tarafından uçurumdan aşağıya doğru atılarak katledilmeyi bekleyen YAHUDİ kadınlarının resimlerini Dersim katliamının resimleri diye yayınlamaya çalıştılar. Bizim yaptığımız örgütlü çalışmalarımız sonunda rezil oldular ve o resimleri teker-teker kaldırmak zorunda kaldılar. Onlara inanan ve ittifak yapan Türk sosyalistleri de bu resimleri Dersim’ e ait diye paylaşmaya çalışmıştı. Aslında bunu ısrarla sanal ortama süren ve paylaşılmasını isteyen PKK’ lı hainler Dersim halkını o şekilde tecavüze uğramasını istiyordu. Bu PKK/BDP/KCK/HDK bloğuna oy vermeyen Dersim halkına karşı sürdürülen yıpratma-rencide etme, intikam alma faaliyetiydi ***** DERSİM HALKININ BİR ANLAMDA TECAVÜZ ARTIĞI BİR HALK OLDUĞUNU İSPATLAMAYA ÇALIŞIYORLARDI ***** Bunlarla o zamanlar çok tartıştık, etkiledikleri sol-sosyalist-komünist geçinen zavallılarla da çok tartıştık ve sonunda halkımıza karşı örgütlenen kara propagandayı büyük ölçüde önledik.

 

*********************

SONUÇ :
PKK ve Öcalan’ın Dersim’ liyi, – ‘’Dersim kişiliği’’ – ‘’kemalist’’- ‘’hain’’ –  ‘’ ajan’’ – ‘’ keklik’’ – diyerek, kendi tabirleriyle – ”çözümleme” – adı altında adeta PSİKİYATRİ kliniğindeymiş gibi değerlendiren, eleştiren – ‘’yeren’’ – ‘’düşüren’’ – ve – ‘’suçlu’’ – ilan eden, ardından – ‘’ sizi bizden hiç kimse koruyamaz’’ – mesajını vermesi ve – ‘’Dersim’ e silahlarla diz çöktürme’’ – projesini uygulamaya çalışması, esasında Dersim halkının asimilasyon, inkar ve imha projesini uygulamaya çalışmaktır. Buda geçmişte Dersim’ linin yaşadığı 1938’ in başka biçimde tekrarıdır.

 

 

Keza bu çapulcular milisleri aracılığıyla kurdukları terör ve istihbarat teşkilatıyla da Dersim’li üzerinde baskı kurmuşlardır. Belediyeyi de DEVŞİRME  ve MİSYONER sol-sosyalist geçinen örgütlerin yardımıyla ellerine geçiren bu çete belediyenin bütün imkanlarını kendi örgütünün lehine kullanmış, Dersim belediyesi, Diyarbakır’dan gelen BDP’li  bir yetkilinin  emir-komutası altına girmiş ve özgünlüğünü kaybetmiştir. Belediyede Dersim’linin belediyesi olmaktan çıkmıştır. BDP’li  belediye gerek kendi bünyesine gerekse ihalelerin verildiği şirketlerde taşeronda çalışan personelin bile kendi adamlarının çalıştırılmasını sağlamış, Dersim halkını dışlamıştır.

 

 

Daha da vahimi Dersim’in belediyece düzenlenen festivalleri, Hakkari’den getirilen Kürtlerin festivaline dönüşmüş, onların dilleri, oyunları, kültürleri, giyim-kuşamları sergilenmiş, Dersim’in dili, kültürü, gelenekleri, etnik kimliği BDP ve KÖÇEKLERİ tarafından dışlanmıştır. BDP’li Dersim belediyesi, PKK/BDP/KCK ve bağlı örgütlerinin genel eksenine düşerek sistematik olarak Dersim’in dilini, kültürünü, geleneklerini, etnik yapısını bu festivaller aracılığıyla yok etmeye, yani Dersim’i kürtleştirmeye çalışmıştır.

 

 

PKK dağlarda vurarak Dersim halkını göç ettiriyor, belediyeyi eline geçiren BDP’de Dersim’e dışardan kürtleri getirip yerleştiriyor ve onlara her konuda ön ayak oluyordu. Bu hem acı bir gerçek hem de Dersim için tehlikeli bir kumpastı. Dersim’li artık gözünü açmalı ve bu abluka mutlaka parçalanmalıdır. En acı olanı Dersim’den elde ettikleri devşirme ve misyonerlerle Dersim halkını vurmalarıydı. Dersim için en kötü olanı Dersim’liyi Dersim’liye kırdırmalarıdır.

 

 

Dersim dağlarında süren savaş Dersim’ linin savaşı değildir. Dersim’ li Kürt değildir, Dersim’ de Kürdistan değildir. Dersim halkı kendisine Kırmanc-Dımıli-Zaza diyen halk gruplarının soydaşı-bileşenidir. Dersim halkı, mücadelesini bu halk gruplarıyla birlikte ve şiddet içermeyen barışçıl-demokratik yollarla ama dosta da, düşmana da kabul ettirecek şekilde kararlı ve ısrarlı bir biçimde vermelidir. Bu bileşimlerde söz konusu toplum gruplarımızın gönüllülük ilkesiyle razı olup bir araya gelmesine önem verilmeli ve bu grupların aynı örgütlülük içinde bir araya gelmesinde sorunlar yaşanması halinde gerekirse ayrı ayrı örgütlülükler içinde ama dayanışma içinde mücadele etmelerini sağlamak gerekiyor.

 

 

Dersim’i kuşatan çete mensupları, DEVŞİRMELER ve MİSYONERLER asla unutmasınlar Dersim’de efsaneler bitmez. Dersim’e ve Dersim’liye diz çöktürmeye çalışan alçaklar eninde sonunda gereken cevabı alacaklardır.

İşkence ve cinayet şebekeleri Dersim’i asla teslim alamaz..!

Dersim’e SEFER olur ZAFER olmaz..!

 

 

Dersim, başkalarına yem olmamalı, ASGARİ-MÜŞTEREKTE BİRLEŞEREK kendi milli mücadelesini kendisi vermelidir. Dersim halkının etnik kimliğinin Kürt’ten ve Türk’ten ayrı olduğunu ve dilinin de Kürtçe’den ve Türkçe’den ayrı bağımsız bir dil olduğunu öncelikli ilke olarak kabul edenler, hangi toplumsal katmandan, hangi siyasal tercihten gelirse gelsinler başka alt düzey kriterler yanında bu ana kriterlerin etrafında bir araya gelip ortak çalışmayı hayata geçirebilmelidirler.

 

 

Halk, milli değerleri öne alan mezra, köy, nahiye, kasaba ve şehirde komite ve konseyler biçiminde örgütlenmelidir. Şu ana kadar insanlığın öğrendiği evrensel demokrasi değerlerini, insani değerler bütününü merkezine almalıdır. Hem yukarıdan aşağıya, hem aşağıdan yukarıya doğru, yem yatay, hem dikey işleyen gelişkin bir örgütlenme biçimi hayata geçirilmelidir. Örgütlülükte yer alan bütün üyeler, daha doğrusu halk söz ve karar sahibi olmalıdır. Kişi diktatörlüğü, kişi despotizmi, kişi tapınıcılığı, değişmez şef anlayışlarına düşülmemelidir. Bu örgütlenmelerde dilin, kültürün, eğitimin, geleneklerin, ekonominin, çeşitli biçimlerde (üretici-tüketici) kooperatifleşmenin vb. geliştirilmesine özel önem verilmelidir.

 

 

 

Milli mücadelede başka halkların değerlerine ve kendi yaşam alanlarındaki egemenliklerine saldırmak değil, kendi kimliğini başka kimliklerin saldırısından korumak amaçlanmalıdır. Dersim’in ulusal demokratik haklarını kabul eden ve onaylayan kişi, kurum, ülke, halk kimler olursa olsun onlarla dostluk ve dayanışma içinde olunmalıdır.

*********************

EK – I

HER FIRSATTA DERSİM HALKINI AŞAĞILAYAN ÖCALAN’IN FAŞİST TÜRKİYE CUMHURİYETİNE TARİHİ TESLİMİYET VE İHANETİ
Kemalist deyip Dersim halkını iter-kakarlar. Halbuki Öcalan yakalandığı zaman hizmet etmek istiyorum, eğer fırsat verirseniz iyi bir şekilde hizmet ederim, annem de Türk’ dür demiş ve kendisinin daima Mustafa Kemal Atatürk’ ü örnek aldığını yazılı ifadelerinde baskı görmeden açıklamıştır. Ama bu Öcalan hayranları Dersim halkına Kemalist deyip hakaret etmeyi bırakmazlar, Öcalan’ ın söyledikleri karşısında sus-pus olurlar.

Bakın Öcalan yakalanınca kısaca neler söylemiş ?

Karşısındaki yüzü kar maskeli özel savaş elemanın “Memleketine hoş geldin” sözlerini
yerleşik kurallara göre yanıtladıktan sonra, “FIRSAT VERİLİRSE HİZMET ETMEYE HAZIRIM” – ‘’ANNEM DE TÜRK’TÜR’’ – diyor.

Özel savaş elemanı Öcalan’ın “HİZMET” sözünden neyi kast ettiğini hemen test
etmeye çalışıyor, Öcalan “konuşma” kararını vermesine rağmen henüz
sorulan sorulara istenilen yanıtı vermiyor. Daha sonra her şey çorap söküğü gibi
gidecek….

İmralı’da daha da ileri gidiyor, ‘’DEVLETİN AKILLI BİR ERİ GİBİ ÇALIŞACAĞIM’’- ‘’ TAŞARONLUK YAPACAĞIM’’ – ‘’KÜRTLERİ DEVLETİN HİZMETİNE SOKACAĞIM’’ – ‘’MİLYONLARI İLAÇ GİBİ KULLANACAĞIZ’’ – gibi açıklamalar yapıyordu.

 

 

Öcalan, 1999’larda İmralı’da hiçbir baskı görmeden ve elinde tespihini sallayarak gayet rahat bir şekilde özel savaş komutanına verdiği ifadelerde şunları söylüyordu:

 

 

‘’Kürtleri hizmetinize sokacağım’’ – ‘’Suriye’deki Kürtleri kazanmak dev gibi iştir ‘’ – ‘’ 12 Mart, 12 Eylül önemli adımlardır’’ – ‘’ Emrinize gireceğiz’’ – ‘’ En büyük hizmet tutkusu bendedir’’ – ‘’ Dünyadaki en büyük işleri taşeronlar yapar’’ – ‘’ Hizmetimi çocukluğumdan beri kanıtlarım’’ – ‘’ Milyonlarca insanı ilaç gibi kullanacağız’’ – ‘’ ‘Dur, gel şerefinle otur’ deseydiniz’’ – ‘’ Kritik şeyler boyumu çok aştı’’ – ‘’ İğne ucu kadar hizmetim olursa…’’ – ‘’ Hizmetimin karşılığında rütbe istemiyorum’’ – ‘’ Bölge Kürtleri için planı ne?’’ – ‘’ Zordayım, bana elinizi uzatın’’ – ‘’ Türkiye, Irak’ta 1 numarada yer almalı’’ – ‘’ ‘Türkiye ile yürüyün’ diyeceğim’’ – ‘’ Asılsam bile size teşekkür edeceğim’’ –

 

 

‘’ Doğru işle kendimi kanıtlamak istiyorum’’ – ‘’ Genelkurmay’ın çerçevesi bizim için yeterli’’ – ‘’ Yapacaklarımız Kemalizm’e aykırı değildir’’ – ‘’ Atatürk olsa bizi desteklerdi’’ – ‘’ Benim yapacağım hizmet…’’ – ‘’ Gerçek Atatürkçülük budur’’ –‘’ Atatürk kişiliğini çözelim’’ – ‘’ Atatürk’e derin saygılar’’ – ‘’ Laik Cumhuriyet en büyük aydınlık’’ – ‘’ Kürtlere Atatürk’ü yeniden tanıtmalıyız’’ – ‘’ Kürtler için anayasal hakları istemenin anlamı yok’’ – ‘’ Kürtler Türkiye’de azınlık değil’’ – ‘’ Anayasa’da her şey var’’ – ‘’ Kürtçe’ye engel yok’’ – ‘’ Türk’ten daha iyi Türk hissederim’’ – ‘’ Türk ulusu ağacın kökü, Kürtler dalı’’ – ‘’ Türkmenlerin Kürtleşmesi’’ –

 

 

‘’ Sonuna kadar Türkçülük…’’ – ‘’ Hakkari’de Türkçe öğretelim’’ – ‘’ Arabistan’dan Afganistan’a kadar etkili olacak Türkçe merkezli nüfus’’ – ‘’ Kürt meselesinin çözümü mevcut Anayasa’da’’ – ‘Ayrı devlet yaşamaz’’’ – ‘’ Esas mesele feodalite’’ – ‘’ Talabani ve Barzani kullanılan güçlerdir’’ – ‘’ Barzani ve Talabani’ye nefes aldırmayalım’’ – ‘’ Irak’ta bizimkileri hazırlayalım’’ – ‘’ MHP bizimle iş yapsın’’ – ‘’ Zararım dokundu, on kat kazandıracağım’’ – ‘’ Talabani-Barzani ile herkesle oynar’’ – ‘’ Erbil planı’’ –‘’ Barzani Kürtlük nedir, bilmez’’ – ‘’ Şivan, kendini Kürt önderi diye yutturuyor’’ – ‘’ Kürt işbirlikçiliğine karşıyım’’ – ‘’ Talabani, Bayık’ı çekmek istedi’’ – ‘’ Benden çıktığını lütfen söylemeyin’’ – ‘’ İngiltere’nin istediğini Türkiye yapacak’’ – ‘’ 1923-26’dan daha dev gibi gelecekler’’ – ‘’ İran’a karşı önlemler almalıyız’’ – ‘’ Türkiye, İngiltere kadar Irak’ta hak sahibi değil midir?’’ –

 

 

‘’ Geldim devlete katıldım’’ – ‘’ Benim için hizmet önemlidir’’ – ‘’ Devleti tanımadan ona karşı çıkmaya yeltendik’’ – ‘’ Önüme ne sürüldüyse…’’ – ‘’ Akıllandım, devletimle çıkış yolu arıyorum’’ – ‘’ Devleti tanımadan desteksiz atıyoruz’’ – ‘’ Ortadoğu’da devlet adına çalışma’’ – ‘’ Misak-ı Millici olmak’’ – ‘’ Beni öldürseniz de saygı duyarım’’ – ‘’ Ordu işlerin ipini bırakırsa devlet kalmaz’’ – ‘’ İlk üyelik başvurum Ülkü Ocakları’nadır’’ – ‘’ Ordu kişiliği benim için saygı duyulacak tek kişilik’’ – ‘’ İçimizde sapık adamlar oluk oluk kan akıttılar’’ – ‘’ Şehit yakınlarının ellerini öpeyim’’ – ‘’ Beraber yapacağız, kanıtlayacağım’’ – ‘’ İradem elimden alınmadı, isteğimle yapıyorum’’ – ‘’ PKK’yı Türkiye sevgisiyle donatalım’’ – ‘’ Bizi hep Türkiye’ye karşı kullandılar’ – ‘’ ABD’yi yedeğe düşürelim’’ –

 

 

‘’ Pırlanta gibi bir subaysınız’’ – ‘’ İran ve Irak’ta kullanacağınız güç oluruz’’ – ‘’ Bütün Kürtleri Türkiye ile bütünleştireceğim’’ – ‘’ Misakı Millici olmak aktüel bir konudur’’ – ‘’ Her türlü hakareti kabul ederim’’ – ‘’ Kritik noktadayız.’’ – ‘’ Halk Barzani-Talabani’den nefret ediyor’’ – ‘’ Makam, rütbe istemiyorum’’ – ‘’ ‘Gel şunu yap’ deyin, bu benim için emirdir’’ – ‘’ Devlet bana hizmet imkânı versin’’ – ‘’ Devletin akıllı bir eri gibi çalışacağım’’ – ‘’Yunanistan bize de TİKKO’ya da eylem yaptırdı’’’ – ‘’ Bana 6 ay verin örgütü halledeyim’’ – ‘’ Bendeki hizmet aşkını görün’’ – ‘’ Kürtçülük konusunu halledeceğim’’ – ‘’ Bizimkiler devlete uzak düştü halletmeliyiz’’ – ‘’ Devletin adamı olmak çok büyük olaydır’’ – ‘’ Mimar gibi bağlayacağım çok güzel bağlayacağım’’ – ‘’ Çevre ülkelerdeki Kürt denilen şeyleri de çekeceğiz’’ – ‘’ En büyük hizmeti yapacağım’’

 

İşte yukarıdaki açıklamaların tamamının olduğu Kürdistan sitesi

http://www.kurdistanaktuel.com/turkiye/devletin-akilli-bir-eri-gibi-calisacagim-h192.html?fb_action_ids=702785656421024&fb_action_types=og.recommends&fb_source=other_multiline&action_object_map=[338013613007166]&action_type_map=[%22og.recommends%22]&action_ref_map=[]

 

 

Bunlar 2013 sonunda Aydınlık gazetesinde yazı dizisi olarak yayınlanmış, 2014 başında da Ulusal kanalda video olarak yayınlanmıştır.

 

***********************

 

 

 

EK – II

APO VE ETRAFINDAKİ ÇETE MENSUPLARI DERSİM HALKINI YILLARDIR AŞAĞILAMIŞTI. AMA YAKALANINCA DEVLETE VERDİĞİ İFADE VİDEOLARI ORTAYA ÇIKTI. İŞTE BU LİNKTE O VİDEODAN KÜÇÜK BİR PARÇA. BU BİR ÇOK VİDEONUN İLK SERİSİDİR. ALINTI HÜRRİYET GAZETESİNDEN.

http://webtv.hurriyet.com.tr/2/60400/25750079/1/iste-ocalan-in-sorgu-goruntuleri.aspx

 

 

İŞTE AYNI VİDEO RADİKAL GEZETESİNDEN

http://webtv.radikal.com.tr/turkiye/6599/abdullah-ocalanin-sorgu-goruntuleri-yayinlandi.aspx

 

 

İŞTE ÖCALAN’IN İMRALI VİDEOSUNUN DAHA UZUN VERSİYONU 

http://www.youtube.com/watch?v=EtyJM–v_gs

 

***********************

 

 

 

 

EK – III

PEKİ ÖCALAN BUNLARI SÖYLEYECEKTİDE NEDEN BİNLERSE GENÇ HAYATINI KAYBETTİ ? NEDEN ON BİNLERCE İNSAN KATLİAMLARLA KARŞI KARŞIYA GETİRİLİP KÖYLERİNDEN GÖÇ ETTİRİLDİ ?

 

22 Mart 1999’da Öcalan, DGM Başsavcılığına bir dilekçe yazdı. Bu dilekçede,
bir çok noktada, daha önceki ifadelerinde eksik bıraktığı konularda ifade vermek istediğini
belirtiyordu. Yeniden ifade verme işi nereden çıkmıştı, hukuksal prosedürde
böyle bir şey yoktu. DGM Başsavcılığı ilk ifadesini zaten almıştı, yeni bir ifade neyin
nesi olabilirdi? Elbette burada farklı bir durum vardı, bunun içeriği ifadeyle birlikte
netleşecekti.

“İfademin alınması süreci hem benim için hem Türkiye için çok önemlidir. Geçen defa ifadem alınırken zamanın kısalığı ve yorgun olmam sebebiyle bazı konuları açıklığa kavuşturamadım.Evvela kendi durumunu ele alayım. Ben sorgulanırken kendi kendimi de sorguladım.” Öcalan böyle başlıyordu ifadesine, 3 Nisan 1999 tarihinde karşısında duran DGM savcılarına bu sözlerle ifade vermeye başlıyordu.

“Benim bugüne kadar Atatürk’e karşı Türk ulusu ve bayrağı aleyhine bir sözüm olmamıştır. Söylediklerim eleştiri mahiyetindedir. Atatürk’ü küçük düşürücü sözlerim yoktur. Atatürk’ün önderlik hususlarını takdir ettim. Bugüne kadar da kendime rehber olarak kabul edip, uygulamaya çalıştım. Son HADEP genel kurul toplantısında Türk bayrağının indirilmesini de ilk kınayanlardan biri de benim, bu konuda MED TV’de konuşmalarım çıkmıştır. Yakalandığımda da Türk bayrağına saygımı öperek gösterdim, bu konudaki suçlamaları kabul edemem”

Öcalan bu tarihi teslimiyet ve tasfiye belgesini şu çarpıcı sözlerle noktalıyor:

“Yukarıda açıklamaya çalıştığım hususlar samimi duygularımdır. Amacım ülkemizi ve devletimizi daha da güçlendirmek ve yardımcı olmaktır. Kişisel hiçbir beklentim yoktur. İmkanlar tanındığında gerekli bilgiyi verip örgütü yasal çizgiye çekmeye hazırım dedi. Bu konuda devletimizin de üzerine düşeni yapması gerekir. Devletin üzerine düşen iç barışı sağlayabilmek için gerekli olan yasal düzenlemeler yapmaktır. Bunların başında af yasası dağda ve cezaevinde olanlar için onların topluma karışmalarını sağlayacak bir af yasası gelir. Ben bu konuda üzerime düşen her türlü katkıda bulunmaya hazırım, bize bağlı halkım ve örgütümü demokratik devletin ve ülkemizin hizmetine uyumlu hale getirmeye imkan ve güce sahip olduğumu söylüyorum, tüm gücümle bu yönde çaba harcamaya hazırım”

Devamla şöyle demiş:

“Tüm uluslararası alanın dikkatini de göz önüne alarak, yakalandığım günden barış için
yaşayacağım sözünü verdiğim günden bugüne kadar kaba bir baskı, söz düzeyinde hakaret ve işkence görmediğimi belirtmek istiyorum. Bu bağlamda, demokratik cumhuriyet ekseninde, barış ve kardeşlik için DEVLETİN HİZMETİNDE çalışma isteğimi, kararlığımı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bu konuda gösterdiği saygılı yaklaşımın bir gereği olarak ben de bu düzeyde kararlılığımı saygı ve şükranla belirtmek istiyorum. Ayrıca yakalandığımda uluslararası devletlerden başta Yunanistan olmak üzere, Rusya ve kısmen İtalya, bunlar uluslararası hukuk kurallarını yerine getirmemiştir. Tamamen korsanvari yöntemlerle yakalanmamda rol oynamıştır. Bunu protesto ediyorum. Ayrıyeten barış ve kardeşlik için yaşamam gerektiğini söyledim. Savunmamı mahkemede dile getirmeyi,yine tarihi bir görev biliyorum. Sayın saygıdeğer tüm şehit aileleri için kısa bir açıklama yapmak istiyorum. Kendilerinin yaşadığı üzüntüyü, acıyı yürekten paylaşıyorum. Bundaki sorumluluk payımdan üzüntü duyuyorum. Hakikaten bir toplumsal yaradan kaynaklanan kanın durması barış için elimden gelen çabayı göstereceğim sözünü veriyorum. Saygılarımla, efendim.”

 

Öcalan ifadelerinde açıkça DEVLETİN, KEMALİZMİN, EMPERYALİZMİN hizmetinde olduğunu söylüyor. Bu ‘’HAİN’’ – ‘’DÖNEK’’ – ‘’AJAN’’ – olan bir dediği bir dediğini tutmayan, sahtekar adamlarla ittifak yapan ve devlete, kemalizme, emperyalizme karşı olduğunu söyleyen sol örgütler buraya dikkat etmek zorundadırlar.

 

***********************

 

 

 

PKK BİR TARAFTAN DERSİM’LİYİ ELEŞTİRİP SUÇLU İLAN EDER AMA KENDİ YAPTIKLARINA PEK BAKMAZ, İŞTE PKK’NIN KİMİN SERMAYESİYLE KURULDUĞUNU AÇIKLAYAN SATIRLAR…
EK=I

KENDİ AĞZINDAN ÖCALAN’IN KURULUŞ YILLARINDA MİT’LE İŞBİRLİĞİNE İLİŞKİN İTİRAFLARI-I

Öcalan’ın MİT’le kurduğu, -‘’müthiş’’-‘’şahane’’-‘’taktik’’-‘’tarz’’- dediği ilişkilerinin kendi ağzından itirafları
(…………..)
-“Asıl amacım, devrimci bir Kürdistan grubu ortaya çıkarmak“-(1).
(………….)
-“1975‘lerde Kürdistan adına devrimci bir grup kurmak, tarihin seyrini değiştirecektir ve benden başka bu işe el atacak adam yoktur“ -(2).
(………….)
-“Çıkış yapmaya çalışırken devlet adına hareket eden kişilerle (Öcalan burada Pilot Yüzbaşı Necati ve kendi eşi Kesire gibi isimlerden sözediyor) ben son derece iyi geçiniyorum. 1994‘te gazetelerde çıktı, güya ‘Apo’yu MİT Kürdistan’a göndermiş‘ diye bir haber vardı. Bu aslında devletin içindeki odakların birbirlerini suçlama için söyledikleri bir sözdür. Aslında gönderme değil de onların elindeki ilişkilerdir…“-(3).
(………….)
-“Kadın dersen kadın, para dersen para! Apartman dersen apartman al; ye, içinde yat! Ben de bu noktada, tam bir paşa oğlu gibi davranıyordum…Burjuvaziyi nasıl çalıştırıyorum? Sonradan o Uğur Mumcu’nun başını götüren, işte açmaya çalıştığım bu ilişki tarzıdır. 1976, 1977 ve 1978 döneminde onları, devleti çalıştırıyorum ve hareket yürüyor.“ -(4).
(……………)
-“Ankara’dayız. 1976-77-78‘i eğer bunlara dayandırmazsak, sağlam çıkışı yapabilir miyiz?“- (5).
(……………)
-“Devlet, para ve kadın yoluyla beni tutabileceğine 1977-78 ve 79‘un başlarına kadar tam inandı diyebilirim. Bu, devleti yanlış bilgilendirme oluyor. Tarihteki en büyük hatasıdır..“- (6).
(………….)
-“Ben devlete 1966‘dan itibaren maddi olarak dayanmışım ve ancak 1977-1980‘lerde kopuşa gideceğiz (Öcalan bu ifadelerine göre PKK 1980‘lerde TC ve MİT’ten bağımsızlaşmıştır. Ama bu doğru bile olsa bu kez de onu ve partisini Suriye devleti ve istihbaratı ile kader birliği içinde görüyoruz).“ -(7).
(………….)
-“TC şimdi kavramıştır, ama çok geç; artık iş işten geçti. Verdiğimiz görünüm; Ankara’da kalıp grupçuluk yapacağız; bir yayın çıkaracağız, bir de yayın dükkanı kuracağız. Yine bayan (kasıt Kesire’dir) özel ilişkiyle bağlamış. Devlet daha ne istiyor? O, günlük rapor alıyor; ‘kucağımızda!‘. Kendimi dört dörtlük devlete bağlamış oluyorum. Uğur Mumcu’nun dile getirmek istediği olay biraz da budur: ‘Apo’yu MİT mi besledi?‘ diye soruyor. İşte biz kendimizi MİT’e böyle beslettirdik. Güvenliğimizi sağlattırdık, paralarıyla grubumuzu finanse ettirdik, evlerinde en önemli toplantılarımızı yaptırdık ve o entellektüel gücünü de biraz kullandık. Bazı ilişkilere öyle uzandık ve zamanında sıyırdık…“- (8).
(………….)
-“Taktik gerçekten şeytanın bile çok üstündedir. Gidin MİT’e nasıl olduğunu söyleyin, şaşıracaktır. ‘Bizi inandırdı‘ diyecektir, hatta ‘Uyuttu bizi‘. İşte üstünlük burada“ -(9).
(…………..)
-“Başka türlü hiçbir Kürt partisi oluşamaz…Yöntem değiştiriyorum, taktik yaratıcılık diyorum buna“- (10).
(…………..)
-“Çok ilginç, devletin iki yanını nasıl kullanıyoruz. Sanırım MİT bunları duyduğunda hem kahkahadan patlıyor, hem de öfkesinden boğuluyordur. D… Arkadaş vardı, 1979‘daydı galiba, beni yakaladı. Anlattıklarına göre MİT başını dövüyor, ‘bu yüzde yüz kucağımızdaydı, biz bunu nasıl kaçırdık‘ diyormuş.“-(11).
(…………..)
-“Kim kimi yanilttı?… Düşünün, devlete Kürt partisi kurduruyorum. Uğur Mumcu….dedi. Doğrudur, bu da doğrudur. Biz devrimci Kürt partisini (yani PKK’yı) nasıl MİT’e dayandırarak kurduysak, Kürt devletini de (şimdi işte içinde olduğumuz bu Güney’deki devlet) Türk devletine dayandırarak kuracağız. Yazdı adam, başka çaresi yok. Taktik buraya getiriyor. Taktiğin üstünlüğü burada…..Pilot ne diyordu: ‘Abi sen ne yapıyorsun?‘. Günün yirmidört saatinde bilgi istiyordu. Ben de hepsini veriyordum…“ -(12) .
(…………..)
-“Ankara’yı böyle 1979‘a kadar oyalamak büyük bir taktikti. Hem de grubu bütünüyle onların olanaklarına dayandırmak…“- (13)
(………….)

1- Devrimin Dili ve Eylemi Ağustos 1996 Serxwebun Yayınları Abdullah Öcalan sayfa: 116
2- Devrimin Dili ve Eylemi Ağustos 1996 Serxwebun Yayınları Abdullah Öcalan sayfa: 92
3- Devrimin Dili ve Eylemi Ağustos 1996 Serxwebun Yayınları Abdullah Öcalan sayfa: 112
4- Devrimin Dili ve Eylemi Ağustos 1996 Serxwebun Yayınları Abdullah Öcalan sayfa: 110-111
5- Devrimin Dili ve Eylemi Ağustos 1996 Serxwebun Yayınları Abdullah Öcalan sayfa: 111
6- Devrimin Dili ve Eylemi Ağustos 1996 Serxwebun Yayınları Abdullah Öcalan sayfa: 114
7- Devrimin Dili ve Eylemi Ağustos 1996 Serxwebun Yayınları Abdullah Öcalan sayfa: 93
8- Devrimin Dili ve Eylemi Ağustos 1996 Serxwebun Yayınları Abdullah Öcalan sayfa: 97-98
9- Devrimin Dili ve Eylemi Ağustos 1996 Serxwebun Yayınları Abdullah Öcalan sayfa: 115
10- Devrimin Dili ve Eylemi Ağustos 1996 Serxwebun Yayınları Abdullah Öcalan sayfa: 116
11- Devrimin Dili ve Eylemi Ağustos 1996 Serxwebun Yayınları Abdullah Öcalan sayfa: 114
12- Devrimin Dili ve Eylemi Ağustos 1996 Serxwebun Yayınları Abdullah Öcalan sayfa: 118
13- Devrimin Dili ve Eylemi Ağustos 1996 Serxwebun Yayınları Abdullah Öcalan sayfa: 123

EK=II
KENDİ AĞZINDAN ÖCALAN’IN KURULUŞ YILLARINDA MİT’LE İŞBİRLİĞİNE İLİŞKİN İTİRAFLARI-II

YALÇIK KÜÇÜK’ÜN ABDULLAH ÖCALAN’LA YAPTIĞI RÖPORTAJDAN

(…………..)
Yalçın Küçük=Pilot da mı bu dönemde devreye giriyor ?

Abdullah Öcalan=Evet ismi Necati Kaya’dır.Ağrı’lıdır. Gerçekten çok sıkı örgütlenmiş bir Kürt, çok iyi bir pilot, çok cesur, fiziki olarak çok güçlü ve değişik biriydi. Ve uçak pilotuydu.

Yalçın Küçük=Türk Hava Yolları’nda mıydı ?

Abdullah Öcalan=Hayır Türk Hava Kuvvetleri’ndeydi. Subaydı yanıma geldi ve ‘’Beni Kürt olduğum için görevden attılar’’ dedi. Ama gerçekte atılmamıştı, aslında içimize sızmak için o görüntü veriliyordu. Siyasala’a tekrar en yüksek puanla girip kayıt yapırıyor ve biz de orada arkadaş oluyoruz. Bu da biraz para gücüyle, ev bulma gücüyle bizi biraz kontrolüne almaya çalışıyor.İşte bizim ilişki için de, ‘’Abi ben altın alayım, ev bulayım’’ diye katkısını sunmaya çalışıyor. Kısaca o da biliniyor. Şimdi 77 bu anlamda hayli dalgalı ve maceralı bir yıl oluyor. İşin içine devlet iyice giriyor.

Yalçın Küçük=Siz Kesire’yle o zaman bir ev tuttunuz mu ?

Abdullah Öcalan=Hayır öyle arkadaşlardan ayrı yaşadığımız bir ev yoktu. Ancak çok sayıda evimiz vardı. Orada görüşülüyordu. Ayrıca pilot bir ev tutmuştu, onun da evine gidiyorduk.Hatta 1977’de 1 Ocak toplantısını onun evinde yaptık. Bizim en kapsamlı ve ciddi bir toplantımızdı.

(…………)
MİT beni kontrole almaya çalışıyordu. Bu kesin. Pilot var, bu kesin.
(………..)

Ailesi (Kesire’nin babası), Emniyet Genel Müdürlüğü’ne gidiyordu. Babasının onlarla ilişkisi vardı.

Yalçın Küçük=Bu Kesire hanım o sırada nerede öğrenciydi ? O da sizin grupta mıydı ?
Abdullah Öcalan=Baın Yayın okulundaydı. Biz onu gruba çekmeye çalışıyorduk; CHP gelenekli bir aileden geliyordu. Ailesi 25 lerden beri Kemalizme yatmış, bir yerde, orda Cumhuriyet kültürünün en çok öncülüğünü oynayan bir aile için yetişmiş bir kişi oluyor. Bunu biliyordum, sakıncalı yönlerini de biliyordum. Fakat buna rağmen biz, gruba çekmeye çalışıyorduk. (sayfa-111)
(…………..)

Kaynak=Kürt Bahçesi’nde sözleşi / Yalçın Küçük / sayfa=111-113-114-115 Başak yayınları, birinci baskı=Nisan 1993

—————————————————————————————————————–

EK=III
MAHİR SAYIN’IN ABDULLAH ÖCALAN’LA YAPTIĞI RÖPORTAJDAN
(………..)
Mahir Sayın= Tabi, doğru
Abdullah Öcalan=
(………..)
Çok ta paraya ihtiyacımız var (Pilot Necati kastediliyor, benim notum.). Şunu kabul ettim;’’Aileden’’dedi ‘’Aldığım para var’’ tarlayı filan satmışlar ve işte ‘’pilotluktan kazandığım para var’’ . Onların hepsini harcattık. Ondan yemek yemeyen bir arkadaş yoktur.Bayağı bir yılımızı o na dayandırarak iyi yaşadık yani, eksik olmasın.
(…………)
Mahir Sayın= Evet

Abdullah Öcalan=Mit beni beslemedi ama, MİT’in klasik yöntemlerle beni kontrole alma çabaları vardı. BUNUN İÇİN PARAYI GÖZDEN ÇIKARDI TABİ. BİLİYORSUNUZ ÖRTÜLÜ ÖDENEKTEN BUNUN İÇİN PARALAR SONUNA KADAR GÖZDEN ÇIKARILIR. BİZE DE BİRAZ NEMASI KALDI.

Erkeği Öldürmek, Mahir Sayın / Zelal yayınları / birinci baskı / Mart 1998 / sayfa 90-91
______________________
Selam sevgi ve saygılarımla
______________________