Soma’da hükümet ve sermaye ittifakıyla işçileri katlediyorlar, suçlular birbirlerini koruyorlar, suçlarını örtbas ediyorlar. Birde açıkça bunca işçinin ölümüne sebep olduktan sonra tam kadro düğün yapıyorlar. Böyle aleni-açık halk düşmanlığı görülmemiş bir şeydir.

 

Madenlerde işçi ölümlerinde dünya birincisiyiz. Bir çok ülkenin imzaladığı ILO çalışma  koşullarını TC hükümetleri imzalamıyor. Madencilikte dünyanın en az kazanan çalışanı bizim madencimiz, en çok hayatını kaybeden çalışanı da bizim madencimiz.. Bu istatistik olarak da sabittir. Zamanında önlem almayanlar, almak istemeyenler, kar hırsıyla gözleri kör olanlar, işçinin hayatını hiçe sayanlar, şimdi cübbeli-sarıklı gerici-yobaz İsmailağa Cemaatinin bütün hocalarını Soma’da toplamış halkı uyutmaya-yatıştırmaya-beyinlerini yıkamaya çalışıyor.

 

Katliamın duyulmasından hemen sonra, hükümetin talimatıyla halkın gözünü boyamak için yurt çapında ikiden-birden camilerden selalar-ezanlar okunuyor. Durmadan maden şehitlerinin ruhu için halk mevlid-i şerif’lere davet ediliyor. Hem gerekli güvenlik önlemlerini alma çalışanları katlet, katledenleri koru-kolla, hem de hayatlarını kaybeden işçiler için selalar-ezanlar-mevlütler okut, olacak şey değil.

 

Buna, sendikacı geçinen bazı hainler de alet olmuşlar. Onlarda asli görevi olan sınıf mücadelesini büyüteceği, çalışanlarının haklarını koruyacağı yerde, hayatlarını kaybetmiş madencilerin ruhu için mevlüd-ü şerifler düzenliyorlar. Hepinizin boynu devrilsin işçi sınıfının baş düşmanı, satılmış alçaklar.

 

Soma’da hacı-hoca takımını ortalığa salmakla adalet yerini bulmaz, çalışanların hakları hacı – hoca takımına itibar etmekle kazanılmaz. Adalet, işçi hakları, genel anlamda haklar, örgütlü sınıf mücadelesiyle, işçi sınıfının kendisini dayatmasıyla kazanılır. İşçi sınıfının karşısında ki güçte hükümettir, patronlardır, bir bütün olarak devlet örgütüdür…

 

Ordu – polis – MİT – Kontr-gerilla, özel savaş, adliyeler, karakollar, egemenlerin vurucu gücü, gerici – yobaz hacı – hoca takımı da ideolojik gücüdür…

 

Dinin temel görevi, bu dünyada cehennemi yaşayan ezilen sınıflara sabırlı olmalarını, zor şartlara tahammül etmelerini, düzene itaat etmelerini ve öbür dünyada cennete gideceklerini vaat etmektir. Kısaca egemen sınıfların tarih boyunca toplumu yönetmelerine yardımcı olmuşlardır. Dinin yükselişi daima toplumların bunalımlı dönemlerinde olmuştur.

 

Atina’lı antik Yunan filozofu Sokrates, (M. Ö. 470-399) materyalist olan antik Yunan felsefesi onunla birlikte değişiyor ve idealizme yöneliyordu. Onun başlattığı değişimi Plato daha da ilerleterek devam ettirmiştir. Sokrates’in ortaya çıkışı çok önemli bir tarihsel döneme denk gelmektedir. Antik Yunan ülkesinin ve özel olarak Atina’nın köleci toplumunun bunalımla karşı karşıya olduğu bir döneme denk gelmektedir. İdealizm toplumun bunalımla, krizle karşı-karşıya kaldığı bir dönemde, düzeni sağlamak, toplumu yatıştırmak, avutmak, cehennemi yaşayan insanlara sabretmeyi salık vermek ve öbür dünyada cennete gideceklerini salık vermek. Dinsel doğmaların başlangıç noktası ve toplumu statüko içinde tutma çabası.

 

Sokrates tarafından ileri sürülen ve Plato tarafından geliştirilen fikirler ilkel hırıstiyanlığın ilk fikirlerini oluşturmuştur. Hırıstiyanlık ise kendisinden sonra gelen tek tanrılı dinlerin babasıdır. Tek tanrılı dinlerin hemen hemen hepsi birbirinin içinden çıkmadır. Her ne kadar kendilerine özgü ayrıntıları varsa da temelde birbirinin devamıdırlar.

 

Bu da bize toplumun egemen sınıflarının neden ısrarla dine, idealizme sarıldıklarını ve ezilen halk kitlelerini yıllardır zehirlemeye çalıştıklarının sınıfsal ve devletsel ilişkilerini nasıl dini ideolojiyle ya da idealizmle yürütmeye çalıştıklarını açıklamaktadır. Bunalıma giren toplumun egemen sınıfları, ezilen sınıfları dini ideolojiyle, yetmediği yerde orduyla-polisle yönetmeye çalışmışlardır. Ordu, polis, din bunların hepsi egemen sınıfın, ihtiyaca göre ayrılmaz yönetme yardımcılarıdır.

 

 

Ancak 2500 yıl topluma din pompalanırsa, baştan zor kullanma olsa da herhalde zamanla, nesilden-nesile gelenek aktarımıyla dinsel teoriyi, toplumun alt sınıfları gönüllü savunucuları oldular. Hatta üst sınıfların bu konuda alt sınıflara baskı yapmasına bile gerek kalmadığı gibi, belki alt sınıfların dinciliğini aşırı bile buluyorlardır.

 

 

SOMA’DA MADEN FACİASINDA İÇERİDE KALMIŞ 450 MAHSUR İŞÇİ ÖLÜME TERK EDİLİYOR…!

Her ne kadar katliamın Soma’da olduğu söylense de çalışanlar, İzmir’in, Manisa’nın, Balıkesir’in ilçelerinde ve/veya köylerinden, servis araçlarıyla madene getirilip çalıştırılıyorlardı. Hayatını kaybeden çalışanlara baktığımızda, Denizli gibi illerden gelip madende çalışanların olduğu da anlaşılmıştı. Hasılı Soma maden katliamı sadece Soma’yı etkileyen bir katliam değil, Ege bölgesinin geniş bir alanını etkileyen bir katliamdır.

 

Televizyonlarda katledilen işçilerin aileleriyle, köylerinde yapılan röportajlarda hemen-hemen hepsinde söyle bir durum ortaya çıkıyordu. Köylü hayvancılık ve tarımsal faaliyetleriyle kendisini geçindiremiyor, çocuklarını okutamıyordu. Bunun için az-çok arazisi, hayvanı olan insanlar madene girip çalışmak zorunda kalmışlardı. Fakat bu durum siyasal seçimlere, sokak mücadelelerine yansımıyor, oylar büyük çoğunlukla katliamın mimarı AKP hükümetine gidiyordu. Bu halkın büyük bir açmazıdır. İnanılır gibi değil, bir toplum bu kadar kör, sağır olamaz. Madem tarımla, hayvancılıkla kendini geçindiremiyorsan, ne diye üst-üste AKP hükümetine oy verip onu yıllardır iktidarda tutuyorsun ? Anlaşılır gibi değil.

 

Soma’dan böyle vahşi-kölelik düzeniyle çıkarılan kömür, ihtiyaç sahiplerine bedava dağıtılıyor ve o ihtiyaç sahiplerinin de oylarının AKP’ye akması sağlanılıyordu. İşte böyle korkunç bir döngü kurulmuştu. Hem yoksulun, köylünün, işçinin oyu alınıyor, hem onun yoksulluğundan faydalanılıyor, hem de onun bir bölümünü böyle madenin derinliklerinde katlediyorlardı. Bu emekçi halk kitlelerine karşı korkunç bir insafsızlıktır. Emekçi halk gözünü açmadıkça bu döngü böyle sürer gider.

 

Hükümet ölenlerin, sağ kalanların ve yaralananların sayısını sürekli saklıyor, çelişkili durumlar ortaya çıkıyordu. Önce madende 787 kişinin çalışır durumda olduğu söyleniliyordu. Kanunen yasak olmasına rağmen, hükümetin ve Soma Holding yöneticilerinin olmadığını söylemelerine rağmen, maden çalışanları gerçeği açıklıyorlar ve vardiya değişiminin yer altında yapıldığı anlaşılıyordu.

 

 

Çalışanlara holding tarafından yemek verilmiyor, işçiler yanlarında getirdikleri tost, sandviç gibi yiyeceklerle karınlarını doyuruyorlarmış. İçme sularını da evden kendileri getiriyorlarmış. Yemek saati molası diye bir şey de yokmuş, işçi iş yerinden hiç ayrılmadan yemeğini hızla yer yemez hemen çalıştırılıyormuş. Yerin altında tam bir köleci toplum düzeni kurmuşlar. Başım döndü, gözlerim karardı diyen işçinin yukarıya çıkmasına bile izin verilmiyormuş.

 

En derinlerde de Suriye’den getirilmiş işçilerin kaçak çalıştırıldığı söyleniyordu. Hükümet ve şirket Suriye’li çalışanlar olduğunu yalanlıyor, madende çalışan yerli işçiler doğruluyordu. Suriye’li işçiler, yerli işçilere göre daha az kazandıkları söyleniliyor.

 

Yerli işçiyle, Suriye’li işçilerin arasında olan sürtüşmeden dolayı, Suriyeli işçiler ayrı vardiya ve bölümlerde çalıştırılmışlar. Söz gelimi yerli işçi 40 ytl  yövmiye alıyorsa, Suriye’li işçiler 30 ytl yövmiye alıyorlarmış. Bu Suriye’li kaçak çalışanlar ve başkalarıyla birlikte 450 (Ali Tezel’in açıklamasıyla) ya da başka kaynaklara göre 300’den 400’e kadar değişen rakamlarda işçinin ölüme terk edildiği iddia ediliyordu. Hükümet ve şirket yetkilileri madende taşeron işçi çalıştırmadıklarını söylemelerine rağmen işçilerle yapılan röportajlarda taşeron işçilerin de çalıştırıldığı ifade edildi. Hükümet, holding bu işin suç ortakları ve gerçekleri kamuoyundan gizliyorlar. Bu konuda ancak rivayetlere dayanarak yaklaşık rakamlar verebiliyoruz.

 

Birkaç gün içinde önce madene küllü su basarak orayı betonlaştırdılar ve içeride kalan maden işçilerini ölüme terk ettiler. Sonra suçlarının anlaşılmaması için maden girişine duvar ördüler…

 

Ardından Soma’da sıkıyönetim ilan edip, basını ilçeye sokmadılar, mağdurları gönüllü olarak savunmak için ilçeye giden ÇHD avukatlarını öldüresiye dövüp kolunu-bacağını kırdılar.

 

Ölenlerin yakınlarını bile herkesin gözü önünde meydanlarda tekmelediler. Maden çalışanlarına ne kadar değer verildiğini anlamamız için bu örnek bize yeter de artar bile.

 

Başbakan Tayyip Erdoğan bile kendisini protesto edenlerden birisine saldırarak, vuruyor ve halkın tepkisi artınca korumaları tarafından bir markete sokuluyordu.

 

Başbakanlık müşaviri, Yusuf Yerkel ise madende şehit olan işçi yakınlarına özel savaş elemanlarının arasında tekmeyle saldırıyor, mağdur yere düşmesine rağmen tekmelemeye devam ediyordu. Bu olaylar fotoğraflarıyla birlikte bütün medyaya yansıdı. Bundan sonra Yusuf Yerkel doktora gidiyor ve yerde yatan mağdura tekme atmaktan rapor alıyor. Satılmış doktorun biriside bu halk düşmanına rapor veriyor.

 

 

MADENLERDE ÇALIŞANLARIN GÜVENLİĞİ

Bütün madenlerde bütün çalışanlara yetecek kadar sağlan, güvenlikli, yaşam odaları oluşturulmalıdır. Bu odalarda en az bir ay yetecek kadar gıda, içecek, yaralanmalar içinde dahil her türlü ilaç, oksijen tüpleri, maske, telefon, telsiz, elektrik bağlantısı, yeryüzüyle olabilecek bütün iletişim imkanları oluşturulmalıdır. Yeryüzüyle bu yaşam odaları arasında, oksijen alış-verişi sağlanacak bir düzen ve bu odalara küçük basit şeyleri ulaştırılabilecek kanallar oluşturulmalıdır.

 

Türkiye emekçisinin yıllara yayılan bir sendikal geçmişi, siyasal mücadeleler tarihi var. Son 50 yıldır düşe kalka da olsa bir sendikal geçmişi var. Çok basit olan konularda eğer bastırırsa kazanım elde edilebilir

 

Artık bundan böyle işçinin iş güvenliği konusunda bilinçlenmesi, işçi örgütlerinin, sendikalarının, meslek odalarının, siyasal partilerin, bu konuda aktif görev almasını sağlamalıdırlar.

 

İşçi artık iş yerinde tarafını belirlemelidir başka yolu yok, yoksa daha çok insan kaybederiz. Bunu başaramayan işçinin devrim yapıp kendi iktidarını kurması imkansızdır. Hangi siyasal akımdan olurlarsa olsunlar, hangi etnik kökenden olurlarsa olsunlar, hangi inanç grubundan olursa olsun bütün maden çalışanları, bir araya gelerek iş yerlerinde ki iş güvenliği konusunu birinci önceliğe almalıdırlar. Aksi halde hepsinin hayatı tehlikededir.

 

Hayatını kaybeden işçinin başına gelenler patronların, hükümetin, devletin, faşizmin, emperyalizmin, kısaca ülke ve dünya egemenlerinin umurunda değil. Hepsi bunu kafalarına iyice soksun. Ya insan olacak insan gibi çalışacaksın, ya da eşek olacaksın kıçına tekmeyi yiyeceksin başka alternatifin yok canım kardeşim.

 

 

Tek çözüm işçi sınıfının örgütlü – köklü mücadelesi, tek çözüm işçi sınıfının dostlarıyla birlikte ama kendi öncülüğünde kuracağı iktidarı, tek çözüm bilimsel sosyalizmdir…

 

İşçi sınıfının mücadelesi, hem ekonomik, hem demokratik, hem siyasal olarak bütün cephelerde yürümelidir…

 

İşçi sınıfı, öncelikli olarak kendisini merkeze koyarak, şehir ve köy küçük ve orta burjuvazisini kendi etrafında toplamayı başarmalı, (geniş cephe, birlik kurmalı) onlarında iktisadi, sosyal statülerine, çıkarlarına ilişkin konuları kendi programında yer vermeli  ve iktidara yürümelidir..!

 

Kahrolsun işçi düşmanı, katil, gerici-faşist AKP hükümeti ve işçi düşmanı-faşist Soma Holding çetesi..!

Kahrolsun sermaye sınıfının her türlü diktatörlüğü..!

Kahrolsun faşizm..!

Yaşasın sosyalizm..!

ADMİN / 20 Mayıs 2014

**********************************

 

 

 

 

 

Türk’ler milliyetçilik yapabiliyorlar, Kürt’ler milliyetçilik yapabiliyorlar, Dersim’liler, Kırmanclar, Zazalar milliyetcilik yapamıyorlar. İşte atlar tepişiyor, taylar tekmeyi yiyor. En sonunda Ermenilerde ortaya çıktı Dersim’liler Ermenidir demeye başladı. Demek ki Dersim toplumumu bu kadar zayıf, bu kadar kendini bilmeyen, bu kadar milli duygudan yoksundur.

 

Dersim toplumu aciz bir toplum olmuş, ya da tarihten beri öyleydi, başkaları gibi milliyetçilik yapamazsa kaybolur gider, kaybolmaya başlamış bile. Bunu başkalarına diyebiliyorlar mı ? Ama herkes Dersim’lilere diyor. Demek ki Dersim’lilerde milli gelenek, milli duygu diye bir şey yok. Türk’ü geliyor sen Türk’sün diyor pirim yapıyor, Kürt’ü geliyor sen Kürtsün diyor pirim yapıyor. Şimdilerde Ermenilerde ortaya çıkmış Ermenisiniz diyor. Onlarda başarı kazanırlarsa şaşmamak lazım. Böyle garip bir toplum için nasıl mücadele edilir ? Anlayabilmiş değilim…

 

Geçenlerde yaşlı iki büyüğümüzle konuştum, biri Erzincan köylerinden, birisi de Pülümür’ün köylerindendi ve benim vurgu yapmamdan sonra bizler kırmancız, zazalarla aynı dili konuşuruz dediler. Ancak görüşmemde bu kimliğe zerre kadar önem vermediler ancak mecbur kalırlarsa cevap verirler gibi bir izlenim edindim. Burayı hiç uzatmak bile istemediler hemen Alevilikten dem vurup, alevi geçmişimize, alevi değerlerimize, aleviliğin ne kadar doğru bir şey olduğuna ve Hz Ali’ye, Muaviye’ye, Yezit’e, Hasan’a, Hüseyin’e kadar gittiler. İyi de milli kimliğimizi, geçmişimizi oralarda ararsak kendimize Arap’ız dememiz gerekir.

 

Ancak, dilbilimcilere ve konunun üzerinde duran tarihçilere göre, Dersim/Kırmanc-Zaza-Dımili halkı bu günkü yaşadığı yerlere yaklaşık 1000 yıl önce Hazar Denizi’nin güneyinden gelmişler. Dersim’in yaşlıları bunu hiç dile getirmiyorlar ya da hiç bilmiyorlar. Bu açıdan toplumsal hafıza, sözlü gelenek çok eksik.

 

Bu tavır ille alevi kimliğini öne çıkaralım yok olma yolunda olan Dersim kimliğimizi koruyalım diyen görüşü zayıflatmaktadır. Kendisini hemen araplara bağlayan ve kendi dil, etnik kimlik konularına açıklık getiremeyen halkın evlatları da tabi ki başka kimlikler etrafında kümeleniyor.

 

Ama Dersim’in konuştuğu dil, Arapçadan, Türkçeden, Kürtçeden, Ermeniceden ayrı bir dildir.

 

Dersim’in konuştuğu Kırmancki dili, Zazacayla ortak olan, aynı kökenden gelen bir dildir. Ancak Dersim’de bir çok kişi kendisine (bazı zaza aydınları hariç) Zaza denilmesini istemez, Dersim dışında ki Zazalar da kendilerine Kırmanc demek istemezler. Bu kelime onlarda adeta şeytanla eş değer gibidir. Aynı dil ve aynı etnik kökenden gelen bu iki (hatta bir kaç grup) bir türlü ortak noktada buluşup, ortak mücadele veremiyor.

 

Aslında özgürlük ve demokrasinin gereğin her toplum grubu kendisine ne isim vermek istiyorsa o ismi vermelidir. Toplumun istemediği bir ismi ulusal isim yapmak, zannedildiği gibi ulusal birliği sağlamayabilir ve daha kötüsü ayrılığı körükleyebilir.

 

Dersim’de PKK/BDP/KCK çevresi elde silah halka karşı terör ve baskıyla Kürt milliyetçiliğine çalıştı, CHP Türk milliyetçiliğine çalıştı. DHF ise Türkiye’de geçersiz Maoizm gibi garip, ülke sosyal gerçekliğiyle alakası olmayan doğmatik bir teori ve eylem çizgisiyle, kır gerilla savaşı anlayışıyla Türkiye’nin hiç bir köyünde tutturamadığı faaliyetleriyle Dersim’e zarar vermekten başka bir şey yapmadı. PKK’da, MKP ve türevleri de Dersim’in insansızlaşmasına yol açtılar. Böylece Dersim’in milli mücadele olanaklarını ortadan kaldırdılar. Kendilerini basit bir şekilde eleştiren kişileri de devamlı susturdular. Halkta bunların korkusundan artık ağzını açıp konuşamaz oldu.

 

Kim olursa olsun Dersim’de gerilla faaliyeti veren örgütler Dersim’e büyük zarar verdiler. Gerilla savaşıyla kazanacaklarına inananlar ülkenin başka yerlerinde mücadele verebilirlerdi ama o bölgeler yanlarında gerilla falan istemiyorlar. Yani Türk halkı bırakalım gerillaya destek vermeyi görmek bile istemiyor. Bizim Dersim’in doğmatik Maoistleri de Dersim dışına çıkamıyorlar, çıkamayınca da orada durdukları yerde böyle duruyorlar.

 

Maoistler, bir zamanlar eleştirdikleri, aşağıladıkları söylenilen (yaşlıların söylediğine göre) alevi anlayışına, Ovacık’da cemevleri yapımı gibi işlere girişerek destek de vermeye başlamışlar. Son günlerde ağaç dikimi, yeni seçilen Ovacık belediye başkanının çabalarıyla gönüllülerden oluşan insanlarla çevre temizliğine de giriştiler. Hakkını yemeyelim, daha evvel iyi-kötü baraj karşıtı ve başka benzer eylemleri de olmuştu, hala da oluyordur.

 

Son yıllarda yazılı olmayan ama sözlü beyanlarında Dersim halkının dilinin kırmancki, etnik kimliğinin kırmanc olduğunu söylemeye başlamışlar. Aynı Maoist çevreden olan ve TKP listesinden seçilmiş olan Ovacık belediye başkanı seçilir seçilmez zazaca kursların açılacağını söylemişti ama bu konuda hangi noktada bilmiyorum. Bunları lafta da olsa yapmasa Dersim’de de tutunamayacakları aşikardır. Bunların kırk yıldır tek mücadele yeri Dersim olmasına rağmen Dersim’in özgün etnik kimliğine hiç önem vermediler, hep yok saydılar.

 

Tunceli üniversitesine dışarıdan gelen bir kürt öğrenci grubu, Cumhurbaşkanlığı da dahil resmi kurumlara baş vurarak Tunceli üniversitesinde çok dilli eğitime geçilmesini istediler ama bu dillerin arasında Dersim’in kendi dilinin olmasını istemediler. Arapça, Kürtçe, Türkçe, İngilizce olmasını istediler. Böylece Dersim’in özgün dilini ve etnik kimliğini ortadan kaldırmaya yöneldiler. Buna Maoistler, Apoistler, Kemalistler çevresinden kimse itiraz etmedi. Halkta sessiz kaldı. İşte halkında ne kadar aciz duruma düştüğünün en açık kanıtı. Söz konusu siyasetler yanlış çizgide de olsa Dersim’de çoğunluğu oluşturan siyasetlerdir.

 

Tunceli il belediyesini BDP aldı, Ovacık belediyesini TKP listelerinden giren DHF aldı, Mazgirt belediyesini ÖDP listelerinden giren DHF aldı, Hozat, çemişgezek, Pülümür, Nazımiye belediyelerini CHP aldı, Pertek belediyesini AKP aldı.

 

İl genel meclisi ya da köy kent tüm oylara göre genel oy sıralamasında BDP ve CHP birbirine eşit denilebilecek oy oranındaydı ama CHP çok az oy farkıyla önde gitti. Bu ikisinden sonra da DHF üçüncü sıraya oturdu.

 

Bu üç grupta Dersim’in özgün etnik kimliğini, dilini, geleneklerini, milli mücadelesini savunmuyor. CHP Dersim halkını Türklük içinde, BDP Kürtlük içinde, DHF’de sahte, doğmatik, yanlış sosyalizm anlayışı içinde eritmeye çalışıyor. Dersim milletvekili Hüseyin Aygün, zaman zaman Dersim’in etnik kimliğini savunur çıkışlar yaptı ama partisi onun çıkışlarını hiç onaylamadı. Hal böyleyken Dersim halkı bu üç gruba oy vermekle kendi ipini kendisi çekmiş oluyor.

 

Dersim’in kendi geleneklerini, dilini, kültürünü, etnik kimliğini savunan, bunun mücadelesini veren seçeneği yok. Yukarıda yazdığımız üç eğilimi eleştirsek de yerine bir şey koyamadık. Ancak bu çevrelere yönelik eleştirilerimizi yapmakla kaldık.

 

Bu veriler artık Dersim’in ve Dersim halkının yok oluşa doğru gittiğini gösteriyor. Korkarım ki artık Dersim halkının kaybolup gitmesini önlemek yolunda yapacak bir şey kalmayacak.

 

ADMİN  / 29 Mayıs 2014

 

Sözlü Gelenek ve Tarihsel Gerçek

MODERN ZAMANLARDA DERSİM VE KIRMANCİYE (1514’TEN 1938’E)

Hafızaları tazelemek için biraz gerilerden alıp özet bir arkaplan sunarak ilerlemekte fayda vardır:

1021’de Deylemiler Ermenistan’ı istila ederler. Urfalı kronikçi Mathew, 1021 Deylemi istilasını 971/2 yılı altında anlatır. Onun anlatımından anlaşıldığı kadarıyla Deylemiler’in 1021 Kırmanciye (Ermenistan) istilasına Selçuklu Tuğrul ve birlikleri de katılmıştır.

Nig bölgesi, Nahçıvan ve Dvin üzerinden gelişen bu istilada Deylemiler ve Selçuklular, yörenin eski halk tabakası Mamakanlar ve Pehleviler (Bahlavuniler, Partlar)’le savaşırlar. Bazı kaynaklar bu sıradaki akınlarda Selçuk’un torunu ve Tuğrul’un kardeşi Çağrı Bey’in de adını anarlar. Örneğin Gregoryen inancına girdikleri ve kısmen Ermenileştikleri için yanlışlıkla Ermeni diye bilinmiş olan Eski Zazalar’ın Vaspurakan krallığına yapılan saldırıyı onun yönettiği söylenir (1015/6-1021). Deylemiler’le birlikte yapılan erken akınlarda ikisi de bulunmuş olabilir. Bu akınların hareket üssü ve karargahı Azerbaycan (Mah, Mahan Diyarı)’dı. Akınlara buradan çıkılıp geri oraya dönülüyordu.

Bu erken akınlarda toprakları saldırıya uğrayanlar Ermenistan’da yaşayan Eski Dersimliler ve Zazalar, Ermeniler ve Kürtler’di. O sırada bu halklar Bizans hakimiyeti altındaki Ermenistan’ın yalnızca iç kesimlerinde değil, özellikle sınır kesimlerinde yaşıyorlardı.

Mükrimin Halil Yinanç’ın Selçukiler Devri adlı kitabını (Birinci Cilt) ve Peçenek Tarihi’ni kaynak gösteren Edip Yavuz’daki bazı bilgilere inanılacak olursa Balan, Karabalan, Lolan (ona göre bu üçlü ile Velikanlar/Valyanlar bir ve aynı aşiretin kolları olup Ermenistan’a Çağrı Bey ile birlikte Balhanlar adı altında Kafkasya üzerinden geldiler), Karsan, Şadi vd gibi bazı aşiretlerin bugünkü yerlerine 1021 Deylemi istilası sırasında geldiklerini düşünmek gerekir (Bk. E. Yavuz, Tarih Boyunca Türk Kavimleri, s. 386, 390).

Bu aşiretlerden bazıları daha önce zaten bölgede olup bugün bulundukları yerlere belki Bizans tarafından indirilmiş, belki istilacılara katılarak gelmiş ya da istila önünden kaçarak göçmüş olabilirler.

Bir kaynağa göre Tuğrul, 1045/6’da Boğa (Poghi), Puki ve Anaz-oğlu ile birlikte yaptığı bir akında Musul emiri Kureyş bin Bedran (bir teze göre Dersimli Kureyş, burada adı geçen Kureyş bin Bedran’dır) ile savaşmış, ama yenilgiye uğrayıp beraberindekilerle birlikte Bağin (Pağhin)’e kaçmış, buradan da ilkin Erçiş’e ve daha sonra Azerbaycan’a dönmüştür.

İstilacılar 1047‘de Erzurum önlerinde Bizanslılar’a yenilmişlerse de, 1052, 54, 56, 57 ve 59’da akınlarını sürdürmüşler. Selçuk sultanı Tuğrul’un da katıldığı 1054‘teki akında, Kafkaslar, Canik, Tercan (Doğu Dersim), Pasin, Sasun Dağları (Van Gölü Bölgesi) ve Erzincan’a dek girilmiştir. Mayyafarkin ve Amed Tarihi’nin yazarı İbn’ül Erzak El Farıki, bu eserinde Selçuklu Tuğrul’un Ukayliler’in Musul ve Nusaybin emiri Kureyş bin Bedran (ölm. 1062)’ı haraca bağladıktan sonra ‘Haraniye’ adında bir yere döndüğünü kaydeder (Bk. a.g.e., s.151).

Kastedilen yer bildiğimiz Harran (Urfa) değil, bir başka yerdir. Olayın tarihi de 1057 veya daha erken bir tarih olmalıdır. Kitabın çevirmeni B.A.A., kendi dipnotunda elindeki kaynaklarda Haraniye adında bir yer bulunmadığını söyler. Bizce burdaki Haraniye’den kasıt az evvel Bağin/Pağ diye anılan Dersim’in Haran (Hıran) mıntıkasıdır.

Akın, sözcük anlamı itibariyle haraç maksadıyla dalıp çıkmak ise de, bu akınlara katılanların hepsinin geri döndüğünü düşünmek pek geçekçi değildir. Bu akınlar peryodunda mutlaka dönmeyip kalanlar da olmuştur.

Nitekim Kirzioğlu, 1049’larda başlarında Seyit ve Şerif ünvanlı babaların bulunduğu bazı aşiretlerin sonraları üzerinde Saltuklu devletinin yükseldiği Çanestan (Erzurum vd) topraklarına yerleştiklerine ilişkin rivayetleri aktarmaktadır. Bu rivayete önceki bölümlerde birkaç kez değinmiştim.

Önceki bölümlerde Eski Dersimliler’in 11’inci yüzyılda daha çok Çan adıyla, ülkelerinin ise Çanestan diye bilindiğini de söylemiştim. Çan ve Çanestan adları ile değişik dil ve lehçelerde kısmen farklı biçimlere bürünmüş olarak karşılaşırız. Örneğin Harput’un eski adlarından Anzitene (Sofene eyaletinin başkentiydi) ve Ermenice’deki Handzit (Arapça’da Hinzit) bu biçimlerden birkaçıdır. Bizans kaynaklarında Bingöl’ün eski adı olarak karşılaştığımız Chanzit şekli de Çanestan demektir (bu ad Bingöl’ün nahiyelerinden Çan’ın ve başka pekçok yerleşmenin adında günümüzde de hala yaşıyor). Bir diğer şekline de Kuzu-Çan (Pülümür), Ter-Can, Mer-Can, Erzin-Can, Çan-kırı gibi kombinasyonlarda rastlamaktayız. Sason Destanı’nda geçen Çin-Ma-Çin şekli var bir de. İç-Dersim’deki Çan-tur, Can-ik ve Çan-ak-çı yer adları, hatta belki Çan-beg-an ve Ağu-Çan gibi kişi ve aşiret adları da aynı kategoridendirler. Hepsi birlikte irdelendiğinde modern Tunceli, Tercan, Erzincan, Bingöl, Elazığ ve çevre kesimlerdeki daha pekçok yerleşmenin 11’inci yüzyıl istilaları sırasında Çanlar (Eski Dersimliler)’la yerleşik olduğunu veya onların damgasını taşıdıklarını görürüz (Anzitene, Handzit, Hinzit ve Chanzit şekillerinin bir ve aynı adın değişik şekilleri oldukları görüşü için Hübschmann’a, ayrıca Enc. Of Islam’ın Harput, Sivas ve diğer gibi maddelerine bakınız).  Bu veriler tarihi Dersim’in hudutları hakkında açık bir fikir verirler. Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta bölgede çok eskiden beri değişik dillerin işin içine girdiği ve bağlı olarak yer, aşiret ve halk adlarının da bu dillerin herbirinde başkalaştığını akılda tutmaktır. Yukarıdaki sözcüklerin bir ve aynı adın şekilleri olduğu sadece etimolojik yönden değil, ama bölgenin tarihi coğrafyası çok iyi çalışılarak saptanmıştır.

Bar Hebraeus (Gregory Ebu’l Faraj)’un kroniğine göre 1058’de Selçuklular ‘Melitene’yi istila etmiş, burada 20 gün kalmışlardır. Bu süre zarfında kenti yağmalar, yıkar ve ateşe verirler. Geri dönüşlerinde ‘Sansanaye Dağı (Beth Sasan)’ civarında kışa yakalanır ve Sasonlular (o bu Eski Zazalar’a ‘Ermeniler’ der) tarafından tamamen yokedilirler (Bk. The Chronography of Gregory Abu’l Faraj known as Bar Hebraeus, s. 213, Süryanice’den İngilizceye çev. Ernest A. Wallis Budge, Vol. 1, 1932, Oxford University Press, London).

1062’de Selçuklu vasalı Mervaniler’den Nasr’ın da katılımıyla düzenlenen bir seferde, Bağin, Ergani ve Tulhum’a, Dicle ve Fırat havzalarına girilirse de, tekrar Azerbaycan’daki üslerine döndükleri kaydedilir (Emir Sabuk da var bu akınlarda).

1063‘te Tuğrul ölünce akınları onun yerine geçen yeğeni Alparslan sürdürdü. Deylemiler (Geç Dersimliler) bu sıradaki akınlarda da vardırlar. 1064’te Kars taraflarındaki Akşehir (Sepidşehr, Erzincan Akşehri olmalı bu) fethedilir.

Sonunda Deylemiler’in ve Kürtler’in bir kesiminin de (Selçuk vasalları haline gelen Şadiler gibi) yeraldığı ünlü Malazgirt Savaşı’ndaki Bizans yenilgisini takiben Kırmanciye (Ermenistan) ve Anadolu içlerine ilerleme ve giderek yerleşip beylikler oluşturma süreci başlar (1071). Akınlar (dalıp çıkmalar) döneminden fetih (dalıp kalma) sürecine geçilir.

Bizans’a karşı Kırmanciye’de girişilen gaza ve akınları, 1071’le başlayan Anadolu’nun fethi hareketini Selçuklular’a maleden Türk tarihçiliği ciddiye alınamaz. Tarihi türkleştirme amacı taşıyan resmi tarih yazımlarının aksine bu süreçlerde Deylemiler, Kürtler ve başkaları da en az Türkler kadar rol üstlenmiştir. Anadolu’da aynı süreçlerde oluşan tüm emirlikleri ‘Türk’ ve ‘Hanifi’ diye tanıtan yaklaşımlar da doğru değildir. Balkanların fethini sadece Osmanlılara ve onların şahsında Türklere maleden anlayışlar da aynı ölçüde yanlı ve gerçek dışıdır.

Bu süreçte 1071 öncesinde savunma bahanesiyle Bizans eliyle yapılan bilinçli ve kasıtlı göçertmelerin yanısıra, akınlar ve istilalar nedeniyle bölgenin eski halkları ve aşiretlerinin büyük göçleri yaşanır. Kapadokya (Orta Anadolu) ve Toros Dağları dolup taşar. Ama istila hareketi çok geçmeden bu bölgelere de ulaştı. Bunun üzerine istilanın henüz ulaşamadığı dağlık bölgelere, Toroslar’la Anti-Toroslar’a çekilenler oldu ve boşalan bölgelere kuzey-batı İran’dan ve Asurya dağlarından gelen kaynakların daha çok “Müslüman Kürtler“  diye tanımladığı Deylemi ağırlıklı bir nüfus yerleşti.

Bu aynı süreçte Anadolu’da Selçuklular’ın yanısıra şu beylikler oluştu:

*Dılmaç (Demleç, Dimlaç)-oğulları (1084?-1192): Adından da anlaşılabileceği gibi Deylemi bir beylikti.

*Danişmend (1085-1175)

*Çubuk-oğulları beyliği (1085-1112): Çubuk Bey’in kendi fetihlerini “Germiyan aşireti“ ile yaptığı sanılmaktadır,

*Artuklu (1098-1409),

*Saltuklu (1071-1202)

*Mencek/Mengücek (1071-1252)

*Ermenşahlar/Ahlatşahlar (1100-1207)

*Çoban-Oğulları (1080?-1309)

ve diğerleri.

Bunların bir bölümü zamanla Selçuklular tarafından yıkıldılar veya kendilerine tabi kılındılar.

1308‘de Rum Selçuklu Devleti sona erdi. İşte fiilen Moğol eğemenliğinin kurulduğu bu ortamda çeşitli başka beylikler oluştu:

*Karaman (1250-1487. Bu sürenin 1399-1402 arasındaki bölümünde Osmanlı yönetiminde oldular),

*Germiyan (1260-1429),

*İnanç-Oğulları (Germiyanlar’ın bir dalıdır bunlar)

*Karasi-Oğulları (1296-1345 arasında yaşayan bu beyliğin kurucusu Karasi Danişmendiler’in soyundan gelmedir),

*Aydın-oğulları (1300-1425),

*Menteşe-Oğulları (1278-1424),

*Pervaneoğulları (1264-1323 arasında yaşayan bu beyliğin kurucusu Selçuklu devletinde vezirlik yapan Deylemli bir ailedir),

*Saruhan (1300-1410),

*Hamid-oğulları (1280-1423),

*Eşref-Oğulları (1280-1326),

*Ankara Ahileri (1290-1354),

*Candar-Oğulları (1292-1461),

*Kutlu Şahlar (1340/62-1393 arasında Amasaya Eyaleti’nde hüküm süren ve Amasya Beyliği diye de bilinen bu beyliğin kurucusu Kürt Şadiler aşiretidir. Amasya, Tokat ve Canik eyaletlerini kapsıyordu. Kutlu Şah adındaki beylerinin adıyla Kutluşahlar veya Kutluzadeler diye de bilindiler. Bazı kaynaklar ilk yöneticilerinden Hacı Şadgeldi’nin adıyla onlardan Şadgeldiler diye sözederler. Kendilerinden yer yer ‘Moğol’ diye sözedilmesinden hareketle Moğol üstünlüğü peryodunda kuruldukları ve onlarla ittifak  halinde oldukları tahmin edilebilir. Nitekim aileye adını veren Kutluşah, başlangıçta Eretna devleti komutanlarından ve eyalet yöneticilerinden biriydi. Daha geniş bilgi için bk. H. Hüsammeddin, Amasya Tarihi),

*Tacüddinoğulları ve/veya Canik Beyliği (1308-1425 arasında Canik-Samsun bölgesinde kuruluydu. Merkezi Niksar’dı),

ve diğer gibi.

Yukardaki beyliklerin bir bölümü Moğol/İlhanlı egemenliği dağılınca göründüler. Doğu ve Orta Anadolu’da bu sırada ortaya çıkan diğer bazı beylikler şunlardı:

*Eratna/Aratna beyliği (1327-1381)

*Kadı Burhaneddin Beyliği (1381-1398?)

*Dulkadır-oğulları (1337-1522)

*Ramazan-Oğulları (1352-1608)

ve diğer gibi.

Adlarını saydığımız bu Ortaçağ Anadolu beyliklerinden birçoğuna bu kitabın önceki bölümlerinde değindik.

Yukarda saydıklarımız içinden Karasi, Saruhan, Aydın, Menteşe ve Hamid (hatta Osmanlı) beylikleri 1300 yılına dek Germiyanlar’a tabi olup onların uç beyleri konumunda idiler.

Arta kalan beyliklerin pek çoğu da birer uç (sınır) beyliği olup gaza ya da cihad sonucu doğdukları için “Gazi devletleri“ diye de adlandırılırlar. Onlardan bir bölümü uçtaki savaşlarda ve fetihlerde ünlenen savaçıların adlarını taşımaktadırlar. Bu öncü figürlerin etrafında toplananlar onların adını alan bir tür yeni aşiretler oluşturmuş. Menteş’ten Menteşe, Aydın’dan Aydın, Saruhan’dan Saruhan gibi yeni aşiretler veya cemaatler şekillenmiştir. Bunlar hakkındaki bilgilerimiz daha çok bu fetihçi kahramanların öyküleri ve soykütükleri ile sınırlıdır. Adı geçen beyliklerin tebaları da aynı adla bilinmeye başlamışlardır Onların etrafında toplanan kümelerin bağlı olduğu etnik gruplar veya aşiretler de elbetteki merak konusudur. Ama değindiğimiz nedenlerle bu toplulukların herbirinin adları kovalanarak gerilere gidilemeyebilir.

Bize lazım olan bu beyliklerin herbiri hakkında akılda tutulması ve hatırlanması mümkün olmayan ayrıntılar değil, bir kez bu ayrıntıları görüp bir fikir oluşturduktan sonra, artık en gerekli olan, derli-toplu, özet ve sistemli bilgiler ve bir genel fotğraftır.

 

 

OSMANLILAR

Osmanlı tarihi genellikle şöyle bir dönemlemeye tabi tutularak anlatılır:

1281-1453 yılları arasındaki dönem (İstanbul fethine kadarki süreç) Osmanlı Devletinin kuruluş ve gelişme dönemi olarak tanımlanır.

1453-1593 arasında (II. Bayezid’den III. Murat’a) Osmanlı bir ‘dünya devleti’ne dönüşür.

1593-1683 arası Duraklama Dönemi olarak tanımlanır.

1683, Osmanlı’nın Alman imparatorluğunun başkenti Viyana’yı kuşattığı, ama kenti düşüremeyip bozguna uğradığı tarihtir.

1683-1789 arasındaki dönem Gerileme Devri’dir.

1839’dan 1876’ya kadarki süreç Tanzimat, 1876’dan 1908’e Mutlakiyet olarak tanımlanır.

Sonra da İkinci Meşrutiyet adı verilen dönem geliyor.

1839‘dan itibaren Osmanlı devleti Batılılaşma ya da modernleşme olarak tanımlanan bir görünüm altında bir yarı-sömürgeleşme veya sömürgeleşme sürecine girer. Giderek artan ölçüde kapitalist batıya bağımlı hale gelir. Bu aynı süreç çağdaşlaşma adı altında T.C. ile devam eder.

TC’nin Osmanlı devletinin küçülerek ve Türkleştirilerek bugünlere ulaşan devamı olduğu şeklindeki görüş bizce de doğrudur.

 

Osmanlı Beyliğinin Doğuşu

Yeni fetihler sonucunda kurulan beyliklerden birisi de Osmanlı Beyliği oldu.

Türk tarihçileri Selçuk, Osmanlı ve TC devletleri arasında bir devamlılık kurar, hatta bunları Türk devletinin üç evresi gibi ele alırlar. İddiaya göre ‘Türk milleti’ 1077’den bu yana geçen yaklaşık 900 yıl içinde yaratılmıştır.

Onların bir bölümüne göre Osmanlılar (Osmanoğulları), Oğuz Han’ın torunu Kayı Han’ın soyundan gelmedirler. Başka deyişle Oğuzların Kayı boyundandırlar (Y. Öztuna, Kayı Alp’ın Artukoğullarının atası “Eksik oğlu Artuk Bey“in hizmetindeki beylerden biri olduğunu söyler).

Kayılar’ın 1220‘lerde Moğol istilası önünden Van Gölü bölgesine göçüp (1230) bir süre Ahlat’ta kaldıkları, sonra Erzincan dolaylarına göçtükleri ve burada bulundukları sırada A. Keykubat ile Celaleddin Harzemşah arasındaki Yassıçimen savaşında A. Keykubat tarafında savaştıkları söylenir. Bu savaştan hemen sonra hizmetlerine karşılık olarak bugünkü Bilecik-Eskişehir ve Kütahya sınırlarının birleştiği yerin kendilerine yurt olarak verildiği öne sürülür. Bu sıralarda (1235) Kayı aşiretinin başında Ertuğrul vardır ve onun adıyla Ertuğrul-Oğulları diye bilinmektedirler. Bu küçük beyliğe 1258‘de Söğüt kasabasında doğmuş olan Osman’ın adının verilmesi ise Orhan zamanında gerçekleşmiştir. Osmanlılar bu tarihlerde kendilerini oraya yerleştiren Selçuklular’a bağlı bir sınır beyliğidirler. Görevleri diğer uç beylikleri gibi sınır korumacılıktır. Bir süre için bir diğer sınır beyliği olan Germiyanlar’a bağımlı kalırlar. (Bk. Yılmaz Öztuna, Devletler ve Hanedanlar).

Aslında Osmanlılar’ın orijini ve erken tarihleri henüz netçe bilinmeyen bir konudur. Osmanlı tarihçilerinin yaptığı gibi Türk tarihçileri de Osman-Oğullarına çeşitli secereler uydurmaktadırlar. Bunların tarihi değeri oldukça kuşku götürür. Burada şimdilik söylenebilecek şey, Osmanlı denenlerin tıpkı Yeniçeri Ocağı gibi etnik bakımdan bir karışımı temsil ettikleridir.

 

Bizans’a Karşı Savaş ve Balkanların (Rumelinin) Fethi

Kastamonu başkentli Çobanoğullarının Bizans’a karşı savaşımı bıraktığı bir anda, Bizans’a karşı gazanın liderliğini Çobanoğullarının hemen güneyinde Sakarya boyundaki Söğüt çevresinde bulunan Osmanlılar üstlenir. O tarihe kadar Bizans’a karşı herhangi bir mücadele içinde olmadığı gibi yakınındaki Bizans beyleriyle iyi geçinme çabası içindeki Osman’ı bu misyonu üstlenmeye ikna eden kişinin bazı kaynaklarda Babai-Bektaşi çevrelerle ilişkilendirilen kayınbabası Şeyh Edebali olduğu söylenmektedir. Rivayetlere göre Osman’ı değiştiren ve yönlendiren odur.

Bazı yorumlara göre de Osman’ı bu misyonu üstlenmeye iten şey Germiyan beyliğinin basıncı altında uçlara sıkışmak zorunda kalmasıdır. Bu durumun onu Bizans’a karşı gaza politikasına yönelmek zorunda bıraktığı düşünülmektedir. Orta Anadolu’dan yeni gelen göçmenlerin baskısı ve toprak talebi de genişleme ihtiyacı doğurmuştur.

Kısacası sözkonusu olan şey uçlarda geçerli aynı genel koşullardır. Bunun üzerinedir ki gazilerin liderliğini Osman üstlenmiştir. Bu tarihten itibaren eskiden Kastamonu başkentli Çoban-oğulları emirliğinin hizmetinde savaşan gaziler de dahil Orta Anadolu ve diğer bölgelerden gelenler Osmanlı bayrağı altında savaşmak üzere bu beyliğe akarlar.

Osmanlı devletinin temelinde gaza (kutsal savaş) vardı. Orijini buydu. Gazilerin saldırılarından korunmanın tek yolu Osmanlı vasalı olmaktı.

Kısacası Battal Gazi-Danişmend Gazi-Sarı Saltık-Ece Halil ve Umur Paşa gibi isimlerin temsil ettiği uçlardaki gazilerin geleneği yeni sınırlara kayarak Osmanlı dönemi gazileri ile devam eder ve İstanbul fethine kadarki erken Osmanlı tarihine egemen olur.

Gazi denenler sonraları Akıncılar diye bilindiler.

Osmanlılar peryodunun herbiri destanlara konu olan en ünlü akıncılarına (gaziler) az ilerde kısaca değineceğiz.

Osman, Bizans “sınır savunma sisteminin“ artık çürüdüğü ve çöktüğü bir ortamda 1301‘de eski Yunan başkenti İznik (Nicaea)‘i kuşatır.

Bir zaman sonra Osman’ın ileri akınları Bursa dolaylarına dek ulaşır. Bizans, kaybettiği toprakları geri alabilmek için 1302 ve 1304‘te Alan ve Katalan birlikleri  kiralar.

İlk bağımsız Osmanlı beyi Orhan’dır (1324/26-1360).

Orhan ve onun oğulları Süleyman Paşa (ölm. 1357) ile Murat’ın (Birinci Murat, ölm. 1389) zamanları şeyhler ve dervişler babında altı çizilmesi gereken bir dönemdir.

Uzun süredir kuşatma altında bulunan Bursa (6 Nisan 1326), İznik (2 Mart 1331) ve İzmit (1337) Orhan zamanında düşürülür ve fethedilirler.

1345‘te Osmanlılar Karesi Beyliği’ni de ilhak ettiler. Orhan’ın oğlu Süleyman buraya uç (Serhad) beyi olarak atandı. Osmanlılar, bu beyliğin konumu nedeniyle bu tarihten sonra kendilerini Avrupa ile cephe cepheye buldular. Ama ellerinde ilhak ettikleri bu beylikten devraldıkları yetenekli gaziler ve bir donanma vardı. 1345’ten sonra bu “Karesi gazileri“ni ve donanmasını artık Süleyman’ın hizmetinde buluyoruz.

Balkanlar (Rumeli)‘ın Osmanlılar tarafından fethi işte bu dönemde ve Karesi Gazileri öncülüğünde başlar.

O tarihlerde Ege Denizi’nde Haçlılarla deniz savaşları yapmakta olan Umur Bey, Orhan’ı kendi müttefiki John Cantacuzenus’la ilişkiye sokar. John Cantacuzenus’un kızı Theodera ile evlenen Orhan onunla ittifak ve akrabalık kurdu (1346). Bu sayede hem Bizans’ın iç-işlerine karışma hem de  onların seferlerine katılmak suretiyle Trakya’ya geçme imkanı buldu. Uçların komutanı olarak görevlendirilmiş olan Süleyman, Kantakuzenus’a yardım amacıyla Trakya’daki Edirne’ye taşındı. Ama Edirne’ye geçişi sırasında kurnazca bir yöntemle Gelibolu Körfezi’ndeki Jinbi Kalesi’ni işgal etti ve müttefiki Kantakuzen’in tüm ısrarına rağmen bu köprü-başını bir daha geri vermedi. Dalga dalga gelen yeni gazilerle güçlenen Süleyman, zamanla bütün Gelibolu Körfezi’ne egemen oldu. Böylece Gelibolu’ya bakan kesimler Yakup Ece ve Gazi Fazıl kumandasında derhal yeni bir uca dönüştüler. Sol kanatta Hacı İlbeği ve Evrenos kumandasında bir başka uç oluşturuldu. Süleyman’ın kendisi ise orta kesimin kumandasını üstlenmişti. Gelibolu artık gazilerin üssüydü.

Amaç fetihleri yaymaktı.

Gelibolu’yu zapteden Osmanlılar onu tipik bir Osmanlı kentine çevirmiş, yeni kurulan mahallelere Hasan Paşa, Saruca Paşa, Şeyh Mehmet, Ali Fakih, Keçeci vd gibi orada cami, tekke/ocak kuranların, bazı gazilerin ve tüccarların adlarını vermişlerdir. Fatih dönemi sonuna ait kayıtlara göre Gelibolu’da yapılan ana yapılardan biri Karaca Bey Zaviyesi (Gazi Karaca bin Abdullah/Abd Allah, ölm. 1411), bir diğeri de 1442 tarihli Balaban Paşa Medresesi’dir.

Karaca Bey, Emir Süleyman ile birlikte savaşanlardan biri olup mezarı da Gelibolu’dadır.

Gelibolu’nun zaptı Osmanlılar’ın Avrupa’da sürekli bir üs edinmesini sağladı ve Batı/Hristiyan dünyasında telaş yarattı. Olayların bu tehlikeli noktaya varmasının suçlusu ilan edilen Kantakuzen Bizans tahtını bırakmaya mecbur edildi. 1354‘te Bizans Batıyı yardıma çağırdı. Böylece daha önce Aydın beyliğine karşı başvurulan Haçlı seferleri ilk kez Osmanlılara karşı da gündeme geldi.

1357‘de Süleyman ölünce uçların komutası onun kardeşi Murat’a verildi (1359).

Murat, 1361‘de Edirne’yi kuşattı. Bu sıralarda İtalya’da Bizans (İstanbul)’ın da düşmek üzere olduğu söylentisi yayıldı. Ardından papalığın çağrısı ve liderliğinde Osmanlıları Balkanlar’dan kovmak amacıyla yeni bir Haçlı seferi başlatıldı (23 Aralık 1366).

Bu sefer sırasında bir Haçlı donanması Gelibolu’yu Osmanlılar’dan geri alarak eski sahibi Bizans’a iade etti (1367).

Bu sıralarda Orhan’ın yerine daha önce uçların lideri olan oğlu Birinci Murat (Hüdavendigar, 1360/1362-89) tahta çıktı ve Balkan devletlerini birbiri ardına Osmanlı egemenliğini tanımaya mecbur etti (1371). Bizans tahtında oturan John V Palaeologos bile başka umut görmeyerek tam bu sıralarda Osmanlı egemenliğini tanıdı ve bir Osmanlı vasalı gibi Osmanlının Anadolu seferlerine katkı yapmaya başladı. 1379‘da Gelibolu Osmanlılara geri verildi.

Böylece Birinci Murat döneminde Osmanlı devleti Batı Anadolu ve Rumeli’de vasal beyliklerden bileşen çekirdek bir imparatorluğa dönüştü. Vasallığı rededip Osmanlı egemenliğini tanımayan ülkelere akıncılar musallat edildi. Balkanlar’daki ana merkezler ve stratejik yollar akıncılar tarafından işgal edildi.

1361‘de Dimetoka’yı fetheden Birinci Murat’tı. O’nun saltanat merkezi de bir süre için Dimetoka olmuştur. Edirne sarayı yapılınca başkent Dimetoka’dan Edirne’ye taşındı. 1365-70‘de taht şehri hala Rumeli’dedir. Bu fiili duruma rağmen Bursa 1402‘ye kadar resmi taht şehri olarak görünür.

Yeniçeri Ocağı da 1363’te Birinci Murat döneminde kuruldu.

Yeri gelmişken bu ocağın/ordunun tarihi hakkında da özet bir bilgi vermemiz gerek.

 

Yeniçeri Ocağı

1363‘te kurulan Yeniçeri Ocağı 1826‘da tasfiye edildi.

Yani bu ordunun 463 yıllık bir tarihi var.

Bu ocağın başlangıcı hakkında Aşıkpaşazade Tarihi‘nde bazı bilgiler verilmektedir. Burdaki anlatıma göre Murat Han (Birinci Murat, 1359-89) zamanında Karamanlı Kara Rustem, Kazasker Cendereli Halil’e (Cendereli Kara Halil) bir öneride bulunur. Bu öneri Murat Han’a ve onun kumandanı Evrenos’a iletilir ve onların da öneriyi kabul etmeleri üzerine hemen uygulanır. Böylece esirlerden adam devşirilip onlara Müslümanlık (Bektaşilik?) ve Türkçe öğretilir ve Yeniçeri olarak örgütlendirilirler. Yeniçeri denen ordu işte böyle doğmuştur (Aşıkpaşazade Tarihi’nden akt. Birge, The Bektashi Order Of Dervishes, 1937).

Birge’nin naklettiğine göre Uruç Bey adında bir 15’inci yüzyıl Osmanlı tarihçisi de anlatır bu konuyu. Bu kaynağa göre de Yeniçeri Ocağı’nın fikir babası Karamanlı Kara Rustem’dir. Kimi kaynaklara göre ise bu fikrin babası aslında Abdülkadir Geylani’nin kurduğu Kadiri tarikatına mensup olan Cendereli Kara Halil’dir. Ondan Kazasker olarak sözediliyor. Kazaskerlik makamı devletin en yüksek birkaç rutbesinden biriydi.

Herhalükarda Yeniçeri Ocağı’nın Karamanlı Kara Rustem (Seyit Rüstem Gazi), Cendereli Kara Halil ve Evrenos tarafından Birinci Murat döneminde kurulduğu söylenebilir.

Osman Evi ile Hacı Bektaş arasında kişisel bir ilişki olduğuna dair herhangi bir bilgi mevcut değildir. Kimliği henüz yeterince bilinmeyen Edebali bir kenara bırakılırsa, Osmanlılar’la ilişkide olan bilinebildiği kadarıyla Orhan zamanından beri akınlara katıldığı, birlikte savaştığı Yeniçeri askerlerine tac giydirdiği söylenen Abdal Musa olmalıdır. Az ilerde sözlü gelenekte (menakıblarda) Osmanlılar’la

ilişkide oldukları söylenen Seyit Ali (Uzun Er) ve diğer gibi isimlere de değineceğiz.

Yeniçeri ordusunun kumandanına (kurmay başkanına) Yeniçeri Ağası, yardımcısına Segbanbaşı dendiği kaydedilmektedir. Beylerbeyi/Orgeneral derecesinde olan Yeniçeri Ağası, Divan, yani Hükümet üyesi (Bakan)’ydi.

Bu bilgilerin ışığında Yeniçeri Ocağı tarihinin başlangıç evresi bu ocağı kurdukları anlaşılan üç ünlü ismin, Kara Rustem, Kara Halil ve Evrenos’un faaliyetlerinde saklıdır denebilir. Bu bakımdan da bu ünlü isimlerin faaliyetine az sonra değinmek zorunda kalacağız.

1363-1453 arasındaki dönemin Yeniçeri ağaları ve segbanbaşılarının bir listesi mevcut değil. Bu aşama kurucu üçlünün ve onlarla birlikte anılan savaşçı dervişlerin şahsında tahlil edilmek zorunda.

Kaynaklarda burdaki sınırlı bilgilerin dışında 1363-1451 dönemine (başlangıç evresine) ilişkin başka bir bilgiye rastlamadım. Ama 1451-1515 arasındaki bazı olayları biliyoruz. Fatih döneminde Yeniçeriler bahşiş isteyince Yeniçeri ağalığı makamı ilga edilir (1451). O’nun torunu Yavuz 1515‘te bu makamı geri restore eder. Yeniçeri Ağası makamının kaldırılmış olduğu 1451-1515 aralığında bu orduyu/ocağı Segbanbaşılar yönetmiş.

Bu dönemdeki Segbanbaşıların listesi Yılmaz Öztuna’nın kitabında verilmektedir.

Bunlardan biri Balaban Ağa’dır. 1451 ile 1462 arasındaki bir tarihte yapmış bu görevi.

Öztuna, 1515-1826 arasındaki Yeniçeri ağalarının tam listesini de vermektedir.

Bunlardan ikisi şunlardır:

No. 1. Ferhad Ağa (1516-17): Mısır fethinde bulundu.

No. 7. Balı Ağa (1520-23)

(…)

Yeniçeri Ocağı ile aynı tarihte bir de Topçu Ocağı kurulmuş. Kumandanı Topçubaşı diye biliniyor. Ocak sözcüğü burada askeri birlik, ordu anlamlıdır.

Yeniçeri tarihinin dikkat çeken bir boyutu da onların isyanlarıdır.

İlk Yeniçeri isyanı 1622‘de Yeniçeri ordusunu (Kapıkulu Ocaklarını) tasfiye ederek padişaha bağlı yeni bir ordu kurmak isteyen padişah Genç Osman’a (II. Osman, 1618-22) karşı patlak verir. Genç Osman bu Yeniçeri isyanında tahttan indirilir ve öldürülür. Yeniçeri isyanlarının ikincisi ise 1623 yılında İstanbul’da devlet otoritesini tam anlamıyla kurmak isteyen IV. Murad (1623-40) döneminde ve ona karşı patlak verir, ama ezilir. Dördüncü Murat (1623-40), Yeniçeriler’i tasfiye yönünde önemli bir adım olarak Yeniçeri Ocağı’nın mevcudunu 100 binden 35 bine indirir.

 

Ünlü Akıncılar (Bursa, Gelibolu ve Rumeli Fethinde Aleviler’in ve Dersimliler’in Yeri)

Sarı Saltık’ın başlattığı Rumeli ve Balkanlar’ın fethi süreci onu takiben Seyit Ali ve Umur Paşa ile, daha sonra da Osmanlılar’ın hizmetine giren eski Karasi (modern Balıkesir) savaşçıları tarafından devam ettirildi.

Gelibolu, Edirne ve Silistre fethini gerçekleştirenler Cendereli Kara Halil, Seyit Ali Sultan, Seyit Rüstem Gazi (Kara Rüstem), Emir Sultan, Abdal Samad, Sarıca Paşa ve Evrenos’turlar (Bk. Birge, a.g.e).

Ece Halil ve Evrenos, Karasi beyliği (1296-1345)‘nin önde gelen general ve amirallerinden ikisiydi. Karesi Beyliği, Danişmendler’den inmeydi. Karesi Bey denen kişi, Danişmend emiri Melik Yağıbasan’ın soyundandı. Sarı Saltık (Şah Saltuk) ve Ağuçan’ın izleyicilerinin etkisinde olduğunu sandığım bu beylik Osmanlılar tarafından ilhak edildikten sonra adı geçen savaşçılar Osmanlıların hizmetine girdiler.

Bursa, Gelibolu, Edirne ve Rumeli’nin istilası tarihi sonraları Osmanlıların hizmetinde faaliyetlerini devam ettirmiş akıncıların tarihidir.

Menakıblar ve tarihi kaynaklar yansız ve doğru ele alındıklarında tüm bu fetihlerde Aleviler’in ve Dersimliler’in önemli rol oynadıkları görülür.

Bursa, Gelibolu ve Edirne konumları itibariyle oldukça önemliydiler.

Önce Bizans’ın elinde olan Bursa, 1308‘de Osmanlılarca kuşatıldı, ama alınamadı. Uzun süre kuşatma altında aç kalan kent, 1326 Nisan’ında teslim oldu ve 1326-1402 arasında Osmanlı devletinin esas başkenti haline geldi. 1402‘de Timur’un ordusu kente girince Osmanlı başkenti Edirne’ye taşındı. 1403-13 aralığında Yıldırım Bayezid’in oğulları arasında sürmekte olan iç-savaşta çatışan taraflar Edirne kadar Bursa’ya da hakim olmak için çabaladılar. Sonraları (1453 fethinden sonra) İstanbul başkent yapıldı. 1481‘i izleyen iç savaşta Bursa halkı Cem’i destekledi. Kent, üç Osmanlı başkentinden biri gibi görülmeyi 17. Yüzyıla dek sürdürdü. Hudawendigar adı verilen eyaletin en önemli kentiydi. Bursa’da ipek ticareti ve sanayii daima başta geldi. Tebriz’den gelen kervanlar Bursa’ya Gilan’ın değerli ipeğini getirirlerdi.

Marmara’da Avrupa yakasında bulunan Gelibolu (Kalliopolis, Dardanelles, Çanakkale Boğazı) ise 1352 veya 56‘da Süleyman paşa kumandasında zaptedildi. Trakya’nın fethini olanaklı kılan Gelibolu fethi oldu. Bu üsten hareketledir ki Trakya da fethedildi. Gelbolu’da zaviyesi (Karaca Bey Zaviyesi) ve mezarı olanlardan biri Gazi Karaca Bin Abd Allah (ölm. 1411)‘dır. Süleyman Paşa ile birlikte dövüşenlerdendir. Az evvel de işaret ettiğim gibi Gelibolu’da bir de 1442 tarihli Balaban Paşa Medresesi var.

Edirne’ye ilk giren Aydınoğlu Umur Paşa olmuştu (1342-43). Bundan on yıl kadar sonra 1353‘te Süleyman Paşa göründü kentte. Edirne’nin kesin zaptı 1362’de Birinci Murat zamanında gerçekleşti.

Şimdi bu fetihlere adı karışan ünlü derviş ve akıncıların herbiri hakkında bazı özet bilgiler verebiliriz. Bu bilgiler Alevi halkın ve Dersimliler’in adı geçen fetihlerde önemli rol oynadığına işaret etmektedirler.

Seyit Ali Sultan (Kızıl Deli, Seyit Ali Gazi, Uzun Er?, 1290?-1365?): Seyit Ali Sultan hakkındaki bilgilerimiz hemen tamamen menakıblarla sınırlıdır. Bir görüşe göre Seyit Ali Sultan (Timur Taş), Hacı Bektaş’ın oğludur. Rivayete göre Kadıncık Ana’dan burun kanıyla doğmuştur. Hacı Bektaş’ın bel oğlu (öz-oğlu) olduğunu söyleyenler olduğu gibi, sadece ‘yol oğludur’ diyenler de var. Kaynaklarda bazen Kızıl Deli (Seyit Ali Sultan) diye referans verilen aynı kişi olmalıdır. Bazı kaynaklarda Bektaşi postnişini olarak görünür. Bir geleneğe göre ocağı ve mezarı Tekke’de bulunan Abdal Musa, Kızıl Deli (Seyit Ali Sultan) ile Aydınoğlu Umur Paşa (1334-1348)‘yı yoldaş etmiş, Kızıl Deli (Seyit Ali Sultan)‘nin beline kılıç bağlamıştır (Akt. N. Birdoğan).

Bu geleneğe göre Abdal Musa, Kızıl Deli ve Umur Paşa üçlüsünün kabaca çağdaş (14. Yüzyılın ilk yarısı) olmaları gerek.

Veli Baba Menakıbnamesi’nde Rumeli dahil Bizans topraklarına yapılan Osmanlı seferleri ve Seyit Ali hakkında hayli ayrıntılı bilgiler mevcuttur. Seyit Ali’nin Zeyd ve Battal Gazi soyundan geldiğini öne süren bu kaynakta enteresan bir rivayete yer verilmektedir (Okuyucuya önerim aşağıdaki rivayeti Zeyd adı yerine Yezdileri, Battal Gazi adı yerine de destanlarda onunla özdeşleştirilmiş olan Danişmend Ahmet Gazi’yi koyarak alternatif bir değerlendirme yapmasıdır) :

Buna göre Malatya’nın Arap valisi Omar zamanında Zeyd soyundan Ali Medeni (Aliyyül Medeni, Medineli Ali) diye biri Medine’den gelip Malatya’ya yerleşir. Onun torunlarından El Hasan es-Şair (lakabı: Uzun Hasan) babası ile birlikte Malatya’dan Bayındır’a göçeder. Miladi 1141‘de geri Malatya’ya geldiğinde Abbasi halifesi Muktazibi-errillah tarafından Bağdat’a çağrılıp asker-başı yapılır. Bir süre sonra Erzurum ve Kayser-i Rum üzerine seferlerle görevlendirilir. Bu Uzun Hasan’ın El Hasan El Gazi (Seyit Hasan Gazi) adındaki bir torununa da Bağdat halifesi tarafından Bizans topraklarına sefer görevi verilir. Ulubor, Kiçibor, Uluköy vd gibi yerler onun tarafından fethedilir. 1196‘da bu bölgede Yunanlılarla yaptığı savaşlarda öldüğünde Uluköy’de gömülür. 1227‘de bu köydeki mezarı üzerinde bir dergâh yapılır. Onun torunu Zeyd-eş-Şehid/Sadis zamanında ailesi Malatya’dan gelip dergahın bulunduğu yöreye yerleşir. Zeyd es-Şehid, Selçuklular zamanında Ulubor kasabasında bir Bizans pususunda ölür (1293). Onun Seyyid Cafer (Pir Seyid Cafer, ölm. 1282) adında bir oğlu ve Seyyid Cafer’in de Seyyid Ali Gazi (Ali El-Gazi, lakabı: Uzun Er, 1290-1365) ve Karaca Ahmet Veli adlarında iki oğlu vardır.

Menakıbda anlatılanlar bu Alevi ailenin ve diğer Aleviler’in daha Osman zamanından itibaren Osmanlılar’ın Bizans’a karşı gaza savaşlarına katıldıklarını göstermesi bakımından oldukça önemlidirler. Hacı Bektaş Vilayetnamesi dahil başka menakıblarda da benzer bilgilere rastlarız.

Veli Baba Menakıbnamesi’ne göre az evvel adını andığımız Seyyid Cafer, ilk Osmanlı Sultanı Osman’ın talebi üzerine yanına oğlu Pir Uzun Er (asıl adı: Ali El-Gazi), torunu Gül Battal Gazi (Uzun Er’in oğludur) ve başka bazı Ehlibeyt mensuplarını da alarak Osman Gazi ile birlikte Bursa (İnegöl tarafları) üzerine seferlere katılır. Bu sırada onun fethettiği yerlerden biri Kara Hisar (Karaca Hisar), bir diğeri de Bilecik kalesidir.

Seyyid Cafer, Bilecik Kalesi’nin fethedildiği bu seferde şehit düşer (1282).

Sözünü ettiğimiz menakıbın yazarı olan ve Uluköy’de bir zaviyesi/dergahı bulunan Seyit Veli Baba, Seyyid Cafer’in oğlu Uzun Er’i kendi ceddi olarak tanımlamakta ve onun da bir menakıbı olduğunu söylemektedir.

Veli Baba’nın (ölm. 1647, Uluköy) kendi menakıbında verdiği bilgilere göre, Uzun Er, Hz. Pir Hacı Bektaş Veli’ye intisap etmiştir (Veli Baba, Hacı Bektaş’ın 1248-1338 arasında yaşadığını yazıyor). Onun söylemiyle sürdürürsek, Nişabur Sadat-ı Kazımiye‘sinden İbrahim Sani evladından Hacı Bektaş Veli, Uluköy’e gelerek Uzun Er ile görüşmüş, onu kırk gün çilehaneye sokup zikr ettirmiş ve kendisinin çocuğu olmadığı için ona hilafet verip (onu kendi halifesi olarak seçip) Kırşehir’deki halifelik makamına (postuna) oturmaya göndermiştir. Böylece Kırşehir’deki Hacı Bektaş tekkesi postuna ilkin Uzun Er, ondan hemen sonra da Balım Sultan oturmuştur (Bk. Veli Baba Menakıbnamesi, s. 171, Şeyh Şehabeddin’den naklen).

Veli Baba Menakıbnamesi’nin çevirisi oldukça kötü. Ayrıca tamda önemli bilgilerin olabileceği pekçok pragrafının ‘okunamadı’ vs türünden özürlerle atlanmış olması ister istemez çevirinin güvenirliliği konusunda kuşku yaratmaktadır. Bazı önemli bilgilerde netlik de yoktur. Örneğin bir yerde az önceki açıklamalarla çelişen şu satırlara rastlıyoruz:

Hünkar Hacı Bektaş Veli hazretlerini Pir-i irşad eden Pir Seyyid Uzun Er“dir.

Bu menakıbda Rumeli fethi aşağıdaki gibi anlatılmaktadır:

Sultan Orhan’ın oğlu şehzade Süleyman Paşa Rumeli’ne geçip burayı fethetmeye karar verdiğinde (kaynaklar Gelibolu fethi için Miladi 1352, bazen de 1356 tarihini verirler. SC), onun çağrısı üzerine Pir Uzun Er, kendi oğlu Gül Battal Gazi (Cafer) ve torunu Seyit Hüseyin Gazi (Cafer’in oğludur) ile Evlad-ı Ali’den ne kadar savaşçı varsa alıp bu sefere katılmak üzere Kütahya’dan Bursa’ya gitti. Süleyman’la buluşup Rum Eli yakasına geçtiler.

Bu geçişte Süleyman’ın yanında şu isimler vardı:

Uzun Er, oğlu Gül Battal ve torunu Hüseyin Gazi, ayrıca Ece Bey, Fazıl Bey, Evranus Bey ve Hacı İl Bey.

Ece Bey ile Evranus Bey, Karasi denen Balıkesir’in bahadırları idiler. Hepsi kendi askerleriyle birlikte gelmişlerdi. Bursa’dan hareketle Aydıncık’a gittiler. Belkis için yapıldığı rivayet edilen Kasr-ı Süleymani’ye çıktılar. Sal’ı yapan Ece Bey ile Fazıl Bey, Uzun Er’e dönüp “Ey Pir! Seyyidimiz sen de bizimle gel!“ dediler ve Uzun Er de bindi sala. Sallardan birinde Şehzade Süleyman, Uzun Er, onun oğlu ve torunu, diğerinde de Ece Bey, Fazıl Bey, Hacı İl Bey ve Evrenos varlardı. Hep birlikte Gelibolu civarında karaya çıktılar ve “Destur Ya Pir!“ diyerek karanlık bir gecede Rumeli’ne geçtiler. Gelibolu’yu Ece Bey, Uzun Er, Gül Battal ve Hüseyin Gazi fethettiler. Gül Battal ve oğlu Hüseyin Gazi, Gelibolu fethinde şehit düştüler. Uzun Er onları orada defnedip sonra da Gelibolu’yu fethetti ve ardından Bandırma’ya çıktı.

Böylece Veli Baba’ya göre Gelibolu Fatihi Uzun Er (Seyyid Ali Gazi, Ali El-Gazi)‘dir.

Veli Baba’da anlatılan Seyit Ali (Uzun Er), benim düşünceme göre Kızıl Deli (Seyit Ali Sultan) olarak bilinen kişiyle aynı olmalıdır.

Nejat Birdoğan’ın kendi kitabında yerverdiği Osmanlı belgelerine göre Kızıl Deli, Rumeli fethinden sonra Yıldırım Bayezid döneminde Rumeli’de mülk edinmiş ve bu mülkü oğullarına geçirmiş. Kayıtlarda bundan Kızıl Deli Oğulları Vakfı diye sözediliyor. Vergilerden muaf tutulan bu vakıf 19. Yüzyılda da devam ediyor. Kızıl Sultan (nam-ı diğer: Seyyid Ali)’ın Dimetoka kazasında gömülü olduğuna işaret ediliyor. Kanuni Sultan Süleyman dönemine ait bir diğer belgede Sultan Bayezid zamanında yaşayan Kızıl Deli Oğulları arasında Gülşehri (ve Gülşehri’nin oğulları Ahi Ören Baba ile Bahşayiş Baba), İlyas, Celal, İshak ve Sinan’ın adları geçiyor.

Veli Baba’nın verdiği secerede Uzun Er’in Hızır, Hasan ve Cafer (Gül Battal) adında üç oğlu sayılır. Gülşehri ve Gülbattal aynı olabilir belki. Kırşehri’nin bir adı da Gülşehri’dir.

Bu bilgiler doğru varsayılırsa Hacı Bektaş’ın ilk halefi (Bektaşi tekkesi postnişini) olduğu söylenen Seyit Ali Sultan (1310-1402)‘ın Zeyd soyundan ve Veli Baba’nın atalarından Seyyid Ali (Uzun Er) olması gerekir. Seyit Ali (Uzun Er)’den sonra ise Bektaşi postuna Balım Sultan oturmuştur. Ama Balım Sultan’ın Uzun Er’le ilişkisi nedir söylenmiyor. Uzun Er’in çocukları arasında Balım Sultan diye bir ad geçmiyor.

C. Ulusoy’un aktardığı bilgilere göre Bektaşi postnişini Seyit Ali Sultan, Hacı Bektaş-Fatma Nuriye (Kadıncık Ana) çiftinin oğlu olup asıl adı İbrahim’dir. 1356‘da Sultan Orhan’ın oğlu Süleyman’la birlikte Rumeli’ne geçenlerden biridir. Rumeli’nde Kızıl Deli adıyla bilinmiş. Dimetoka’daki Seyit Ali Sultan Tekkesi’ni kuran odur.

Bu bilgi de benim Seyit Ali Sultan = Kızıl Deli = Uzun Er arasında kurduğum özdeşliği doğrulamaktadır. Böylece bu halka da kesinleşmiş sayılabilir. Bu halkadan geriye ve ileriye doğru yürünerek Hacı Bektaş’ın ve Bektaşi Tekkesi postnişinlerinin tarihi kimlikleri konusunda söylediklerimiz test edilebilir.

Karamanlı Kara Rüstem (Seyit Kara Rüstem, Seyit Rüstem Gazi): Kara Rüstem, Karamanlı’dır (Bk. Birge, a.g.e). Enc. Of Islam’ın aktardığına göre bir anonim tarihçi Yeniçeri Ocağını/ordusunu kurma fikrinin ondan çıktığını yazmaktadır.

Ece Halil (Ece Bey, Yakup Ece): Ece Halil, Sarı Saltık’ın halifesidir. Sarı Saltık’ın ölümünden sonra bugün Romanya topraklarına dahil olan Dobruca’dan Karasi’ye dönenlere liderlik etti. İlkin Karesi emiri Aclan Bey’in adamlarından biriydi. Sonraları Evrenos Bey ile birlikte Orhan’a giderek Osmanlı emirleri arasına katıldı. Adı Şehzade Süleyman ile Anadolu’dan Rumeli’ye geçenler arasında anılır. Bolayır civarını ve daha sonra Gelibolu ile etrafını arkadaşlarıyla birlikte fetheden odur. Gelibolu’da gömülüdür (Bk. Türk Meşhurları Ansiklopedisi).

P. Wittek’in yazdığına göre Osmanlı tarihindeki Ece Bey (Eje Bey), kaynaklarda bazen Ya’kup Ece Bey diye geçmektedir. Bir Karasili (Balıkesirli) olup Sultan Orhan’ın oğlu Süleyman Paşa’ya Gelibolu’dan karşıya nasıl geçileceğini gösteren yaşlı ve yorgun bir savaşçıdır. Wittek’e göre Halil Ece’nin bizzat kendisi olması zorsa da en azından 1307-11 savaşçılarını temsil eder, belki onun tasarımı ve hayalidir.

Cendereli Kara Halil (Kara Halil, 1305? Sivrihasar’ın Cendere Köyü – 1386/1387, Yenice-i Vardar): Cendereli ve Çandarlı nisbeleri sık sık birbiri yerine kullanılır. Bu ailenin orijini hakkında bilinebilen tek ipucu Cendereli (Jenderli, Cenderli) sözcüğüdür. Kaynaklarda Candarlı olarak görünür. Bu ad, bu ailenin Candarlı aşiretinden mi olduğu, yoksa bu adı taşıyan bölgeden mi çıktığı hakkında açık fikir vermiyor. Bu aile tıpkı Türk veya Osmanlı-olmayan Evrenos ve Köse Michael aileleri gibi öylesine nüfuz sahibiydi ki, Osmanlı sultanları onları kendileriyle ilişkilendirmeyi tercih ettiler. Cendereli Kara Halil 1362‘deki ilk Kazasker (Kadı-asker)‘dir. Enc. Of Islam’a göre Şeyh Edebali ailesi ile Cendereli ailesi bir şekilde ilişkililer (karşılıklı evlilikler yoluyla oluşan akrabalıkları var). İlk Osmanlı sultanlarının büyük vezirlerinden beşi bu aileye mensuptur. Birinci Murat zamanından İkinci Bayezit zamanına kadar Osmanlı devletinin Birinci Vezir ve Sadrazamlarını bu aileden çıkmadır.

Bu beş kişi şunlardır:

Kara Halil (1286?-1386): Cendereli ailesinin ilk temsilcisi. Diğer adı Çandarlı/Cendereli Hayreddin Paşa’dır. 1364-87 arasında Üçüncü veya Beşinci Osmanlı Sadrazamıdır. Babası Sivrihisar’ın Cendere köyünden Ali adında biridir.

Çandarlı-zade Ali Paşa (ölm. 1410/1411): Kara Halil’in oğlu. 1387-1406 yılları arasında Sadrazamdır.

Çandarlı-zade İbrahim Paşa (ölm. 1427): Kara Halil’in oğlu mu, torunu mu net değil. Ali Paşa’nın kardeşi ya da oğludur. 1415 öncesinde Kazasker, 1421-29 arasında ise Sadrazam’dır.

Çandarlı-zade Hayrettin Halil Paşa (1440-1453): Bu aileden sadrazamlık yapan dördüncü kişidir.

Çandarlı-zade İbrahim paşa II (1498-99): Çandarlı ailesinden son sadrazamdır

(Bk. Yılmaz Öztuna, a.g.e).

Karısı Candarlı ailesinden olan İ. H. Uzunçarşılı’nın “Candarlı Ailesi“ adında bir kitabı var. Yılmaz Öztuna Devletler ve Hanedanlar’da Kara Halil’in bir Kadiri şeyhinin (Mudurnulu Fahreddin’in) müridi olduğunu yazmaktadır.

Şeref Han, ünlü Kürtleri sayarken bunlardan biri olarak Osmanlı sultanı Orhan’ın sadrazamı olduğunu söylediği “Hayreddin Paşa“ adıyla ünlenen  “Mevlana Taceddin-i Kurdi“den sözetmektedir ki, onun kastettiği büyük ihtimalle Çandarlı Hayrettin Paşa (yani ünlü Kara Halil, Çandarlı/Cendereli Kara Halil Hayrettin Paşa)’dır. Yeniçeri Ocağı’nın ilk kazaskerleri bu aileden idiler.

Bu ailenin ilk ünlü ismi ve bu nedenle de asıl başlatıcısı Kara Halil olarak kabul edilir. Şeyh Edebali’nin akrabası olup ilkin İznik, Bilecik, Bursa kadılıkları yapmış, Birinci Murat zamanında Kazasker olmuş ve 1368‘de ise vezir olup Hayreddin Paşa ünvanı almıştır. Padişahtan sonraki en nüfuzlu kişi olup bazı kaynaklara göre Yeniçeri Ocağı’nın kurucusudur. Mezarı İznik’te. Filozof ve bilgindir de.

Bence Şeyh Edebali ve Candarlı ailelerinin Yezdiler (Ezdiler)’le ilişkili olup olmadıkları araştırılmaya değer bir konudur.

Hacı İlbeyi (ölm. 1363): Orhan ve Birinci Murat zamanlarında birçok kahramanlıkları ve zaferleriyle tanınmış bir serdar. Balıkesirli (Karesi)‘dir. Karesi beyi Dursun’un emirlerindendi. 1336‘da Karesi Osmanlı ülkesine ilhak edilince bu ülkenin valiliğine kendi oğlu Süleyman’ı atayan Orhan, bu toprakların yönetimini Kadı Fazıl, Ece Bey, Evrenos Bey ile Hacı İlbeyi’ne bırakmıştır. Hacı İlbeyi Birinci Murat zamanında Trakya’yı istila eden, Edirne ve Filibe gibi kentleri alan kumandanlardandır. Bir gece baskınında Dimetoka beyinin oğlunu esir edip kenti babasından almıştır. Lala Şahin Paşa tarafından zehirlenerek öldürülmüştür.

Gazi Fazıl (Fazıl Bey): Gazi Fazıl Bey için Evrenos-zadelere bakınız. Evrenos’un babası İsa’nın amcasının oğludur. İlkin Karesi, sonraları Osmanlı beyi.

Evrenos (Gazi Hacı Mehmet, ölm. 1417): Osmanlı devletinin ilk dönemlerinde büyük hizmetleri görülen ünlü serdarlardandır. Onun adı 1334-35‘te Karasi emirliği Osmanlılarca işgal edildikten sonra duyulur. Hacı İl-Beyi, Ece Bey, Gazi Fazıl ve Evrenos ile birlikte Süleyman Paşa’nın hizmetine girmiş Karasi beylerinden biridir. Onun soyu Osmanlı askeri soyluluğunun dört eski ailesinden birini oluşturur (diğerleri: Mihal-oğulları, Malkoç-oğulları, Turakhan-oğulları). Adının Adrinos’tan geldiği ve Rum’dan dönme olduğu rivayet edilir. Karesi’de doğmuş ve Osmanlılardan önce Karasi hakimi Aclan Bey’in hizmetinde bulunmuştur. Babsının adı İsa’dır. Orhan Karasi’yi ilhak edince Ece Bey’le birlikte Orhan’ın kumandanlarından biri oldu ve Süleyman Paşa ile birlikte Rumeli’ye geçen kafile arasında yeraldı. İbsala, Malkara ve Dimetoka gibi yerlerin alınmasını sağladı. Birinci Murat zamanında ise Rumeli muharebesinde bulundu. Kosova Savaşı’nda Sultan Murat vurulunca tahta geçen Yıldırım Bayezid’in kumandanları arasına girdi.

Evrenos, Ankara Savaşı’nda da vardı. Bayezit Timur’a esir düşünce onun büyük oğlu Süleyman Çelebi’nin tarafını tuttu. Ama kardeşler arasındaki kavgaya karışmak istemeyen bu ihtiyar serdar Süleyman’ı terkedip Vardar Yenice’sine çekildi. Musa Çelebi onu kendisine katılmaya çağırdıysa da ondan da uzak durdu. Sonraları Musa’ya karşı Çelebi Mehmet’e yardım etti. Öldüğünde 100 yaşını geçkin olduğu söylenir.  Balıkesir, Yenice ve daha başka yerlerde vakıflar bıraktı. Onun oğlu Ali Bey de kahramanlığıyla meşhurdur (ölm. 1436). Oğlu İsa ve torunlarından İsa Bey, Süleyman, Gazi Ahmet ve Mehmet’in de adları anılır.

Evrenos-oğullarının soyu ve vakıflarının hala devam ettiği söylenmektedir.

Şecereleri:

Prangi İsa: Aslen Kaesi-oğullarından. Gazi Süleyman Paşa ile Rumeli fethine katıldı. Birinci Mırat döneminde Prangi’de şehit oldu.

Gazi Evrenos (1320?-1417): Prangi isa’nın oğlu.

Gazi Evrenos’un oğulları: Hızır-Şah, İsa (II, 1394?-1470), Ali (1382?-1465; 1453 İstanbul fethinde bulundu), Yakub (ölm. 1441), Barak Bey, Begce Bey.

Evrenos-zadelerden İsa Bey, aslen Karasi-oğulları beyi olup Süleyman Paşa (1354‘te Gelibolu’yu fethedip Rumeli Fatihi ünvanı kazandı) ile birlikte Rumeli fethine katılmıştır. Birinci Murat döneminde Radovişte civarındaki Prangı’da şehit oldu. Bu İsa Bey’in amcasının oğlu Gazi Fazıl Bey de ilkin Karası beyi olup sonradan Osmanlılar yanında yeralır ve Süleyman Paşa’nın Gelibolu olayına katılır. Mezarı Gelibolu’dadır. İsa Bey’in oğlu Gazi Hacı Evrenos (Gazi Hacı Mehmet, 1320?-1417) da ilkin Karasi, 1341‘de ise Osmanlı beyidir. Süleyman Paşa’nın yanında görevlidir. Keşan ve İpsala fatihidir. Sırasıyla Gümülcine, Serez ve Yenice’yi merkez edinerek akıncı ocağı kurdu. 1389 Kosova ve 1396 Niğbolu zaferlerine akıncı subayı olarak katıldı. 1361‘de Keşan, İpsala, Dimetoka, Gümülcine’yi, 1370‘te Serez, Kavala, Karaferye’yi, 1382‘de Ferecik ve İskece’yi fethetti. Onun Süleyman, Yakub Bey (ölm. 1441), Beğce bey, Barak Bey ve Selçuk Hatun adlarında çocukları vardr. (Bk. Y. öztuna, a.g.e).

Emir Sultan (Seyit Mehmet Buhari, 1369-1430): Tam adı Şams al-Din Mehemed bin Ali al-Husaini al-Buhari’dir. Seyit Mehmet Buhari diye de bilinir. Bursa’nın patron seyididir. Buhara’dan göçüp gelmiş ve Bursa’da yerleşip orada ölmüştür. Birinci Bayezid, geleneğe göre ona çok değer vermiş ve kızı Khundi Sultan’ı onunla evlendirmiştir. Sultan savaşa gidince ona Emir Sultan kılıç/silah kuşatmıştır. Timur Bursa’yı aldığında Timur’a esir düştü ama serbest bırakıldı. Seceresi şöyledir:

Ali al-Husaini al-Buhari, Şams al-Din Mehmet (Seyit Mehmet Buhari, Emir Seyit, Emir Sultan).

Yeri gelmişken bazı kaynakların Seyit Mehmet Buhari’yi Sarı Saltık’la karıştırdıklarını not etmeliyim.

Köse Mihal (Michail Oğulları, Mihal-zadeler): 13. Yüzyıl sonu ile 14. Yüzyıl başında yaşamış ve Osmanlı devletinin kuruluşunda Osman Bey’e arkadaşlık etmiştir. Müslümanlığa dönmüş bir Rum derebeyi olduğu söylenir. Uludağ (Keşiş) eteğinde Harman Kaya beyi imiş. Adının Rumca aslı Kosifos Mihaelis’tir. Osman beyi yakalamaya geldiğinde esir edilmiş.

Osmanlılar devrinde tıpkı Cendereli ve Evrenos aileleri gibi çok nüfuzlu bir ailedir. Enc. Of Islam’a göre bu aile Osmanlı değildir, ama sultanlar onları kendileriyle ilişkilendirmeye çabalamışlardır.

Gazi Abd. Köse Mihal Bey (ölm. Bursa, 1328?)‘in mezarı Mihalgazi (Ermenibeli) nahiyesindedir. İlkin Bizans’ın Harmankaya (Bilecik ilinin doğusu, İnhisar-Mihalgazi arası) tekfuru idi. 1313‘te Osman Gazi’ye bağlandı ve Bursa’nın fethine katıldı. Oğlu Aziz Paşa ailenin Edirne dalının atasıdır. Torunları Rumeli’de “Akıncı ocağı“ kurdular. Köse Mihal’ın torunlarından biri Balı Bey, bir diğeri Gazi Hızır Paşa (ölm. 1452)‘dır. Gazi Alaeddin Ali Paşa (1435?-1507) adında bir diğer oğlu da anılır.

Malkoçoğlu: Adları daima Rumeli ve Balkanlar’ın istilası ve sonraki tarihi ile ilişkili belli başlı ailelerden biridir. Malkoç-oğulları (Yahya Paşa-zadeler)‘ndan şu adlar hakkında bilgi var:

Malkoç-oğlu Abdülhayy Mustafa Bey: 1400‘de Sivas kale komutanı (Dizdar).

Malkoç-oğlu Gazi Büyük/Koca Balı Paşa I (Bosna, 1430?-Silistre 1510?): Türk Meşhurları Ansiklopedisi’nde bu adamdan “Bali Bey (Malkoç-oğlu)“ diye sözedilir. “Malkoçoğlu Bali Bey“ de denir. Ali Sevim-Yaşar Yücel’in Türkiye Tarihi’ne göre kısaca “Malkoçoğlu“ diye bilinir. Yani Malkoç-oğlu diye anılan şahsiyet budur (ama taht mücadelesinde Yavuz’u desteklemiş olan bunun oğlu Ali Bey de babası gibi kısaca Malkoçoğlu veya sadece Bali Bey diye bilinmiştir. Macaristan’da 15. Yüzyılda Bal adlı bir kent var kayıtlarda). 15. Yüzyıl sonlarında yaşamış bir kahraman. II. Bayezid zamanında Silistre valisiydi. Lehistan (1493) ve Macaristan muharebelerinde bulundu. 1498 Eflak ve Boğdan seferi, iki büyük Polonya akını var. Varşova Fatihi olarak anılır. Onun oğullarından ikisi (Ali ve Tur Ali) Çaldıran Savaşı’nda Safeviler’e karşı Yavuz Sultan Selim’in safında dövüştüler ve bu savaşta öldüler (1514). Diğer oğlu Sinan bey, 1500 sonrasında Aydın sancak beyidir.

Damat Gazi Yahya Paşa (1450?-1507): Bosna, Rumeli gibi yerlerde Akıncı beylerbeyi.

Sultan-Zade Gazi Koca Balı Paşa II: Türk Meşhurları Ansiklopedisi’nde ondan “Bali Paşa (Yahyapaşaoğlu)“ diye sözedilir. Ona “Koca Bali Paşa“ da deniliyor. Akıncıdır. 16. Yüzyıl ortalarına doğru tanındı ve Kanuni Sultan Süleyman’ın Macaristan muharebesinde ün kazandı. 1526 Mohaç Meydan Muharebesi’nde öncü kumandanı (akıncı). 1542-43‘te Budin beyi. Budapeşte’nin büyük meydanı 1686‘ya kadar onun adını (Balı Paşa Meydanı) taşırdı.

Sultan-zade Gazi Koca Mehmed Paşa (İst. 1503-Budin 1548): Vidin, Semendire, Belgrad vs gibi yerlerde akıncı idi. 1529‘da Regensburg (Bavyera) ve Brno (Moravya) fatihidir. 1543-48 arasında Budin (Macaristan) beylerbeyi.

Akıncı-başı bir aile olan Malkoç-oğullarından Bosna yeniçerilerine liderlik yapmış olanlar vardır.

Balaban Bey: Osmanlılar’a adını veren Osman’ın kumandanlarındandır. Dersimliler’in tümü Horasan’dan geldiklerini söylemelerine karşın Balaban aşiretinin Dimetoka’dan geldiğini söyleyen tek Dersim aşireti olduğuna işaret eden Edip Yavuz’a göre Pülümür Balabanlarının ceddi bu Balaban’dır. Edip Yavuz ona ilişkin olarak şu bilgileri veriyor:

Bu Balaban Bey, Bursa kuşatması sırasında Bursa’da Nilüfer kenarında Balabancık adını taşıyan yerde bir kale yapmış ve Bursa’yı 10 sene kuşatma altında tutarak zaptını kolaylaştırmıştır. Onun İnce Balaban diye tanınan oğlu da yararlıklarıyla tanınmış. Fatih Sultan Mehmet zamanında şöhret kazanmış ve Arnavutluk’ta ölmüş komutanlardan birinin adı da Balaban’dır. Bu veriler Balaban aşiretinin bir vakitler Bursa ve çevresinde de bulunduğunu gösterirler. Dr. Fric’in Kürtler adlı eserinde bu aşiretin Elazığ’da da bir kolunun bulunduğu, bir kolunun da Halep, Maraş, Urfa çevresinde oturduğu söylenir. Köy adları kılavuzundaki köy adları izlenirse bu aşiretin bulunduğu yerlerin İpsala, Uzun Köprü, Malkara, Çataka, İstanbul, İzmit, Kandıra, Ereğli, Gerze üzerinden Trabzon’un Of ilçesine kadar uzandığı, diğer bir kolunun Dimetoka, Malkara, Çanakkale (Gelibolu), Mudanya, Eşme, Ödemiş taraflarına göç ettiği, üçüncü bir kolunun İzmit, Orhaneli, Süğüt ve Kastamonu’ya geldiği görülür. Daha sonra sürüleriyle Araplara sınır Halep, Şam, Rakka ve Urfa’ya sürüldükleri, bir bölümünün buralardan kaçarak Malatya üzerinden Dersim’e girdikleri veya sığındıkları anlaşılır (Bk. E. Yavuz, Tarih Boyunca Türk Kavimleri).

Edip Yavuz’un bazı verilerden habersiz olduğu açık. Çünkü örneğin Osmanlı kayıtlarına göre Balaban aşireti de İran orijinlidir (gelenekte Horasan), aslen İranlı’dır. Onların Dimetoka’dan gelişleri bence bir ilk geliş değil, geri dönüştür. Balıkesir (Karesi) aındaki Bal sözcüğü bu Dersim aşiretinin bir kalıntısı olabilir bence.

M. Şerif Fırat’a göre Balaban aşiretinin Dimetoka’dan Dersim’e gelişi 1465-70 dolaylarına rastlamaktadır. Yani Yavuz Selim’in Çaldıran seferinden yarım asır kadar önce.

Bu tarih, kabaca Şah Hasan-Fatih arasındaki mücadele dönemine denk gelmektedir.

Balaban Ağa: Onun kuvvetleri 1385‘te Sofya’yı kuşatır. 1460‘larda Arnavutluğu kuşatır birkaç kez. 1451-1462 arası bir tarihte Yeniçeri Ocağı kumandanı ve yardımcısıdır (Segbanbaşı). 1446-51 ararsında Evrenos-oğlu Ali Paşa ile birlikte Divan (Bakanlar Kurulu)‘nda vezir olarak bulunduğu kaydedilen Balaban Paşa ile aynı kişi olmalı.

Balaban aşiret adı nedeniyle yeri gelmişken tarihte bu veya buna benzer adlar taşıyan başka şahsiyetlerden örnekler vermekte yarar görüyorum:

İzzeddin Balaban (Balaban İzzeddin, İzz’d-D. Balaban Ermen-Şah b. Sökmen II, 1206/7‘de yönetici): Ahlat’ta hüküm sürmüş Sökmeniler (Ahlat-Şahlar) soyundan sonuncu hükümdar. Bu Balaban II. Sökmen’in öz değil, manevi oğludur.

Gıyaseddin Balaban (1220-82): Hindistan Delhi’de hüküm süren sultanlardandır. Türk Memlükleri (Köleleri)‘ndendir. 1265‘te hükümete geçmiş ve yirmi yıldan çok sultanlık yapmıştır. Büyük bir komutan ve devlet adamı olarak tanınır. Ona Tuğluk Şah da derler. Tuğluk, Kutluk’un değişik bir söylenişidir. Uluğ Han dahi derlermiş ona. Araplar ona Mübarek Şah adını vermişler. Kutluğ’un Arapça tercümesi olmalı bu.

Has Balaban: Selçuklular devrinde Sahib-Ata’nın hadimi.

Emir Seyfüddin Balaban: Pervane döneminde, 1277 ve öncesinde adı geçer.

Balaban Bey: 1375-1410 ve 1402-1410 arasında yöneten Birinci Süleyman’ın oğlu Orhan Çelebi (1395-1429)‘nin Lala’sıdır.

Balyemez Osman Ağa: ?-1515 tarihleri arasında Segbanbaşı.

Balı Ağa: 1520-1523 arasında Yeniçeri Ağası.

Ballı Mehmet Ağa: 1707‘de Yeniçeri Ağası.

Balı-zade Mustafa Efendi (İst., 1648-1662): 1648‘de Rumeli Kazaskeri, 1652‘de Anadolu Kazaskeri, 1657-59 arasında Şeyhü’l-İslam’dır. Hatib Balı Efendi’nin oğludur.

Ek olarak Şeyh Ede Balı ve Balım Sultan adlarını da hatırlatmam gerek.

Bence Bal ve Ağuçan adları ilişkili olabilirler.

 

Kırmanciye’de Osmanlı Hakimiyetinin Kuruluşu ve Sonrası

1071 Malazgirt Savaşı’nı takiben Süleyman bin Kutulmuş’un ilk başkenti İznik (Nicea) idi. Ama 1097 yılındaki Birinci Haçlı Seferi sırasında Batı Anadolu’da fethedilmiş yerler yitirildi. İznik’i yitiren Selçuklular Konya’ya geri çekilip burayı kendilerine başkent yaptılar. Konya’nın bu konumu Selçuk devleti çökene kadar sürdü. 1277‘de Konya’yı ele geçiren Karamanlı Mehmet, burada İkinci Keykavus’un oğlu olarak tanıttığı Cimri’yi tahta oturtmuşsa da, Sahib Fahr al-Din‘in kumandasındaki Moğol destekli Selçuk ordusu gelince kenti boşaltmak zorunda kalmıştır.

Konya’da Selçuk hakimiyeti 1308‘de son buldu. 14. Yüzyılda Konya yeniden Karamanlılar’ın yönetimi altına girdi.

Tam bu sıralarda bölgede Osmanlılar da göründü.

1354‘te Ankara’yı zapteden Osmanlılar Anadolu’daki eski Selçuk-Moğol nüfuz bölgelerini ele geçirme sürecini başlattılar. Karamanlar’la uzun süren bir üstünlük mücadelesinin sonunda ilkin Selçukluların, sonraları ise Karaman‘ın başkenti olmuş Konya’yı ele geçirdiler.

Ama Karamanlar ile mücadele daha bitmiş değildi.

Birinci Murat 1389‘da Kosova’da Sırplarla yapılan savaşta öldürüldü ve yerine Yıldırım lakaplı oğlu Birinci Bayezid geçti (1389-1402). Germiyan, Aydın, Menteşe ve Saruhan beyliklerini ilhak eden o oldu (1389). Onun tahta çıktığı tarihe kadar Osmanlı devleti esas olarak sadece Batı Anadolu’da vardı.

Orta ve Doğu Anadolu’nun Osmanlılar tarafından fethi ve ilhakı Yıldırım Bayezid ile birlikte başladı. 1393-94‘te Konya Yıldırım Bayezid tarafından zaptedildi. Ama onun Ankara Savaşı’nda yenilip esir düşmesiyle Anadolu emirlikleri Timur tarafından geri restore edildiler.

Bu sırada Karamanoğulları Konya’yı geri aldılar.

Böylece önce Timur‘un gelişi, daha sonra da Bedrettin isyanı Osmanlı’nın Doğu’daki ilerleyişini kesintiye uğrattı.

Ankara’da Timur tarafından yenilgiye uğratılan Bayezid 1402-3 boyunca esir kaldı. Mart 1403‘te Akşehir’de nefes darlığından öldüğü söylenen Bayezid,  ilkin Akşehir’deki “Şeyh Mahmud Hayrani“ türbesine gömülmüş, daha sonra ise cesedi Timur’un izniyle oğlu Musa Çelebi tarafından Bursa’ya götürülmüştür. Onun Bayezid adını, çocuklarının Çelebi soyadını neden ve nasıl aldıklarını kesin manada bilmiyorum. Özellikle Musa Çelebi’nin gerçek kimliğini merak ediyorum.

1402-1413 arası Osmanlı tarihinde Fetret Devri, yani kesinti ve kargaşalık dönemi olarak tanımlanır. Bunun nedeni Yıldırım Bayezid’in esir düşüp ölmesini takiben onun oğulları Mehmet, Süleyman, İsa ve Musa Çelebi’ler arasında yaklaşık 11 yıl süren bir iç-savaş yaşanmasıdır. Edirne’de tahta çıkan Süleyman Çelebi (ölm. 1411), Rumeli ve Batı Anadolu’da yönetimi eline aldı. Amasya merkezli bölgede Mehmet Çelebi (ölm. 1421), Bursa ve çevresinde de İsa Çelebi (ölm. 1410) tahta oturmuşlardı.

1411‘de Edirne’deki Süleyman Çelebi öldürülünce onun yerine diğer kardeşi Musa Çelebi (ölm. 1413) tahta çıktı. Musa ve Mehmet Çelebi’ler arasında iç-savaş vardı. Tam bu sırada Edirne doğumlu nüfuzlu bir şeyh olan Bedrettin sahneye çıkar. Bedreddin sürmekte olan iç savaşta Musa Çelebi’yi destekler. Sonunda Musa Çelebi yenilir ve öldürülür. Onu desteklemiş olan Şeyh Bedrettin İznik’e sürülür (1413). Osmanlı tahtına İç savaşın galibi Mehmet Çelebi çıkar (Mehmet I, 1413-21).

Ünlü Şeyh Bedrettin isyanı (1411/13-21) işte bu dönemde ortaya çıktı. Osmanlı iktidarını ele geçirmek için Mehmet Çelebi’ye karşı patlak verdi. Rumeli’de Şeyh Bedrettin, İzmir, Urla ve Karaburun’da onun halifesi Börklüce Mustafa (Dede Sultan), Manisa ve Aydın yöresinde ise diğer halifesi Torlak Kemal hep birlikte bir ayaklanma başlattılar, ama yenildiler.

Süleyman ve Musa Çelebi’lerin Avrupalı tarihçilerce doğru şekilde Beşinci ve Altıncı Osmanlı sultanları olarak listeye sokulmalarına rağmen, Osmanlı tarihçilerinin bu ikiliyi padişah saymaması ve resmi Osmanlı sultanları listesine dahil etmeyişleri de anlamlı olabilir. Mümkündürkü bu iç savaş döneminde Osmanlı’da hanedan aile  değişmiş olsun.

Dönüm noktası Selçuklu’da nasıl Babai isyanı ile gelmişse, Osmanlı’da da Şeyh Bedreddin İsyanı ile gelmiş görünür.

Kızılbaş toplumu ilk kez bu sırada Osmanlı devleti ile açıkça karşı karşya gelmeye başlar.

Daha sonra tahta Aydın ve Menteşe beyliklerine son veren İkinci Murat geçer (1421-44 ve 1446-51). Onu da İkinci Mehmet (Fatih, 1446-51 ve 1451-81), İkinci Bayezit (1481-1512), Birinci Selim (Yavuz, 1512-20), Birinci Süleyman (Kanuni, 1520-66), İkinci Selim (Sarı, 1566-74), Üçüncü Murat (1574-95), Üçüncü Mehmet (1595-1603)  ve diğerleri izlediler.

Doğu Roma İmparatorluğu’na son veren İstanbul’un fethi önemli bir dönemeçti. Papa, bu olaydan hemen sonra Hristiyan dünyasını yeni bir Haçlı seferine çağırdı (1454).

Güçlerinin zirvesinde bulunan Osmanlılar bu tarihten sonra tekrar Doğu’ya yöneldiler. Fatih, 1466 (1476?)‘da Konya dahil tüm Karaman topraklarını ilhak ederek yine Konya başkentli olan Karaman Eyaleti’ni oluşturdu.

Özellikle bu tarihten sonradır ki dönme veya devşirme Yeniçeriler misali etnik açıdan son derece kozmopolit olan Osmanlılar, kendilerini Selçuklular’ın varisleri ilan ettiler ve eskiden Selçuk egemenliğinde bulunan Anadolu topraklarını talep ettiler.

Süreç Orta Anadolu’da Osmanlı hakimiyetinin kuruluşuyla sonuçlandı ve sıra Doğu Anadolu’ya geldi.

Doğu Anadolu’da bu tarihlerde Akkoyunlular ve Memlükler egemendi.

Timur rolüne bürünen Dersimli Şah Hasan (Akkoyunlu Uzun Hasan), Osmanlı’yı ve Fatih’i küçümsüyordu.

Osmanlı-Akkoyunlu hesaplaşması Dersim’de (Erzincan ile Tercan arasındaki Otlukbeli’nde) oldu ve Otlukbeli Savaşı diye bilindi (11 Ağustos 1473).

Ne yazık ki bu savaşta Dersimli Şah Hasan yenildi. Bu, fiilen Dersim’in de yenilgisi anlamına geliyordu.

Osmanlılar’a Doğu Anadolu kapıları işte bu şanssızlık ile birlikte açılmaya başladı.

Çünkü bu yenilgiyi takibendir ki Fırat ve Trabzon’a kadarki topraklar Osmanlılar’ın eline geçmişti. Sonra Pir Sultan’ı idam ettiren gelenekteki Hızır rolünün kendisine çok yakıştığı Yavuz Sultan Selim çıktı tahta (1512-20). Yavuz, Rum Eyaleti’nin Amasya kentinde doğmuştu.

Onun zamanında Doğu’da Osmanlılar yeni bir rakip olarak Akkoyunlular’ın yerini alan Safevi Devleti ile karşı karşıya geldiler. Safevilerin başında Şah İsmail vardı. Prof. Dr. Ahmet Uğur’un Yavuz Sultan Selim başlıklı kitabında Şah İsmail’in asıl adının ‘Hoca Kemal’ olduğu, İsmail adını tahta çıkmadan az önce aldığı söylenmektedir (Bk. a.g.e., s. 48, Kayseri, 1992). Bu bilgi doğruysa Dersim’in Seydan grubu aşiretlerinin başı olarak görünen ve ‘Sey Kemalu’  (Seyit Kemaller) olarak bilinenlerin bu adı onunla ilintili olabilir.

Kısacası, bu kez çatışan tarafları Dersimli Düzgün Bava (Şah Haydar)’nın oğlu Şah İsmail ile Yavuz Selim temsil ettiler. Böylece Osmanlı-Kızılbaş savaşları süreci başladı.

İlk talihsizliği Şah Hasan-Fatih savaşında 11 Ağustos 1473’te yaşayan Kırmanciye, ikincisine de yaklaşık elli yıl sonra 22 Ağustos 1514 Çaldıran Savaşı’nda tanıklık etti (Bir üçüncü uğursuzluk dört-dörtbuçuk asır kadar sonra 1938’de yaşanacaktı).

Kırmanciye’nin son beş asırlık tarihinde bu üç yenilgi belirleyici oldular.

1514 baharında Kırmanciye ve İran’ı istila etmek üzere 200 bin mevcutlu ordusuyla yola çıkan Yavuz Selim, yol boyunda 40 bin Kızılbaş katlederek Çaldıran’a varmış ve tamamen teknolojik üstünlüğe dayanan bir zafer kazanmıştı.

Çaldıran’da ve sonrasında sadece Sünni Kürt beyleri değil, çoğunluğu bu tarihten sonra din değişip Sünnileşmiş olan Zaza beyleri de Osmanlılar tarafında dövüştüler, Yavuz’un zaferinde ve bölgenin Osmanlı hakimiyetine girmesinde önemli rol oynadılar (Bk. 1- Şerefname, 2- Nazmi Sevgen, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Türk Beylikleri-Osmanlı Belgeleri ile Kürt Türkleri Tarihi).

Örneğin Sasun Emiri Mehmet, Eğil ve Palu emirleri, Sünni Kürt beyleri ve Osmanlılar ile ittifak içindeydiler. Böylece Osmanlı-Safevi savaşları sürecinde siyasal tavırlar ve inanç ekseninde bir bölünme yaşandı veya mevcut bölünme derinleşti.

Çaldıran sonrasında Kürtler, Osmanlı desteğindeki fetihler yoluyla pek çok yeri Kızılbaşlar’dan aldılar. Kürtler’in Doğu Anadolu sathında hızla yayılışı tamda ciddi göçlerin ve kırımların yaşandığı 200 yıl kadar sürmüş olan Osmanlı-Safevi savaşları sürecine denk gelir. Şerefname dikkatle incelendiğinde bu sürecin ayrıntıları netçe görülebilir.

Yavuz, kendisine ‘kulunuz’, ‘fakirlerin hakiri İdris’ imzalı mektuplar yazan İdris-i Bitlisi’yi kullanarak Sünni Kürt ve Zaza aşiretlerini Kırmanciye ve Kürdistan’da 1501/2’den 1514’e kadar hüküm süren Tebriz başkentli Kızılbaş (Safevi) yönetimine karşı isyana ve bir Kızılbaş kırımının içine sürüklemişti.

Aşağıdaki dörtlük Yavuz’un Kızılbaşlar’a karşı faaliyetinin daha Trabzon’da vali veya Rum Beylerbeyi iken (bu görevleri 1482-1490 arasında yaptığı anlaşılmaktadır) başladığını anlatmaktadır:

Olmadan şehzade şahı Mülkü Rum

Eyledi Mülk-ü Kızılbaş’a hücum

Vardı Erzincan’a ol çapet suvar

Surhu Ser cemmini etti tarumar

(Akt. Ali Kemali, Erzincan Tarihi, s. 71, dipnot)

Bu dörtlükte geçen Mülk-ü Kızılbaş, Kızılbaş Ülkesi; Surhu Ser Cemmi ise Kızılbaş Toplumu demektir. Dönemin Sünni kaynakları kendilerine ‘Kara Yezit’ diyen ve sürmekte olan savaşı da Kerbela Savaşı’nın devamı gibi gören Safeviler’den genelde Surhu Ser (Kızılbaş), bazen de ‘Rafıziler’, ‘Rafızi mezhebi’, ‘dinsizlik’, ‘sapkınlık’ veya ‘Mezheb-i na-hak’ diye sözederler. Sözgelimi İdris-i Bitlisi ve Şeref Han’da bu kavramlar kullanılır. Çarpışan taraflar sık sık ‘İslam ordusu’ (Osmanlı-Kürt-Sünni Zaza ittifakı) ve ‘Kızılbaşlar’ şeklinde tanımlanarak Kızılbaşları İslam-dışı gören ve bu çatışmada Osmanlılara karşı genelde Safeviler’le ittifak tutumunu benimsemiş olan Yezdileri de ‘Uğursuz Yezidilik dini’, ‘İğrenç yol’, ‘Sapık Yezidi tarikatı’ şeklinde aşağılayan bir yaklaşım sergilenir (Bk. Şerefname, s. 135 ve 294).

Şeref Han (1543-1603/4), kitabının bir yerinde Kürt beylerinin Şah Tahmasp’a ilettikleri bir şikayeti aktarır:

“Kızılbaşların uyguladıkları terbiye kuralları, tutum ve şiarlara bağlılık, eğer şimdi Pazuki, Hınıslı, Çemişgezek ve diğer aşiretlerin yaptıkları işlerse, bunları İslamiyetten saymamıza, hatta onlara Müslüman adı takılmasının layık ve yerinde olmasına imkan yoktur” (Bk- a.g.e., s 379).

Yavuz’un Çaldıran seferi öncesinde Sünni ulemanın kaleme aldığı fetva ve risalelerde Şah İsmail ve Kızılbaşlar’a karşı açılacak savaşın diğer din düşmanları ile yapılanların aynısı olduğu ve ‘Cihat sayılacağı’ belirtilmektedir.

1514 Çaldıran Savaşı’ndan hemen sonra İslam birliğini kurma görünümü altında İslam dünyasında Osmanlı hakimiyetini kurmayı amaçlayan Yavuz’un Mısır seferi geldi (1516/17). Çok kısa bir sürede 1250‘de kurulmuş olan Memlük imparatorluğuna son verilip, Mısır, Suriye, Lübnan ve Filistin Osmanlılarca ilk kez zapt ve ilhak edildi. Bu sırada halifelik makamı da Osmanlılar tarafından gasp edildi. 750‘den 1258‘e kadar Bağdat’ta kalan halifelik 1258‘den sonra Kahire’de kendi devleti olmaksızın ancak sembolük anlamda devam etmişti. Buradan İstanbul’a taşınınca Osmanlı’da hilafet makamı ve kurumunun tarihi başladı. Yani saltanatın yanında bir de hilafet peydah oldu. Böylece Yavuz’dan itibarenki Osmanlı sultanlarının hepsi aynı zamanda İslam Halifesi ünvanı ve yetkileri taşıdılar.

Halifelik durup dururken taşınmamıştı. Yavuz’la birlikte Sünnilik kesin biçimde devlet dini olarak benimsendi.

Yavuz’un hedefi İran’ı da feth edip Kızılbaş inancını ortadan kaldırarak İslam aleminde Sünni hilafeti hakim kılmaktı. Bunun bahanesi de hazırdı:  İslam’ın Birliği. Ne var ki, Mısır ve Arabistan’ı fetheden Yavuz, İran’ı fethedemedi. İran ve Mısır seferleri Osmanlı devletinin artık ticari ve ekonomik çıkarlar için (toprak zaptı, yağma, haraç) fetihçi bir politika, başka deyişle emperyalist/sömürgeci bir politika benimsediğinin işaretleri oldular.

Bedreddin Ayaklanması Alevi toplumunun Osmanlı devletiyle açıkça karşı karşıya geldiği ilk olay olmuştu. Bir süre sonra ‘Kızılbaş Devleti’nin (Safevi) doğuşu ve Kırmanciye’nin de bu devletin yönetimi altına girmesi Osmanlı’da alarma sebep oldu. Şah’ın ilk işlerinden biri Kızılbaşlığı/Şiiliği yeni devletin dini olarak ilan etmesiydi. Bu girişimiyle kendi dominyonlarını Osmanlı imparatorluğundan açıkça ayırt ediyor ve kendi tebaası arasında bir birlik duygusu yaratıyordu.

Batı’da temellerini Sarı Saltık’ın ve sonraki Alevi akıncılarının attığı Bedreddini muhalefet ile Doğuda Safevi (Kızılbaş) hareketi arasında sıkışan Osmanlı devleti giderek artan ölçüde Sünni İslam’ın şampiyonluğuna yönelmişti. 1501/2’de Doğu Anadolu’da Safevi egemenliğinin/devletinin kurulmuş olması bu süreci hızlandırdı. Hristiyan Avrupa ile çatışma halindeki Osmanlı için Ortodoks İslam hem bu mücadelede başarılı olabilmek ve hem de 1516-17‘de artık Osmanlı egemenliğine girmiş bulunan İslam dünyasını elde tutmak için en elverişli ideolojik tercihti.

Böylece Yavuz zamanında ve Safevilerle çatışma sırasında kesin kopuş noktasına gelindi. Asırlar boyu sürecek olan çatışma işte bu tarihte başladı. 1281‘den 1453‘e kadarki ilk fetihler peryodunda (Bursa, Gelibolu ve Rumeli’deki dışa dönük fetihler) tanık olduğumuz Alevi-Osmanlı ilişkileri tamamen değişti.

Doğu Anadolu, Kafkasya ve Irak üzerinde cereyan eden Osmanlı-Safevi Savaşları kronolojik olarak şöyle bir seyir izledi:

1514 (Yavuz-Şah İsmail), 1533/34-1536 (Kanuni-Şah Tahmasb), 1548-49 (Kanuni-Tahmasp), 1553-55 (Nahçıvan Seferi, Kanuni-Tahmasp), 1578-90 (Üçüncü Murat-Şah Abbas), 1603-12 ve 1615-18 (Üçüncü Mehmet dönemi. İran’ın 1514 sonrasında Osmanlılara karşı kazandığı ilk savaş), 1624-39 (Dördüncü Murat dönemi. Osmanlılar Bağdat’ı Safeviler’den geri aldı ve 17 Mayıs 1639’da Safeviler ile Osmanlılar arasında Kasr-ı Şirin Antlaşması yapıldı. Bugünkü İran-Türkiye sınırı bu sırada belirlendi.), 1722-27 (Üçüncü Ahmet dönemi), 1730-54 (Birinci Mahmut dönemi).

Safevi devrimci hareketinin iktidar olunca (devletleşince) artık devlet/iktidar perspektifini öne çıkarması ve ardından gelen Çaldıran yenilgisi Kırmanciye tarihinde yüzlerce yıl sürecek ve kanlı geçecek uğursuz bir sayfa açtı. Bu döneme az ilerde değineceğim.

Osmanlılar, Safeviler’in yanısıra Rusya ile de savaş halindeydiler.

Özellikle Safevi iktidarının yıkılışı sonrasında ön plana çıkan Osmanlı-Rus Savaşları’nın başlıcaları şunlardı: 1677 (ilk büyük Osmanlı-Rus savaşı), 1695, 1711, 1736-39, 1768-74, 1783, 1789, 1812 (19’uncu yüzyıldaki ilk Osmanlı-Rus savaşı), 1828-29 (Rus zaferi ve Yunan bağımsızlığıyla sonuçlandı), 1853-56 (Kırım Savaşı diye bilinir), 1877-78 (Doksanüç Harbi diye bilinir), 1912-13 ve 1914-18 (Birinci Savaş).

19. yüzyıl başlarında patlak veren Rus-Osmanlı ve Rus-İran savaşları sürecinde Ermenistan veya Kırmanciye olarak bilinen topraklar Osmanlı devleti, İran ve Rusya arasında üçe bölündü.

Böylece Rusya, Osmanlı ve İran Ermenistanları tarzında bir yapı oluştu.

İran’daki parça başkenti Hoy olan ve Maku, Cors ve Marand’ı içeren küçük bir kesimden ibaret olup yönetsel açıdan Azerbaycan’ın bir parçasıydı. Kabaca eski Ermenistan eyaleti Vaspurakan’ın doğu parçasıyla örtüştüğü söylenebilir.

Daha önemlileri Rusya ve Osmanlı parçalarıydı.

Rusya Ermenistan’ı İran ve Osmanlı sınırlarındaki Erivan, Kars, Batum, Ardahan, Gümrü, Gence, Nahçıvan, Karabağ ve Tiflis’i içeriyordu.

En büyük parça diğer ikisinin toplamından daha büyük olan Osmanlı parçasıydı. Bitlis, Erzurum, Harput, Van, Diyarbakır’ın bir bölümü, Sivas, Erzincan, Muş ve Bayezit, bu parçanın en önemli kentleriydiler.

1828 Rusya-İran savaşında ‘Ermeni gönüllüler’ de savaşmış ve bu savaş İran’a bağlı Ermenistan topraklarını (Erivan, Ecmiadzın ve Nahçıvan Hanlığı) Rusya’nın kontrolüne sokmakla sonuçlanmıştı.

1853-54 Kırım Savaşı’nı takiben yapılan barış ancak yirmi yıl sürdü.

Osmanlı’nın kendi ülkesindeki Hıristiyanların çıkarına teklif edilen reformları redetmesi üzerine 1877 yılında yeni bir Türk-Rus savaşı patlak verdi.

1877-78 Savaşı ve sonrasında uluslararası bir soruna dönüşen Ermenistan (Kırmanciye) sorunu, Kırmanciye’nin Hristiyan nüfusunun sorununa indirgendi ve Batı (özellikle Britanya) ve Rusya’nın kaderiyle ilgilendikleri de sadece Ermeni olarak tanımlanan Hristiyan kesim oldu.

Rusya’nın mandası olacak bir devlet peşindeki Ermeniler’i en başta Rusya ve Britanya destekliyorlardı.

Rusya, 1877-78 Rus-Türk savaşında (93 Harbi) Ermenistan’ın geri kalanını da, yani Osmanlı Ermenistanı’nı da ilhaka çalıştı.

Bu savaş 13 Temmuz 1878 Berlin Konferansı’nda kararlaştırılan anlaşma hükümlerine götürdü.

Rusya, Berlin Kongresi’nde Osmanlı Ermenistanı’nın Rusya’ya ilhakını teklif etti. Ama Britanya onay vermeyince 58. Madde ile Ardahan, Kars ve Batum’la yetinmek zorunda kaldı.

Erzurum, Elazığ, Sivas, Diyarbakır, Bitlis ve Van’dan oluşan altı eyaleti (Vilayet-i Sitte) Ermenistan olarak tanımlayan Berlin Kongresi, Osmanlı yönetimini bu bölgede  reformlar yapmakla yükümlü kıldı.

Dersim, reform önerilen bölgenin (Vilayetti Sitte, Ermenistan) tam ortasında yeralıyordu.

Reform yapmak bir yana Osmanlı baskıları daha da arttı ve katliamlar oldu.

1860’larda başlamış olan Ermeni uyanışı 70’lerde ve 80’lerde Ermeni ulusal örgütlerinin kuruluşuyla sürdü.

1877-78 Savaşı ve Berlin Kongresi kararları Osmanlı Ermenistanı’nda bir ulusal yeniden-dirilişe hizmet etmişti. Osmanlı yönetiminin anlaşma hükümlerine uymayışı ve giderek artan baskısı sonraki yıllarda Ermenistan’da isyanlara yolaçtı.

Bunların ilki 1894 (1884?) yılında Sason’da patlak verdi. Sason hareketi bir Zaza-Ermeni isyanı olarak tanımlanabilir. 1890-1904 yılları arasında Erzurum, Erzincan, Van ve Diyarbakır’da da isyanlar oldu.

1908 Türk Devrimi’ (gerçekte İttihatçılar’ın darbesi) gerçekleştiğinde Ermenistan için farklı bir dönemin başlayacağı umutları doğdu. Ama beklentiler boşa çıktı.

Birinci Savaş’ın orta yerinde Osmanlılar’a karşı Ruslar’la işbirliği yaptıkları gerekçesiyle Ermeniler soykırıma ve sürgüne tabi tutuldu (1915). Bu katliam İttihatçılar tarafından aslında çok önceden  planlanmıştı.

Bu aşamada Türk milliyetçileri (İttihatçılar) Ermeni ve Dersim ulusal hareketlerinin kendilerine karşı birleşmesini önlemek için çaba sarfettiler. Onların planı ilkin Hıristiyan Ermeniler’i devredışı bırakıp daha sonra Kızılbaş Dersimliler’e yönelmekti. Nitekim 1915 yılında Ermeniler, 1937-38’de de tek düşürülen Dersimliler soykırıma tabi tutuldular.

Ermeni direnişi 1920’lere dek sürdü.

1917 Ekim Devrimi’nden hemen sonra savaşı sona erdirmek isteyen Bolşevikler Osmanlı hükümeti ile Erzincan’da bir ateşkes antlaşması yaptılar (5 Aralık 1917). Onu Brest-Litosvk’ta imzalanan barış antlaşması izledi (3 Mart 1918). Bolşevikler bu antlaşma ile 1877-78 savaşından (93 Harbi) önceki sınırlara dönmeye, Kars, Ardahan ve Batum sancaklarını Osmanlılara geri vermeye razı oldular. Mondros Mütarekesi (1918) imzalanınca Osmanlı ordusu 1914 sınırına çekildi.

Mayıs 1918’de ise Ermenistan Cumhuriyeti kuruldu.

Daha sonra bu Cumhuriyet’e bağlı kuvvetler Osmanlı Ermenistanı’na girdiler. Ermeni-Osmanlı savaşı 1920 Haziranı’na kadar sürdü. 2 Aralık 1920’de Ermeniler’le Gümrü Barış Antlaşması imzalandı.

1923’te de gerçekte İttihatçılar’ın bir hizbi ve bu geleneğin bir devamı olan Kemalistler tarafından Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ilân edildi.

Böylece hâlâ devam etmekte olan mevcut statüko oluştu.

1915 soykırımı benim düşünceme göre en azından kısmen Eski Dersimliler’i de kapsıyordu. 1937-38 Dersim katliamı, aslında 1915’in bir devamı, önceden planlanan ikinci halkasıdır.

İlkin Ermeniler, ardından paralel bir ulusal direniş sürdürmekte olan onların komşuları ve az-çok akrabaları olan Dersimliler kırıma ve sürgüne tabi tutuldular.

Böylece Türk ırkçılığına dayalı bir ulus-devlet yaratma projesinin önünde engel olarak görülen Ermeni sorunu gibi Dersim sorununun da bitirildiği ilan edildi.

Kırımların amacı da buydu zaten.

Özetlersek:

Osmanlı devleti 1231’den 1326’ya kadar tek sancaklı bir ildi. 1326 yılında Bursa’nın fethiyle ilk Osmanlı eyaleti oluştu ve devletin merkezi Bursa’ya taşındı. 1363 yılında Osmanlı devleti bir imparatorluk haline geldiğinde Asya’da Anadolu (başkenti Bursa), Avrupa’da ise başkenti Edirne olan Rumeli (Balkanlar) olmak üzere iki eyalete sahipti (Bk. Yılmaz Öztuna, Devletler ve Hanedanlar, s. 1066-1192).

Kırmanciye (Ermenistan) genelinde Osmanlı hakimiyeti kesin anlamda 1514 Çaldıran Savaşı’ndan sonra kurulabildi.

Osmanlılar Kırmanciye ve Kürdistan’ı çeşitli eyaletlere bölerek yönettiler.

Bu dönemde Dersim ve Zaza toprakları Rum (Sivas Eyaleti), Diyar-ı Bekr, Erzurum ve Van eyaletleri arasında bölüştürülerek parçalandı.

1398’de kurulan Rum Eyaleti kapsamına Divriği, Arabgir ve Sivas giriyordu. Çemişgezek, Harput, Ergani, Siverek, Eğin (Kemaliye) ve Bingöl (Kiğı hariç) 1515 yılında kurulan Diyar-Bekr Eyaleti’ne dahil edildiler.

Sınırlar ve sancaklar değiştirilerek 1534 yılında yeni bir eyalet olarak Erzurum Eyaleti kuruldu. Erzincan (Eğin hariç), Muş’un Malazgirt ilçesi ve Bingöl’ün modern Kiğı ilçesi bu eyalete bağlandılar. Kuzuçan, Hınıs, Pasin ve Mecinkerd sancakları da Erzurum Eyaleti kapsamına alındılar.

1548 yılında Diyar-ı Bekr Eyaleti’nden sancaklar alınarak Van Eyaleti kurulunca, Muş (Malazgirt hariç) bu yeni eyalete dahil edildi.

Böylece Dersim coğrafyası dağıtılmış, Kırmanc-Zazalar’la yerleşik toprakların büyük bölümü Diyar-ı Bekr ve Erzurum eyaletleri arasında bölüştürülmüştü.

Bu  idari sistemde (büyüklük sırasıyla eyalet-il-sancak), İç Dersim’in batı yarısı (Çemişgezek) Diyar-ı Bekr Eyaleti’ne, doğu yarısı Kuzuçan (Kığı dahil) olarak Erzurum Eyaleti’ne dahil edilmişti.

Esasta aynı kalmakla birlikte eyaletlerin sınırlarında zamanla bazı değişiklikler yapıldı, bazı sancaklar bir eyaletten alınıp bir diğerine bağlandılar.

Kırmanciye’de Osmanlı hakimiyetinin kurulduğu 1514 yılından Tanzimat (1839/76)’a kadarki dönemde Eski Dersim (Kalman Ocağı) genelde  Erzincan’la birlikte Erzurum Eyaleti’ne, Batı Dersim ise Diyarbekir Eyaleti’ne bağlı oldular. Ama bu bağımlılık büyük ölçüde görünüşte kaldı.

 

Tanzimat (1839) Öncesinde Kırmanc-Zaza Beylikleri

Çaldıran’la birlikte Doğu Anadolu’nun büyük bölümünde Osmanlı egemenliği kuruldu.

Şerefname’de bu dönemde bölgede mevcut olan beylikler ayrıntılı olarak anlatılmaktadır.

Burada ben bu beylikler içinden sadece Kırmanc-Zaza olanlarına kısaca değinmekle yetineceğim:

  • Sason ve/veya Hazro (Hazzo) Beyliği: ‘Azzaniler (İzzüddinler)’ diye bilinen bu emirliğin yöneticileri Şerefname’de şöyle verilirler: Mir Ebu Bekir (en ünlüsü), Hıdır, Ali  (Hıdır’ın kardeşi. Şah İsmail’e Kızılbaş kıyafeti ile gidenlerden biriydi. Şah ile sıkı bir dostluk kurmuş ve Tebriz’deki Safevi sarayında iken ölmüştü), Hıdır ve Muhammed (Birini Sason aşiretleri, diğerini Şah İsmail atadı. Aralarında iç savaş vardı. Yavuz’un Mısır seferi sırasında bu ikiliden Muhammed Yavuz’a sığındı ve onun desteğiyle sonraları Sason yönetimini ele geçirdi. 1516/7-1532/3 arasında o yönetiyordu), Süleyman, (7, 8, 9, 10), Bahaddin (Onun döneminde Sason eyleti ve beyliğine Hazzo denmeye başlandı), Saruhan (1579’da Gürcistan’a bağlı Çıldır’da Osmanlılar safında Kızılbaşlar’la çarpışırken öldü), Muhammed (1579-1596) ve Ahmet (1596-?). Sason Krallığı’nın orijini ve erken tarihi için bu kitabın önceki bölümlere bakınız.
  • Erdelan Prensliği veya Goran Beyliği (1168-1867): Şeref Han’ın ‘İran Kürtleri’ dedikleri gerçekte Goranlar’dır. Onun adını verdiği belli başlı Goran aşiretleri Siyah Mansuri, Çegni, Zengine ve Pazukiler’dir. Bunlardan Pazuki aşiretine Akkoyunlular ve Safeviler döneminde Erçiş, Adilcevaz, Eleşkirt, Malazgirt, Kiğı ve Hınıs yönetimleri verilmiştir. Goranlar’ın bir dalı olan Pazuki aşireti veya beylerinin Sıwedi (Surek) aşiretine mensup oldukları da kaydedilir. Bu durum Surek/Sıwedi aşiretinin Goran olduğuna işaret eder. Pazukiler’in en ünlüsü olan Çolak Halit bir keresinde Şah İsmail tarafından ‘Kürdistan Beylerbeyi’ olarak atanmıştır. Çepakçur (Bingöl) ve Genç beyliklerini bir dönem için Safevi yandaşı olan Pazuki aşireti yönetti. Kığı, Pazukiler’in yoğun yaşadıkları bir yerdi. Bir aralık çok güçlenen ve bağımsızlık ilan eden Çolak Halit, Çaldıran’dan sonra Yavuz Selim tarafından öldürtüldü. 1514 savaşından sonra Kürdistan’ın ikiye bölündüğü yaygın bir kanı olmakla birlikte, ‘İran Kürdistanı’nın o tarihte gerçekte Goran olduğu düşünülürse, bu sırada ikiye bölünmüş olanlar Kürtler’den çok Kırmanc-Zazalar’dır (Diğer ayrıntılar için bu kitabın IV. Bölümü’ne bakınız).
  • Çemişgezek Beyliği: Melik-Şahiler veya Melkişiler diye bilindiler (bu emirliğin tarihi için IV. Bölüme bakınız).
  • Dünbülü/Dümbuli Beyliği: Merkezleri Hoy ve o civardaki Sökmen-abad olan Dümbüliler, Ezdi idiler. Bu aşiret 1514 savaşının olduğu Güney Azerbaycan’daki Çaldıran’ın yanısıra Ebka ve Süleymansaray taraflarında da vardı. Minorsky, bu aşietin bir Bohtan aşireti olduğunu yazmaktadır. Şerefhan da onlara ‘Dümbul-i Boht’ demektedir. Sonraları buradan Azerbaycan’a göçedip Hoy’a bağlı Sekman-abad (Sukman-abad, Söğman-abad) nahiyesine yerleşmiş ve burada bir beylik kurmuşlardır. Akkoyunlular döneminde kendilerine Şemdinan ve Hakkari’nin bir bölümünün de yönetimi verildi. Şah Tahmasp, Hoy ve Sukman-abad’ı ayrı bir eyalet haline getirip onlarda bıraktı. Dümbüliler, Sultan Süleyman zamanında Kotur, Bargiri, Abağa, Süleymansaray ve Çaldıran’ı da ilhak ettiler. Bir 19. Yüzyıl kaynağı onların Şii olduğunu ve artık Türkçe konuştuklarını kayddeder.
  • Sıwedi (Sııvıdi, Surek) Beyliği: Şerefname’nin çevirmeni M.A.A, Surek sözcüğünün Kırmızı veya Kırmızıcık/Kızılcık demek olduğunu söyler. Bu beylik Siverek’in kendisinde değil, Abbasiler peryodunda veya Haçlı Savaşları sırasında Siverek’ten göçüp gelenler tarafından Genç ve Bingöl (Çebakçur, Chanzit)’de kurulmuştur. Yöneticileri, Şii oldukları söylenen Bermek-oğulları’dır. Safeviler’in Çaldıran yenilgisinden sonra yıkılmıştır.
  • Palu-Bağin, Piran-Eğil ve Çermik-Berdenç Beylikleri (Mırdasiler): Bazen hep birlikte Eğil Beyliği veya Mırdasi Hükümdarları (Mırdas Beyleri) başlığı altında işlenen Eğil, Piran, Palu-Bağin, Berdenç ve Çermik beylikleri 1030’lardan itibaren Mırdasiler tarafından yönetilmiş veya bu aşirete dayanmışlardır. Kilaboğulları diye de bilinen Mırdasiler Eğil’e 1030’da Halep’ten gelmişlerdir. Rivayete göre bu beyliklerin tarihi Abbasi soydan olduğu söylenen Pir Mansur adında birinin Hakkari taraflarından Eğil’e gelerek Piran (Dicle) civarında yerleşmesi ve burada bir ocak kurup yörede yerleşik bulunan Mırdasileri ve diğer aşiretleri kazanması ile başlamaktadır. Pir Mansur’dan sonraki yöneticilerin adları şöyledir: Pir Musa, Pir Bedir, Bulduk (Selçuk istilası sıraları), İbrahim, Muhammed. Muhammed’den sonra onun üç oğlu İsa, Timurtaş ve Hüseyin yönetmişler. İsa Eğil’i; Timurtaş Palu, Bağin Kalesi ve dolaylarını; Hüseyin ise Çermik ve Berdenç’i yönetmiştir. Şerefname’deki bilgilere göre Palu Beyliği’nin ilk yöneticisi Eğil hükümdarı Muhammed’in oğlu Emir Timurtaş’tır. Onu takiben Şeref-Name’nin yazıldığı 1597 yılına kadar şu isimler yönetmiş: Hamza, Hüseyin (Akkoyunlular’ın çöküş dönemi), Cemşid (Safevilere karşı Osmanlılarla tavır aldı. Bir aralık Palu Beyliği’nin yönetimi Kızılbaşların eline geçtiyse de Yavuz Selim tarafından geri alındı), Hüseyin, Hasan (1577-1580 arasında yönetti), Süleyman (1580-?), Yusuf, Ahmet (?-1593), Süleyman (ikinci kez, 1593-97). Sonraki Palu beyleri Timurtaş’ın, Çermik beyleri ise Hüseyin’in soyundan inmeydiler. Çermik Beyliği, bir süre Kızılbaşların (Safevilerin) yönetiminde kaldıktan sonra Yavuz Selim’in desteğiyle Muhammed adındaki yönetici zamanında geri alınmış ve o tarihten itibaren Osmanlı devletine bağlanmıştır. Şeref Han’ın kaydına göre Şerefname’nin yazıldığı 1597 yılında bu beyliği halen Muhammed yönetiyordu.
  • Şırvan/Şervan Beyliği (1264-?): Van Gölü çevresindeki bu emirliğin toprakları Adilcevaz, Erciş, Bargiri, Avıl, Eruh, Kıfre ve Sebistan kalelerini içeriyordu. Şerefname’de kayda geçen bir rivayete göre bu beyliğin kurucuları Kafkaslar’daki Büyük Şirvan krallarının (Şirvanşahlar) soyundan gelen üç kardeşti. Yöneticileri: Hasan, Muhammed Gewr (Hasan’ın beş oğlundan biri. Babası sağken Sebistan kalesinin emiriydi. Babası ölünce Kifre hükümdarı oldu), Ebdal (M. Gewr’in oğlu), Şah Muhammed (M. Gewr’in torunu. Kürt beyleri bölgede kendi yönetimini kuran Şah İsmail’e bağlılık bildirmeye gittiklerinde, onlarla birlikte olan Sason Emiri Ali ile Kifre/Şirvan emiri bu Mir Şah Muhammed hariç, gerisi tutuklandılar. Zaza olan bu ikili Şah’a Kızılbaş giysileri ile gittiler), Muhammed ( Bargiri kalesini yönetiyordu. Şah İsmail’le iyi ilişkileri vardı), Ebdal (Şah İsmail yandaşı), Mahmut, Hasan Kurneli (Sultan Selim’in Divanı tarafından atanmıştı), Zeynel (1567-1597), Ebdal (1597-?). Bu emirliğin yöneticileri Şirvan Emiri Muhammed Gewr’in çocukları ve torunlarıydılar. Muhammed Gewr, Dersimli Derviş Gewr’le aynı nisbeyi (Gewr) taşımaktadır.
  • Zırkan Beyliği (Ezrakiler): Şerefname’nin aktardığına göre İmam Ali soyundan gelenler tarafından kurulmuş olan bu beylik, Derzini, Gırdıkan, Atak ve Tercil kalelerini kapsıyordu. Yöneticileri Seyit Hasan bin Abdurrahman’ın soyundan idiler. Bu adam Mavili Şeyh/Seyit anlamında Şeyh-i Ezraki (Seyit Hasan Ezraki) diye de bilinmiştir. Şerefname’nin kaydettiği rivayete göre Emir Artuk zamanında Şam’dan gelip Mardin’e yerleşmiş ve Artuk’un kızıyla evlenmiştir. Ona Tercil Mardin ve çevresinin yönetimini veren Emir Artuk bin Ekseb olmuştur. Akkoyunlular zamanında Bitlis beyliği de bir dönem için Zırkanlılar’a verilmiş gibi. Zırki adının Ezrak sözcüğünden türediği söylenir. Derzini beylerinin ilki olan Hamza, Şah İsmail Safevi’ye bağlı iken, ondan sonraki Muhammed Yavuz Selim’e bağlandı. İlk Atak beyi Zırkanlı Ahmet bin Mir Muhammed, Şah İsmail’in çağdaşı olup ünlü biriydi. Şah İsmail, ‘Diyarbekir ve Kürdistan’da hakimiyet kurduğunda Atak’ı Kızılbaş aşiretlerden Kaçarlar’a verir (1508). Ama Çaldıran yenilgisini takiben Safeviler’in bölgedeki valisi Han Muhammed Ustaclu öldürüldü ve Kızılbaşlar’ın yönettiği topraklar Kürt aşiretleri tarafından savaş yoluyla ele geçirildi. Bu sırada ele geçirilen yerlerden biri de Atak oldu ve bu kalenin yönetimi Yavuz Selim’in onayıyla geri Zırkanlı Ahmet’e verildi. Ben, bir Şii olduğu söylenen Mayyafarkin ve Amed Tarihi’nin yazarı İbn’ül Erzak El Farıki’nin Zırkanlılar (Ezrakiler) ile ilişkili olabileceğini düşünüyorum.
  • Kilis Beyliği: Şerefname’nin kaydettiği rivayete göre Kilis beyleri kardeş yada amca çocukları oldukları söylenen Şemseddin (Şemu, Şenbu), Bahaddin (Behdin) ve Menteşa (Mend) adındaki üçlüden Menteşa’nın soyundan gelmeydiler. Hakkari beyleri Şemseddin’in, İmadiye beyleri ise Bahaddin’in soyundan idiler. Mend, Eyyübiler’le işbirliği yapmış ve kendisine Antakya dolayındaki Kusayr nahiyesi verilmiştir. Buraya yerleşen Mend (Menteşe) ve aşireti daha önce o yörede yerleşik bulunan Yezdiler’in kendisine katılımı ile güçlenip ünlenir, Cun ve Kilis taraflarının egemeni haline gelir. Bu sırada Eyyübiler tarafından Şam ve Halep beylerbeyi olarak atanır ki, burası Halep, Şam ve Hama’dan Maraş’a dek geniş bir alana yayılmış bulunan Yezdiler’in yoğun yaşadığı bir bölgeydi. Kilis Emirliği’nin yöneticileri Şerefname’de şu şekilde verilmektedirler: Mend (Menteşe), Arab (Mend’in oğlu), Cemal, Ahmet (Bunun döneminde 1264’te Eyyübi devleti çöktü. Onların toprakları 1250’de doğan ve Yavuz’un 1516’daki Osmanlı seferine dek yaşayan Memlükler’in eline geçti. Mısır memlükleri Harput ve Malatya’ya dek etkindiler), Habib, Kasım, Şeyh İzzeddin (Yavuz’un 1516/7’deki Mısır seferi sıralarında Memlükler’e bağlı Kilis emiri bir Yezdi şeyhi olan bu İzzeddin’di. Onun çocuk bırakmadan öldüğü, böylece Osmanlılar’ın kontrolüne geçen Kilis Eyaleti’nin Canpolat Bey’e verildiği kaydedilir). Bu beyliğin Yezdi olduğu anlaşılmaktadır. Batı Anadolu’daki Menteşe Beyliği de bence Yezdiler ve Menteşe aşireti ile ilişkili olabilir.

 

 

Dersim-Kızılbaş Sorununun Tarihsel Kökeni ve Evrimi (Uluslaşma Süreci ve Ulusal Hareket)

Kırmanciye’de Osmanlı egemenliği ancak ilkin rakip Akkoyunlular’la ve daha sonra da Safeviler ve Kızılbaşlar’la uzun ve kanlı savaşlar sonucunda kurulabildi.

Akkoyunlu-Osmanlı çatışmasında Akkoyunlular’ın tarafında gördüğümüz Dersim, Safevi-Osmanlı çatışması döneminde ise başlangıçtan itibaren Safeviler’in tarafındadır.

Ama ilkin Akkoyunlular’ın (1473), sonra da Çaldıran Savaşı (1514)’nda Safeviler’in yenilgisi olayların seyrini değiştirir ve yalnız kalan Kırmanciye’nin sonraki tarihi ve kaderi üzerinde belirleyici denebilecek bir rol oynar.

Yüzlerce yıl sürecek olan Kızılbaşlar’ın tek tek tespiti, izole edilmeleri, ya inançlarını bırakma ya da kırımlar yoluyla ortadan kaldırılma seçenekleri arasında tercihe zorlanmaları peryodu başlamıştır artık.

Türkler’in Tarihi adlı kitabında Doğan Avcıoğlu’nun işaret ettiği gibi Selçuklu ve Moğol yönetimlerinin çöküşünden sonra, yani 14./15. yüzyıllardan itibaren Anadolu’nun doğusu ile batısı birbirlerinden ayrı ve farklı bir doğrultuya girerler.

Avcıoğlu’na göre Türkiye’de bir ‘Doğu Sorunu’nun  ortaya çıkması bu döneme rastlar.

Doğu Sorunu’nun başlangıcı Avcıoğlu’nun küçük bir “Doğu Anadolu Devleti” (siz Kırmanciye Devleti diye anlayın) olarak tanımladığı Diyarbakır başkentli Akkoyunlu devletinin doğuşu (özellikle Uzun Hasan dönemi) veya Karamanlılar peryodu kadar geriye götürülebilirse de, bence bu sorunun kesin başlangıç noktası Kırmanciye’nin Osmanlılar tarafından işgal ve ilhak edilmesi ve buna karşı gelişen direniştir.

Bu direniş ne Ermeni, ne Kürt, ne de başka birilerinden, ama Kızılbaşlar’dan geldi. 1500’lerden Tanzimat (1839)’a kadar yaklaşık üç asır boyunca Osmanlı egemenliğine karşı direnenler, Osmanlı’nın yaşam hakkı tanımadığı ve imhayı amaçladığı Kızılbaşlar oldu.

Başka deyişle ‘Doğu Sorunu’ denen şey, bir Kızılbaş Sorunu (Alevi Sorunu) olarak başladı ve Tanzimat’a kadar da öyle kaldı. Kendisini dinsel görünüm altında dışa vuran sosyal ve siyasal bir sorundu bu. Bu dönem boyunca ne bir Ermeni Sorunu, ne de Kürt Sorunu mevcuttu. Üstelik Kürtler Osmanlı’nın ayrıcalıklı müttefikleri idiler.

Altı çizilmesi gereken bir tarihsel gerçektir bu.

Halk arasında bugün hala revaçta olan Alevi Milleti (Mılete Elevi) konseptinin, yani Alevilerin ayrı bir ‘millet‘ olduğu fikrinin işte bu tarihlerde doğmaya başladığını ve 38 direnişçilerinin kafasındaki toplum ve yönetim modelinin de bu deneyimden esinlendiğini, yani kabaca Safevi modelinde bir ‘Kızılbaş devleti‘ olduğunu not etmeliyim. Sonraki asırların baskı, kırım, kuşatma ve tecrit koşulları içinde giderek netleşip pekişecek olan bu görüşün temelinde Safevi (Yesevi) devrimci hareketinin faaliyeti, özellikle de 1501/2 yılında Safevi devletinin kuruluşu ve Kızılbaşlığın bu devletin resmi dini olarak deklere edilmesi olgusu yatmaktadır. Wild Life Among The Koords (London, 1870) adlı kitabında Major Frederich Millingen, ‘Doğu’da din milliyetin sinonimidir’ derken haksız değildir. Dilin önemsenmediği bu devirde birliği yaratan özellikle Kızılbaş inancıydı. Bağlı olarak Kırmanciye ve Dersim hudutları da bugün aydın çevrelerde yapıldığı gibi dilin değil, dinin ve kültürün hudutlarıyla tarif ediliyordu. Bu tarif Osmanlı idari bölünümünde kabaca ilkin Rum Eyaleti’ne, daha sonraları ise başkenti Sivas sancağı/kenti olan Sivas Eyaleti (eski Kapadokya) ve yakın çevresine denk düşüyordu. Burası Kızılbaş ayaklanmalarının merkez bölgesiydi. Gelenekteki Pir Sultan-Hızır Paşa çatışması da burada cereyan etmiştir. Sözünü ettiğimiz gelenekteki Sivas’tan modern Sivas kenti değil, onun da bağlı bulunduğu Sivas Eyaleti (Eyalet-i Rum) anlaşılmalıdır. Dinsel, etnik ve ekonomik olmak üzere iki-üç yönlü baskı altında bulunan sade halkın hudut tarifinde (modern aydın tabakasının dil-eksenli tarifinde değil) bugün de yaklaşık bu düşünce egemendir.

Dersim direnişlerinin veya yurtseverliğinin sancağı da 1514‘ten 1938‘e kadar yaklaşık 500 yıl boyunca Kızılbaşlık (Alevizm) olmuştur. Son 500 yılın tarihsel pratiği, Dersim direnmelerinde Kızılbaşlık (Safevilik) faktörünün gerçekten de önemli rol oynadığına işaret eder.

Dersim, Tanzimat’a gelindiğinde Kızılbaş özgürlüğünün yaşatılabildiği tek toprak üssüydü. Baskıdan kaçanların kendi can güvenlikleri için Dersim dışında gidebilecekleri başka bir sığınak mevcut değildi. Anadolu’da işgal edilememiş ve boyun eğdirilememiş tek coğrafya parçası Dersim’di.

Tanzimat’tan itibaren giderek Dersim adını alan sorun, Tanzimat’a kadar Kızılbaş Sorunu’nun bir parçası olarak mevcuttu. Kızılbaş Sorunu, Tanzimat sonrasında adım adım ekseninde Dersim olan ve esas olarak Dersim tarafından temsil edilen bir soruna dönüştü.

Tanzimat’tan 38’e kadarki süreçte, özellikle Birinci Savaş yılları ve hemen sonrasında Dersim’in kendisinde uzun süredir tek başına kalmış olmasının ve etnik farklılığının da katkısıyla bir Dersim fikri (Dersim’in etrafından farklı ve ayrı bir ulus olduğu düşüncesi) ve yanısıra Türk askeri kaynaklarının deyimiyle ‘Dersim’in istiklali’ (Bağımsız Dersim) fikri oluştu. Dersim’de uzunca bir süre fiili planda zaten bir özyönetim mevcuttu. Bu statü, uluslararası bir tanınmadan yoksun da olsa, 38’e dek sürdü. Kısacası Dersim fikri ve özgür-bağımsız bir Dersim talebi yaşanmakta olan pratikten çıkmışlardı ve fiili durumla  tutarlılık taşıyorlardı. 38 İşgali ve soykırımı sonrasında bu fikirler karartıldı ve giderek unutuldu. Desmala Sure’nin yaptığı yüzyıllık Dersim direnişleri çağının bu fikirlerini, yani Dersim’in ayrı bir ulus olduğu fikri ve öz-yönetim talebini bilince çıkarmak, yeniden canlandırmak ve programlaştırmak oldu. Dersim’in direndiği ve bu sayede özgür yaşadığı bir çağda kendisi hakkında ne düşündüğü, bir soykırımla işgal edildikten sonraki döneme kıyasla çok daha önemliydiler.

Dersim-Kızılbaş Sorunu’nun doğuşu ve 1500’lerden günümüze kadarki tarihsel evrimi kısaca bu şekilde özetlenebilir. Açık ki, tarih, 1514-1839 sürecinde Kızılbaş Sorunu, 1828/1839-1938 sürecinde ise Dersim Sorunu olarak tanımlanmış olan ve birbiriyle tamıtamına örtüşmeseler de kesinlikle ilişkili olan iki siyasal sorun ortaya çıkarmıştır.

Bu sorunlara Kürt veya Zaza patenti yapıştırmak, bugünkü ideolojik duruşlara ve politik taleplere meşruiyet kazandırmak için tarihte dayanak arama çabasıdır. Bu tür çabaların tarihsel ve pratik bir değeri yoktur. Çünkü Dersim, 38 öncesinde Kürdistan veya Kürt bağımsızlığı için mücadele etmedi. Ama Mütareke Dönemi denen yıllarda doğan fırsatı değerlendirmek için Kürdistan’ın kendisinde bir varlık olmayı başaramayıp sadece dış destekle iş gören Kürt milliyetçileri kendi taleplerini Dersim direnişini kullanarak güçlendirmeyi denediler. Öyle görünüyor ki, Kürdistan Teali Cemiyeti’yle ilişkili olan ve bu cemiyetin Ümraniye’deki şubesini kuran Koçkirili Alişan ve Haydar kardeşler ile bu ikilinin etkisinde kalan Mehmet Nuri’den bu konuda bir ölçüde destek de buldular. Böylece zorunluluklar nedeniyle İç-Dersim’deki direnişi dışarıya karşı temsil tekeli edinen, ama muhtemelen hepsi Dersim’in Kürtçe konuşan aşiretlerine mensup olan bu figürler, anlaşıldığı kadarıyla olayı kendi kişisel çıkar ve eğilimlerine uygun bir yorum  içinde sundular. Kimbilir, belki de onlar böyle yapmakla Dersim Sorunu’nun özgünlüğünü bilmeyen dış dünyanın Kürdistan konusundaki olumlu yaklaşımdan kendilerince yararlanmayı düşündüler. Başka deyişle iki tarafın ilişkilerinde karşılıklı bir yararlanma da sözkonusu olabilir.

Dersimliler’in orijinal ve esas çekirdeğinin Mamakanlar’dan oluştuğunu ve buna daha sonraları Part bir öğenin de katıldığını uzunca ve tekrar tekrar anlattım. Bu ilk çekirdeğe daha geç dönemlerde katılan etnik unsurlara da değindim. Böylece modern Dersim’in etnik bakımdan saf değil, ama bir senteze tekabül ettiğini ortaya koydum. Dil ortaklığı boyutuna aşırı vurgu düşerek bu sentezi kendisinin redettiği tekil bir adla ve ısrarla Zaza olarak tanımlamak isabetli değildir. Dersim içinin kendi bileşiminde Zaza dediği aşiretler Suran, Çarekan, Ciban ve Yusufan aşiretleridir. Bunların Dersim içi ve yakın çevresinde belirmeleri geç bir tarihe denk düşer. Üstelik Çarekan ve Suran adlarının Dersim’de akla getirdiği ilk şey, İç-Dersim’i Tanzimat’tan 38’e kadarki süreçte kuşatma altında tutmuş olan derebeylik rejimidir. İç-Dersim’i çevreleyen bu derebeylerinin genel tutumu özgür ve direnen İç-Dersim ile devlet arasında değişen güç dengelerine bağlı olarak gidip gelmek, kim güçlüyse ona yanaşmak olmuştur. Kısacası Dersim içini onun redettiği, Sünnilik, derebeylik ve işbirlikçilik gibi yorumladığı bir kavramla tanımlamak bir dayatmadır. Bu tür dayatmalar sonuçta gönüllü birliklere değil, ayrılıkları ve farklılıkları daha da derinleştirmeye hizmet eder. Kökleri milliyetçilik çağı öncesinde yatan siyasal sorunları etnik aidiyetle veya sadece bu boyutla açıklamak doğru değildir. Sonraki 500 yılın tarihsel ve siyasal pratiğini, dinsel-siyasal bölünmeleri ve gelenek farklılığını da görmezlikten gelen bu tutum, dil birliğinden ileri gelen ortaklığı milliyetçi zorlamalarla bir ayniyet ve özdeşlik gibi yorumlamaktadır. Dersim Sorunu’nun özgünlüğünü görmeyerek, çok yeni bir olgu olan Zaza uyanışını yüzlerce yıl gerilere dayanan bir siyasal sorunla karıştırmaktadır.

Yukarıda sözünü ettiğim beş asırlık tarihsel evrimde halkımızın kahramanlık çağının son büyük önder kuşağını temsil eden Şah Cüneyt’in, Dersimli Şah Hasan (Uzun Hasan)’ın, Şah Haydar (Pir Sultan, Seyit, Düzgün Bava)’ın ve oğlu Şah İsmail’in adları; 1514 (Çaldıran), 1839 (Tanzimat) ve 1938 (Soykırım) tarihleri çok kritik dönemeçlerdir.

Aşağıda burada sözünü ettiğim bu beş asırlık süreçte yeralan başlıca olayların bir özetini vereceğim.

Unutmamak gerekir ki bugünkü ideolojik-siyasal eğilimlerin, bölünme ve çatışmaların bir bölümü 1500’ler, bir diğer bölümü de Tanzimat sonrasında şekillenmeye başlamış, TC’nin kuruluşunu takiben varlıklarını sürdürmüşlerdir. Sözgelimi Zazaca, Türkçe ve Kürtçe konuşan nüfus içinde etkileri bugün de sürmekte olan dinsel-siyasal çatışmanın kökleri 1500’lü yıllar kadar gerilere dayanır. Bu bölünme geçen beş asırlık süreçte birbiriyle çatışmalı iki siyasi gelenek yaratmıştır. Örneğin Kırmanc-Zaza bölünmesinin ekseninde tamda bu gelenek çatışması vardır. Dımılki konuşan halkın direnişinin bir-iki istisna dışında hep Dersim tarafından temsil edilmiş olması bir tesadüf değildir.

Dersim-Kürt ilişkilerinin arkaplanı da 1500’lü yıllardan itibaren yaşanan bu aynı süreçte yatmaktadır.

Bu ilişkilerin bazı boyutlarına kısaca dikkat çekmek istiyorum.

R. Olson, Şeyh Ubeydullah Nehri hareketini ilk Kürt ulusal hareketi olarak tanımlar. ‘Kürt’ diye bilinen Nehri ailesi gerçekte Gilan orijinliydi.

İlk Kürt örgütlerinin en önemlisi ve tüm Kürdistan çapındaki ilk örgüt, 1918’de İstanbul’da kurulan Kürdistan Teali Cemiyeti’ydi. Bu örgütün kurucusu Seyit Abdülkadir, Ubeydullah’ın oğlu olup aynı Gilani aileye mensuptu. Abdülkadir Geylani’nin soyundan gelen ve başlangıçta onun kurduğu Kadiri tarikatına mensup olan bu şeyhler, Şemdinan’ın merkezi Nehri’ye yerleştikten sonra Nehri Şeyhleri diye ünlendiler ve zamanla tarikat değiştirip Nakşibendiliğe girdiler.

Kürdistan Teali Cemiyeti içinde Alişer, Mehmet Nuri ve daha başka Dersimli öğeler de vardı. Dersimli aydınlar arasında Kürt milliyetçiliğinin ilk kez az-çok kabul görmeye başlaması da Batı desteğiyle bir Kürdistan kurulacağı beklentisinin güçlü olduğu bu döneme rastlamaktadır (1918-20). Ama yakından incelendiğinde bu örgüt içinde Kürt milliyetçiliği ile Dersim yurtseverliği veya Alevizm arasında problemler yaşandığı kolaylıkla görülebilir.

Irak’ta 1918 yılındaki ilk Kürt isyanına öncülük eden ve 1922’de Süleymaniye’de kendisini ‘Kürdistan hükümdarı’ ilan eden Şeyh Mahmut’un mensup olduğu Berzenci şeyhleri ailesi de Goran ve Ehl-i Hak kökenliydi.

1950’lerin sonunda Türkiye’de ‘Doğuculuk’ biçimi altında yaşanan ulusal uyanış Kırmanc-Zazalar’ı da kapsadı. Demokrat Parti hükümetinin 1959’da ‘Kürtçü’ oldukları gerekçesiyle tutukladığı 49’lar ile darbe sonrasında 27 Mayısçılar’ın aynı gerekçeyle Batı’ya sürgün ettikleri 55’ler arasında sayıca az da olsalar M. Ali Demir, Niyazi Okaygün, Sait Kırmızıtoprak ve Faik Bucak gibi Kırmanc-Zaza kişiliklere de rastlanır. 1974/75 sonrasında kurulan Kürdistan örgütlerinde Kırmanc-Zaza aydınları daha önemli bir yer işgal ettiler. Bu, eksende Kürt sorununun bulunduğu bir ayrışmada Kürdistan hareketine (ezilen ulusa) verilen anlamlı bir destekti. Önemli bir kavşakta Türk şövenizmi ve milliyetçiliğine karşı ortaya konmuş onurlu bir tavırdı. Ama bu dönemin Kürdistan örgütleri arasında veya içinde Dersimli ve Alevi öğeler ile Kürt milliyetçiliği arasında bir sürtüşme hep varoldu. Açık yada örtülü biçimler altında yaşanan bu sürtüşmenin nedenlerinden biri Kürt hareketinin Dersim ve Aleviler’e bakışındaki çarpıklıktı.

Sürece önyargısız bakıldığı taktirde Sait Kırmızıtoprak’tan başlayarak Kürdistan hareketinde devrimci ve sosyalist eğilimde ısrar edenlerin özellikle Dersimliler ve Aleviler olduğu görülecektir. Biraz da bu nedenle Kürt hareketinde Dersimi öğelere genelde ‘yabancı’ gözüyle bakılmış, açıkça ve yüksek sesle telaffuz edilmese de Tekoşin gibi Dersimi yönü ağır basan örgütler ‘Kürt’ sayılmamıştır. Daha 1978/9’da PKK’nın Kürt hareketine yönelik bir derin devlet tertibi olduğunu açığa çıkaran Tekoşin hareketi, devlet destekli PKK saldırıları karşısında yirmi yıl boyunca yalnız bırakılmıştır.

Kırmanc-Zaza sorununun bilince çıkarıldığı 1980’li yıllardan bu yana yaşananlar kökleri gerilere dayanan gelenek çatışmasının rolünü daha açık biçimde ortaya koymuştur.

Müslüman kesimde Nakşiliğin etkisi bu çatışmayı derinleştiren bir rol oynadı. Bu tarikatın Anadolu’ya ilk kez Fatih Sultan Mehmet zamanında Irak ve Suriye üzerinden sokulduğu, Sünni Osmanlı sultanlarından rağbet ve destek gördüğü kaydedilmektedir. Doğu Anadolu’da Osmanlı hakimiyetinin kuruluşu ve Kızılbaş kırımları sürecinde Nakşiliğin aktif rol oynadığı, önce Osmanlı, sonra da TC yönetimleri tarafından Dersim’e ve Kızılbaşlığa karşı kullanıldığı, Türkiye ve Kürdistan’da genelde gericiliği beslediği sır değildir.

Kürtler ve Zazalar arasında Nakşiliği yayan Mevlana Halid’in ailesi oldu. Onun kurduğu kol ‘Halidiye’ diye ünlendi. Kürt hareketinde ve Şeyh Sait’in Zaza isyanında Nakşi şeyhleri önemli rol oynadı. Nehrili Şeyh Ubeydullah, Mustafa Barzani ve Palulu Şeyh Sait Mevlana Halid’in halifeleri olan Nakşi şeyhlerinin soyundan gelmeydiler. Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler başlıklı kitabında Ziya Gökalp’in yazdığına göre Nakşibendi şeyhi Mevlana Halid de Şehrizorlu bir Awroman, yani Goran’dı.

Aslında yakından incelediğinde Kürtler’in ruhban sınıfının çekirdek olarak Gilani veya Goran orijinli olduğu görülecektir.

 

Osmanlı ve Türk Yönetimlerine Karşı 500 Yıllık Mücadele

Çaldıran yenilgisini takiben çok geçmeden Kırmanciye (Ermenistan) genelinde henüz kendini güvence de görmese de Osmanlı hakimiyeti kurulur ve Çemişgezek Beyliği bile sadece ismen de olsa Osmanlılar’a tabi hale gelir.

Osmanlı’nın yaptığı yeni idari bölünümle birlikte Kürdistan adının genişletilerek kullanılması ve giderek Kırmanciye (Ermenistan) adının yerini almaya başlaması da bu döneme rastlıyor.

Kürt öğenin yayılması ve güçlenmesi bu dönemin dikkat çeken yönlerinden biridir. Böylece bir ve aynı ülke Ermenistan ve Kırmanciye adlarının yanısıra Kürdistan olarak da bilinmeye başlar ki, bunlar bir ve aynı coğrafyanın alternatif adları olarak hâlâ kullanımdadırlar. Bunda Kürt-Osmanlı ittifakının ve müttefik Kürtlere tanınan ayrıcalıkların rolü büyüktü. Bu durum Kırmanciye’yi yurt edinmiş üç eski ve komşu halkın, Ermeniler, Kırmanc-Zaza’lar ve Kürtler’in çağlar içinde değişen konumlarına ve karşılıklı güç dengelerine de ışık tutmaktadır.

Çaldıran’da Safeviler ağır bir yenilgi alarak etkisizleşmiş olsalar da Osmanlı’nın Safevi (Kızılbaş) korkusu sürüyordu. Kırmanciye sathındaki Safevi yandaşı güçlü Kızılbaş varlığı, özellikle Osmanlı’nın henüz doğrudan hakimiyet kuramadığı Dersim’in zor coğrafyası, aşiret yapısı, silahlı olması ve Kızılbaşlığı Osmanlı’yı ürkütüyordu. Üstelik Moğol istilasından Yavuz Selim’in Çaldıran savaşına giderken yol boyunda yaptığı Kızılbaş kırımına kadarki süreçte Dersim ağzına kadar dolmuş, her an taşabilecek bir büyük sığınağa dönüşmüştü. Dersim’in taşacağı korkusu 1938’e dek merkezi yönetimlerin korkulu rüyası olmaya devam etti.

Çaldıran sonrasında yeralan Osmanlı-Safevi çarpışmaları sürecinde (1533-34/36, 1548-49, 1553-55, 1578-90, 1603-1612, 1615-18, 1630-39, 1722-27, 1730-54, 1775-79 ve 1821-23), Dersim ve Kızılbaşlar kendilerini bir iç-tehdit (iç-düşman) olarak gören ve toptan imha siyaseti güden Osmanlı yönetimine karşı Safeviler’i desteklemeyi sürdürdüler.

Sorun, bir varlık yokluk kavgasıydı.

Aşağıda beş asırlık bu kavgayı 1514’ten 1839’a ve 1839’dan 1938’e olmak üzere iki döneme ayırarak ele alacağım.

 

Birinci Aşama: 1500’lerden Tanzimat’a (Kızılbaş ve Celali Direnmeleri)

Hepsi 15’inci yüzyılda yeralan Şeyh Bedrettin olayı (1413-1421), Şah Cüneyt, Şah Hasan ve Düzgün Bava (Şah Haydar Safevi, Pir Sultan)’nın girişimleri Osmanlılar’a karşı mücadelenin erken evresidir. Sonraki Kızılbaş ayaklanmaları 16.-18. yüzyıllar arasına, sürmekte olan Safevi-Osmanlı çatışması peryoduna denk düşerler. Dersimliler tüm bu ayaklanmalara aktif şekilde katıldılar.

İlkin 1511 yılında Hasan Halife ve oğlu Şah Kulu (Baba Tekeli, Karabıyıkoğlu, Osmanlı kaynaklarında Şeytan Kulu)’nun isyanlarını görüyoruz. Teke Eli’nden (Korkudili ilçesine bağlı Yalımlı köyünden) olan bu ikili kaynaklara göre Safevi Şah Haydar’ın halifeleriydi ve halkı Şeyh Haydar’a çağırıyorlardı. Dersim geleneğinin bu ikiliye de bazı referanslar içerdiğini sanıyorum.

Çaldıran-öncesine rastlayan bu ayaklanmanın etkileri İç-Dersim ve Erzincan’a dek yayıldı.

Ardından Dersim (Çemişgezek)’de üstlendiği anlaşılan Nur Ali Halife (Nureddin Halife)’nin Şah İsmail adına yeni bir ayaklanma başlattığını, Sivas’ı kuşatıp halifesi olduğu Şah İsmail adına hutbe okuttuğunu görüyoruz (1512).

Bunu Yavuz’un 1514’teki Doğu seferi ve bu sırada yapılan Kızılbaş katliamı izledi.

Çaldıran’la birlikte Safevi yükselişi önlendi.

Güçler dengesinin Kızılbaşlar aleyhine döndüğü Çaldıran-sonrasının acımasız baskı ortamında bu kez daha çok savunma amaçlı Kızılbaş direnmeleri patlak verdi. Yozgat dolaylarında başlayan Baba Zünnun (1527), Kalender Çelebi  (1527), vd gibi.

Balım Sultan’ın kardeşi olan Kalender Çelebi önemli bir kişilikti. Ortaya kayduğu direniş de tek kelimeyle müthişti. Onun bu direnişi bazı kaynaklarda bir ikinci Babai isyanı olarak tanımlanır.

18. yüzyıldan itibaren ayaklanmaların hızı kesilmiş görünür.

1826’da Yeniçeri Ocağı tasfiye edilir ve Alevi/Bektaşi ocakları devlet tarafından Nakşiler’e devredilir.

19. ve 20. yüzyıl Kızılbaş direnmeleri ağırlıkla Dersim damgası taşırlar.

16’ıncı ve 17’inci yüzyılda tanık olunan bir seri diğer ayaklanma veya direnişler ise Celali ortak adı altında bilinirler. Bu direnişler 1519, 1526-28, 1595-1610, 1654-55 ve 1658-59 tarihlerinde yeraldılar. Dersimliler’in bu sürece de yoğun biçimde katıldıklarını görüyoruz.

Celali adı, bu dalgayı ilk başlatan ve Amasyalı ya da Bozoklu olduğu söylenen Şeyh Celal’in adından gelmedir. Amasya ve Bozok, Rum (Sivas) Eyaleti’ne dahillerdi. Daha önce sade halkın tarifinde Dersim (Kırmanciye) hudutlarının bu eyaletle ve yakın çevresiyle örtüştüğüne dikkat çekmiştim.

Bazı kaynaklara göre Yavuz Sultan Selim’in son zamanlarında Mehdilik davasıyla ortaya çıkan Şeyh Celal, Tokat taraflarında (Turhal’da) etrafına topladığı yirmi-bin kadar kişiyle Karahisar’ı alarak Ankara üzerine yürümüş, ama sonunda Ferhat Paşa ve Şehsuvaroğlu Ali tarafından yenilgiye uğratılıp öldürülmüştür (1519).

The Kurds adlı kitabında İzadi’nin yazdığına göre Celaliler’e adını veren ünlü Şeyh Celal bir Dımıli ve Kızılbaş’tı. Ruh göçü inancından hareketle şahlığın Birinci Şah İsmail’den kendisine geçtiğini söyleyerek Şah İsmail adını almış ve Çaldıran yenilgisinin intikamını almayı amaçlamıştır.

Şeyh Celâl’in bu isyanına Celali hareketi adı verildi ve bu ad bu tarihten (1519) sonraki 200 yıl boyunca Osmanlı otoritesine karşı tekrar tekrar patlak veren direnmelerin hemen tümünün ortak adına dönüştü. Bu peryodun Kızılbaş direnmeleri de artık Celali hareketinin birer halkası olarak görünürler.

Celali adıyla bilinen bu direnişleri Kızılbaş ayaklanmalarından ayırma çabası kasıtlı bir zorlamadır. Çünkü Celali denen hareketlerin birçoğu da ruhun inkarnasyonu olduğunu söyleyen Kızılbaş Baba (Dersim dilinde Bava Sur)’lar tarafından yönetildiler. Onların dayandığı halk kesimi de ağırlıkla Kızılbaş’tı. Osmanlı yönetiminin Celali adına eşkiya anlamı yüklemesi kendi baktığı yerden doğaldı. Kızılbaş adına da aynı güçlerce benzer anlamlar atfedildi. Egemenlerin penceresinden bütün çağların hak, özgürlük ve eşitlik arayışları eşkiyalık, anarşizm, zındıklık, mülhidlik, komünizm olarak görünmüştür.

Dersim, Kızılbaş direnmeleriyle olduğu gibi, Celali hareketleriyle de sıkıca bağlantılı oldu. Ama hernasılsa İzadi’nin de işaret ettiği gibi Celaliler’in yandaşları içinde Türk-Türkmen unsurun ağırlığı giderek arttı ve bu hareketin Dersim’le ilişkisi de zamanla gevşedi.

Şeyh Celal’in öldürülmesinden hemen sonra onun taliplerinden bir Kızılbaş olduğu söylenen Şah Veli, mürşidinin öcünü almak için Mehdi olduğunu öne sürerek üç-dört bin adamıyla Bozok valisinin evini bastıktan sonra Sivas’a yürüyüp Şadi Paşa’yı bozguna uğrattı (1519).

Sonraki ana Celali isyanları bir seri nedenden kaynaklanan sosyal ve ekonomik krizlere (ağır vergiler, vd) birer tepki olarak 1526-28, 1595-1610, 1654-55 ve 1658-59 tarihlerinde yeraldılar. Bunlar da Safevi-Osmanlı çatışması peryoduna denk düşerler.

Safevi İran’ı tüm bu süreç boyunca genelde direnişçilerin doğal müttefiki ve sığınağı rolü oynadı.

Üçüncü Mehmet (1595-1603) zamanında Celali önderleri olarak Karayazıcı (Abdülhalim, ölm. 1602), ve kardeşi Deli Hasan (ölm. 1605)’dan, ayrıca Tavil Mehmet (1603’ler), Kargunoğlu, Yularkastı, Celali Hasan, Yıldızlı İbrahim ve Karakaş gibi tanınmış Celali şeflerinden sözedilir.

Karayazıcı lakabıyla ünlenen Abd al-Halim’in 1598 yılında başlattığı isyan onbeş yıl kadar sürer. Sekban lideri Karayazıcı, Orta Anadolu’da Sivas ve Dulkadir eyaletlerine egemen olur. Kendisine yapılan Anadolu valiliği teklifini red ederek geri çekildiği Urfa’yı Celali direnişinin merkezi haline getirir. Abdülhalim’in ölümünden sonra onun yerine geçen kardeşi Deli Hasan, batıda Kütahya ve Tokat’ı elegeçirir, ama kendisine Bosna, izleyicilerine başka sancaklar verilince isyanı bırakır.

Birinci Ahmet (1590-1617) döneminde de Celali isyanları önemli bir yer tutar.

Bu dönemin Celali liderleri arasında Kalenderoğlu Piri Mehmet Paşa ve ona katılan Kara Süleyman (Seyit Rıza’nın cedleri arasında adı geçen Qére Sıleman adıyla kıyaslayınız), Kara Sait ve Deli Hüsrev Paşa’nın adlarını duyuyoruz. Kalenderoğlu’nun bu isyanı takiben bazı yandaşlarıyla birlikte Safevi Şah Abbas’a sığındığı kaydedilir. Yusuf Paşa, Halep yöneticisi Canbulatoğlu Ali Paşa ve Musli Çavuş da Celali önderleri arasında anılırlar.

İyi tarif edilmiş politik veya sosyal amaçlara sahip olmadıkları söylenen Celali isyanları bazı kaynaklara göre Osmanlı yönetimini devirmek ve kendi öz-yönetimlerini kurmak yönünde girişimler değillerdi. Ama The Cambrıdge History Of Islam’da işaret edildiği gibi özellikle Mehmet III’ün Avusturya ve İran’a karşı seferlere hazırlandığı 1596-1610 yılları arasında merkezi otoriteyi ve Osmanlı devletinin temellerini tehdit ettiler. Bu yıllarda varlıklı kesimlerin İstanbul, Balkanlar ve Kırım’a kaçtıkları görülmektedir (Bk. a.g.e., cilt 1, s. 342-351, 1970).

Celali isyanları en son Murat Paşa (1520?-1611) tarafından 1610 yılında katliamlarla ezildiler. O’nun dört-buçuk yıl süren sadrazamlığı sırasında emrindeki Yeniçeriler’i kullanarak Celali veya Kızılbaş diyerek öldürüp cesetlerini kuyulara doldurduğu insan sayısı yüz bin kadar (hatta yüzbinlerce) tahmin edilmektedir. Zulmü ile meşhur bu kan dökücü sadrazam Kuyucu lakabını bu nedenle almıştır. Tavil Halil’in kardeşi Meymun’un isyanını bastırmak için gittiği Bayburt’ta katlettiği Celailer’in başlarından piramidler yaptığı söylenmektedir. Kullandığı Yeniçeriler’e de sonraları aynı şekilde davranmıştır (Hammer’den akt. Ali Kemali, Erzincan Tarihi. Ayrıca bk. Evliya Çelebi, Seyahatname)

Kuyucu’nun Celali-Kızılbaş kırımından sonra da Celali isyanları periyodik olarak sürdü. Bu isyanların Yeniçeriler’in artan gücü ve iktidarına karşı çeşitli eyaletlerde beliren bölgesel bir tepkiyi de ifade ettikleri sanılmaktadır.

Celaliler’e adını veren Şeyh Celal, İzadi’nin dayandığı kaynaklara göre bir Dımli ve Kızılbaş’tı. Amasyalı yada Bozoklu idi. Celali ayaklanmalarının neredeyse tümü kaynaklarda Bozok (Yozgat-Kayseri arasındaki bölge) çıkışlı gösterilir. Onlara yer yer Bozoklar diye referans verilir.

Cevdet Türkay’ın Başbakanlık Arşivi Belgelerine Göre Osmanlı İmparatorluğunda Oymak, Aşiret ve Cemaatlar adı altında yayınladığı 17. ve 18. yüzyıllara ait Osmanlı kayıtlarında  Bozok adında bir aşiret (oymak, cemaat) de anılmakta ve bulunduğu yer olarak da Bozok (Yozgat) Sancağı gösterilmektedir. Bu aynı kayıtlarda bir ‘Bozok Eyaleti’nden sözedilmekte ve Koçkirli Sancağı da bu eyalete dahil gösterilmektedir.

Milliyetçi kaynakların hep Oğuzlar’ın bir boyu olarak tanıttıkları Bozoklar’ın adı, Dersim’in Bozku aşiretiyle bağlantılı olabilir. Aynı Osmanlı kayıtlarında Erzurum (Bayezid sancağı) ve Kars eyaletlerinde Celali adında bir aşiret (oymak, cemaat) de kaydedilir ve bu aşiretin ‘İran Ekrad taifesinden’ olduğuna işaret edilir.

Celali adı ile Zilan konfederasyonuna dahil bir aşiret grubunun adı olarak da karşılaşırız.

Bazil Nikitin, Rus kaynaklarında Celali grubuna veya konfederasyonuna dahil aşiretlerin Kotanlı, Soranlı, Saganlı, Keçenanlı, Dutkanlı, Kapdekanlı, Cinankanlı şeklinde sayıldığını ve aynı Rus kaynaklarında Celali grubu aşiretlerinin sonradan Kürtleşmiş Ermeni aşiretleri olarak tanımladığını  aktarmaktadır. Bu Rus kayıtlarında Erzurum eyaletinin belli başlı ‘Kürt’ aşiretleri Celali, Zilanlı, Hayderanlı ve Mamakanlı olarak verilmektedir. Celali grubunda gösterilen burdaki aşiretlerin hemen hepsi Dersim aşiretleri arasında mevcutturlar.

Bence ünlü Celali isyanları özellikle başlangıçta aynı adı taşıyan bu aşiret grubuyla ilişkiliydiler. Celali (Bozku) adının Zilan ve Gilan (-i ) sözcüğünün bir şekli olduğuna inanıyorum. Milan-Zilan geleneğindeki Milan adının Dımıliler’e, Zilan adının ise Geliler (Celaliler)’e referans olduğunu ve bu tasnifin Kırmanciye’de Osmanlı egemenliğinin kurulduğu 1514 sonrasına (Celali isyanları peryoduna) ait olduğunu düşünüyorum. Ortak kökten olan Milan ve Zilan aşiretlerinin bu gelenekte karşıkarşıya  gösterilmiş olmalarının nedeni muti-asi veya yerleşik (eskiden gelenler)-göçebe (sonradan gelenler) ayrımına tekabül etse gerektir.

Soyadından Sasonlu olduğu anlaşılan Garo Sasuni, Celaliler ile Dersimliler arasındaki ilişkileri farketmekte zorluk çekmez. Onun Kürt Ulusal Hareketleri ve 15. Yüzyıldan Günümüze Ermeni-Kürt İlişkileri (Med Yay., İstanbul, 1992) başlıklı kitabında değişik boyutlarıyla Çaldıran yenilgisinden sonraki sürecin bana göre oldukça yansız bir analizi yapılmaktadır. Fakat çevirisi kötü olduğu için bu analizin okuyucu tarafından açıklıkla kavranması kolay değil.

Aşağıda Garo Sasuni’nin görüşlerinin elden geldiğince kısa bir özetini tırnaklı olarak veriyorum (özetleyerek veriyorum):

“Kızılbaşlar adıyla da bilinen Zazalar (Dımbıliler), Asıl Kürtler’den farklı ve ayrı bir kavimdirler. Onlar Kürtler’den ayrı bir gelişme doğrultusu izlediler ve bu süreç hala devam etmektedir. Kızılbaşlar’ın en büyük merkezleri Dersim, Harput ve Sivas’tır.

Çemişgezek beyleri (Melkişiler) Safeviler’le işbirliği yaptılar ve ‘Asıl Kürtler’den farklı olarak Osmanlı yönetimine karşı Dersim-Kızılbaş özgürlüğü için aralıksız mücadele ettiler.

Dersimliler’le Kürtler’in Osmanlılar’la ilişkileri 16. yüzyıl başlarından itibaren farklı oldu. Kürtler Osmanlılar’la işbirliği içinde oldular, onlardan baskı görmedikleri gibi bağımsız beylikler halinde yaşadılar.

1514-1639 dönemi Kürtler’in bağımsızlık dönemiydi.

Genellikle Kızılbaşlar olarak adlandırılan Dersim merkezli Dımıliler (Zazalar) ise, Osmanlı-İran mücadelelerinden yararlanarak Osmanlılar’a karşı ayaklandılar ve İran’ın zaferini umdular. Tek başlarına kendilerini korumak amacıyla 1535-1690 döneminde Osmanlılar’a karşı kanlı bir mücadele yürüttüler. Asıl Kürtler’den ve Esas Kürdistan’dan ayrı bir siyasi doğrultuydu bu.

Bu 155 yıl boyunca Kızılbaşlar (Dersimliler) fırtınalı bir dönem yaşadı. Sivas, Harput, Erzincan, Erzurum, Dersim ve Malatya bölgesi hep kaynaştı. Çünkü Osmanlılar’ın askeri karargahları ve garnizonları bu bölgedeydi ve onlar İran’a sempati duyan bu bölgenin Kızılbaşları’nı sindirme, ortadan kaldırma siyaseti izliyorlardı.

Kızılbaşlar’la Osmanlılar arasında çok geniş çapta bir mücadele yeraldı.

Bu mücadele Kürt bağımsızlığını değil, sadece bu yörede Osmanlı hakimiyetinin yerleşmesini önlemeyi ve Kızılbaşlar’ın yöresel bağımsızlıklarını korumayı amaçlıyordu. Bu, Kürt bağımsızlık hareketi ile uyuşmuyordu. Kaldı ki bu dönem boyunca Asıl Kürtler zaten Kızılbaş hareketini ezmek için Osmanlılar’a yardım bile ediyordu.

Sonunda Kızılbaşlar’ın gücü zayıflatıldı. Dersim hariç bu bölgede de Osmanlı yönetimi ve hakimiyeti yerleşti. Sadece Dersim güçlü direnişiyle kendi küçük yöresel bağımsızlığını 18. yüzyıl ortalarına kadar korumayı başarabildi. O dönemde Hozat’ta babadan oğula bu yöreyi yöneten yerli beyler vardı.

19. yüzyılda bozulan Kürt-Ermeni ilişkilerinin arkaplanı da 1514-1800 arasındaki 300 yıllık dönemde yatıyor.

Kemahlı Ermeni yazar Grikor Vartabet 1620-40 tarihli ‘Kronoloji’ sinde Celaliler’i çoğunlukla ‘Kürt isyancıları’ olarak görmekte ve onların Osmanlılar tarafından yenilgiye uğratılışını sevinçle karşılamaktadır. Bu, Ermeniler’in o dönemdeki genel siyasi tutumunu gösterir bize.

Vartabet’in anlattıkları 1550’lerden itibaren Erzurum’dan Sivas’a kadarki ve daha güneydeki Kızılbaş yoğun bölgede Celali isyanlarının süreklilik arzettiğini göstermektedir. Nitekim kendilerini emniyette hissetmeyen bu bölgenin Ermeniler’i bu dönemde kitlesel halde İstanbul’a ve Balkanlar’a göçeder. Arta kalanlar ise bulundukları yerlerde azınlığa düşüp eririer“.

Celaliler’den genelde ‘Kürt isyancıları’ olarak sözederken Vartabet’in maksadı Asıl Kürtler değil Dımıliler’dir. Nitekim hemen tamamen Ermeni kaynaklarına dayanan G. Sasuni’nin kendisi de böyle düşünmekte, Celali isyanları Dımbılli Kızılbaşları’nın güçlü direniş hareketlerinin öyküsüdür demektedir.

Garo Sasuni sözlerini şöyle sürdürür (yine özetleyerek veriyorum):

“Celaliler’in bu hareketleri 18. yüzyıl başlarında kanla bastırıldılar.

Bu tarihten sonra Kızılbaş-yoğun geniş bölgede sadece İç-Dersim ve çevresi yarı-bağımsızlığını koruyabildi. Kızılbaş özgürlüğü bu bölge ile sınırlı hale geldi. Bölgenin geri kalanı ise Osmanlı işgali altına girdi ve bu durum giderek pekişti. İşte 1938’e kadarki Dersim direnişlerinin ana hedefi İç-Dersim ve çevresiyle sınırlı hale gelen bu bağımsız veya yarı-bağımsız siyasi statünün korunması oldu. Sadece Dersim güçlü direnişi sayesinde giderek daralarak da olsa küçük yöresel bağımsızlığını fiilen sürdürebildi.

Osmanlılar, Kızılbaşlarla yerleşik iç bölgelerde yüz yıl süren çarpışmalardan sonra kendi yönetimlerini yerleştirip hakimiyetlerini güçlendirdikten sonradır ki, sıra Asıl Kürtler’in bağımsız beyliklerini tasfiyeye geldi. Çünkü o zamana kadar Kızılbaşlar’a karşı Kürt desteğine ihtiyaç duydular.

Ermeniler 16. yüzyıl başından itibaren Kürt beylerinin tebaları haline gelmiş, Osmanlı-Kürt çifte baskısı altına girmişlerdi. Onlar tüm bu dönem boyunca Kürt feodalizminin ağır baskısı altında yaşadılar. Kürtler’le ilişkileri bir yöneten-yönetilen ilişkisiydi. Ermeniler üzerinde yüzlerce yıl sürmüş olan bu fiili Kürt hakimiyeti onlarla Kürtler arasındaki uçurumu derinleştirdi.

19. yüzyıla gelindiğinde Ermeniler’de Kürt beyliklerinden kurtulma isteği birikmişti ve bu yüzyılda kendi varlıklarını korumak için bu köleliğe karşı direnişe geçtiler. Öyle ki fiilen Kürtlere karşı olan Ermeni isyanları patlak verdi.” (Bk. G. Sasuni, a.g.e., s. 30-44).

 

 

İkinci Aşama: Tanzimat’tan 1938’e (Dersim Direnmeleri)

İç-Dersim, az önce anlatıldığı gibi 1514-1839/76 dönemi boyunca fiili planda bağımsızlığını önemli ölçüde korumuş, Osmanlının doğrudan yönetiminin yerleşmesine izin vermemiştir. Böylece Tanzimat’tan itibaren Kızılbaş Sorunu merkezi otoritenin bakış açısından ‘Dersim Sorunu’na (henüz tam olarak işgal edilip devlet hakimiyetine sokulmadığı için) dönüşür ve 1938’e kadar da resmi dilde (raporlarda vd) hep bu ad altında anılır.

Osmanlı Dersim’i bu dönem boyunca vali ve kaymakam olarak tanımak zorunda kaldığı yerli beyler ve reisler dolayımıyla (‘Dersimli kaymakamlar’, ‘kaymakam ağalar’) yönetmeye çalışmaktadır. Başka deyişle Dersim’deki egemenliği ancak dolaylıdır. Merkezi otorite adına asker ve vergi toplama işlevi yerli memurlara (yerli beylere ve reislere) bırakılmıştır. Ama ‘yerli memurlar’ bu görevi devletin kendilerinden beklediği tarzda yapmaz veya yapamazlar.

Bunun üzerine Tanzimat’la birlikte merkezi otoritenin Dersim’de tıpkı sıradan bir Türk ilindeki gibi kendisinin doğrudan egemenliğini kurmak için yoğun ve planlı bir çaba sarfettiğini, bu amaçla zora başvurduğunu görmekteyiz.

Amaç, Osmanlı hakimiyetine karşı yüzlerce yıldır direnen ve bu sayede kendi yöresel bağımsızlığını az çok sürdürebilen Kızılbaş İç-Dersim’in bu konumuna son vermektir.

1514 yılından 1930’ların başına kadar Dersim’e en az kırk ‘tedip (tenkil) amaçlı askeri harekat’ yapıldığı ve bu kırk askeri harekatın onbirinin sadece 1876-1935 tarihleri arasına, yani Tanzimat sonrasına rastladığı Jandarma Umum Kumandanlığı’nın 1932 yılında hazırladığı ‘Dersim’ adlı kitapta ve 19. yüzyıl sonlarından beri düzenlenen Dersim Raporları’nda devletin resmi kurumlarının ve yetkililerinin bizzat kendileri tarafından itiraf edilmektedir.

Aşağıda Tanzimat sonrasındaki mücadelenin bir özetini veriyorum.

Dersimli bir Ermeni olan Andranik, Dersim adlı kitabında Dersim’in öyküsünün aslında daha 1828‘de başladığını yazmaktadır.

Osmanlılar döneminin Dersim direnmeleri gerçekten de 1828-29, 1853-58, 1877-78 ve 1914-17 Rus-Osmanlı savaşlarıyla paralel yürürler.

Antranig’in anlatımına göre 1828‘de Sultan Mahmut (1808-39), Dersim’e Reşit Paşa kumandasında bir ordu yollar. O’nun sözünü ettiği kişi Osmanlı sadrazamı Reşit Mehmet Paşa veya Mustafa Reşit Paşa olmalıdır (1800-1858). Altı kez sadrazamlık yapan ve Paris’te elçi iken Mason olan Büyük Reşit Paşa, İrene Melikof’un verdiği bilgiye göre Osmanlı devletine Masonluğu ilk getiren kişidir. 1865‘te kurulan Yeni Osmanlı Cemiyeti Mason örgütlenmesini model almıştır.

Reşit Paşa’nın harekatı sırasında Guzucan (Pülümür) Şah Hüseyin I’in yönetimi altındadır. Mehmet Nuri’nin aktardığını göre bu Şah Hüseyin I, boyu kısa olduğu için Kılmo diye ünlenmiştir.

Şah Hüseyin, Reşit Paşa’nın ordusunu yenilgiye uğratır.

Doğu Dersim ve çevresinde Şah Hüseyin ailesinin egemenliği Tanzimat dönemi boyunca devam eder. Kırım Savaşı olarak bilinen bir sonraki Rus-Osmanlı savaşı sırasında (1853-54) ise Doğu Dersim’in başında Şah Hüseyin I’in oğlu Ali Bey vardır.

Devletle işbirliği yapan Ali Bey, “Dersim Genel Müdürü“ olarak atanır ve ülkeyi Erzincan’dan yönetmeye başlar. Bu sırada Pülümür kaymakamlığını onun yeğeni Hüseyin Bey yürütmektedir. Osmanlı ordusu Ruslar’la savaşa tutuşmadan önce Dersim’e saldırır. Bunun nedeni açık değil. Ruslar’la işbirliği yapacağı korkusuyla cephe gerisini güvenceye almak için olabilir.

Bu sırada Ali Bey, direnmek yerine Tujik Dağı ve Kutu Deresi’ne çekilir. Osmanlı ordusu onun topraklarını, konağını, hatta aile mezarlığını yakıp yıkar. Dersim’de ele geçirdiği yerlere askeri birlikler yerleştirdikten sonradır ki, daha ötedeki Rus ordusu ile savaşmak üzere ayrılır.

Osmanlı ordusu Dersim’den ayrılınca yıkılan konağını tamirle uğraşan Ali Bey, Dersimliler arasında protestolarla karşılaşır. Bu sırada halk Osmanlı memurlarını, işbirlikçi olarak bilinen Müslüman Kürtler ile Ermeniler‘i cezalandırmaya başlar. Savaştan sonra geri Dersim’e dönen Osmanlı ordusuyla Dersimliler arasında korkunç bir savaş cereyan eder. Ali Bey’in korkaklığından yararlanan Osmanlı ordusu Guzuçan bölgesinde esir ettiği 2-3 bin kadar Dersimli‘yi Trabzon üzerinden İstanbul’a götürür.

Ali Bey öldüğünde yerine  Şah Hüseyin II geçer. Andranik, 1888 yılındaki Dersim seyahati sırasında onun konağına misafir olur. Ağaşenliği ve Altın Hüseyin’de yaklaşık bir ay kalır.

Bu tarihte Kuzuçan Beyliği’nin nüfuzu Pülümür’ün yanısıra Tercan, Kığı, Çayırlı, hatta kısmen Erzurum’a dek sarkmaktadır. Halk arasında Şah Hüseyin evinin 366 köyünden, hazinesinde kırk katır yükü altından sözedilmektedir. Kendi konaklarını ve yönetimlerini korumak için İç-Dersim aşiretlerinden para karşılığında devşirdikleri binlerce mevcutlu bir silahlı kuvvetleri vardır. Onların zulmü, ayrıca Savalyan aşiretinden olan kahyaları Meme İlyaşi (Meme Las) ile aralarında geçenler Dersim halk türkülerinde anlatılmaktadır. Şah Hiseyin Evi’nden olanlar sonraları Şahin, Meme Las’ın soyundan gelenler ise Çanakçı soyadı almışlardır.

93 Harbi denilen 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı patlak verdiğinde Dersim‘i Şah Hüseyin II yönetmektedir.

Osmanlı kaynaklarındaki bilgilere göre, Tanzimat (1839-1876) döneminin Osmanlı yönetimleri Dersim’e hakim olmak için başlangıçta Dersim’in egemen tabakasını (aşiret reisi, derebeyi, seyit) kazanmayı denemişler. İlki 1860-63, ikincisi 1875‘te yapılan Erzurum görüşmelerinin maksadı budur. Bu görüşmelere çağrılan Dersimli reisler, para, hediye, nişan, rutbe ve ünvan ile iknaya çalışılmış. Bu çabalar sonuç vermeyince 1860‘ların başında Mehmet Derviş Paşa, 1874-75‘te ise Ahmet Muhtar Paşa Osmanlı otoritesini tanımayan, vergi ve asker vermeyen, Erzincan-Pülümür-Hozat-Palu-Elazığ yollarının yapılmasına karşı çıkan Dersim’i işgal ve ilhak girişiminde bulunmuşlardır.

M. Seel‘in A Journey In Dersim başlıklı yazısındaki bilgilere göre bu sırada büyük kayıplar verilerek Mazgirt, Ovacık, Kızıl Kilise ve Çemişgezek’te üsler edinilip hükümet merkezleri kurulmuş, yıkılan kiliselerin taşlarından hükümet binaları ve garnizonlar yapılmıştır. Ama bu merkezlerdeki Osmanlı otoritesi yakın çevresiyle sınırlı kalır, iç kesimlere taşınamaz.

Tanzimat’ı Birinci Meşrutiyet (1876-1908) adı verilen İkinci Abdülhamit dönemi izler. 1877-78 Rus-Osmanlı Savaşı (93 Harbi) bu dönemde patlak verir.

Dersimliler, Osmanlı Hükümeti bu sırada kendilerinden silah ve cephane karşılığında yardım talep ettiğinde, “Milli haklar“ının tanınması koşuluyla destek verebileceklerini bildirirler. Buna rağmen Erzurum’a çağrılan Pülümür kaymakamı Şah Hüseyin II‘den Ruslara karşı Dersim’den 10 bin milis toplaması istenir. Şah Hüseyin, Pülümür’e döndükten sonra milis göndermez.

1870‘lerde Dersim’de otorite bölünmüş durumdadır. Doğu Dersim’de Şah Hüseyin II, Hozat ve çevresinde (Merkezi Dersim) ise ellerinde beş kale ve 12 bin mevcutlu bir silahlı güç bulunduğu söylenen Şah Süleyman (veya Süleyman oğlu Şeyh) ve Mansur Ağa egemendirler. Burdaki Şah Süleyman’ın Seyit Rıza’nın cedleri arasında geçen Kara Süleyman olması mümkündür. Bu ikili Osmanlı-Rus savaşına taraf olmak yada Osmanlılar safında savaşmak fikrini redederler (Bk. Ali Kemali, Erzincan, 1931).

Dahası 1877-78 savaşı sırasında Dersim’de Osmanlılar’a karşı bir hareketlenme görülür.

Koçan aşireti Çemişgezek ve Eğin üzerine yürür. Elazığ’dan gönderilen ordulara karşı Ferhadan aşireti de Koçanlılar‘ı destekler. 1878‘de ise İsmail Paşa’nın teslim olma çağrısını rededen Bahtiyar aşireti Osmanlı birliklerini yenilgiye uğratır (Bk. M. Nuri Dersimi).

Andranik’in anlatımına göre, 1877-78 savaşında Dersim’den yardım istendiğinde, kendi ordusuna sahip Dersimliler, “Ruslar’a karşı Sultan’ın yardımına ihtiyacımız yok, kendi ülkemizi kendimiz savunuruz“ diyerek Osmanlı ordusuyla karışmak istemezler. Ama baskılar sonunda çaresiz kalan Şah Hüseyin II, Guzuçan’dan 10 bin adam toplamak zorunda kalır. Bununla yetinmeyen Osmanlılar Dersim’den zorla daha fazla asker toplamaya kalkışınca çarpışmalar başlar.

Bu çatışmalar bir-buçuk ay kadar sürer. Sonunda halk, kadınlar ve çocuklar da dahil Tujik Baba Dağı’na sığınır. Hozat bölgesindeki Osmanlı kuvvetleri köyleri yakıp yıkar, Tujik Baba’ya çıkmaya çalışırlar. Şiddetli bir savaş başlar. Çok büyük kayıplar veren Osmanlı ordusu ateş-kes ilan etmek zorunda kalırsa da, ertesi sabah çarpışmalar yeniden başlar. Üç gün üç gece süren bu savaşta çaresiz kalan Tujikliler (Dersimliler) çevrelerinden yardım isterler. Bunun üzerine kendileri de Osmanlılar’la savaşmakta olan Hıranlar veya Alanlar ile Andranik’in ‘Dersimli Ermeniler‘ diye tanımladığı Mirakyanlar, ‘Pağa ovası‘ üzerinden savaşa savaşa Tujik’e varmak isterler (Andranik bu dağa bazen Tujik, bazen Düzgün der). ‘Pağa ovası‘na vardıklarında Andranik’in deyimiyle ‘bugün bile hala konuşulan korkunç bir savaş‘ olur. Onun yazdığına göre aşağıdaki dörtlük Giro adında birinin liderliğinde savaşan Mirakyanlar’ın bu savaştaki kahramanlığına ilişkin uzun bir destandan alınmadır:

Kılıcımı vurdum taşa

Taş yarıldı baştan başa

Nire kaçarsın Osman Paşa

Mirakyanlar’dır  karşında

Andranik’e göre Mirakyanlar’la birlikte olan Hıranlılar (bazen Alanlılar diyor), “Tran Tran“  diye şarkılar söyleyerek çarpışıyorlardı. Sonunda Mirakyanlar ve Hıranlılar Tujik’e varmayı başarırlar.

15 gün süren bu savaş Osmanlıların hezimetiyle sonuçlanır.

Andranig, bu savaş sırasında bir aralık Tujik’te savaşan Dersimliler’den bir bölümünün Kutu Dere’ye gitmek istediğini, bunun üzerine kalmakta ısrar edenlerle gitmek isteyenler arasında bir ikilik baş gösterdiğini yazmaktadır. En sonunda gitmek isteyenler Tujik Baba’yı kuşatmış bulunan Osmanlı çemberini yararak Kutu Deresi’ne varmayı başarırlar. Böylece geride kalanlar sayıca azalırlar. Zafer kazandığını düşünen Osmanlı ordusu çekilmeye başlar. Ama Osmanlı askeri daha Surp Garabet Vank’ına varmadan Mirakyan-Alan direnişiyle karşılaşır. Bu sırada çarpışmalara Cibo’lar da katılırlar. Büyük kayıplar veren Osmanlı ordusu ateş-kes ilan etmek zorunda kalır. Ardından sessiz sedasız Hozat’a çekilir.

Böylece Dersim, zafer kazanır.

1877 Rus-Osmanlı savaşı, 13 Temmuz  1878 Berlin Antlaşması’na götürdü. Bu anlaşma Türkiye’yi Ermenistan’da reformlar yapmakla yükümlü kılıyordu.

Bu savaştan sonra Şah Hüseyin II’yi Erzincan’a davet eden Osmanlılar, orada onu hapsederler. Uzun süre hapis kalan Şah Hüseyin, sonunda rüşvet vererek hapisten çıkar ve geri Kuzuçan’a döner. Daha yola çıkmadan Kuzuçan Kaymakamı olarak atanır.

Bu aralıkta Islahat ilan edilmiş ve İkinci Abdülhamit 400-500 hanelik bir köyden bir kente dönüştürdüğü Hozat‘a asker yığmaya başlamıştır. Ama kentin nöbetini tutmak zorunda kalan buradaki birlikler sürekli teyakkuz halindedir.

Beş-altı sene sonra da Hamidiye Alayları kurulur.

Andranik’in yazdığına göre, Abdülhamit, Fazıl Ferit Paşa ile Derviş Müşür Paşa’yı Dersimlileri zor kullanarak din değiştirmekle görevlendirir. 1887-88‘de Dersim’e gelen Fazıl Ferit Paşa, daha varmadan önce Dersimliler’e “Bulgaristan’ı yakıp yıkan benim, Rafazi Kürtleri’ne (Dersimliler, Kızılbaşlar, SC) söyleyin her yeri kana bulayacağım“ şeklinde haber yollamıştır. Ama iki gün sonra İstanbul’a geri dönen bu paşalar, Sultan’a “Bu dağlar ve ormanlar orada bulunduğu sürece, hiçbir şey yapamayız“ demişlerdir. Bunun üzerine ormanları ateşe vermek üzere Trabzon (Batum) yoluyla Dersim’e neft yağı nakledilir. Çar-Sancak ve Kuzuçan ormanları ateşe verilir. Ama ansızın yağan yağmur ve dolu işi sıfırlar. Bu beklenmedik olay karşısında şaşkına dönen Sultan, savaşa son verip onların kalbini kazanmaya karar verir. Şah Hüseyin II’yi Kuzuçan’a kaymakam tayin eder. Ama 1888-90‘da Ferit Paşa yeniden Hozat’a yollanır. Bu kez bir başka tuzak düşünmektedir. O, Dersim aşiretlerinin başı Ali Bey’in köyüne misafir olduğunda, ordusu gizlice köylere yaklaşmaktadır. Bunu öğrenen Ali Bey, yaklaşan Osmanlı ordusuna karşı Ahmet Bey’in kumandasında 5 bin kişilik bir kuvvet yollar. Bozguna uğratılan Osmanlı ordusu panik içinde kaçmak zorunda kalır. Bu sırada Osmanlı topları gasp edilir. İki ay geçtikten sonra Osmanlılar iki-bin altın karşılığında bu topları geri istediklerinde, Ahmet Bey’in yanıtı,  “Bu topları alın, götürüp Sultan’ın kıçına sokun. Benim bir tüfeğim on topa bedeldir. Bir daha sizi bu dağlarda ve ormanlarda ele geçirirsem parça parça ederim!“ olur (Bk. Andranik, Dersim).

Genelde dışa karşı birleştikleri kaydedilen Dersim aşiretlerinin bazen birlik halinde davranamadıkları görülür. Örneğin R. Hallı’nın Tunceli Tedip Harekatı-1937-38 başlıklı kitabında söylenenlere göre Koçan aşiretlerinin 1892 direnişi Karaballı aşiretinin yardımıyla bastırılır.

1893-1907 yılları arasında Dersim aşiretleri Erzincan (Kelkit-Bayburt sınırına kadar), Elazığ ve Malatya gibi Kırmanciye’nin işgal altındaki parçalarına dönük bazı akınlar düzenlerler.

Ülkeye zor yoluyla giremeyen Osmanlı Hükümeti 1893‘te örneklerine çok erken tarihlerde başka ülkelerde de tanık olduğumuz bir yönteme, işbirlikçi bir aydın kuşağı yetiştirmeye karar verir. Dersim aşiret reislerini kendi çocuklarını İstanbul’da özel olarak bu amaçla kurulmuş Aşiret Okulları’na göndermeye ikna eder. Bu okulları bitirenler Yaver Yüzbaşı olarak görevlendirilir. Bunlar aynı zamanda bir tür rehinedirler. Bu arada Erzincan’a davet edilen aşiret reislerinin kendileri de daha önce denenmiş olan aynı yöntemlerle (hediye, rutbe, vs) kazanılmaya çalışılırlar.

Bir zaman için bu yollarla sükunet sağlanmış görünürse de, çok geçmeden Dersimliler‘in Elazığ ve Malatya üzerine akınları yeniden başlar. Öyle ki, bu akınlar 1907 sonunda Kırmanciye‘deki Türk varlığını tehdit edecek boyutlara ulaşır.

Jandarma Umum Kumandanlığı’nın Dersim başlıklı yayınına göre Dersimliler’in çevreye doğru akınları 1907 Mayıs’ında başlıyor. İlkin Nazımiye’nin Kureşan reisi Ali Çavuş, iki-bin kişiyle Kiğı köylerine; Hozat’ın Koçan grubu aşiretleri ise Kemah ve Çemişgezek köylerine baskınlar yaparlar. Bu gelişmeler üzerine Harput redif livası kumandanı Neşet Paşa, Hozat, Ovacık ve Çemişgezek üzerinden Dersim’e yürür (1907). Ferhat ve Karabal aşiretlerinin orduyu destekleyeceğine güvenilerek başlatılan bu harekat adı geçen iki aşiretin direnişçilere katılması üzerine kesintiye uğrar. 1907 Ekim’inde Amutka mıntıkası ve Dağar Köyü asker tarafından işgal edilir. Direnişçiler Ali Boğazı ve Badem Deresi (Ovacık)‘ne sığınırlar. Yaklaşık bir hafta süren çarpışmalar kış gelince sona erdirilir. Bu harekat sırasında ülkenin dışarıyla bağlantısı, itahalatı-ihracatı engellenir. Osmanlı ordusu erzak ve hayvanları müsadere eder. Maksat açlığa mahkum ederek teslim almaktır.

Bir yandan da gelecek harekatlar için yol, karakol ve kışla yapımı planlanır.

1907‘de yarım kalmış olan saldırı 1908‘de yeniden başlar. Bu tarihlerde Dersim’de aşiretleri direnmeye teşvik eden, bir aşiretler ittifakı için çabalayanlar özellikle Koçanlar’dır. Sonuçta Koçan aşiretleri reisi İdare İbrahim’in girişimiyle Batı Dersim aşiretleri arasında geniş bir ittifak oluşur (Nisan 1908). Direniş, Hozat’ta başlar. İlkin burdaki askeri birlikler, ardından Şavak köyü Jandarma karakolu silahsızlandırılır. Türk memurları yerine yerliler atanır. Hükümete verilen notada tutuklananların serbest bırakılması, müsadere edilen zahire ve hayvanların iadesi talep edilir. Bu arada Elazığ üzerine hücum hazırlıkları görülür. 19 Mayıs’ta iki-bin kişilik bir güç Kakpir (Kakbil) müfrezesinin tüm silah ve cephanesine el koyar. Ferhadan reisi Diyab Ağa yönetimindeki bir kuvvet ise Çemişgezek üzerine yürür. Keçalan reisi Bako Ağa, Pülümür merkezini kontrolü altına alır.

Ama 1908 Direnişi esas olarak Dersim’in Batı yarısıyla sınırlı kalır.

Osmanlı ordusu zor durumda kalınca 25 Mayıs’ta çatışmalar kesilir. Bu aralıkta Dersim’e Erzincan ve Elazığ üzerinden yeni askeri birlikler sevkedilir.

Haziran’da çatışmalar yeniden başlar.

Direnişçilerin sayısı on-bini geçiyordu. Çemişgezek, Hozat ve Ovacık, yani bütün Batı Dersim aşiretleri ittifak halinde direnişin içindeydi. Bu sırada geri çekilmek zorunda bırakılan işgal ordusu daha sonra Neşet Paşa kumandasında Hozat’a girdiğinde, aşiretler ittifakı bozulur. Ağır kayıplar veren Karabal, Bahtiyar, Ferhat ve Aşağı Abbas aşiretleri silahlarını teslim etmeye başlarlar. 15 Haziran’da direnişçiler Tağar Deresi’ne çekilir. Dersim’e sevkedilen 36. Hamidiye Alayı da 1908 Temmuz‘unda Hozat ve Ovacığa ulaşır. Cibran aşiretinden oluşan bu Hamidiye Süvari Alayı da bu tarihten itibaren işgalci Osmanlı ordularıyla birlikte Batı Dersim direnişini bastırmak için savaşır. Bir süre sonra direniş Doğu Dersim’e de sıçrar. Temmuz’dan itibaren Keçalan, Lolan, Balan, Haydaran ve Demenan aşiretleri yardıma başlarlar. Bu gelişmeler üzerine Trabzon’dan yeni birlikler getirtilir. İşgalcilerin ‘tedip‘ adını verdikleri saldırıları Pülümür’ü de kapsayacak şekilde Temmuz boyunca sürer. Köyler ve mahsüller yakılır.

Bu sırada İkinci Abdülhamit İttihat ve Terakki Partisi’nin yönettiği Temmuz 1908 askeri darbesiyle devrilir. Bu parti 19‘uncu yüzyıldaki reform hareketinin, özellikle de 1860‘ların ve 70‘lerin Genç Osmanlılar hareketinin doğrudan devamıydı ve kendisinden bir kuşak önceki bu hareket gibi çökmekte olan Osmanlı imparatorluğunun birliğini korumayı hedefliyordu (Bk. Feroz Ahmad, The Young Turks).

Bu darbeyle birlikte İkinci Meşrutiyet adı verilen İttihatçılar dönemine girilir (1908-18).

Aynı yıl Osmanlı Meclisi’nde Dersim Sorunu görüşülür. “Dersim’de evvela tedip sonra ıslahat“ kararı alınır. Bu karar İttihatçılar‘ın Dersim siyasetinin öncekilerden farklı olmayacağı, hatta daha da katı olacağını açığa vurur.

İkinci Meşrutiyet’in ilanı nedeniyle Dersim’deki harekatın süratle tamamlanması emredilirse de, İşgal orduları 28 Temmuz’da Elazığ ve Erzincan‘a doğru geri çekilmek zorunda bırakılırlar. Böylece M. Nuri’nin “Neşet Paşa askeri hareketleri dönemi“ dediği dönem kapanır.  Neşet Paşa’nın hükümete ilettiği raporda bu harekatta 13 günde 17 aşiretin tedip edilip teslime mecbur bırakıldığı söylenmektedir.

Neşet Paşa’nın tedibe rüşvet aldığı için son verdiği yönündeki şikayetler üzerine onun yerine Mehmet Paşa, Umum Kumandanlığa da Ferik Ali Paşa atanır.

27 Ağustos’ta Ovacığın Arslan ve Maksut aşiretleri üzerine tedip başlar. Bu aşiretlerin teslim oldukları kaydediliyor. Bir zaman sonra işgal ordusunun saflarında ‘terhis edilmeme nedeniyle‘ bazı isyanlar patlak verdiğinde 1908 Harekatına son verilir. Erzincan adlı kitabın yazarı Ali Kemali de 1908 Dersim direnişinin İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra da devam ettiğini, direniş henüz sürmekteyken Dersim’deki birlikler arasında asker isyanları patlak verdiğini yazmaktadır. Askeri harekata son verilmesinde bu olayların da rolü olduğu anlaşılmaktadır.

A Journey In Dersim adlı yazısında M. Seel, 1908 olaylarının bir ayaklanma olarak başlamadığını, Osmanlı ordusunun bu harekattaki amacının 1874/75‘lerde tam olarak başarılamayan Dersim’in işgalini tamamlamak olduğunu yazmakta ve Dersim olaylarının bu saldırılara karşı bir direniş olarak geliştiğine işaret etmektedir. Ona göre 1908‘deki bu harekatla o tarihe kadar başarılamamış olan Dersim’in işgali tamamlanmış ve giderek Osmanlı topraklarına entegre edilmiştir. Oysa işgalin tamamlanması gerçekte ancak otuz yıl sonraki 1938 Soykırımı ile mümkün olabilmiştir.

20 Temmuz 1909‘da resmi dilde ‘tedip‘ adı verilen saldırılar yeniden başlar. Aşiret reisleri teslim olmaya, aşiretler silah teslim etmeye çağrılır. 35 aşiretin buna uyduğu kaydediliyor. Bunun üzerine teslim olmayı rededen Demenan ve Haydaran gibi aşiretler üzerine gidilir. 25 Ağustos’ta üç koldan Haydaran mıntıkasına girilir. Ancak bu sıradadır ki askeri kaynakların ifadesiyle “altmış seneden beri içerisine hiç bir hükümet tesiri ve asker ayağı girmemiş olan“ Haydaran bölgesi tamamen istila edilir. Hayvanları zaptedilir, köyleri ve tarlaları yakılır. 2 Eylül 1909‘da işgal ordusunun harekata son verip Erzincan’a çekildiği söylenmektedir.

1911 yılında Keçalan, Haydaran, Lolan, Bal ve Abbas aşiretleri üzerine yeni bir tedip yapılır. İki ay kadar direnen Dersim aşiretleri Danzik, Dağbey, Gürk, Zamak vd gibi pek çok köyün tahribi üzerine teslim olurlar.

1912-13 Balkan Savaşları sırasında İttihatçıların Dersim (Hozat) Genel Valisi Sağıroğlu Sabit adında biridir. Onun otoritesini tanımayan Seyit Rıza bir ayaklanma başlatır. Böyle yapmakla İttihatçıların Elazığ ve Erzincan üzerinden iki cephede birden planladığı işgal girişimini de boşa çıkarmayı tasarlar. Yerli aşiretlerden milisler oluşturduğu söylenen Hozat valisi ile Seyit Rıza’nın kuvvetleri arasında şiddetli çarpışmalar olur.

1914‘te Dersim’de yeni bir haretlenme görülür. Sin nahiye müdürünü kovdukları için 1914‘te Kırgan aşireti üzerine bir sefer yapılır. Kav, Arslan, Bezgar, Yukarı Abbas ve Bahtiyar aşiretlerinin bu sırada Osmanlı ordusuna yardım ettikleri söylenmektedir. Sin’deki çatışmalarda Kırgan aşiret reisi Süleyman Ağa vurulunca aşireti teslim olur. Seyit Rıza’nın bu olaylar sırasında önce Kırganlılar’a destek vaadettiği halde harekat başlayınca hükümet kuvvetlerine ‘iltihak‘ ettiği ve bu tutumun Kırganlılar ile Yukarı Abbasanlılar arasında 1930‘larda dahi hala süren bir gerginliğe neden olduğu kaydedilmektedir (Bk. J.U.K’nin Dersim adlı kitabı, s. 143-162).

1914 Ağustosu’nda Birinci Savaş patlak verdi. Ekim-Kasım 1914‘te Cemal, Enver ve Talat’ın yönetimindeki İttihatçılar Osmanlı devletini Almanya safında savaşa soktular. 22 Aralık 1914‘teki ünlü Sarıkamış Harekatı’yla Rusya’ya karşı bir saldırı savaşı başlattılar.

1915 yılı başlarken Enver Paşa’nın ordusu Ruslar karşısında ağır bir yenilgi alarak geri çekildi. Nisan-Mayıs 1915‘te Rus ordusu Kırmanciye (Ermenistan)‘ye girdi. Bu olayı takiben Van’da Ermeniler ayaklanmış, 20 Mayıs’ta da kente Rus ordusu girmişti. Ermeni ayaklanması kısa sürede Erzurum, Elazığ ve diğer kentlere de sıçramıştı. İttihatçılar‘ın Ermeni sürgünü ve soykırımı bu ayaklanmadan hemen sonra veya ondan biraz önce başlatılır. Kitlesel kırımın özellikle 1915 yılının Nisan-Mayıs aylarında gerçekleştirildiği kaydediliyor. İttihatçıların başlattığı ve onların devamı olan Kemalistlerin sürdürdüğü Ermeni soykırımı 1920‘lere dek sarktı.

M. Nuri, 1895-97 ve 1915-16 dönemlerinde Ermeniler’in kitlesel halde Dersim’e sığındığını, sadece 1915 Ermeni kırımı sırasında Dersim’e sığınan Ermeni sayısının 36 bin civarında olduğunu yazmaktadır. Onun anlatımına göre bunların Dersimliler tarafından korunması ve talep edilmelerine rağmen iade edilmeyişleri İttihatçıları son derece rahatsız etmiştir.

Türk askeri kaynaklarına göre, Dersim, özellikle Birinci Savaş yıllarında eline geçirdiği silahlarla TC için daha tehlikeli bir konuma ulaşmıştır.

Kumandasındaki Ordunun Ruslar karşısında ağır br yenilgi alıp geri çekildiği 1915 başında, Enver Paşa Dersim aşiret reislerini görüşmeye çağırırsa da, Batı Dersim‘den Kangooğlu Mehmet ve Meço ağalar dışında bu görüşmeye kimse gitmez. Sadece bu ikili kendi adlarına Elazığ’da Enver ve Talat’la görüşürler. Bunu takiben Dersimliler’i savaşa sokmak için İttihatçı liderler Hacı Bektaş tekkesi postunda oturan Cemalettin Çelebi‘yi devreye sokarlar. Dersim aşiret reislerini Erzincan’da görüşmeye çağıran C. Çelebi ile sadece Doğu Dersim‘den Baku Ağa görüşür ve onun çağrısına ancak Dersim’in milli istemlerinin kabulü koşuluyla olumlu yanıt verilebileceğini iletir. Dersim’in milli haklar talebini yabancı parmağı ve tahrikine bağlayan C. Çelebi, çabaları sonuçsuz kalınca Ruslar’la savaşmak üzere yanındakilerle birlikte cepheye, yani Erzurum‘a gider.

Böylece İttihatçılar‘ın Dersim’i savaşa sokma girişimleri başarısızlığa uğradı. Rus-Osmanlı savaşına taraf olmaktan kaçınan Dersim, her ikisine karşı da Dersim’i savunma siyasetini benimsedi.

Buna karşın 1916‘da pratik olarak farklı bir durum görülür. Bu tarihte Dersimliler’in bir kesimi (Seyit Rıza ve Alişer) Ruslar ve Ermeniler’le, bir diğer kesimi (özellikle Rus işgaline direnen Pülümür aşiretleri) Osmanlılar’la birliktedirler. Bu savaş sırasında Kürtler, Gökdereli Şeyh Şerif’in kumandası altındaki Çapakçur (Bingöl), Palu, Solhan ve Genç Zazaları ve Bektaşi postnişini Cemalettin Çelebi de İttihatçılar’la birlikte savaşmaktadırlar.

1916 yılında Kureyşanlı Seyit Ali, Yusufanlı Fındık Ağa ve Haydaranlı Paşa liderliğindeki Demenan, Haydaran, Kureyşan, Karsan, Alan, Şeyhan, Suran, Yusufan ve Pilvenk aşiretleri yaklaşık onbin mevcutlu silahlı bir kuvvetle Osmanlı işgali altındaki Nazımiye, Mazgirt ve Pertek merkezlerine girerler. Bu sırada Türk bürokratların görevlerine son verip bu ilçe merkezlerinin yönetimini kendi ellerine aldıktan hemen sonra Elazığ istikametine doğru ilerlerler. Türk işgal kuvvetleriyle işbirliği yapmakta olan Çarsancak derebeylerinin (Karaçorlu aşireti) topraklarına elkoyarlar. Aynı sırada Hozat yöresi aşiretleri de mutasarıflık merkezini, yani sömürge valisinin oturduğu Dersim’in o zamanki başkenti Hozat’ı kuşatırlar (27-30 Mart 1916).

İttihatçılar olayları yatıştırmak için Hozat valiliğine Mondros Mütarekesi sonrasında Kürt milliyetçisi diye ünlenmiş olan Kürt beylerinden Diyarbakırlı Cemilpaşa’nın oğlu Ziya’yı atarlar. Hozat’a davet ettiği Seyit Rıza ile görüşen Kürt Ziya, İttihatçı İstanbul Hükümeti adına Dersimliler’in ulusal taleplerinin kabul edileceğini bildirerek ondan ulusal güçlerin Hozat merkezine girmesini önlemesini ister. Bu olayların cereyan ettiği tarihte Türk ordusunda görev yapmakta bulunan Dersimli M. Nuri de  ordu kumandanı Vehip Paşa tarafından elçi olarak Dersim’e yollanır. Dersim direnişinin önderlerine Vehip Paşa’nın ‘ordu adına‘ savaştan sonra “Dersim’in milli istemleri“nin kabul edileceğine söz verdiğini, “Dersimliler’in yardımından vazgeçtim, bari bizimle savaşmasınlar“ dediğini iletir. Hozat’a gelen M. Nuri, vali Kürt Ziya ve Seyit Rıza ile görüşür (Bk. M. Nuri, Kürdistan Tarihinde Dersim).

Bu gelişmeler Rus ordusunun Dersim’e yaklaştığı, hatta Mamahatun vd gibi bazı kesimlerini işgal ettiği sıralara denk gelmekteydi. Jandarma Umum Kumandanlığı’nın Dersim adlı yayınında Ruslar’ın Dersim’e önceden adam sokup kendilerinin desteklemesi halinde Dersim’e bağımsızlık tanıyacaklarını vaad ettikleri, “Dersim’in istiklalini temin için“ Kureyşan ve Balaban aşiretlerini bir alay teşkiline ikna etmeye çalıştıkları öne sürülür. Aynı yerde Koçkirili Ali Paşa‘nın Rusların verdiği önemli miktarda silah ve cephaneyi Koçanlılara götürdüğü de söylenir. Böylece adı geçen kaynağa göre bu tarihlerde Dersimliler’in harekete geçmesi bir ‘Rus tahriki’dir, onların “Bütün Dersim’de istiklal telkinleri“ yapmalarının sonucudur. Ne var ki Rus Kazakları’nın ve Ermeniler’in Pülümür içlerine dalarak Şah Hüseyin oğullarından Mustafa Bey’in konağını işgal edip cariyelerinin ırzına geçmesi gibi birbirini izleyen olaylar Mustafa Bey’in Ruslara karşı harekete geçmesine ve Pülümür’de Ruslar’a karşı bir cephe açmasına sebep olmuş, “Dersim hareketinin inkişafına mani olmuştur“ (Bk. a.g.e., s. 163).

Aşiretlerin Dersim’deki hükümet merkezlerini işgal edip Elazığ istikametine doğru hücuma geçmeleri üzerine Miralay Galatalı Şevket, 7 Nisan 1916‘da içlerinde “Çerkez alayları“nın da bulunduğu birlikleri ile Peri (Çarsancak)’ye hareket eder. Direnişçilerin önünden Elazığ’a kaçmış bulunan Çarsancak derebeyleri de orduya rehberlik etmektedirler. 17 Nisan’da 200 kişilik aşiret efradı ile Palo kaymakamı da Türk birliklerine katılır. 23 Nisan günü Pertek ve Çarsancak havalisinde ordu ile Pilvenk aşireti arasında şiddetli çarpışmalar olur.

Tam bir yıl önce, 24 Nisan 1915‘te yaşanan Ermeni katliamı ve sürgünü henüz çok tazedir. Sıranın kendisine geldiğini düşünen Dersimli bu tehdit karşısında bir ölüm dirim savaşına girer. O zamana kadar direnişe katılmamış aşiretler bile harekete katılır. Sergilediği vahşetle büyük bir öfkeye neden olan Çerkez Süvari Alayı neredeyse tamamen imha edilir. Galatalı Şevket’in kuvvetleri panik içinde Elazığ’a geri çekilirler.

M. Şerif Fırat’ın anlatımına göre yaklaşık bu sıralarda İkinci ordu kumandanı Ahmet İzzet Paşa, Balaban, Çarekan ve Kureyşan gibi bazı aşiretleri Ruslar’a karşı savaşmaya ikna etmiş ve bunlar Ovacık ve Pülümür üzerine yürüyen Rus kuvvetlerine karşı güçlü bir direniş sergilemiştir.

Kureyşanlı Şah Haydar (Sa Heyder) yaşamını 1916 yılındaki bur direnişte yitirir. Şevdino adlı Dersim türküsünün konusu bu olaydır.

Ahmet İzzet Paşa, Kazım Karabekir ve hemen sonra da İsmet İnönü ile görüşen bu aşiret liderlerine Dersim’in zaten her türlü vergiden ve askerlikten muaf bulunduğu hatırlatılmış, İstanbul Hükümeti adına savaştan sonra Dersimin ulusal istemlerinin de tanınacağı sözü verilmiştir (Bk. M. Nuri, a.g.e). Bahsi geçen aşiretlerin Ruslar’a karşı direnişinde bu sözlerin etkisi de olmuş olmalı. Rus ordusunun Erzincan’a saldırdığı 25 Haziran 1916‘da da aynı aşiretler Vehip Paşa tarafından ikinci kez Ruslar‘a karşı savaşa sokulmuşlardır. Ama Erzincan’ın Ruslar’ın işgaline girmesi önlenemez ve Türk ordusu geri çekilmek zorunda kalır (11 Temmuz 1916). Bu sıralarda Ovacık aşiretleri geri çekilmekte olan bazı Türk birliklerini silahsızlandırırlar.

Jandarma Umum Kumandanlığı’nın anlatımı biraz farklı. Galatalı Şevket, bu kaynağa göre, direnişçileri Kutu Deresi’ne dek geriltir. İzol, Seyitler, Piran, Soroğlu, Alanlı, Kureşanlı, Arilli, Demenan, Kırgan, Koçan ve Şam aşiretlerinden oluşan direnişçiler 28-29 Nisan‘da Galatalı Şevket tarafından bastırılır ve bu sırada kullanılan aşırı şiddet o sıralarda Ruslar’a yanaşmakta bulunan Yukarı Abbas ve Kırgan gibi aşiretleri tekrar hükümete yanaşmaya sevkeder (Bk. a.g.e).

Erzincan’ı işgal edip batıya ilerleyen Ruslar, Refahiye, Kemah ve Pülümür yörelerinde karşılaştıkları direniş yüzünden Dersim’e giremezler.

J.U.K.‘un adı geçen yayınındaki iddialara göre Ruslar Erzincan’ı işgal ettikleri zaman ‘Koçkirili Alişer ve firari Mustafa‘ da dahil Dersim ağalarını Erzincan’a getirtip kendilerine kahve, sabun, şeker, para gibi hediyeler dağıtmış, nahiye müdürlüğü ve kaymakamlık vaad etmişler; “Bu sırada Ermeni komitaları da faaliyete geçerek Ermeni tehciri esnasında Dersim’e iltica etmiş ve Dersimlilerce kabul ve muhafaza edilmiş olan Ermenileri para mukabilinde kurtararak kendi teşekülleri içine almışlar“ (Bk. a.g.e., s. 164).

Böylece Ruslar’ın Erzincan işgalini takiben yaklaşık bir yıl önce 1915 kırımı sürerken Dersim’e sığınan Ermenilerin bir bölümünün Dersimliler‘in koruması altında Erzincan’daki Rus ordusuna teslim edildiklerini ve bu orduda bulunan Ermeni Gönüllü Alayı’na katıldıklarını öğreniyoruz. Erzincan’daki Rus generali ve Ermeni alayı kumandanı bu sırada (Temmuz 1916), Dersim-Ermeni ilişkilerinin tarihine referansla Dersimlilere ittifak önerirler. Bunun üzerine iki taraf arasında görüşmeler olur. Bu görüşmelere Dersim adına Koçkirili Alişer katılır. Ruslar’ın görüştükleri arasında Koçkiri reisleri Alişan ve Haydar da varlar. Sonunda bir anlaşma sağlanır ve ittifak gerçekleşir. Ardından Türkler, Koçkirili Alişan ve Haydar’ı tutuklayıp Dersim’le bağlantılarını koparırlar. Ama Alişer, temsilci sıfatıyla Rus işgali altındaki Erzincan’da kalır. Dersim’in Ruslar’la ittifak halinde Türk ordusunu kovarak bağımsızlığını kazanması için çalışır. Bu sırada, M. Nuri’nin anlatımına göre, Ovacık’ta Türk ordusu ve bürokrasisi kovularak Erzincan’a bağlı lokal bir Dersim hükümeti de oluşturulur (1916). Böylece İç Dersim’de çekirdek bir özyönetim doğar. Ama M. Nuri’nin kaydına göre Ruslar‘ın ve Ermeniler’in tanımaya hazırlandıkları bu çekirdek yönetim Türk ordusu ve onunla birlikte savaşan Kürt Hamidiye Alayları ile Gökdereli Şeyh Şerif’in kumanda ettiği Zaza milisleri tarafından yıkılır.

Bu dönemde her şeye karşın Dersim’de bağımsız bir devletin kurulması şansı hala vardır. Fakat çok geçmeden 1917 Rus Ekim devrimi gerçekleşir ve Rus ordusu işgal ettiği toprakları boşaltır. Böylece Dersim tarihi boyunca oluşan en büyük fırsatlardan birini, belki de en büyüğünü yitirir.

Rus ordusundan doğan boşluğu Ermeniler doldurmaya çalışır. Ruslar tarafından boşaltılan yerlerde denetim Ermeniler’de kalır. Dersim-Ermeni ittifakı pekiştirilmeye çalışılır. Ne var ki, bir süre sonra Dersim adına görüşmeleri sürdürmekte olan Alişer ile “Büyük Ermenistan“ projesi nedeniyle Dersim’in bağımsız bir devlet olarak varlığı fikrini hazmedemeyen Ermeni birliklerinin kumandanı Murat Paşa arasında anlaşmazlıklar baş gösterir. Ardından Erzincan’da Keçalan, Abbasan ve Lolan gibi Doğu Dersim aşiretleriyle görüşen Murat Paşa, bu kez Dersimliler’le Ermeniler’in bağımsız bir ortak devlet kurmalarını önerir. Ancak Ermeniler’in öne sürdüğü ağır koşullar bu girişimin de sonuçsuz kalmasına neden olur.

Böylece hem Dersimliler hem de Ermeniler ender karşılaşılabilen tarihi bir fırsatı kaçırırlar. Gelişmeleri yakından izlemekte olan İttihatçılar, bu sıralarda Koçkirili Alişan ve Haydar’ı serbest bırakarak Dersim’le ilişkileri onarmaya çalışırlar. İttihatçılar’ın da katkısıyla Dersim-Ermeni ilişkileri bu tarihten itibaren giderek bozulur ve ittifakları da son bulur. Hatta, iki taraf arasında çatışmalar patlak verir (Bk. M. Nuri, KTD).

Rus ordusunun boşalttığı Erzincan ve Erzurum, 1918 yılında hala Ermeni kuvvetlerinin denetimi altındadırlar. Kazım Karabekir kumandasındaki Türk ordusu Ermeniler’i bölgeden çıkarmaya çalışır. Bu amaçla Dersim’den de milis toplama girişimleri yapılır. Ermeniler’i kovmak için Dersim’den milis toplama çabalarına bir çok aşiret ilgisiz kalır.

Seyit Rıza, Dersim’in Türk-Ermeni çatışmasında taraf olmasını istemez. Fakat Erzincan’daki Dersimli-Kızılbaş halkın Ermeniler tarafından imha edilmekte olduğu yönünde İttihatçıların yaydığı abartılı söylentiler, Seyit Rıza’nın dahi bazı Dersim aşiretleriyle birlikte Munzur Dağları’nı aşarak Erzincan üzerine yürümesine sebep olur. 13 Şubat 1918‘de Erzincan merkezini zapteden Seyit Rıza, daha sonra Kazım Karabekir kuvvetlerinden önce Erzurum’a girer. Sonra da Erzurum’u Karabekir’in brliklerine bırakıp Dersim’e geri döner.

Böylece Erzincan ve Erzurum, Ruslar’ın ardından Ermeniler’den de boşaltılır.

Bu sonuç Dersim-Ermeni anlaşmazlığını ustalıkla istismar eden İttihatçıların özlemlerine uygun düşüyordu. Nitekim çok geçmeden aldatıldıklarını farkeden Dersimliler ile Türk ordusu arasında çarpışmalar yeniden başlar. İttihatçılar, Dersim dahilindeki Türk hükümet merkezlerine saldıran Ovacık aşiretleri üzerine bir kere daha ünlü Kürt Halit’in kumandasındaki Cibran Hamidiye Alayı’nı sürerler. Halit’in Kürt alayı Ovacığa girerek Türk yönetimini restore eder.

Yukarıdaki özetten açıkça görüleceği gibi 1916 yılı Dersim için pek çok bakımdan çok önemli bir tarih. Dersim istiklali fikri 1916‘da çok güçlü görünüyor. Buna önderlik edecek olan Seyit Rıza, Koçkirili Alişer ve M. Nuri üçlüsünü birbiriyle ilk kez kontağa getiren de 1916 olayları oluyor. Ne yazık ki Dersim kendi tarihinde yakalayabildiği en büyük fırsatlardan birini bu sırada yitirir. Dersim-Koçkiri ittifakı da bu tarihte oluşmuş görünür. Burada başlayan ilişki 1937‘ye dek giderek pekişir.

Birinci Savaş’ta Osmanlı devleti yenildi. 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi bu yenilgiyi belgeliyordu. Mütarakeden hemen sonra Osmanlı toprakları Birinci Savaşın galipleri tarafından işgal edilmeye ve fiilen payedilmeye başlandı. Mondros ateşkesiyle birlikte yenilginin sorumlusu olarak görülen İttihatçılar da devrildi (1918). Ermeni kırımının suçlusu da onlardı. Bu sırada yönetim Hürriyet ve İtilaf Partisi (İtilafçılar)‘nin eline geti. Bu parti anti-İttihatçı çeşitli gruplardan bileşen bir bloktu. İttihatçılar Alman, İtilafçılar ise Amerikan-İngiliz yanlısı idiler.

İtilafçı hükümet, Dersim Valiliği’nden aldığı Sağıroğlu Sabit‘in yerine bir Kürt vali (Bedirhanlar’dan Mithat’ı) atadı.

Sonradan Kemalist adı verilen hareket Mütareke Dönemi (1918-22) olarak adlandırılan bu dönemde doğdu. Buna Kemalist Hareket dönemi de denebilir. Kemalist hareketin doğuşu ve Kırmanciye’de Kemalist diktatörlüğün kuruluşu bu döneme rastlar.

Kemalistler’in asıl amacı Mütareke‘nin yapıldığı tarihteki sınırlar içinde Osmanlı İmparatorluğu‘nun birliğini korumaktı. Erzurum (23 Temmuz-7 Ağustos 1919) ve Sivas (4-12 Eylül 1919) kongrelerinin kararlarında bu hedef açıkça formüle edilmiştir.

Kemalist denenler gerçekte ittihatçıların bir kanadıdır. Hürriyet ve İtilaf Partisi yandaşlarının Kemalistleri Mütareke döneminin İttihatçıları olarak tanımlamaları son derece isabetlidir (Bk. T. Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, cilt 1). Çünkü Turan amacı güden İttihatçıların başlattığı saldırı savaşı yenilgiyle birlikte arta kalanı koruma ve savunma savaşına dönüşmüştür. Kemalistler, işte bu ortamın ittihatçılarıdır. Kemalistler’in milliyetçiliğini İttihatçıların Turancılığına kıyasla “gerçekçi“ kılan bu koşullardır.

Erzurum ve Sivas kongrelerinin kararları arasında Kırmanciye‘de Rum ve Ermeni devletleri kurulmasının önlenmesi, bunun için de bu bölgede derhal geçici bir yönetimin kurulması da vardır. Kemalist hareketin esas amacı da budur. Bu noktada kendisine engel çıkaranlar Ermeniler ve Dersimliler olduğundan, esas mücadelesi bu hareketleri ezmektir.

Osmanlı ordusunun bazı birimleri İstanbul Hükümeti’ne karşı Mustafa Kemal’e bağlılık bildirmişti. Kazım Karabekir kumandasında Erzurum’da bulunan 15. Kolordu ile Enver Paşa’nın amcası tarafından kumanda edilen Diyarbakır’daki 13. Kolordu bunlar arasındaydı. Gerçekte bu bir askeri darbeydi. Bu birliklerin Kemalistler’le tavır alması onların Doğu’da oluşan otorite boşluğunu hızla doldurmalarını sağladı. Böylece Kemalistler Doğu’da ötedenberi yönetim merkezleri konumunda bulunan Sivas, Erzurum ve Diyarbakır gibi ana merkezlerde kontrolü ellerine alarak 1919‘dan itibaren bölgede çıplak bir askeri diktatörlük kurdular.

Bu tarihten itibaren bölgedeki ezilen ulus hareketleri karşılarında artık İstanbul Hükümeti’ni değil, ittihatçıların devamı olan Kemalistleri bulmuştur. Kemalistler’in Kırmanciye’de yürüttükleri savaşın (1919-22), bir “kurtuluş savaşı“ ile ilgisi yoktur. Aksine esas olarak bir sömürge savaşı sözkonusudur. Kemalistler’le Batılı güçler arasındaki sınırlı savaş anti-emperyalist bir savaş değil, eski Osmanlı ülkeleri üzerinde bir paylaşım savaşıdır. Bu olgular kavranmaksızın Dersim ve Kırmanciye’de olan biteni, Dersim-Koçkiri özgürlük savaşını ve sonrasındaki gelişmeleri doğru biçimde anlamak ve açıklamak olanaksızdır.

1917 Ekim Devrimi’nden sonra Rusya‘nın desteğini yitiren Ermeniler, bu kez galip devletlerin desteğine başvurdular. 1919-22 arasında Vilayet-i Sitte adı verilen ve altı Doğu vilayetini içeren bölgede, ABD ve Batı (İtilaf ülkeleri) korumasında bir Ermeni devleti için mücadele ettiler. 1918 sonlarında Taşnak partisinin yönetiminde Kafkasya’da kurulmuş olan devletin sınırlarını genişletmeyi tasarladılar. Bu amaçla 1915‘te Suriye ve Irak’a sürgün edilenlerden oluşturulan Ermeni taburları İngiliz-Fransız ordularıyla birlikte bölgeye geri gelip yerleşmeye çalıştılar. 1918‘den 1920‘lere dek süren bu mücadele Anadolu’daki son Ermeni mücadelesi oldu.

Kürt milliyetçileri de mütareke döneminde İngilizler ve Fransızlar’la işbirliği yaparak emperyalistlerin mandası olacak bir Kürt devleti için mücadele ettiler. Kürt sorununun çözümünü emperyalistlerle işbirliğinde aradılar. Küçük ölçekli bir-iki lokal girişimi saymazsak 1919-22 döneminde Türkiye Kürdistanı denen parçada sözü edilmeye değer bir Kürt ayaklanmasına rastlanmaz. Bu dönemde Müslüman Zazalar’ın da bir kalkışması görülmez. Bu dönemin Kırmanciye’sinde tek gerçek anti-Kemalist ve anti-emperyalist ulusal kurtuluş mücadelesi Dersim-Koçkiri’nin Kırmanc-Kızılbaş halkı tarafından yürütüldü.

Kısacası 1839‘dan 1938‘e kadarki yüzyıl boyunca da Dersim en devrimci tutumları temsil eder.

1918‘de imzalanan Mondros Mütarekesi’nden hemen sonraki son derece elverişli koşullarda Dersimliler’in ve Kürtler’in ulusal kurtuluş çabalarında yeni bir atılım gözlenir. Bu dönemde içinde bazı Dersim-Zaza aydınlarının da bulunduğu geniş ve gevşek bir ittifakı temsil eden Kürdistan Teali Cemiyeti kurulur (Aralık 1918).

Bundan bir süre sonra Alişer ve Mehmet Nuri, Seyit Rıza’nın yönetiminde Dersim‘de ulusal direnişi yeniden örgütlemeye koyulurlar. Bu hazırlıkları öğrenen eski İttihatçılardan Mustafa Kemal ve arkadaşları gelişmelere müdahale ederek karşı tedbirler almaya başlarlar. 1919‘da Samsun’a çıkışla başladığı söylenen ‘Türk Kurtuluş Savaşı‘ aslında böyle başlar.

Osmanlı Subayı Mustafa Kemal, Sivas valisi Reşit Paşa aracılığıyla Dersim-Koçkiri temsilcilerini kendisiyle görüşmeye çağırır. Sivas’taki bu görüşmeye sadece Koçkiri adıyla bilinen aşiret konfederasyonun reisi Alişan Bey  katılır ve amaçlarının İstanbul Hükümeti’ne bağlı özerk bir Dersim oluşturmak olduğunu iletir. M. Kemal ise, Dersim-Koçkiri’nin kendisiyle işbirliği yapmasını önererek kendisiyle görüşen Alişan’ı Sivas’tan milletvekili gösterir (Eylül-Ekim 1919). Kemalistler’in aynı öneriyi kendisine de yaptıklarına işaret eden Mehmet Nuri, hem kendisinin hem de Alişan’ın bu teklifleri redettiklerini kaydeder. Bir süre sonra Ankara’da toplanan T.B.M.M.’de 72 “Doğulu“ milletvekilinin olduğu görülür. Kemalistler’le işbirliği yapan 72‘ler İtilaf devletlerine Türkiye’den ayrılmayacaklarını iletirler. Buna yanıt olarak  K.T.C dolayımıyla aynı ülkelere “Dersimliler adına“ gönderilen bir diğer telgrafta ise, 72‘lerin Ankara Hükümeti’nin baskısı altında olduklarına işaret edilerek bağımsızlık talep edilir. Aynı tarihlerde Dersim, Ankara Hükümeti’nden de özerklik talep etmekte, ama Kemalistler’den herhangi bir yanıt alamamaktadır.

1920 Temmuz’unda Koçgiri hareketi başlar. Karakol baskınları ve cephane gaspı biçimi altında Kemalist Ankara Hükümeti’ne karşı silahlı mücadeleye girişilir. Ağustos’ta Şadan aşireti Refahiye merkezini işgal eder. Bu gelişmeler karşısında Ankara, Koçkiri aşiret grubunun reisi Alişan’ı Refahiye kaymakam vekilliğine, kardeşi Haydar’ı da Ümraniye müdürlüğüne atayarak olayları yatıştırmayı dener. Bu günlerde Dersim’de Çemişgezek, Hozat ve Ovacık aşiretlerinin yanısıra Koçkiri lideri Alişan’ın ve diğerlerinin de katıldığı geniş bir toplantı yapılır. Bir ulusal kongreyi andıran bu toplantıda  bağımsızlık için harekete geçilmesi kararı alınır. Böylece asıl amaçları imparatorluktan arta kalanı Türk unsura dayalı bir ulus-devlet biçimi altında muhafaza etmek olan ve bu projenin gerçekleşmesi önündeki esas engelin ezilen uluslar olduğunu düşünen Kemalistler’in bu amaçlarına hizmet eden Erzurum ve Sivas’ta düzenledikleri “Doğu“ kongrelerinin tek gerçek alternatifi, 1920‘lerin tek gerçek anti-emperyalist ve halkçı alternatifi Dersim’de şekillenmeye başlar.

Dersim toplantısında Dersim’in yanısıra Kürdistan’ın da kurtuluş özlemleri dile getirilir. Ankara Hükümeti’nden İstanbul’un tanıdığı özerkliği tanıyıp tanımadığını açıklaması, Elazığ, Malatya, Sivas ve Erzincan cezaevlerindeki tutukluları derhal serbest bırakması, Türk yönetici ve memurların ülkeden çekilmesi ve Koçkiri üzerine sevkedilen askeri birliklerin derhal geri çağrılması talep edilir. Bu talepler Hozat’taki Dersim valisi aracılığıyla bir muhtıra biçimi altında Ankara’ya iletilerek 24 saat içinde cevap istenir (15 Kasım 1920). Ankara’nın direktifiyle Elazığ’dan gönderilen bir heyet taleplerin kabul edileceğini iletirse de, bu tavrı güven verci bulmayan Dersimliler, Elazığ valiliği kanalıyla TBMM Başkanlığı’na “Batı Dersim Aşiret Reisleri“  imzasını taşıyan bir telgraf çekerler:  “Sevr Anlaşması gereğince Diyarbekir, Elazığ, Van ve Bitlis vilayetlerinde bağımsız bir Kürdistan kurulması gerekiyor. Bu gerçekleştirilmelidir. Aksi taktirde bu hakkı silah zoruyla almaya mecbur kalacağımızı beyan ederiz“ (Bk. M. Nuri, KTD, s. 129).

Dersimliler’e yazılı bir yanıt vermeyen Ankara,  Elazığ valiliği aracılığıyla isteklerinin kabul edildiğini ileterek vakit kazanmaya çalışır. Bu sıralarda Sivas’ta askeri harekat hazırlıkları görülmektedir. Bu durum karşısında Dersim-Koçkiri silahlı bir ulusal ayaklanma düzenlemeyi kararlaştırır. Dersimliler’in benimsediği ayaklanma stratejisine göre, ilkin Dersim’in merkezi Hozat’ta bağımsız bir devletin kurulduğu deklere edilecek, ardından Erzincan, Elazığ ve Malatya yönlerinden Sivas üzerine yürünerek silah zoruyla Ankara Hükümeti’nin ülkenin bağımsızlığını tanıması sağlanacaktır. Kış koşulları Koçkiri bölgesinin Dersim içiyle bağlantısını olanaksız kıldığından ayaklanma için ilkbahar beklenecektir. Dersim-Koçkiri harekete geçtikten sonra Esas Kürdistan’ın da ayaklanmayı destekleyeceği umulmaktadır. Ne yazık ki Asıl Kürdistan Kemalistlere karşı dişediş bir mücadele yürüten Dersim-Koçkiri’yi yalnız bırakarak 1916 yılındakine benzer tarihi bir fırsatın daha kaçırılmasına ve Kemalistler’in zaferine büyük katkıda bulundu.

Genel ayaklanma planını öğrenen Kemalistler, bu planı bozmak için karşı önlemler geliştirdiler. Bir yandan Koçkiri üzerine ordular yollanıp halk zamansız bir kalkışmaya zorlanırken, diğer yandan ulusal güçleri bölmek için Batı Dersim’in Meço (Mustafa Öztürk, 1859-1938), Diyap Yıldırım (1852-1938), Mustafa Zeki Saltık (1881-?), Ahmet Ramiz, Binbaşı Hasan Hayri (1881-1925) gibi bazı aşiret önderleri M. Kemal tarafından Dersim mebusları olarak tanınıp ittifaktan koparıldılar.

Bu sıralarda Dersim, Seyit Rıza’nın yönetimi altında fiilen bağımsız bir ülkedir. Mebus atanınca Ankara ile işbirliği yapan adı geçen kişileri “menfaatperestler“ olarak nitelendiren Seyit Rıza, Hozat’ı işgal ederek M. Kemal’e çektiği bir telgrafta bu kişilerin Dersim’i temsil yetkisine sahip olmadıklarını ileterek, Dersim’in bağımsızlık talebinin kabul edilmesi halinde bir konfederasyonun kurulabileceğini bildirir. Kemalistler’in Sivas’tan Zara üzerine gönderdikleri bir tabur asker Şadanlı Zalim Çavuş tarafından silahsızlandırılıp imha edilir. “Doğu“nun hükümet merkezi Sivas’ta korku ve paniğe neden olan bu olay, ilkbaharda başlatılması tasarlanan ayaklanmanın erken patlak vermesinde önemli rol oynar. Hareket Dersim’den yönetilmektedir ve Dersim’den gelen talimat Koçkiri’nin ilkbahar sonlarına kadar harekete geçmemesi yönündedir. Ankara’nın taktiği ise Koçkiri bölgesini Dersim’den yardım alamayacağı kış şartlarında eyleme zorlayıp ezmektir. Olayların akışı Ankara’nın taktiğine uygun düşer. 6 Mart 1921‘de Ümraniye merkezini kuşatan Koçkiri kuvvetleri Türk alayını teslim alıp kumandanını kurşuna dizerler. 12 Mart’ta Divriği jandarma bölüğü esir edilir. Kangal-Koçhisar, Divriği, Zara, Refahiye, Kuruçay ve Kemah’ta tam bir başkaldırı vardır. Bu olaylardan sonra hareketi durdurmak artık olanaksızdır. Kaldı ki Koçkiri Kemalist ordular tarafından her yandan kuşatılıyor ve şiddetli muharebeler oluyordu. Türk ordusunun yanında Giresunlu Topal Osman’ın kumanda ettiği bir “Laz Alayı“ da  bulunuyordu. Bu koşullar altında bir kez başlamış bulunan ayaklanmayı sonuna kadar kararlıca götürmek zorunluydu. Bu sırada Urfa ve Antep’e varmış bulunan Fransızlar’dan yardım talep edilmesini önerenler olursa da, bu fikir kabul görmez. Koçgiri; İç Dersim, Erzincan ve Malatya’dan acilen yardım beklemektedir.

Dersim’in Ovacık aşiretlerinden oluşturulmuş 2500 kişilik bir kuvvet hedik ve lekanlarla karlı kaplı Munzur Dağları’nı aşarak 8 Mart 1921 günü Kemah’a girdi. Kemalist birlikleri ezerek Hükümet konağını ve Kemah derebeylerinin konaklarını yıktı. Esir alınanlar arasında Kemah kaymakamı ve jandarma kumandanı da varlardı. Ardından Kuruçay’a giren 2500‘ler, burdaki Kemalist mukavemeti de kırıp kaymakamı ve bazı derebeylerini tutukladılar. Daha sonra Refahiye ve Divriği merkezleriyle Celallı nahiyesine giren 2500‘lerin harekatını beş kişi yönetiyorlardı. Bunlar Pezgavirli Bıra İbrahim, Maksudanlı Munzur, Arslananlı Mahmut, Mustafa ve Alişer idiler. Bu isimlerin de dahil olduğu bir grup önder, 11 Mart 1921‘de T.B.M.M Başkanlığına çektikleri telgrafta, Koçkiri, Divriği, Refahiye, Kuruçay ve Kemah kazalarının ayrı bir vilayet haline getirilip yerli bir valinin yönetimine verilmesini talep ederler.  Ankara, kendi adına görüşmeler yapmak üzere bir heyet gönderirse de, aynı sırada adeta seferberlik ilan edilmiştir. Her yandan Koçkiri üzerine asker sevkedilmektedir. 15 Mart 1921‘de Sivas, Elazığ ve Erzincan’da sıkıyönetim ilan edilir. 25 Mart 1921‘da Topal Osman’ın Laz Alayı Koçkiri’de ulusal güçler tarafından hezimete uğratılır. Ne var ki yeterli destek ve yayılma imkanı bulamayan bu ayaklanma sonunda dar bir bölgeye sıkışır ve bastırılır (Nisan 1921).

Kemalistler bölgede terör estirir. Kırımlar ve sürgünler yaşanır. Koçkiri-Dersim aşiretlerinin savaşçı müfrezeleri İç Dersim’e geri çekilirler. Alişer ve M. Nuri de Dersim’e sığınanlar arasındadırlar.

Koçkiri ayaklanmasından suçlu görülen 400 kişi Sivas Sıkıyönetim Mahkemesi’nde yargılanır. Bunlar sürgün ve ağır hapis gibi cezalarına çarptırılırlar. Ama Dersim’in tutukluların serbest bırakılması yönündeki ısrarlı ve kararlı tutumu başta Alişer olmak üzere Dersim’e sığınanlar hariç geri kalanlarının affı ile sonuçlanır.

1921 Nisan’ında ayaklanma yenilmiş olsa da, ulusal kurtuluş mücadelesi gerilla savaşı biçimi altında yüz Dersimi gerillanın 1926 Sivas baskınına (kendi konağına davet ettiği ünlü Zalim Çavuş’u tuzağa düşürüp Kemalist birliklere teslim eden Ginyan aşiret reisi işbirlikçi Murat Paşa’nın cezalandırıldığı olay) kadar devam etti. Bu savaşımın üssü de Dersim’di. Sivas’a dek sarkan bu gerilla akınları 400‘lerin affında önemli bir baskı faktörü olmuştu. Daha sonra M. Kemal’le çekilmiş fotoğraflarını gösterip böbürlenen Diyab Ağa’nın da aralarında bulunduğu bazı Dersim mebusları T.B.M.M tarafından  görüşmeler yapmak üzere Dersim’e yollanırlar.

Yunan kuvvetlerinin Ankara’ya bir hayli yaklaştıkları bir tarihtir bu. Bizzat M. Kemal, Dersim aşiretlerine hitaben Seyit Rıza’ya çektiği telgraflarda savaşa son vermelerini ister. Ardından Dersim adına bin kişilik bir kuvvet eşliğinde Seyit Rıza ve Koçkirili Alişan’ın katıldığı Erzincan görüşmeleri başlar. Bu görüşmelerde Ankara Hükümeti’ni Erzincan valisi ile Erzincan mebusu H. Fevzi temsil ederler. Dersimliler bu görüşmelerde yerel dilde eğitim veren okulların açılması, Koçkiri’ye yerli bir valinin atanması ve tazminat ödenmesi de dahil ulusal haklarının tanınmasını talep ederler. Ama bu görüşmeler bir zaman sonra Türk tarafının çekilmesiyle herhangi bir sonuç alınmadan biter (15 Haziran 1921). Refahiye ve Kuruçay kaymakamları sıfatıyla Koçgiri’ye gönderilen Alişan ve Haydar, çok geçmeden bu görevlerinden alınıp 1931 affına kadar İstanbul’da zorunlu ikamete tabi tutulurlar (Bk. M. Nuri, KTD).

Böylece Mütareke döneminde (1918-22) doğan otorite boşluğu Dersim ve Kürdistan’da ulusal devletlerin kuruluşuyla değil bu topraklarda yürüttüğü sömürge savaşını “Kurtuluş savaşı“ diye lanse eden Kemalistler‘in diktatörlüğü ile dolduruldu.

Kemalistlerin anti-emperyalist olduğu, bir ulusal kurtuluş savaşı verdikleri resmi ideolojinin fabrikasyonudur. Onların savaşımı Anadolu’nun ezilen uluslarının ve kurtuluş hareketlerinin imhasını hedeflemiştir. Bu tarihlerde Kemalistler, Batı’da Rumlar ve Yunanlılar, Doğu’da Dersim-Koçkiri ile savaşmaktadırlar. Kemalist resmi tarihin “Türk Kurtuluş Savaşı“ dediği savaş, Batıda Türk-Yunan, Doğuda ise bir sömürge savaşıdır.

Ardından TC dönemine girilir.

Bu dönemin ilk on yıllarında tanık olunan başlıca olaylar,

*Şeyh Sait (1925),

*Koçan (1926),

*Pülümür (1930) ve

*1937-38 direnişleridir.

Bazı kaynaklarda önceden planlandığı öne sürülen Şeyh Sait ayaklanması, 13 Şubat günü Piran’da düşünülenden erken bir tarihte patlak verdi (1925). Ayaklanmayı Nakşibendi tarikatına mensup Sünni ve Şafii Zaza şeyhleri yönettiler. Bunların en önde gelenleri hem hareketin lideri hem de Diyarbakır cephesinin kumandanı olan Şeyh Sait ile Elazığ cephesi kumandanı Şeyh Şerif idiler.

Bu ayaklanma sadece önderliği değil, patlak verdiği ve etkinlik kurduğu alan ve dayandığı güçler itibariyle de Zazalar’ın damgasını taşıyordu. İdeolojik değilse de, fiili planda durum buydu. Dersimliler tarafından desteklenmeyan bu ayaklanma Müslüman Zazalar’la sınırlı kaldı. Dersim’in tavrında hareketin İslamcı (teokratik-şeriatçı) ideolojisi, laiklik karşıtı tutumu önemli rol oynadı. Kürtler’in desteği de alınamayınca tecrit edilip yenilgiye uğratıldı.

Bu ayaklanmada 13-29 Şubat günleri arasındaki 15 gün zarfında Genç (Darahini), Lice, Hini, Palu ve Elazığ; 29 Şubat’ta Maden, Ergani, Çermik ve Siverek merkezleri ele geçirildi.

Şeyh Sait’in kumandası altında 29 Şubat günü başlatılan Diyarbakır kuşatması 2 Mart’tan itibaren kenti ele geçirmek üzere bir saldırıya dönüştü. Ama 11 Mart’a kadar devam eden bu saldırıda başarılı olunamadı. 11 Mart günü Şeyh Sait’in kuvvetleri ayaklanmanın başkenti Genç’e doğru geri çekilmek zorunda kaldılar. Elazığ’ı aldıktan birkaç gün sonra 26 Şubat’ta kenti geri yitiren Şeyh Şerif yönetimindeki kuvvetler de daha o tarihte geri Palu’ya çekilmek zorunda kalmışlardı. Böylece 13-29 Şubat’ta yükseliş halinde olan ayaklanma 11 Mart’tan itibaren geri çekilerek patlak verdiği merkezi bölgeye sıkıştı. Ardından kuşatıldı ve Nisan ayı başlarında bastırıldı (6/8 Nisan 1925).

Esir düşen isyancıların bir bölümü ülkenin dağlık bölgelerine sığınıp bir süre devam edecek olan gerilla taktiğine başvururken, bir bölümü de İran, Irak ve Suriye gibi çevre ülkelere kaçmak zorunda kaldılar. İçlerinde Şeyh Sait’in de bulunduğu önder kadronun büyük bölümü 27 Nisan günü kaçmaya çalışırlarken yakalandılar. 15 Mayıs’tan sonra İşgalci devletin oluşturduğu Diyarbakır İstiklal Mahkemesi’nde yargılanan Şeyh Sait ve 47 arkadaşı, 4 Eylül günü Diyarbakır’da idam edildiler (1925).

İdamları katliam ve sürgün izledi.

Devlete ve İslamcı kesime bir Nakşi isyanı olarak görünen 1925 Zaza Ayaklanması TC’de hükümet değişikliğine neden oldu.

Resmi tarihin ‘Milli Mücadele‘ adını yakıştırdığı 1919-22 döneminde ittifak halinde savaşanlar 1923‘te bölündüler. 1923‘te başlayan bu iç mücadele 1925‘te Şeyh Sait’in öncülük ettiği isyandan sorumlu tutulan rakip kanadın Mustafa Kemal ve çevresi (CHP) tarafından tasfiyesi ile sonuçlandı. Bu, aslında askeri bir darbe, en azından bir askeri müdahaleydi.

İsyan patlak verdiğinde işbaşında bulunan Fethi Okyar hükümeti istifaya mecbur edilip 3 Mart 1925‘te İsmet İnönü hükümeti kuruldu. Kuruluş amacı isyanı bastırmak olan İnönü hükümetinin ilk işi Takrir-i Sükun Kanunu’nu çıkarmak oldu. İstiklal Mahkemeleri bu kanuna dayanarak kuruldular. Kurucuları arasında Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy ve Sabit Sağıroğlu’nun da bulunduğu Kazım Karabekir liderliğindeki Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası isyanı teşvik etmekle, İslamcı ve anti-laik olmakla suçlanıp kapatıldı. Bu partiye mensup Hüseyin Avni Ulaş tutuklandı. Aynı paralelde görülen bazı dergiler ve gazeteleri yasaklandı. Ahmet Emin Yalman, Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu, Hüseyin Cahit Yalçın ve Ahmet Şükrü Esmer gibi gazeteciler isyanla ilgili görülüp yargılandılar.

Böylece örgütlü muhalefet dağıtıldı, tek parti ve tek şef  diktası oluştu.

1926‘da Dersim’de Koçan direnişi başladı.

Çemişgezek’in batısı ve kuzeyine düşen Koçan bölgesi yüzlerce yıl yabancı egemenliğini tanımamış, vergi ve asker vermemiş, işgal girişimlerine karşı direnmiş olmakla ünlüdür.

Koçan grubu (Koç, Şam ve Resik aşiretleri) üzerine 19 Eylül 1926‘da Elazığ ve havalisi kumandanı Albay Mustafa Muğlal gönderildi. Mustafa Muğlalı, Ahmet Arif’in 33 Kurşun şiirine konu olan katliamın sorumlusudur. Süleyman Demirel gibi bazı politikacıların askeri darbelerin gerekçeleri arasında saydıkları ‘Muğlalı Kompleksi‘ kavramı ona referanstır.

Bu harekat öncesinde Diyarbakır valisi Ali Cemal, Seyit Rıza’yla görüşmek üzere beraberindeki seyit ve dedelerle birlikte görüşmenin yapılacağı Karaca Köyü’ne gelerek Dersim’de Alevi geleneklerine uygun eğitim veren okullar açılacağı, Koçkirililer için genel af çıkarılacağı, Elazığ ve Erzincan’daki Ermeni arazilerinin Dersimlilere verileceği vd gibi çeşitli vaadlerde bulunur. Dersimliler’in güvenini kazanmak amacıyla kendisinin, hatta Mustafa Kemal’in bile Alevi olduğunu propaganda eder. Ali Cemal, bu tarihten az sonra Elazığ valisi olarak atanır. Diyarbakır’dan Hozat’a gelerek Seyit Rıza ile görüşen Genel Müfettiş İzzeddin de M. Kemal adına Dersimliler’in tüm istemlerinin karşılanacağına söz verir. Ali Cemal’in Elazığ valisi olmasından sonra 2 bin Dersimli aileye arazi verilerek Elazığ ovasına yerleştirilirler. Doğu Dersim aşiret reislerinden bazıları Ali Cemal tarafından Elazığ İl Daimi Encümenliğine alınırlar. Bu yolla Dersim’in etkili isimleri İç Dersim’den çıkartılmaya çalışılır. Seyit Rıza’nın Dersim’de ana dilde eğitim yapan okullar açılması, tarımın ve ekonominin geliştirilmesi gibi talepleri ise hep gözardı edilir. A. Cemal’in girişimiyle Dersim aşiret reislerinden oluşan kalabalık bir heyet Ankara‘ya gidip Meclis Başkan vekili Kazım Karabekir ve İsmet İnönü ile görüşür.

Bu görüşmelerde Elazığ, Erzincan ve Malatya’da Dersimliler’e toprak verileceği, batıya sürgün edilenler için af çıkarılacağı gibi vaadlerde bulunulur ve kendilerinden sükuneti muhafaza etmeleri istenir. Heyet Dersim’e dönüşünden kısa bir süre sonra sürgünler için af çıkarılır. Dersim, Elazığ ve Erzincan merkezlerindeki tüm tutuklular serbest bırakılır.

Bütün bu gelişmeleri kuşkuyla izleyen Seyit Rıza’nın ve Koçanlılar’ın ana dilde eğitim yaptıran okullar talebi ise görmezden gelinir. Daha sonra Hozat ve Ovacık‘ta çeşitli aşiret reisleriyle toplantılar düzenleyen A. Cemal, Koçanları devlete karşı geçmişteki tüm başkaldırıların sorumlusu olarak gösterip onlara karşı diğer aşiretlerden destek talep eder. Bu yönde bir karar bile alınır.

A. Cemal, Koçanlılar’ın imhasından sonra Dersim’in tüm taleplerinin kabul edileceğini propaganda etmektedir. Böylece başını A. Cemal’in çektiği 1926 yılı kampanyasının gerçek amacı da açığa çıkar.

Bu hazırlıkların ardından 6 Ekim 1926‘da Muğlalı Mustafa kumandasında Koçanlar üzerine yapılması beklenen saldırı başlatılır. 6-7 Ekim’de Koçan bölgesi kuşatılır. Tağar Vadisi’ne hakim tepeler işgal edilir. Elazığ’dan kalkan uçaklar Ali Boğazı ve Tağar Deresi’ni bombalar. Koçan temsilcileriyle bizzat görüşen Mustafa Muğlalı silahlarını teslim etmeleri için 15 Ekim’e kadar süre tanır. Koçan savaşçıları bu isteği rededince 16 Ekim’de çarpışmalar yeniden başlar.

Bu harekatta Seyit Rıza ve aşireti de dahil pek çok Dersim aşireti taktik gereği orduya yardımcı olacaklarını söylemişlerdir. A. Cemal’e destek sözü veren aşiretlerin esas amacı ordudan alacakları silah ve cephaneyi Koçanlara ulaştırmaktır. Nitekim aşiret veya milis grupları harekat başlayınca aldıkları silah ve cephaneyi Koçan reisi Seyithan’a teslim etmişler, bu aşiretin yaşlılarını, kadınları ve çocukları da götürüp Ovacık aşiretleri arasına yerleştirmişlerdir. Ardından iaşe ve cephaneleri olmadığı bahanesiyle firar eder veya geri çekilirler. Askere yardım etmezler.

Bir aralık ordu bozgun halinde çekilirse de tekrar saldırır. Direnişçiler Tağar ve Ali Boğazı’ndaki mağaralara sığınır. Tağar ve Koçan köyleri yakılır. Tağar Deresi’ndeki mağaralar taranır. Yolları ve geçitleri tutan (bu görevi isteyen kendileri olmuş) milislerin yardımıyla direnişçiler kuzeye, Ovacık aşiretleri arasına götürülürler.

Böylece Mustafa Muğlalı, Seyit Rıza ve diğer aşiret önde gelenlerince oyuna getirilir.

Bu harekattan hemen sonra 28 Kasım 1926‘da Albay Mustafa Muğlalı, Koçanlar’ın “Dersim’in yenik olmayan aşireti“ ve “Dersim’in milli kahramanları“ olarak ünlendiklerine işaret eder. 30 Kasım 1926‘da harekata son verilir (Bk. 1- JUK, Dersim, s. 177; 2- Albay Reşat Hallı, Türkiye Cumhuriyeti’nde Ayaklanmalar-1924-1938, Genelkurmay Başkanlığı yayını).

Koçan harekatı Türk kaynaklarına göre ordunun zaferi, M. Nuri’ye göre ise ordunun bozgunu ile sonuçlanmıştır.

1930‘da bu kez Pülümür direnişine tanık oluyoruz.

Bu harekatın 1925-26 Ağrı harekatını takiben Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak tarafından bir Erzincan gezisi sonrasında önerildiği kaydedilir (18 Eylül 1930).

M. Nuri’ye göre Çakmak’ın Erzincan’a geliş nedeni Seyit Rıza (1863-1937)’nın başlattığı bir ayaklanmaydı.

F. Çakmak, bu gezisini takiben yazdığı raporda Kırmanclığın bütün Erzincan’ı istila etmekte olduğuna işaret ederek zorunlu ikamet, Trakya’ya sürgün, yerli memurların il dışına sürülmesi, Türk dilinin tüm bölgeye dayatılması gibi karşı tedbirler önermektedir. Bu önerilerden biri de Pülümür’ün vergi ve asker vermeyen Danzik bucağı (Abbasan aşireti), Aşkirik, Gürk, Dağbey ve Harsi köyleri ile başta reisleri Kamer ağa ve akrabası Hıde Ale İsme olmak üzere Nazımiye ilçesine bağlı Haydaran aşireti ve köyleri üzerine bir askeri harekat yapılması, Taçino, Dostan gibi Haydaran köylerinin bombalanması, buralara devlet otoritesinin taşınmasıdır.

Başbakan İsmet İnönü ve Bakanlar Kurulu’nun da bu önerileri tasvibi üzerine Genelkurmay tarafından Albay (Miralay) Rüştü’nün yöneteceği bir askeri harekata karar verilir.

Albay Rüştü’nün kumandası altında 24 veya 25-26 Ekim 1930‘da başlayan Pülümür harekatında adı geçen yerleşmeler işgal edilir ve yakılır. Aşkirik ve diğer köyler uçaklarla bombalanır (27-28 Ekim 1930). Bombalanan, yakılıp yakılan köylerin halkı bunun üzerine askere hücum eder (28 Kasım 1930). 10-14 Kasım (1930) tarihleri arasında General Ömer Halis’in yönettiği bir İkinci Pülümür harekatında Bal, Kalan (Ovacık’taki Kalanlılar), Abbasan, Keçel, Arilli, Haydaran ve Demenan aşiretlerinin tümü saldırı hedefi seçilirler.  (Bk. JUK, Dersim, s. 186; Reşat Hallı, a.g.e).

Burada ele alınmakta olan yüzyıllık dönem 1937-38 Dersim Soykırımı ile kapanır.

1937-38 Dersim direnişi Kemalist devletin Dersim’i işgal ve dağıtma girişimine karşı bir savunma savaşı olarak patlak verdi.

Direnişe öngelen 1928, 29 ve 31 yıllarında Dersimliler’den birkaç kez silahlarını teslim etmeleri ve başta Alişer olmak üzere Dersim’e sığınmış Koçkiri savaşçılarını iade etmeleri istenir. Bu ısrarlı tehditler ve saldırı hazırlıkları karşısında 1932‘de Dersim’de bir kıpırdanma görülür. Karakollar ve nahiye merkezleri basılır.

25 Aralık 1935‘te Tunceli Kanunu çıkarılır. Bu kanunla birlikte Dersim’in adı Tunceli olarak değiştirilir. Hemen sonra daha önce Birinci Genel Müfettişlik kapsamında bulunan Elazığ, Tunceli, Erzincan ve Bingöl’ü içeren Elazığ merkezli Dördüncü Genel Valilik kurulur (6 Ocak 1936). Bu genel valiliğin başına Dersim Valisi ve Kumandanı sıfatıyla Abdullah Alpdoğan atanır. Elazığ’da İstiklal Mahkemesi adı verilen bir askeri mahkeme kurulur. Bu mahkeme özel olarak Dersim için teşkil edilir. Tunceli Kanunu’nun geçerlik alanı sadece Dördüncü Genel Valilik kapsamına giren illerle sınırlı kalmaz. Sivas, Malatya, Erzurum ve Gümüşhane illeri de bu kanunun geçerlik alanına dahil edilirler. Böylece Tunceli Kanunu merkezi Dersim olmak üzere Kızılbaşlarla yerleşik  tüm sahayı kapsamına alır. Dersim, bu kanunla “Yasak Bölge“ ilan edilir. Ülkeye giriş çıkışlar özel izne tabi tutulur.

Alpdoğan, 1936‘da Dersim’in Amutka, Pulur, Karaoğlan, Sin, Haydaran, Danzig ve Burnak gibi stratejik merkezlerinde askeri kışlalar ve karakollar inşaa ettirmeye başlar. Bu merkezlerden biri de eskiden Mazgirt’e bağlı olan Mamikan (Mameki) köyüdür. Bu köy adı Tunceli olarak değiştirilen Dersim’in yönetim merkezi olarak seçilir.

Demenan aşireti ile bazı Nazımiye aşiretleri kendi bölgelerinde yapımı başlatılan karakollara baskınlar düzenlemeye başlarlar. Çatışma böyle başlar (1936).

Seyit Rıza, askeri vali Alpdoğan’dan tekrar tekrar Tunceli Kanunu’nun iptalini (olağanüstü rejimin lağvını) ve Dersim’in ulusal haklarının tanınmasını talep eder. Alpdoğan’ın buna yanıtı işgalci orduları Dersim’e sürmek olur. Diyarbakır’dan kalkan uçaklar Dersim’e bomba yağdırır. Çatışmalar her tarafa yayılır. Kışın gelmesiyle zorunlu olarak kesilen çatışmalar 1937‘de tekrar başlar.

Kemalist devletin Dersim’e dönük bir stratejisi ve programı vardı. Amacı Dersim‘i kesin şekilde ilhak etmek ve insansızlaştırmaktı. Hazırlıklar çok yönlüydü ve Musul ve Hatay gibi sorunlar nedeniyle bir-iki kez ertelenmek zorunda kalınan Dersim harekatı ancak 1937 yılında başlayabildi.

Kemalist rejimin direnişe öngelen ve bir plana göre yürütülen bu hazırlık süreci gözardı edilirse Dersim direnişinin gerçek nedenleri anlaşılamaz.

İki yıla yayılan bu direnişi işgale öngelen hazırlık evresi dışta tutulursa Türk askeri harekatının evrimine bağlı olarak üç aşamaya ayırarak irdelemek gerekir.

İşgal Süreci: Kahmut köprüsünün yakıldığı 20/22 Mart 1937‘den Seyit Rıza ve arkadaşlarının idam edildiği 15 Kasım 1937‘ye kadarki süredir. Bu süreç kendi içinde 20/22 Mart-19 Mayıs, 19 Mayıs-26/28 Ağustos, 26/28 Ağustos-5/15 Eylül ve 15 Ekim-15 Kasım şeklinde bölünebilir. Dersim aşiretleri direnme yanlıları, tarafsızlar ve devletle işbirliği yapanlar (milislik yapanlar) olmak üzere üçe bölünmüştür. Bava, Alişer ve Sahan suikastleri ile Seyit Rıza’nın idamı bu zaman dilimindeki dönemeçlerdir. Seyit Rıza’nın oğlu Bava’nın öldürülmesini (Mart sonudur) takiben yedi kadar aşiret kendi aralarında bir ittifak oluşturup topluca direniş kararı alırlar. Ama bu aşiretlerin sadece birkaçı (Bahtiyar, Yukarı Abbas, Demenan ve Haydaran) bu karara sonuna kadar bağlı kalır. Alınan karara göre her aşiret kendi bölgesini savunacaktır. Yusufanlılar’ın yeminlerini bozarak bu kararı uygulamayışları Türk ordusunun 19 Mayıs günü Kırmızı Dağ hattına dek ilerlemesine yolaçar. Bu ani ve beklenmedik durum direnişin kaderi üzerinde büyük rol oynar. Sivil halk kitlesel halde Kutu ve Kalan derelerine sığınır. Alişer’in öldürüldüğü 9 Temmuz’dan sonra asker hemen her dağın zirvesini ve her vadiyi işgal eder. Bu tarihten Sahan’ın öldürüldüğü 28 Ağustos’a kadar geçen sürede sığınaklarda sivil halktan binlerce kişi katledilir. 28 Ağustos günü Sahan’ın öldürülmesi (Bahtiyar direnişinin kırılması), 1937 direnişinin sonunu işaretler. Tarafsız aşiretler arasına çekilerek onları direnişe çağıran Seyit Rıza sonuç alamaz. Sonraki gelişmeler konusunda farklı versiyonlar mevcut. Ya teslim olmak ya da görüşmeler yapmak üzere gittiği Erzincan’da yakalanıp diğer tutukluların bulunduğu Elazığ‘a götürülür (5/15 Eylül). 15 Ekim-15 Kasım arası yargılamalar ve idamlar tarafından belirlenir.

Soykırım Süreci: 11/12 Haziran 1938‘den 10 Ağustos 1938‘e kadardır. 1938 yılı olayları “yasak bölgeler“ olarak ilan edilen İç Dersim’in neredeyse tümü (Kutudere-Kırmızı Dağ-Sin ve Halvori kuzeyindeki Haçılı Dere hattından Mercan Dağları eteklerindeki Karacakale’ye kadarki bölge) ile Koçan aşiretlerinin bölgesini (Ali Boğazı ve çevresi) boşaltma girişiminin yapıldığı 11/12 Haziran’da başlar. Bu durum 1937 direnişine katılmamış olan adı geçen iki bölgede yerleşik Kör Abbas, Bal, Keçel ve Koçan gibi aşiretlerin çetin bir direnişine yolaçar. Bu direnişler özellikle 22 Haziran’dan itibaren toplu kırımlar yoluyla bastırılır. Bu peryodun (1938 yılının) en önemli olayı adını Dersim’in Laçin aşiretinden alan ünlü Laç Deresi’nde cereyan eder. Laç Deresi’ndeki çarpışmaların en şiddetlisi ise 19-24 Temmuz arasına rastlar.

Sürgün Süreci: 10 Ağustos 1938‘den 31 Ağustos 1938‘e kadardır. Bu aralıkta boşaltılmış bulunan bölge halkı ile diğer bölgelerden ayıklanıp toplananlar Batı Anadolu’ya önceden saptanmış yerlere nakledilir.

İki yıla yayılan süreç içinde bazı anlar ayıklanabilir.

1937 yılının kırım zamanı özellikle Alişer’in öldürüldüğü 9 Temmuz ile Sahan’ın öldürüldüğü 28 Ağustos arasına rastlar. Bu aralıktaki en kanlı olaylar 17-18 Ağustos günlerinde Bahtiyar bölgesindeki çarpışmalarda yaşanır. Seyit Rıza’nın pek çok yakını da bu çarpışmada yaşamını yitirir.

1938 yılının kırım zamanı ise 22-28 Haziran arasında (boşaltılmak istenen Kalan bölgesinde Baltalı-kürekli muharebe), 19-24 Temmuz arasında (Laç Deresi’nde) ve 15 Ağustos’ta (Xeç baskını ve Xeç-Zımek toplu kırımı) yeralır.

Katliamın zirvesi 1938 yılının işaret ettiğimiz peryodlarıdır.

Ama 1937‘deki 17-18 Ağustos tarihi de kritik bir tarihtir.

Sonuç olarak, Dersim soykırımını anmak için bir tarih önermek gerekirse akla ilk gelenler 22-28 Haziran, 19-24 Temmuz ve 15 veya 17-18 Ağustos tarihleri olmaktadır.

1920’lerin sonları ve 30’lu yılların başlarına ilişkin raporlar, 1937-38 soykırımına öngelen dönemde Dersim’in işgalini tamamlamak ve ülkeyi insansızlaştırmak amacıyla TC devletinin yapmakta olduğu çok yönlü hazırlığın ayrıntılı bir resmini verirler. Dersim aşiretleri, herbirinin sayı ve silah gücü, karşılıklı ilişkileri ve çelişkileri konusunda ayrıntılı bilgilerin yeraldığı Jandarma Umum Kumandanlığı’nın Dersim adlı kitabı da bu hazırlığın bir parçasıdır. Bu kitap kaynak olarak MAH Raporu ve Birinci Umumi Müfettişlik (1927/8-35) raporlarına dayanıyor.

MAH (Milli Amele Hizmeti), 1927’de kurulmuş Türk istihbarat teşkilatıdır. 1965 yılında adı MİT olarak değiştirilmiştir.

Jandarma Umum Kumandanlığı’nın Dersim adlı kitabında dönemin İç İşleri Bakanı Şükrü Kaya’nın Başbakanlığa verdiği 18. 11. 1931 tarihli raporunun Ek bölümü Lahika başlığı altında olduğu gibi verilmektedir. Bu Ek, daha o tarihte (1931), hazırlığı yapılan saldırının başarısını takiben Dersim’de kimlerin nerelere sürgün ve iskan edileceğine ilişkin olarak Başbakanlığa sunulmuş bir plandır.

Burada yaklaşık doksan aşiretten 347 önde gelen ailenin (3470 kişi) Batı’ya ve Trakya’ya sürgünü, bunlardan 72 ailenin Tekirdağ’a, 38 ailenin Edirne’ye, 56 ailenin Kırklareli’ne, 65 ailenin Balıkesir’e, 73 ailenin Manisa’ya ve 34 ailenin de İzmir’e iskanı öneriliyor. Nakliye masrafı ve güzargahı bile saptanmış (Bk. JUK’un Dersim kitabı, s. 83-121, 1932).

1938 katliamı Kemalist yönetim tarafından, başta Mustafa Kemal olmak üzere Türk devletinin kurucuları tarafından önceden planlanıp gerçekleştirildi.

Bu kırımın önceden planlanan bilinçli bir stratejinin sonucu olduğunun kanıtları 19. yüzyıl sonlarından beri hazırlanan Dersim Raporları’nda, Türk istihbarat teşkilatı MAH’ın ve askeri müfettişliklerin raporlarında, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın raporunda, Jandarma Umum Kumandanlığı’nın Dersim adlı yayınında, Meclis konuşmaları ve dönemin Türk basınında yeralan haber ve yazılarda apaçık sergilenmektedirler.

Bu belgeler üzerinde çalışılarak hazırlanacak bir dosya ile Dersim soykırımının içyüzü uluslararası kamuoyuna kolaylıkla anlatılabilir. Belli başlı dillere çevrilmesi gerekecek olan bu dosyaya ek olarak Dersim’de herkesçe bilinen toplu mezarları tek tek görüntüleyen ve 37-38 kırımına tanık olan yaşlı kuşağın ve 38 sürgünlerinin öyküsünü kaydeden bir belgesel de düşünmek gerekecektir.

Olayın anlaşılmayacak bir tarafı yoktur.

Osmanlı ve Türk yönetimleri kendi otoritelerini zor kullanarak Dersim’e taşımak istemiş, hatta mümkünse Dersim’i haritadan büsbütün silmek istemiş, Dersim ise buna karşı direnmiştir.

İşte Devlet-Dersim çatışmasının kökeninde yatan budur

Merkezi otoritenin zora başvurması ve askeri seferleri doğal olarak kendisini savunmak zorunda kalan Dersimli’nin direnişiyle karşılaştı.

Bu şekilde başlayan Devlet-Dersim çatışması 1938 soykırımına dek devam etti.

Dersim davası işte bu süreçte gündeme oturdu ve yabancı bir gücün işgal ve imha girişimlerine karşı birbirini izleyen kendisini savunma amaçlı bir seri direniş içinde, özellikle 1916 veya 1918 yılı sonrasında giderek ulusçu ifadeler kazandı.

İşte benim Dersim direnişleri çağı dediğim bu evrededir ki Dersim kavramı Dersim-Kızılbaş halkının ve onun özgürlük sorununun ortak ve genel adına dönüştü.

Dersim, 1938’de bir soykırımla ve toplu sürgünlerle düşürüldü ve adı da daha 1936 yılından itibaren Tunceli olarak değiştirilip başında askeri sömürge valileri olan olağanüstü bir rejimle yönetilmeye başlandı. 1938 Eylül’üne gelindiğinde toplu direniş bastırılmış, bütün Dersim TC hükümeti tarafından 10 yıl için (1938-48) “Yasak Bölge“ ilan edilmiştir.

Bu 10 yıllık programa dördüncü harekat denebilir Bu zaman zarfında yoğun bir Türkleştirme programı uygulanır. Resmi ağızlar Dersim meselesinin bittiğini ilan ederse de dağlara sığınanların oluşturduğu gerilla birimlerinin (yerel dilde Qol) mücadelesi 1946 affına dek sürer.

1923-46, Doğu’nun kolonileştirilmesi, elkonan zenginliklerinin Batı’ya taşınarak 1950‘lerden itibarenki sınai gelişme için ilkel sermaye birikiminin sağlandığı dönemidir. Türk devletinin temelleri de bu aynı süreçte atıldı.

Tanzimat döneminde başlatılan ve 1930‘lu yıllarda sürdürülen Dersim Raporları serisinde TC devletinin Dersim’i sömürgeleştirme, Türkleştirme ve dağıtma politikası açıkça görülebilir.

Örneğin 1930‘ların başında hazırlanmış bir raporda (Büyük Erkanı Harp Reisi’nin Mütalaaları) Dersim’de “Yüksek idare memurlarına adeta koloni idarelerindeki selahiyet verilmeli“, “Dersim evvela koloni (sömürge) gibi nazarı itibara alınmalı“ (akt. Dersim, T.C. Dahiliye vekaleti Jandarma Umum Kumandanlığı, s. 218-19) şeklinde ifadelere rastlanmaktadır.

1923-46 arasında işgal ve siyasi ilhak, 1950 sonrasında ise ekonomik ilhak gerçekleştirildi. Böylece Dersim ve Kürdistan zor yoluyla TC yönetimi ve pazarına entegre edildiler.

Tunceli Kanunu, Genel Valilik, Yasak Bölge uygulamalarının 1948/49‘larda artık sona erdiği düşünülürse de, işgal (işgalin kendisi zor ve terördür) ve başka biçimler altında olağanüstü rejim biçimi halen devam etmektedir. Dersimli yaklaşık yetmiş yıldır şu ya da bu biçim altında askeri-faşizan olağanüstü rejimlerle yönetilmektedir.

Son olarak bir noktaya daha işaret etmeliyim.

Dersim’de karşı karşıya gelenler vahşi kapitalist ve sömürgeci bir uygarlık ile Morgan’ın deyişiyle Eski Toplum (Komünal Toplum)’du. Dersim’in yakın çevresi bir derebeylik rejimi ile kuşatılmıştı. Bu doğru. Ama iç kesimlerde, yani eski ve esas Dersim’de, asker, polis, yasa, mahkeme tanımayan, kısaca devlet nedir bilmeyen bir sosyal örgütlenme mevcuttu. Toplumun hücresi yerel dilde ezvete adı verilen Dersim gensiydi. Yönetim biçimi, değerleri, hukuku  tamamen farklıydı. 1938’de bir soykırımla sona erdirilen cemi, cemaati, kendine özgü hukuku ile bu Dersim Komünü’ydü. Başka deyişle bir ilkel demokrasi ya da sosyalizmdi. Yıkılan Dersim gensi ve ona dayalı Dersim Komünü’nün incelenmesi önemli bir konudur. Şimdilik diyeceğim, sonraki Dersimli kuşakların kitlesel halde sosyalizme yönelişinde Türk Solu’ndan önce, kendileri farkında olmasalar bile içinden çıktıkları bu toplumun, önceki kuşaklar tarafından kendilerine aktarılan geleneğin önemli rol oynadığıdır.

 

1937-38 Katliamının Kronolojisi

25 Aralık 1935: Tunceli Kanunu çıkarıldı ve Dersim adı Tunceli olarak değiştirildi.

6 Ocak 1936: Elazığ merkezli Dördüncü Genel Valilik kuruldu ve başına sömürge valisi yetkileriyle General Abdullah Alpdoğan atandı. Dersim’de stratejik merkezlerde kışla ve karakol inşaasına başlandı. Ardından gelen karakol baskınlarının nedeni işgal ve soykırım hazırlıklarını önlemekti.

 

1937 Yılı Olayları (1937‘de Başbakan İsmet İnönü’dür)

20/22 Mart 1937 (Kahmut Olayı): 1936‘da başlatılıp kış nedeniyle ara verilen kışla-karakol inşaası 1937 Mart’ında devam ettirilince, kesintiye uğrayan direniş de Karakol baskınları tarzında yeniden başladı. S. Rıza’nın köyü ve çevresi bombalandı. Türk askeri kaynakları ve Dersim’in hafızasının kaydettiği 1937 yılının ilk olayı 20-21 veya 21-22 Mart 1937 gecesi saat 11‘de Pah-Kahmut bucaklarını bağlayan Harçik Suyu üzerindeki tahta köprünün Demenanlılar ve Haydaranlılar tarafından yakılması ve civardaki karakola baskındır. Naşit Uluğ’a göre Dersimli büyük eylemleri genellikle 22 Mart sabahı başlatır, çünkü bu tarih güneşe tapılan devirlerden kalma bir inanç gereği kutsaldır, ilkbaharın da başlangıcıdır. Onun sözünü ettiği Dersim takvimindeki Newe Marti olmalıdır.

26-27 Mart (veya 26 Nisan) 1937: Seyit Rıza’nın oğlu Bıra İbrahim (Bava), babası adına askeri harekatın durdurulmasını talep etmek üzere gittiği Hozat dönüşünde Kırgan köyü Deşt’te misafir olduğu evde uyurken öldürülür. M. Nuri, bu siyasi cinayeti Alpdoğan’ın adamı Binbaşı Şevket’in adamlarının örgütlediğini yazar.

Aşağıdaki mısralar bu cinayet üzerine yapılan bir Dersim ağıtından alınmadır:

Ax de Babo Babo

Kamo merdena to rê sa bo

Mı va, yanê Babaê mı sono Xozatê vêsae

Ma rê cêno pilina na Kırmanci

S. Rıza, misilleme olarak Kırgan aşiretinin merkezi Sin bucağını ve karakolunu basar. Ordu, Kırgan aşireti eşliğinde saldırıya geçer. Böylece S. Rıza ve aşireti ile Bahtiyar aşireti de başlamış bulunan çatışmalara katılırlar. Çatışmalar fiilen toplu bir direnişe dönüşür. Aşiretler arasında genel bir birlik kurulamaz. Sadece Yukarı Abbas, Bahtiyar, Ferhad, Karabal, Yusufan, Demenan ve Haydaranlar’dan oluşan toplam 7 kadar aşiret kendi aralarında direniş için ittifak kurup Halvori-Vank civarında yemin ederler ve topluca direnişe geçerler. Alpdoğan, aşiretler arasında birleşmeleri engellemek, direniş kararı alan S. Rıza liderliğindeki yedi aşireti tecrit etmek için çabalar. Bu amaçla söylentisi dolaşan boşaltma ve sürgün kararını yalanlamaya, saklı tutmaya özen gösterir. Ajanları dolayımıyla aşiretlerarası kavgaları körükler, direnişin önderlerini ortadan kaldırmak için çalışır. S. Rıza ile bir toprak meselesi yüzünden anşlaşmazlığı bulunan yeğeni Rehberi ve çetesini kendisiyle işbirliğine ikna edip kullanır. Rehber, verilen görevleri yerine getirdikten sonra onu da öldürtür.

Nisan 1937: Askeri birliklere baskınlar. Direniş sürüyor.

1-3 Mayıs: Mazgirt’e ve Mazgirt Köprüsü’ndeki birliklere saldırı. Sabiha Gökçe’nin de katıldığı 15 uçaklık bir filo Zel, Kırmızı Dağ, Yukarı Bor (Keçizeken) çevrelerini bombalar.

8 Mayıs: Genelkurmay, Dördüncü Genel Valiliğe 8 Mayıs’ta genel tenkili (Bor/Kırmızı Dağ-Sin-Karaoğlan hattına ulaşacak  hücüm harekatını) başlatması emrini iletir.

19 Mayıs: Yukardaki emir üzerine 25. Alay Kırmızı Dağ zirvesini bir saldırıyla işgal eder, tespit edilen Nazımiye-Kırmızı Dağ-Sin-Karaoğlan hattına ulaşır. Bu saldırı için 19 Mayıs gününün seçilmiş olması dikkat çekmektedir. Bu saldırının başarısı Yusufanlılar‘ın ittifak yeminini bozup direnmeyişlerine, dahası orduya destek olmalarına bağlanmaktadır. Bu ani ilerleme savaş alanındaki sivil halkın Kalan ve Kutu derelerindeki sığınaklara yerleştirilmesine neden olur. Aşiretlerin çoğu tarafsız, bir bölümü devletten yanadır. Direnenler küçük bir azınlıktır. Üstelik ittifakçıların bir bölümü saf değişmiştir.

26 Mayıs :  Bahtiyar köylerine ordu baskını ve bu bölgede önceden boşaltıldığı görülen Resikan, Gözerek, Varuşlar, Çökerek ve Çat köylerinin yakılması.

Mayıs Sonu ve Haziran Başı: Haydaran, Demenan ve Yusufanlılar’dan bazıları teslim olur.

18 Haziran: Başbakan İnönü Elazığ’a gelerek sürmekte olan harekatı görüşür.

22 Haziran: Ordu birlikleri Zel, Bokir, Sıncık, Aziz Abdal dağlarını işgal ederler. Dersimli her dağ zirvesi, her bir vadi için, kısacası ülkesinin her karış toprağı için çetin bir direniş sergilerse de işgal ordusunun 19 Mayıs’ta ulaştığı hattı daha da içerilere (kuzeye) taşımasını engelleyemez. Direnişçi köyler yakılır, sürülere elkonulur.

Haziran veya Temmuz: Asker Tujik Dağı’nı işgal eder. Bu dağın eteğindeki İksor Vadisi’nde sığınaklarda bulunan çoğu kadın ve çocuk sivil halktan binlerce kişiyi imhaeder. Mağaraların girişi betonla kapatılarak veya ağzında ateş yakıp içine boğucu duman verilerek binlerce sivil yokedilir. Bu sırada can havliyle dışarı fırlayanlar vurulur. Kısacası İksor vadisinde tam bir katliam olur.

9 Temmuz 1937: Dersim ulusal hareketinin S. Rıza’dan sonraki en önemli önderi Alişer, eşi Zarife’yle birlikte Rehber ve çetesi tarafından öldürülür. Sekiz-dokuz kişilik bu çeteye Hıde Pırço (Pırço’nun oğlu Hıdır) da katılır. Alişer ve eşinin kesik başları Elazığ’daki “Dersim Fatihi“ Abdullah Alpdoğan‘a yollanır.

17-18 Ağustos: Bahtiyar mıntıkasında (Tokmakbaba-Titenik-Sarıoğlan üçgeninde) çetin çarpışmalar. S. Rıza’nın ikinci eşi, büyük oğlu Şeyh Hasan, üç torunu ve bin kişilik kuvveti bu çarpışmada katledilirler. Bazı kaynaklar bu çatışmaların Koçan mıntıkasında yaşandığını söylerse de bu doğru görünmüyor.

28 Ağustos: Bu sıralarda direnişe S. Rıza ve Sahan önderlik etmekteydiler. S. Rıza Bahtiyarlılar arasında bulunuyordu. Direnişçi 6 aşiret reisinden yakalanmamış olan sadece bu ikiliydi ve Alpdoğan onların peşindeydi. 28 Ağustos günü direnişin önemli bir önderi olan Bahtiyarlı Sahan, General Alpdoğan tarafından satın alınan üvey kardeşi Pırço oğlu Hıdır tarafından uyurken öldürülür. Gövdesinden ayrılan başı Hozat’taki Türk kumandanına teslim edilir. Rehber’in çetesinden olan hain Hıdır, Hozat dönüşünde Sahan’ın kardeşi veya amcasıoğlu tarafından öldürülür.

Aşağıdaki mısralar Sahan üzerine olan Dersim ağıtından alınmadır.

Ule biye biye

Lemınê biye

Sahan Ağaê mı ke merdo, nêmerdo (şiyo, nêşiyo)

Şikiyo thılsımê Kırmanciye

Bu ağıt olayların seyrini doğru ifade etmektedir. Çünkü Bahtiyar direnişinin kırılması (ardından Bahtiyar kırımı yapılır) anlamına gelen Sahan’ın öldürülüşü, gerçekten de Dersim direnişinin sonu olur. Sağ kalan Bahtiyar direnişçileri S. Rıza’nın aşireti Yukarı Abbas kuvvetlerine katılırlar. Fakat Sahan öldürülünce yalnız kalan Seyit Rıza, direnişe çağırdığı tarafsız aşiretlerden bir şey çıkmayınca çok geçmeden yakalanır ya da bir versiyona göre teslim olur.

5-13/15 Eylül: S. Rıza Erzincan’a giderken veya gittiğinde yakalanır. Bir söylentiye göre yakalandığında komşu illere kaçmaya çalışıyordu. Bir diğerine göre kaçma girişimi yoktur. Kendi kararıyla Erzincan jandarmasına teslim olmuştur. Bir başka yoruma göre Erzincan valisi aracılığıyla görüşmeye çağrıldığı Erzincan’da beraberindekilerle birlikte tutuklanır. Bazı yaşlılara göre gittiği Pülümür yöresinde ihbar edilip yakalatılmış ya da bu ihbar üzerine gidip teslim olmuştur. Kaynaklarda Eylül’ün 5‘inde veya 10‘unda yakalandığı yazılıdır. Seyit Rıza’nın yakalandığı haberini 13-14-15 Eylül tarihli Tan, Kurun, Ulus gibi gazeteler vermektedir. Yakalanışına ilişkin ilk haber 13 Eylül tarihli gazetelerde çıkar. Türk basını ve yetkilileri ondan “Dersim’in en ileri ve son sergerdesi“ diye sözederler. Seyit Rıza’nın yakalanması üzerine Mustafa Kemal, İsmet İnönü, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ve 3. Ordu Müfettişi Kazım Orbay Abdullah Alpdoğan’a bu başarısı nedeniyle kutlama mesajları gönderir, bunu Alpdoğan’ın tarihi bir başarısı olarak tanımlarlar.

Ekim ayı ortaları: S. Rıza Erzincan’dan Elazığ’a götürülüp orda toplanmış bulunan diğer Dersimli esirlerle birlikte (toplam 58 kişi oldukları anlaşılıyor) askeri mahkemede Dersim’i isyana teşvikten ve bu isyana katılmaktan dolayı yargılanır.

15 Kasım: Ekim ayı ortasında başlayan sözde yargılama 15 Kasım’da biter. 14 kişi beraat eder. Seyit Rıza da dahil 7 kişi idama, 37 kişi ağır hapis cezalarına mahkum edilir. 15 Kasım’da Seyit Rıza (1860/62-1937) ve diğer altı kişi Elazığ Buğday Meydanı’nda şafakla birlikte infaz edilirler. Bu altı kişi, S. Rıza’nın oğlu Resik Hüseyin, Kamer Ağa’nın oğlu Yusufanlı Fındık, Şeyhan reisi Usê Seydi, Demenan reisi Cebrail veya oğlu, Kureşanlı Hasan ve Haydaranlı Kamer Ağa’dırlar. Seyit Rıza’yı bizzat götüren ve infazları izleyen İhsan Sabri Çağlayangil’in aktardığına göre Seyit Rıza’nın son sözleri şunlardı:

Ewladê Kerbelayme

Bêxetayme

Aybo, zulmo, cinayeto.

Kente girmeye cesaret edemeyen Mustafa Kemal, bu sırada Elazığ garında infazların bitmesini beklemektedir.

Bu idamlarala birlikte 1937 yılı direnişi sona erer.

Zamanın Başbakanı İsmet İnönü (İso Kherr), Seyit Rıza ve beraberindekilerin idamı üzerine verdiği demeçte, “Dersim meselesini ortadan kaldırdık…Dersim müşkilesinden kurtulduk“ derken, Cumhuriyet gazetesi başyazarı Yunus Nadi, “Tarihe Gömülen Dersim’e Dair“ başlıklı 18 Kasım 1937 tarihli yazısında, “Senelerden beri adına Dersim denilen mesele tarihin ummanına katılmış ve ebeddiyen ölmüştür“ demektedir.

 

1938 Yılı Olayları (1938‘de Başbakan Celal Bayar’dır)

2 Ocak: Dördüncü Genel Valiliğin Munzur-Merho-Mercan dereleri arasındaki bölgeyi ve Kalan Deresi havzasını boşaltma kararı ve bu kararı uygulama girişimi. Bunun üzerine Ovacık’tan gelen yedi  jandarma devletin o tarihe kadar gizli tutulan asıl amacını ve 1937 direnişine katılmamış olmakla yaptıkları vahim yanlışı yeni farkeden Kör Abbas, Keçel ve Bal aşiretlerinden direnişçiler tarafından Mansul Uşağı Köyü’nde öldürülürler. Ardından Mercan Karakolu basılır. Bu sırada iki asker daha öldürülür. 1938 Ocağının başında sıranın kendilerine geldiğini anlayan adı geçen bölge aşiretleri ittifak halinde direnme kararı alırlar. “Askeri içimize sokmayalım, silahlanalım, ittifak yapmazsak hepimizi tek tek kıracaklar“ diyerek direnişe geçerler. 1937‘deki Kahmut Köprüsü baskını nasıl kasıtlı olarak birinci askeri harekatın sebebi gibi gösterildiyse, Mansul Uşağı Olayı da bazı kaynaklar tarafından 1938‘deki İkinci harekatın nedeni gibi sunulmaya çalışıldı. Her iki olay da TC ordusu tarafından birer bahane gibi kullanıldılar. 1938‘deki ikinci harekat çevre illerden orduların aktarılması ve diğer hazırlıklar nedeniyle, daha da önemlisi dış dünyanın tepkisini çekmeyecek daha uygun bir fırsatın kollanması sebebiyle ancak 11-12 Haziran’da başlar.

11-12 Haziran: İkinci harekatın (1938 harekatı) başlangıcı. Her taraftan Dersim’e giren TC orduları Kalan-Merho-Mercan vadilerindeki halkı boşaltmayı amaçlar. Burası, Buyer Bava-Mahmunut Gediği-Birman Gediği-Keller Komu-Katır Tepe-Koçgölbaşı-Badikan-Karasakal noktaları arasındaki bölgedir. Yani Munzur-Mercan dağlarının hemen dibindeki İç Dersim’in en kuzey bölgesidir. Zel ve Kırmızı dağlar hattının kuzeyi de harekatın kapsamına alınır. Kısacası 38 harekatının asıl hedefi Asıl/Eski Dersim‘dir, Kalman Ocağı’dır. Böylece yerinden yurdundan edilmek istenen İç Dersimli bir ölüm dirim savaşına girişir.

19-22 Haziran: Boşaltılmak istenen diğer bölge Ali Boğazı ve çevresidir. 19-22 haziran günlerinde bu bölgede oturan Koçan grubu aşiretleri (Koç, Şam, Resik) de direnişe geçerler. 19 Haziran’da Amutka Karakolu kuşatılır ve çevredeki Türk birliklerine saldırılır. Çarpışmalar 22 Haziran’a dek sürer. 22 Haziran’da Koçan aşiretleri Ali Boğazı’na sığınmak zorunda kalırlar. Uçak filoları Ali Boğazı’na bomba yağdırır.

Ali Boğazı’ndaki çarpışmalarla ilişkili bir Dersim deyişinde şöyle denir:

Torne Merwani koto zıde ma

Hawt bedelo fetelino az ve aze ma dıma

Ma ve Mervan’ra jüvini kerdo Ali Boğaji

Bıraene perode ma perodime

Hefe huye hawt bedeli bıjerime

Bu deyişte Dersim hududu Kızılbaşlığın hududu olarak tarif edilir. Sivas ve Erzurum da Dersim’e dahil gösterilir. Dersim’in devletle kavgası kuşaktan kuşağa süren bir kavga olarak, Kerbala’nın devamı ve Yezit’le kavga gibi tarif edilmektedir.

Kureyşanlılar’ın Şeyhan kabilesi ile Yukarı Abbas aşireti Koçanlılar’ı desteklemek için direnişe geçerler. Böylece direniş doğusu ve batısıyla tüm Dersim’e yayılır.

24-30 Haziran: 24 Haziran günü İç Dersim’deki Dolu Baba (Tujik) işgal edilir. Ordunun köylerini ateşe verip halkını boşaltmaya çalıştığı Kırgat, Boduk, Midrik, Mitgel, Hotar, Ariki, Tenkali, Meraş, Keçeler köyleri ve Hikü mezrasının silahsız sivil halkı balta ve küreğe sarılır. Baltalı kürekli bu muharebe 28 Haziran’da kanla bastırılır. 29 Haziran’da  Karasakal zirvesi işgal edilir. Reşat Hallı’nın verdiği rakkama göre 11-12 Haziran’dan 29 Haziran’a kadar tam 60 köy boşaltılır ve yakılır. Köyler ve ormanlar ateşe verilir, hayvanları dahil halkın nesi varsa “ganimet“ (ganimet, düşmandan ele geçirilen mala denir) olarak gaspedilir, sivil halk ve direnişçiler kurşuna dizilmek veya batıya sürülmek üzere “esir“ (düşmanın ele geçirdiği insanlar) edilip belirli noktalarda toplanır.

Başbakan Celal Bayar, 29-30 Haziran 38‘de TBMM’de yaptığı konuşmada “ordularımız pek yakın zamanda…Dersim mıntıkasının sakinlerini tamamen kaldıracak ve bu meseleyi esasından kesecektir“ der.

Çukur ağıtından bir parça şöyledir:

Celal Bayar amo

Esmu mare meymano

Non sola ma neweno

Made xayın niadano

Vano zere mı terseno

Zalım az mara neverdano

Kerdime top berdime vere Kerte Mazgerdi

Ardi verva ma axır makiney qurmis kerdi

Temmuz: 2 Temmuz‘da asker Ahpanos, İksor ve Tujik dağına hücum eder. Çetin bir muharebenin sonucunda Tujik zirvesi işgal edilir. Kaçış yolları kapatılıp bir uçak filosu eşliğinde tek çıkış yolu olarak kasıtlı şekilde açık bırakılan Kalan Deresi’nde kırım yapılır. Devletin “haydut“ diye sözettiği 3 direnişçi kendilerini uçurumdan atarlar. 14-16 Temmuz’da Kalan ve Demenan direnişçilerinin imhasına çalışılır. Mağaralar ayrı ayrı abluka edilir. Kalan Deresi ve Demenan mıntıkası kasıp kavrulur. Ardından İç Dersim’de 1938‘deki zorlu muharebelerin ağıtlara konu olan en ünlüsü, Laç Deresi (Dere Laçinu) muharebesi olur. Laç Vadisi’ndeki çarpışmaların en şiddetlisi 19-24 Temmuz günleri arasında yeralır. Dersim’in en namlı silahşörleri Laç’ta birlikte dövüşür ve yarım asırdan çoktur dilden dile dolaşan bir destan yaratırlar.

De halo halo

Hale ma yamano

Ordiye Tırki gurlax amo

Dorme ma qapano

Pırode bıra pırode

Na qewxa aşiro niya

Mereve Dersimi (Kırmanciye) u zalımona Tırkano

TC ordusunun hedefi direnişin son sığınağı olan Laç Deresi’ni ele geçirmekti. Üç dört koldan kuşatılan Laç Deresi inatla direnir. Sonunda direniş kırılırsa da sade halk arasında direnişçilerin intikamlarını fazlasıyla aldıkları inancı yaygındır: “Ma hefe xo quret, hefe tayine ki serra quret“.

Halk, direnişçilerin tüfeklerinin arkasında yiğitçe düştükleri için onur duymaktadır: Mordem uyo ke pe tıfonge hode bımıro!

Direniş kırıldıktan sonra vadinin tabanındaki mağaralar ve kayalıklar kuşatılır. Top ve makinalı ateşi ve tahrip kalıpları atılarak bu mağaralar içindekilerle birlikte imha edilir. Dışarı fırlayanlar vahşice öldürülür. Kimisi kendisini Munzur Suyu‘na atarak intihar eder. 19-24 Temmuz arasındaki çarpışmalarda Laç’ta 216 direnişçi katledilir. Kırık Mağara’da dinamitle imha edilmekten korkan ve R. Hallı’ya göre aralarında Demenan’ın en önemli kolbaşılarından Hese Gewe ile Demenan reisi Cebrail Ağa’nın oğlu Hüseyin’in de bulunduğu 42 direnişçi teslim olur.

Ardından 27-30 Temmuz günleri arasında Mameki ve Erzincan tugayları ile Haydaran bölgesine yönelinir. Vartinik, Göldağı, Zel Dağı, Hengırvan, Zağge, Aşağı Rabat, Kutu Deresi girişi, Kerenko, Karasakal ve Buyer Bava’yı kapsayan tüm bölge kuşatılır.

1-10 Ağustos: Kuşatılan Haydaran bölgesindeki tüm direnişçiler mağaralarda sıkıştırılır. 100‘den çok direnişçi öldürülür. 2-3 Ağustos’ta mağara ve kaya kovukları aranır. Çok sayıda direnişçi ve hayvan imha edilir. Hayvanlar ve eşyalar müsadere edilir. Direnişçi köyler yakılır.

Ardından sıra genel bir taramaya gelir.

10-31 Ağustos (“Üçüncü Askeri Harekat“): Bu harekat toplama, toplu halde kurşuna dizme ve 1931‘de İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın raporunda planlanan Batıya toplu sürgünün hayata geçiriliş safhasıdır. Bu tarihler arasında Dersim’in her tarafında aynı anda başlatılan ve amacı “girilmemiş hiç bir yer bırakmamak“ olan genel bir operasyon yapılarak ‘yasak bölgeler‘in içinden ve dışından en az 5-7 bin kişinin (aşiret reisleri, kolbaşılar, seyitler ve aileleri) batı illerine nakli ve iskanı başlatılır. Dördüncü Genel Müfettişliğin önerisi ve içişleri Bakanı’nın onayı ile yerleşime yasaklanan, sürgün ve iskanı kararlaştırılan bölgeler iki adettir: 1-Kutudere-Kırmızıdağ-Haçılıdere hattından Mercan dağları eteğindeki Karacakale’ye kadarki bölge, 2-Ali Boğazı ve çevresi, yani Koçan bölgesi.

Bu sırada her yanda terör estirilir. 12 Ağustos’ta bir uçak filosu Ali Boğazı’nı bombalar. 13 Ağustos’ta Kırmızı Dağ çevresindeki çatışmalarda 300 direnişçi öldürülür. Aynı gün Ali Boğazı ve Tağar Deresi tabanındaki harekatta komlar yakılır, hayvan sürüleri gaspedilir. 14 Ağustos’ta 83 Demenanlı ve Haydaranlı direnişçi öldürülür. 15 Ağustos’ta Laç Deresi tabanında yeni bir tarama yapılarak 281 Demenanlı ve Haydaranlı öldürülür. Batıya nakledilmek üzere toplanan Yusufanlılar’ın 149‘u imha edilir. 15 Ağustos’ta Zımeq ve çevresinde çok sayıda direnişçi (“asi“) imha edilip köyleri yakılır. Batıya sürülmek üzere insan avına çıkan 41. Tümen Deşt yöresindeki köylerde direnişle karşılaşır. Direndikleri ve direnişçilere yataklık ettikleri gerekçesiyle Zımek/Zımbık, Xeç, Kirnik ve Bornak köylerinden 395 kişi öldürülür. Şıxmamed aşiretinin merkezi Hiç (Xeçe) köyüne bir gece baskını yapılarak top-mitralyöz ateşi ve süngüyle toplu kırım yapılır. Hiç ve Zımek toplu kırımı işte bu sırada,  15 Ağustos günü yapılmıştır. Yine 15 Ağustos günü Çukur ve Pah civarındaki taramada çok sayıda Haydaranlı imha edilir. 31 Ağustos’ta yeni bir tarama hareketiyle esir edilmiş olan binlerce kişi kafileler halinde Batıda saptanan yerlere sevkedilirler. Hozat’a getirilen Karaca seyitleri ve halkı makinalı tüfeklerle katledilir. Sanırım Sarı Saltıklı Seyit Seyfi Dede de bu olayda öldürülür. Böylece 31 Ağustos’ta askeri harekat tamamlanır.

 

 

 

Son Söz Yerine

Dicle ve Fırat’ın dibinde yerkürenin ilk uygarlıkları kurulmuş.

Acaba bu nehirlerin kaynaklarında neler olmuştu? Çünkü tarih Dersimliler’i Dicle ve Fırat’ın kaynaklarına düşürmüş.

Bu çalışmanın özel amacı buydu.

Ama bunun için ilkin Dicle ve Fırat’ın dibinde neler olup bittiği anlatılmalıydı. Mekânda bu yolculuk Dersim’den İran Körfezi’ne kadardır. Bugünkü imkanlarla bu mesafe birkaç saattir.

Ama zamanda tarihin başlangıcına, hatta tarih-öncesine dek uzanan beş-altı bin yıllık bir yolculuktur.

Benim niyetim bu yolu zaman tünelinde ve tarihin labirentlerinde kaybolmadan katedip geri dönmekti.

Galiba başardım bunu.

Böylece bu kitabın sonuna geldim.

Buraya kadar anlattıklarımla Dersim’in, Kızılbaşlar’ın ve Zazalar’ın kimliğini, tarihlerini ve her alandaki miraslarını dünya-tarihsel bir çerçeve bağlamında ortaya koyduğum inancındayım.

Varsa hatalarını giderecek ve eksik bıraktığını tamamlayacak yetenekli araştırmacıların nöbeti devralması dileğiyle…

 

SEYFİ CENGİZ

 

 

 

 

BU KİTAPTA REFERANS VERİLEN BAZI KAYNAKLAR

 

KİTAP VE MAKALELER

Lewis H. Morgan, Ancient Society, 1870

S. N. Kramer, History Begins At Sumer, 1956

M. İlmiye Çiğ, Sümerli Ludingirra, 1996

The Cambrıdge Ancient History

Efraim A. Speiser, Mesopotamian Origins,

H. F. Helmolt, The World’s History, III. cilt, İngilizce Baskı, London, 1903

Gaston Maspero, The Struggle Of The Nations, İng. Baskı, 1910

L. W. King, Letters Of Hammurabi

L. W. King, Studies In Eastern History, 1904

Sidney Smith, Early History Of Assyria – To 1000 B.C., 1928

Richard N. Frye, The Heritage Of Persia, 1962

Cyril Toumanoff, Studies In Christian Caucasian History, 1963

Nicolas Adontz, Armenia In The Period Of Justinian, 1970

E. G. Browne, A Literary History Of Persia, 1902

El Biruni, The Chronology Of Ancient Nations, Edward Sachau çevirisi, 1879

Herodotus, A. D. Godley çevirisi

William Wright, The Empıre Of The Hittites, London, 1884

İzadi, The Kurds

Barbro Karabuda, Oster om Eufrat – 1 Kurdernas Land

Thomas Artsruni, History Of The House Of Artsrunik, çev. Robert W. Thomson, Detroit, 1985

William Mitchell Ramsey, The Intermixture Of Races In Asia Minor, 1916

J. W. Crowfoot, Survivals Among The Cappadocian Kızılbash (Bektash), 1900

Ferdinand Justi, İranisches Namenbuch, 1963

Seyfi Cengiz, Dış Kaynaklarda Kırmanclar–Kızılbaşlar ve Zazalar, Desmala Sure Yay., 1995

Xenophon, Anabasis, Carleton L. Brownson çev.

Xenophon, The Cyropaedia, J. S. Watson – Henry Dale çev., London, 1848

Records Of The Past

Server Tanilli, İnsanlık Tarihi

Doğan Avcıoğlu, Türklerin Tarihi

Fahrettin Kirzioğlu, Kars Tarihi

Şerefname, M. E. Bozarslan çev., Hasat Y.

S. D. Nersessian, The Armenians, 1969

Philip K. Hitti, The Near East In History – A 5000 Year Story

J. Lehmann, The Hittites – People Of A Thousand Gods, 1977

Ekrem Akurgal, Anadolu Uygarlıkları, 1990

O. R. Gurney, The Hittites, 1954

Charles Burney – D. M. Lang, The Peoples Of The Hills – Ancient Ararat And Caucasus, 1971

J. Garstang, The Land Of  Hittites, 1910

N. K. Sandars, The Sea Peoples – Warrior Of The Ancient Mediterranean 1250-1150 B.C, 1978

Henry Brugsch Bey, A History Of Egypt Under The Pharaohs, İng. çev. Philip Smith, 1881

Henry George Tomkins, The Campaıgn Of Ramesses II In His Fifth Year Agaınst Kadesh On Orontes, London, 1882

Alan Gardıner, The Kadesh Inscriptions Of Ramesses II, Oxford, 1960

Homeros, The Iliad, E. V. Rıeu çev., 1950

The Iliad Of Homer, Alexander Pope çev., 1967

Robert Ellis, The Armenian Origin Of The Etruscans, London, 1861

Kadri Kemal Kop, Anadolu’nun Doğu ve Güneydoğusu, 1933

A. H. M. Jones, The Later Roman Empıre

Layard, Nineveh And İts Remains

Edip Yavuz, Tarih Boyunca Türk Kavimleri, Ankara, 1968

Dictionary Of Greek And Roman Geography, (1853, 1938)

Procopius, History Of The Wars, H. B. Dewing çevirisi

Strabo, The Geography (The Geography Of Strabo), çev. W. Falconer

Agathias, The Histories, çev. J. D. Frendo, 1975

The Cambrıdge History Of Iran

The Cambrıdge History Of Islam

Hüseyin Hüsameddin, Amasya Tarihi, Ankara, 1986 baskısı

Edward Gibbon, The Decline And Fall Of The Roman Empıre, 1737-94

Antony Brıdge, The Crusades, 1980

George Ostrogorsky, History Of The Byzantine State, 1940, İng. Basım

Anna Comnena, The Alexiad, çev. E. R. A. Sewter

P. K. Hitti, History Of The Arabs, 1937

Moses Khorenats’i, History Of The Armenians, çev. Robert W. Thomson, 1978

D. M. Lang, Armenia – Cradle Of Civilisation, 1970

J. Shiel, Notes On A Journey From Tabriz…..To Suleimaniyeh, 1836 ( JRGS, cilt 8, 1938)

V. Minorsky, Daylam maddesi, Enc. Of Islam

Samuel Noah Kramer, Sümer Dini, 1950

Bundahis (The Sacred Books Of The East, cilt 5 içinde, Edite eden: F. Max Müller, 1880)

F. Justi, Der Bundehesh,  Leipzig, 1868

Rawlinson, Outline Of The History Of Assyria, London, 1852 (JRAS içinde)

Bilal Aksoy, Tarihsel Değişim Sürecinde Tunceli, 1985

Andranig, Dersim,  (Tiflis, 1901)

Kitabı Mukaddes (Eski ve Yeni Ahit), İstanbul, 1976

M. Seel, A Journey In Dersim, 1911 (The Geographical Journal içinde)

M. N. Dersimi, Kürdistan Tarihinde Dersim, Halep, 1952

M. N. Dersimi, Hatıratım

Mark Sykes, The Caliph’s Last Heritage, London, 1915

L. W. King, A History Of  Sumer And Akad, 1968

The Cuneıform Inscriptions Of Western Asia, Yayınlayanlar: H. C. Rawlinson, E. Norris ve George Smith, 1870

Kemal Badıllı, Kürtçe Gramer

Erol Sever, Asur Tarihi

Raymond Bloch, The Etruscans, 1958

Asahel Grant, The Nestorians Or The Lost Tribes, çev. Meral Barış, Nsibin Y., 1994

J. G. Taylor, Journey Of A Tour In Armenia, Kurdistan And Upper Mesopotamia With Notes Of Researches In The Deyrsim Dagh, 1866 (JRGS, cilt 38 içinde)

Notice Of A Life Of Alexander The Great, İng. çev. Rev. Dr. Justin Perkins, New-York, 1854 (American Oriental Society Journal, cilt 4 içinde)

Pliny, The Natural History (The Natural History Of Pliny), John Bostock-H. T. Rıley çev., London, 1855

Naşit Hakkı Uluğ, Derebeyi ve Dersim,  1931

N. H. Uluğ, Tunceli Medeniyete Açılıyor, 1939

Dersim, Jand. Umum K. yayını, 1932

Armenia And The Crusades Tenth To Twelfth Centurıes, The Chronicle Of Matthew Of Edessa, A. E. Dostourian çev., 1993

Ali Kemali, Erzincan, 1932

M. Şerif Fırat, Doğu İlleri ve Varto Tarihi, 1948

J. B. Segal, Edessa: The Blessed City, 1970

Richard N. Frye, Continuing İranian Influences On Armenian, Tahran, 1966 (Yadnameye İraniye Minorsky içinde)

Ibn Miskawaıhi, The Eclıpse Of The Abbasid Calıphate, D. S. Margolıouth çevirisi, London, 1921

G. R. Drıver, The Dispersion Of The Kurds In Ancient Times, 1921

Hesen Uşen, Lawıkê Dersimi, Almanya, 1992

Yusuf Cengiz, Tunceli

Mark Sykes, The Kurdish Trıbes Of The Ottoman Empıre, 1908

Neilson C. Debevoise, A Political History Of Parthia, 1938

Malcolm A. R. Colledge, The Parthians, London, 1967

The Religion Of Mithras, 1911 (The Missionary Review  Of The World, cilt 24 içinde)

Eflaki, Ariflerin Menkıbeleri, Tahsin Yazıcı çevirisi

J. L. Clarke – B. D. Clark, Kermanşah

Karname-i Artakşir-i Papakan, E. W. West çev. (JRAS içinde)

Minorsky, A History Of Sharvan And Darband In The 10th – 11th Centuries, 1958

Hudud al – ‘Alam, Minorsky çevirisi, 1937

C. E. Bosworth, The Medieval History Of Iran, Afghanistan And Central Asia, London, 1977

Robert W. Stookey, Yemen (1978)

Ibn-i Haldun, Mukaddime, Turan Dursun çevirisi

Cemal Kutay, Tarihte Türkler – Araplar…

Zeki Velidi Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş

Fuad Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, 2. Basım, 1966

The Cambrıdge Medieval History

İncili Şerif Yahut İsa Mesih’in Yeni Ahit Kitabı, İstanbul, 1976

İncil (Müjde), Yeni Yaşam Y., 1991

F. A. Rıdley, The Assassins, 1938

A. A. Vasiliev, History Of The Byzantine Empıre, 1952

J. B. Bury, A History Of Eastern Roman Empıre, 1912

İrene Melikoff, La Geste De Melik Danışmend, Paris, 1960

Veli Baba Menakıbnamesi, Can Y., Bedri Noyan çevirisi, 1993

Saltukname, Kültür Bk. Yay.

Vilayetname (Menakıb-ı Hacı Bektaş Veli), Yayına hazırlayan: Esat Korkmaz, Ant Y., İstanbul, 1995

D. M. Lang, The Armenians – A People In Exile

Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Açıklamalı Meali, 1. Baskı, 1982

Fred Singleton, A Short History Of The Yugoslav Peoples, 1985

Moojan Momen, An Introduction To Shi’i İslam, 1985

İdris Şah, The Way Of Sufi, 1968

Bernard Lewis, The Assassins – A Radical Sect In İslam, 1967

J. P. Brown, The Darvıshes, 1868

Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Zuhuri Danışman çev., 1969

Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Tevfik Temelkuran – Necati Aktaş çev., 1976

Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nden Seçmeler, Nihat Atsız, 1991

Evliya Çelebi S., J. V. Hammer  çevirisi

Svend Aage Pallis, Antiquity Of Irak – A Handbook Of Assyriology, 1956

M. Salih San, Doğu Anadolu ve Muş’un İzahlı Kronolojik Tarihi, 1982

Daredevıls Of Sassoun, 1964

İbnü’l Ezrak El Farıki, Mayyafarkin ve Amed Tarihi

W. Ivanow, The Truth – Worshippers Of Kurdistan, 1953

H. L. Rabino, Les Dynasties Locales Du Gilan Et Du Daylam, Paris, 1949

Clifford-Edmund-Bosworth, The Islamic Dynasties, 1967

C. I. Cahen, Buwayhids (Enc. Of Islam içinde)

Farhad Daftary, The İsma’ilis, 1992

Ibn Batuta, Travels In Asia And Africa, 1325-1354

E. B. Soane, To Mesopotamia And Kurdistan In Disguise, London, 1912

Minorsky, The Guran, 1943

D. N. MacKenzie, The Role Of The Kurdish Language In Etnicity

Minorsky, The Sect Of The Ahl-ı Haqq, 1956

M. Canard, Hamdaniler Md., EI

Speros Vryonis, The Decline Of Medieval Hellenism In Asia Minor, 1971

Nejat Kaymaz, Pervane Mu’inü’d-Din Süleyman, 1970

M. Sadık Yiğitbaş, Kiğı, 1950

Nejat Birdoğan, Anadolu’nun Gizli Kültürü Alevilik, 1990

Cevdet Türkay, Başbakanlık Arşivi Belgelerine Göre Osmanlı İmparatorluğunda Oymak, Aşiret ve Cemaatlar

Paul Wittek, Yazijioghlu Ali On The Christian Turks Of Dobruja, 1952 (Bulletın Of the School Of Oriental Studies, cilt 14 içinde)

Elvan Çelebi, Menakıbu’l-Kudsiyye Fi Menasibi’l-Ünsiyye, Yayına hazırlayanlar: İsmail E. Erünsal ve A. Yaşar Ocak

Ali Kaya, Tunceli

A. Sevim – Y. Yücel, Türkiye Tarihi

Yılmaz Öztuna, Devletler ve Hanedanlar

Yaşar Yücel, Anadolu Beylikleri Hakkında Araştırmalar

M. H. Yınanç, I. Bayezid Md., İslam Ansiklopedisi

İshak Sunguroğlu, Harput Yollarında, İstanbul, 1958

Nejat Birdoğan, İttihat – Terakki’nin Alevilik Bektaşilik Araştırması (Baha Sait Bey), Berfin Y., 1994

Laurence Lockhart, The Fall Of The Safavi Dynasty And The Afghan Occupation Of Persia, 1958

C. L. Huart, Kara-Koyunlu md., Enc. Of Islam

W. Barthold, Ak-Koyunlu md., Enc. Of Islam

V. Minorsky, Uzun Hasan md., Enc. Of Islam

De Guignes, Geschichte der Hunnen und Turken…, 1768

Gregory Abu’l Faraj, The Chronograph Of Gregory Abu’l Faraj Known As Bar Hebraus, İngilizceye çeviren Ernest A. Wallis Buege, 1932

Şafvat al-Şafa (Safwat al-Safvat), Ibn Bazzaz, 1357/58

Silsilat al-Nasab-i Safaviyya, Şeyh Husain ibn Şeyh Abdal Zahidi, İranschahr Publications, No. 6, Berlin 1343/1924-5, 65 (SN)

The Origin of The Safawids, Michel M. Mazzaoi, Wieasbaden, 1972 (Safevi seceresi üzerine bir analiz)

Tadhkirat al-Muluk, (1726’da Safevi yönetimi tarafından yazıldı), tran. And explaned by Minorsky, London, 1943 (E.J.W. Gibb Memorial Series, New Series, vol. XVI, 1943, 190 TM). Bu eserde Cihan Şah’ın sürgün ettiği Şeyh Cüneyt’in Diyarbakır’a varmadan önceki eyleminin ayrıntısı da anlatılır).

His Pilgrimage, Samuel Purchas, 1617 (ilk baskısı 1613 tarihlidir)

Walther Hinz’in kitabı, 1936 (Şeyh Cüneyt döneminde Safevi tarikatı hakkındaki ayrıntılar işlenir)

Sayyid Ahmad Kasrawi (Tabrizi)’nin kitabı (Bu adamın 1927-28’lerde yazdığı Safevilerin orijini üstüne bir seri yazısında Safvat al-Saffa’da verilen resmi Safevi seceresinin doğruluğuna inanmıyor, Safevilerin seyitlik iddiasını da redediyor)

Ghulam Sarwar’ın kitabı (1943)

Vladimir Minorsky’nin yazıları (1943)

The Development of The Early Safawid State Under İsmail and Tahmasp, 1958

Timur und Hoga Ali, Wiesbaden, 1958

The Poetry of Shah İsmail I, Minorsky, BSOAS, XVI/2, 1954, 295 (in the Bulletın of School of oriental and African Studies, X, 1942; British Museum, MS. Or. 141 NJA)

The Fall of The Safavi Dynasty and the Afghan Occupation of Persia, Laurence Lockhart, Cambrıdge, 1958

The Land of the Great Sophy, Sir Roger Stevens, London, 1962

Religion in Safavid Persia, Seyyed Hossein Nasr, 1974 (in İranian Studies, VII)

The Office of Khalifat al-Khulafa Under the Safawids, R. M. Savory, 1965 (in Journal of the American oriental Society, LXXXV)

Travels in Persia, Caterino Zeno (in A Narrative of İtalian travels in Persia in the 15th and 16th centuries, trans. By Charles Grey, in Travels of Venetians in Persia). Caterino Zeno, Venedik’in 1471’de Uzun Hasan’a (Tebriz) gönderdiği elçidir. Anne tarafından Uzun Hasan’ın karısı Despina Caterina’nın yeğeniydi. Ondan evvel Venedik’ten L. Quirini adında bir elçi gönderilmiştir (1464). 1473’te bu kez Giosafa Barbaro, Venedik tarafından Uzun Hasan’a elçi olarak yollanmıştır. Uzun Hasan da Venedik’e elçiler yollamıştır. Bunların ilki 13 Mart 1464 yılında gönderilen Mamenatazab (?)’dır. 1465’te Kasım Hasan (?) adında birini de elçi olarak yollar. Onun Venedik’e gönderdiği elçiler arasında Mirath (Murad?) diye biri de geçer. 1471’de Azimamed (Hacı Muhammed?) adlı birini daha elçi olarak Venedik’e yollamıştır (Bk. Enc. Of Islam).

A Chronicle of the Carmelites in Persia, 2 Vols., London, 1939

The Last Safavids (1772-1773), J. R. Perry

A History of Shah Isma’il Safawi, Ghulam Sarwar, 1939

Abd al-Razzaq ibn Quli Khan Dunbuli, Ma’athir-i-Sultaniya, English trans. By Sir Harford Jones Brydges, entitled ‘The Dynasty of the Kajars’, 1833

Manuscript History of the safawi Dynasty of Persia, Prof. E. G. Browne, in J.R.A.S, 1921

A Chronicle of the Early Safawis, being the Ahsanu’t-Tawarikh of Hasan-i Rumlu, Vol. I (Persıan text), ed. C. N. Seddon, Baroda, 1931

Ta’rikh-i-Rawabit-i Iran u Uropa dar Daura-yi-Şafaviya, Dr. Nasrullah Falsafi, Tahran, 1937

The Persion Cromwell, London, 1724 (Anonim)

Studies on the History of Şafawid Iran, Roger M. Savory, London, 1987

Safawid Persia-The History and Politics of an Islamic Society, Ed. By Charles Melville, 1996

Iran Under the Safavids, by Roger Savory, 1980, Cambrıdge Unıversity Press, 1980

Fava’id-i Şafaviya, Abu’l-Hasan ibn İbrahim Qazvini, MS. No 62 (oo. 6.41), Camb. Un. Library

Enc. Of Islam, Safeviler md., T. W. Haig

Roger Savory, Iran Under The Safavids, 1980

Roger M. Savory, Studies On The History Of Safawid İran

Minorsky, A Civil And Military Review İn Fars İn 1476

V. Minorsky, Jıhan-Shah Qara-Qoyunlu And His Poetry

Edward G. Browne, Note On A Apparently Unique Manuscript History Of The Safawi Dynasty Of Persia, 1921 (JRAS içindeki bu yazı 1649’da yazılan Silsilatu’n-Nasab-i-Safawiyya adlı ünlü eser üzerine bilgiler vermektedir)

Garo Sasuni, Kürt Ulusal Hareketleri ve 15. Yüzyıldan Günümüze Ermeni-Kürt İlişkileri, Med Y., İstanbul, 1992

Deguignes, Geschichte der Hunnen und Türken…., 1768

Moojan Momen, An Introduction To Shi’i İslam, 1985

Ekrem Cemil Paşa, Muhtasar Hayatım, 1973

Reşat Hallı, Türkiye Cumhuriyeti’nde Ayaklanmalar

M. M. V. Bruinessen, Agha, Shaik and State

Uğur Mumcu, Kürt-İslam Ayaklanması

 

 

YARARLANILAN ANSİKLOPEDİ, SÖZLÜK VE PERİYODİKLERDEN BAZILARI

Encyclopaedia Of Islam (çeşitli maddeleri)

Collier’s Encyclopaedia

Britannica

Türkçe Britannica (Tunceli maddesi)

Encyclopaedia Of Religions And Ethics

Journal Of The Royal Geographical Society (JRGS)

Journal Of The Royal Asiatic Society (JRAS)

Geographical Society Proceedings

Jewish Encyclopaedia

James Hastings, A Dictionary Of The Bible, 1900

Ukraine – A Concıse Encyclopaedia, 1963

Edwin Norris, Assyrian Dictionary, 1872

Raymond Hutchings, Historical Dictionary Of Albania, 1996

Nelo Drızari, Albanian – English And English – Albanian Dictionary, 1979

Desmala Sure Dergisi

Deng Dergisi (21., 22., 23. ve 24. Sayıları)

Evrensel Kültür Dergisi (17. Sayı)

Tarikatlar Ansiklopedisi (Milliyet Y.)

Journal Asıatıque (Haziran 1849 sayısı)

İslam Ansiklopedisi

Ben gizli bir hazineydim, bilinmeyi arzu ederdim!

 

 

Sözlü Gelenek ve Tarihsel Gerçek

GEÇ DERSİM

 Önceki bölümde Eski Dersimliler’le Eski Zazalar’ın etnik kimliği (Mamakan-Part ve Sasani sentezi oldukları) tespit edildi ve verilerin elverdiği ölçüde hem antik hem de ortaçağ tarihleri, ayrıca dil, kültür ve inançları işlendi.

Bu bölümde ise Dersim’e ortaçağlarda geldikleri için Geç Dersimliler (Sonradan Gelenler) olarak adlandırdığım halk tabakasının kimliği, tarihi, dili, kültürü ve inançları gibi konuları tartışacağım.

Bu konuların açıklıkla ortaya konması ve daha iyi anlaşılması tıpkı önceki bölümlerde yapıldığı gibi dünya-tarihsel bir fotoğrafın bütünü içinde ele alınmalarını gerektirdi.

Bu nedenle bu bölüme bulunduğumuz coğrafyada ortaçağı başlatan Arap-İslam yükselişiyle başlayacağım. Zorunlu olarak Şiiliğin doğuşunu ve evrimini de özetle anlattıktan sonra Geç Dersimliler ve Zazalar konusuna geleceğim.

 

Araplar

Araplar, güney ve kuzey Araplar’ı olarak bölünürler.

Güney Arapları denenler, çok eskiden beri Arabistan yarımadasının güneyinde (Yemen ve komşu bölgelerde) yaşayan gruptur. Eski Arabistan’ın en iyi bilinen Saba, Ma’in, Himyari, Hadramawt ve Kataban gibi kendine özgü uygarlıklarını kuranlar bunlardır. Asıl (Gerçek) Araplar veya Yemeniler olarak da adlandırılan bu grubun Araplar’ın kendilerine ait geleneksel şecerelerinde Kahtan (Tevrat’ta Yoktan)’ın soyundan indiği öne sürülür.

Kuzey Arapları ise, Hicazlılar, Nebatiler, Palmirenler ve Najdiler gibi ilk kez Arabistan yarımadasının kuzey yarısında görülen gruptur. Bunlar tarih sahnesinde İslam’la birlikte görünen ve Kuran Arapçası konuşanlardır. Soybilimciler, Sonradan Araplaşanlar olarak tanımlanan bu grubun İsmail ve/veya Adnan’ın soyundan geldiklerini iddia ederler.

İki Arap stoku arasında çağlar boyunca korunmuş olan bu ayrılık P. K. Hitti’ye göre derinlerdeki bir etnik farklılığın bilinciydi.

Arap birliğini kuran İslam’dan sonra bile bu etnik/ulusal ayrım belki her zamankinden daha canlı şekilde yaşadı. Örneğin İslam’ın kurucusu Muhammed’in mensup olduğu Kureyş (Qurayş) aşireti Sonradan Araplaşanlar’a dahilken, Hicret sırasında kendilerine sığınan Muhammed’in yardımına koşan ve bu nedenle de Ansar (Ensar) adı verilen Medineliler ise Yemeni (Asıl Arap) orijinlidirler.

(Bk. P. K. Hitti, History Of The Arabs; Robert W. Stookey, Yemen, 1978; Enc. Of Islam, Al-Arab Md).

Araplar’ın tarihi üç aşamaya bölünüyor.

Birincisi M.Ö. 6. Yüzyıl başlarına kadarki Saba (Himyar) ve Mina (Main) devletleri dönemidir. İkincisi, geniş manada ilk dönemi de kapsayan, ama dar anlamda İslam’ın yükselişinden hemen önceki asırlara referans olan cahiliye devri (barbarizm çağı), üçüncü ve son aşama ise İslam’ın doğuşundan günümüze kadarki İslami dönemdir.

İslam-öncesi Arap tarihi esasta güney Arapları’nın tarihi iken, üçüncü ve son dönem sonradan Araplaştıkları söylenen ve tarihe İslam çağında girdikleri için o tarihe kadar anılmamış olan kuzey Arapları’nın tarihidir. Göçebe aşiretlerin durumu hariç tutulursa esas Arap yayılması İslam ile birlikte başlar.

Burada beni daha çok ilgilendiren konuyu Deylemiler Çağı’na taşımak için bu son aşamadan itibaren, yani İslami dönemden başlayarak bir tarihsel arka plan sunmaktır.

 

 

İslam

Arabistan yarımadasının bölünmüş göçebe ve yerleşik nüfusunu ortak bir hedef etrafında birleştiren, böylece Arap birliğini yaratan ve onu bir dünya gücüne dönüştüren araç İslam adıyla bilinen dinsel-siyasal hareket oldu.

Bu hareketin önderiyse Muhammed’di.

Bugünkü İslam veya bugünkü Muhammedciler değil, ama Muhammed’in kendisi şüphe yok ki bir devrimciydi. En azından Arap dünyasını birleştiren hareketin ve devrimin önderi sıfatıyla onu bir devrimci olarak tanımlamak yanlış olmayacaktır.

Batı Arabistan’da yeralan Mekke ve Medine (Yesrib) İslam’ın doğuşunda büyük rol oynamış birbirinden farklı ve rakip iki kenttiler. Arabistan’da yükselen kentlerin en önemlileri bu ikisiydi.

Mekke, Arabistan’ın Roma’sıydı.

Burada eski pagan aşiretlerin dinsel yaşamının merkezi olan ve belirli mevsimlerde bedevi aşiretlerce ziyaret edilen Kâbe adı verilen eski bir tapınak ile Zemzem adıyla bilinen kutsal bir su kaynağı vardı.

Yüzlerce Arap aşireti kendi kültlerini Kâbe’de barındırıyorlardı. Kâbe’yi ziyaret zamanla bir takvime bağlanmış ve kutsal ilan edilen ziyaret ayları boyunca kan davaları askıya alınmıştı.

Böylece Kâbe, etrafında farklı sınıfların (sürüleriyle otlak peşinde dolaşan bedeviler ile tarımcı-tüccar köy ve kent nüfusunun) ve birbirinden uzak yüzlerce aşiretin birliğinin oluşabileceği tek odak olarak öne çıkmıştı.

Mekke, bir kent olarak yükselişini ve Arap yaşamının merkezine dönüşmesini Kâbe ve Zemzem’e borçluydu.

İslam, zorunlu olarak bir hac yerine ve ticaret merkezine dönüşmüş olan Mekke’de doğdu. Ama İslamcılar’ı imha olmaktan kurtaran birbirlerinden etnik olarak da farklı Mekkeliler (Adnaniler)’le Medineliler (Gerçek Araplar, Yemeniler) arasındaki düşmanlıktı.

Böylece İslam Mekke’de doğsa da Medine’de tutundu.

613 yılından itibaren kendi öğretisini açıkça propaganda etmeye koyulan Muhammed, 622’de henüz çok az sayıdaki yandaşlarıyla birlikte Medine’ye sığınmak zorunda kaldı.

İslam tarihinin başlangıcı olarak benimsenen ve Arapça’da Hicret (Göç) adı verilen tarihtir bu.

Medine’ye sığınan bu 100-150 kişilik küçük Mekkeli grup (Muhammed ve arkadaşları) Muhacirler (Göçmenler), onları destekleyen Medineliler (Medineli Muhammedciler) ise Ansar (Ensar) olarak bilindiler. Muhammed’in hareketini ordulaştıran ve onun nihai zaferini kesinleştiren Ensar’ın katılımı oldu.

622-630 yılları arasındaki dönemi Mekke ve Medine kentleri arasındaki üstünlük savaşları belirledi. Bunlar, Bedir (624), Uhud (625) ve Hendek (627) savaşları olarak bilinirler.

En sonunda 630 yılı başında Mekke’ye girmeyi başaran Medine destekli İslamcılar (Muhammedciler), içindeki putları imha ettikleri Kâbe’yi yeni dinin merkezi yaptılar. Direnişleri kırılan Mekkeliler de bu tarihten itibaren zorunlu olarak İslam’ı benimsediler.

Bu ve sonraki süreçte eski aşiret soyluluğuna ek olarak Muhacir (Göçmenler) ve Ensar (Medineli Müslümanlar) içinden yeni bir soylu zümre türedi ve eski soylu zümre ile rekabete girdi.

 

Halifeler Dönemi, Fetihler ve Sonrası

632 yılında İslam’ın kurucusu Muhammed Arabistan’ı birleştirme tarihsel görevini daha tamamlamadan öldü (570-632). Kendi son sözleriyle yükseğe misafir oldu. Bu tarihten sonra harekete Ebubekir (632-34), Frank Ridley’in İslam’ın Carnot’u olarak nitelediği Ömer (632-44), Osman (644-56) ve Ali (656-61) gibi halefleri (peygamberin elçileri/vekilleri) liderlik ettiler.

İslam aracılığıyla birliği yeni kurulmuş bulunan Arap toplumunun enerjisi cihad yoluyla hem tarih sahnesinde Doğu’yu temsil eden Sasani (Zaza) imparatorluğuna hem de Batı dünyasını temsil eden Roma (Bizans) imparatorluğuna karşı harekete geçirilmişti. Araplar, Bizans-Sasani/Zaza savaşlarının her iki tarafı da yorulma ve çöküş noktasına getirdiği bir anda ikisinin üstünde şimşek gibi patlamışlardı.

Uzun bir geçmişi olan Doğu-Batı çatışması bu süreçte artık İslam ve Hrıstiyan dünyalar arasındaki çatışma biçimine büründü ve dinsel bir görünüm altında günümüze dek süregeldi.

Çok geçmeden yedinci yüzyıldaki gelişme noktasını yakalamış bulunan Arabistan, inanılmayacak kadar kısa bir zamanda dünyamızın tanık olduğu en büyük imparatorluklardan birinin merkezi haline gelmişti.

Muhammed’in ölümünden yüz yıl sonra Bizans başkenti İstanbul’un kapılarını ısrarla çalan ve Fransa’nın ortasında Franklar’la savaşmakta olan bu imparatorluk doğuda Pencab ve Orta Asya’yı içine alacak kadar genişlemişti.

Sonuçta Araplar, Avrupa’dan kovuldular. Ama İslam’ın Asya ve Afrika fetihleri süreklilik gösterdi. Batı Asya ve Kuzey Afrika’da Hrıstiyanlık, İran ve Orta Asya’da ise Zerdüştlük ancak çok marjinal düzeyde varolabildiler.

Böylece İslam Doğu’nun egemen dini haline getirilmiş oldu.

 

Din Olarak İslam ve Kuran

İslam adıyla bilinen bu yeni tek-tanrıcı dinde eski Arap paganizminin yanısıra Sabilik, Musevilik, İsevilik ve İrani inançlardan da öğeler vardı.

Muhammed’in yaptığı zaten mevcut olan tek-tanrıcı fikri ve inancı keşf etmek değil, ama onu yeniden kurmak, yani reforme etmekti.

Sözcüğün bu anlamında İslam eski inançlarda bir reform, Muhammed de bir reformcuydu.

Yeni dinin kitabı Kuran’dı.

Kutsal addedilen bütün diğer kitaplar gibi İslam’ın kitabı Kuran da kuşku yok ki bir insan eseriydi, insan kafasının ürünüydü. Kuran, Muhammed’in sözlerine dayanıyordu. İlkin en güvenilir yandaşlarınca parça parça ezberlenmiş olan bu sözleri, kendisinin ölümünden sonra yazıya dökülmüş, daha sonra da ilk halife Ebu Bekir’in buyruğuyla bir kitap halinde toplanmışlardır.

Ama Muhammed’in sözleri (Kuran) zamanla yalnız stil olarak değil, içerik olarak da bir hayli değiştirilmişlerdir. Aslına ne derecede uyduğunu kestirmek güç olsa da andaki Kuran’ın orijinal halinden hayli farklı olduğu muhakkaktır.

Kuran süreleri bazı analizlerde kronolojik bakımdan iki bölüme ayrılmaktadırlar.

Bu kitabın iskeletini oluşturan bölüm Muhammed’in Mekke ve Medine yıllarında hareketinin karşılaştığı sorunlarla (diğer dinlerle polemikler, tek-tanrıcı yeni inancın dayandığı argümanlar, hareketin iç-sorunları, moral, disiplin, yönetim, hukuk, ibadet vd konularda) ilişkili ifşaatlarıdır.

Kuran’ı çalışan bilginler ve değişik sektler tarafından çok farklı şekillerde yorumlanan ve sayısız çelişkiler taşıyan bu ifşaatlar, Muhammed’in kadınlara bakışını, kıskançlık, kuşkuculuk, kadercilik gibi kişisel eğilimlerini de yansıtırlar.

 

İslam’da Kriz ve Şia

Muhammed’in ölümünden sonra meşru halefinin kim olacağı sorunu yandaşları arasında bölünmelere neden oldu.

Otoritenin meşruiyeti sorunu iktidar mücadelesinin diğer adından başka bir şey değildi.

Şia, yani Ali Partisi,  İslam adı verilen dinsel-politik hareketin içinden işte bu anlaşmazlıklar sürecinde ve Ebu Bekir döneminde (632-34) doğdu.

Bu ilk aşamada Ali’nin partisi Ammar b. Yasir (bu kişinin Abdullah bin Saba olabileceğini düşünenler var), Mikdad, Ebu Zerr (Abu Dharr) ve Selman Farısi (Selman Pak) olmak üzere dört-beş kişiden bileşen küçük bir gruptur henüz. Bunların sayısı yeni katılmalarla bir zaman sonra yediye yükselir.

Bazı kaynaklara göre ilk yedi Şii bunlardır ve bu ilk Şiiler’in hepsi Muhammed’in İslam’ı ilk benimseyen arkadaşlarından, başka deyişle Sahabe’dendirler.

Taberi, bu ilk Şiiler arasında Mezdeki fikirlerin etkisinden sözetmektedir. Böylece Sasaniler (Zazalar) çağının Manesçi ve Mezdekçi eski Komünizminin İslami-Şii bir kılık içinde yeniden dirildiği söylenebilir.

Ali’nin halifeliği lehinde en aktif faaliyet yürüten kişinin Abdullah ibn Saba El-Himyari (As-Sawda) olduğunu öne süren kaynaklar var.  Bu kaynakların başında İslam’ın erken tarihini anlatan tarihçi Seyf bin Ömer geliyor.

Bu erken kaynaklara göre, Şiiliği başlatan kişi gerçekte İbn Saba’dır. O’nun Ali’ye tanrılık atfeden ilk kişi olduğu, Ali öldükten sonra da onun ölmediğini ve geri döneceğini (ricat doktrini) iddia ettiği, tenasuh ve hulul doktrinlerini öne sürdüğü, böylece Ali’nin halifeliği döneminde oluşan ve gulat (aşırılar) adıyla da bilinen Saba’iyya (Sabailer) sektinin onun tarafından kurulduğu ve onun adını taşıdığı ifade edilmektedir.

İbn Saba, bazı yazarlara göre Sana’lı bir Musevi/Yahudi idi.

Kısacası gulatın kurucusu ve ilk gulat İbn Saba’dır.

Gulat (Saba’iyya), Şiiliğin ilk biçimi ve en sol kanadıdır. İsmaililer (Sab’iya, Batıniler) ve İsmaili stoktan olan Karmatlar, Fatımiler, Yeni İsmaililer (Nizariler, Hasan-ı Sabbah’çılar), Dürzüler, ayrıca Nuseyriler ve Ehl-i Hak (Ali İlahi) gibi sonraki dönemin Şii sektleri Ghulat’ın kolları olarak görülebilirler. İlk Safeviler’in Şiiliği de bu kategoride anılabilir.

Manesçi ve Mezdekçi Komünistik fikir öğelerine daha çok gulat adı verilen kanatta rastlanmaktadır. İlk gulat olan İbn Saba’nın da bir Mezdeki olduğu veya Mezdeki fikirlerin güçlü etkisi altında bulunuduğu söylenmektedir. Yine Gulat’la ilişkili bir akım olan Karmatyanlar çağdaş yazarların bir bölümü tarafından ‘İslam Bolşevikleri’ olarak tanımlanırlar. Batıni adı verilen Kuran yorumu da yaklaşık 9. yüzyılda gulat içinden doğmuştur.

Gulat adı verilenler veya bu kanada dahil grupların pek çoğu Sünniler tarafından, hatta bazen diğer Şii kanatlar tarafından da İslam-dışı sayılmışlardır.

Gulat adı verilen kanadın en güçlü temsilcisi İsmaililer olmuştur.

Bunlara İsmaililer veya yedi imamcılar denmesinin nedeni Cafer-i Sadık (ölm. 765)’tan sonra onun oğlu İsmail’i (Musa Kazım’ı değil) yedinci ve son imam olarak tanımış olmalarıdır.

İsmail, babası Cafer-i Sadık henüz hayatta iken 762 yılında ölmüştür.

Şiilik hemen hiç bir zaman teklik veya birlik göstermedi.

Dokuzuncu yüzyıl ortalarından önceki dönemin Şiiliğinde (erken dönem Şiiliğinde), Gulat, Zeydilik ve İmamilik (İsna-Aşariye) olmak üzere üç ana akım ayırt edilir.

Gulat’ın kurucusunun İbn Saba olduğuna az evvel işaret ettim.

Şiilik içinde doktrinde Sünnilere en yakın düştüğü için bazı kaynakların en sağ kanat olarak değerlendirdikleri Zeydiliği başlatan ise adı üzerinde Zeyd’dir. Zeyd, Kerbela katliamından sağ kurtulan dördüncü imam Zeynel Abidin (658/9-712/3)’in oğludur.

İmamilik, Şiiliğin ılımlı veya ortacı kanadı olarak görülebilir.

İmamiler (Caferiye) çizgisi onikinci imamın gizliliğe girdiği 873/874 yılından sonra daha çok  Oniki İmamcılar adıyla bilindi.

Şiiliğin en güçlü fakat en apolitik kanadıdır bu.

İsmaili ve Zeydi kanatların Şiiliği politik Şiilik, Oniki-İmamcılar’ınki ise dinsel Şiilik olarak tanımlanabilir. Şiiliği bir din gibi görme anlayışı Onikiciler’de özellikle ağır basmıştır.

 

Sufizm ve İlk Sufi Tarikatlar

Şiiliğin burada kısaca anlatılan ana kollarının yanısıra ağırlıkla Şii gibi görünse de ayrıca ele alınması gereken Sufizm akımına da değinmek zorundayım.

Panteizmin etkilerini taşıyan Sufizmin orijinini Hint’te veya Hristiyanlık’ta arayan görüşlerin yanısıra bu akımın ağırlıkla İrani olduğunu savunan görüşler de mevcuttur.

İslam Sufizmi veya tasavvufu (İslami mistisizm) kendi orijinini Ali veya Ebubekir dolayımıyla Muhammed’e ulaştırır. Kendi tarikat/yol silsilelerini ya Ali ya da Ebubekir’e ulaştırdıkları, hatta onlar üzerinden melek Cebrail ve Allah’a dek uzandıkları için İslami bir kılık içinde karşılaştığımız Sufi toplulukların Ali ve Ebubekir daha hayatta iken veya bizzat onların kendileri tarafından oluşturulduğunu düşünen araştırmacılar vardır.

Gelenek ilk sufi grupların Ebubekir ve Ali’nin çevrelerinden doğduğunu söylemektedir. Sufi doktrinlerin özellikle halife Ali’nin taraftarları arasında yaygın olduğu kaydedilir.

An Introduction To Şii İslam kitabının yazarına göre Sufizm başlangıçta esas olarak Sünni İslam içindeki bir olguydu ve ilk kez Selçuk ve Moğol istilaları arasındaki dönemde yığınlar için bir dinsel ifade aracı oldu.

Bazı araştırmacılar Sufi tarikatların bu dönemde büyümüş olmasını Selçuklular’ın Şii hareketi bastırmış olmasından doğan boşluğa bağlamaktadırlar. Bu boşlukta Sünni İslam içinde Sufizm boyverir.

Ama daha büyük neden adı geçen kaynakta da işaret edildiği gibi Müslüman kitlelerin Sünni halifelerin eşitlikçi/ideal bir toplum kuracağından umudu kesmesi olmalıdır.

Sufizmin Şii hareketi özellikle Moğol istilasından itibaren etkilemeye başladığı sanılıyor. Buna kanıt olarak Pro-Şii bir halife olarak tanınan Abbasi halifesi Nasır-li-Dinillah (1180-1225)’ın şövalyece bir idealle Fütüvvet (Ahilik) olarak adlandırılan kardeşliği savunması ve ideal bir İslam şövalyesi olarak görülen Ali’nin bu konuda model alınması gösteriliyor.

Sufizm kendine has doktrinlere ve özgün bir terminolojiye (sufi, derviş, abdal, salik/talip, arif, marifet, veli, cezb, zikr, vecd, hal, makâm, birlik makâmı ya da vahdet, cem, kelâm vd gibi) sahiptir. Zazaca’da dêwrês, tewt, evdal, budela, dar vs bu türden sözcüklerdir.

Derviş sözcüğünün dar (kapı) ve vish (Farsça’da dilenmek) sözcüklerinden geldiği ve kapı kapı dilenen (dilenci, fakir) anlamlı olduğu veya tasavvuf yoluna giren kişi, kapı eşiği gibi anlamlar taşıdığı söylenir.

Bu sözcüğün orijini derviş pratiğini çok güzel ifade eden Zazaca dewr (dönme, devir) kelimesi olabilir bence. O taktirde Derviş (Zazaca’da dêwrês) kelimesi dönen anlamı verir ki, bu anlam Zazaca’daki tewt (vecd)  kavramı ve pratiği ile de oldukça uyuşur.

Derviş (Sufi) tarikatlarında genelde benimsenen fikirlere göre insan özgür değildir. O’nun iradesi ve eylemi Tanrı tarafından belirlenmektedir ve amaç tüm görünen ve görünmeyen varlıkların kendisinden geldiği düşünülen Tanrı’ya geri dönmektir.

Sufi sözcüğünün de değişik açıklamaları var.

Arapça literatürde ilk kez 10. yüzyıl ortasında görünen Sufi terimi Nöldeke’ye göre Arapça Suf/Sof (hırka) kelimesinden gelmedir. Sufi olmak için çabalayan veya arayıcı (talib, salik) anlamlı mutasavvıf sözcüğü de Arapça’dır.

Bir diğer görüşe göre ise, Sufi terimi Yunanca Sophia’dan türetilmiştir.

İdris Şah, The Way Of Sufi (1968) adlı kitabında bu terimin kökeninin Saf veya Safwa (acıma) olabileceğine işaret etmektedir.

Sufizm adı verilen dinsel akım M.S. 7.-12. yüzyıllar arasında ilham edici ve öğretici tek tek kişiler veya onların adı ve anısı etrafında toplanan küçük çevreler halinde varoldu. Bu çevre aşamasında Sufizm henüz bireysel temelli, tek tek bireylere dayalı bir hareketti. Bu dönemin Sufi çevreleri daha çok lokal nitelikte olup henüz genel ve sürekli bir karakter taşımıyorlardı.

Bu ilk aşamada adları etrafında Sufi çevrelerin oluştuğu bazı en ünlü isimler Hasan Basri (ölm. 728), Cabir ibn Hayyam (776), İbrahim Ethem (777), Rabia El-Adaviya (717-801), Maruf Kerhi (ölm. 815), Dhu-El-Nun (ölm. 860), Bayezit Bistami (875), Cüneyt Bağdadi (ölm. 910) ve Hallacı Mansur (837-922) idiler.

En ilk ve en ünlü Sufilerin bir bölümü bunlardır. Tarikat silsilelerinde sık karşılaşılan bu adların bir bölümü Ali veya Ebubekir’den sonraki baş halkalardır.

En azından Hasan Basri’ye dek geriye dayandığı düşünülen Sufizm, bugünkü biçimiyle 12. ve 13. yüzyıllardan kalma görünüyor.

Sufi hareketin ikinci aşaması 12. yüzyıl sonlarında başlayan örgütlenme (tarikatlaşma) aşamasıdır. Bu ikinci evrede Sufizm çevre aşamasından tarikat adı altında örgütlenme aşamasına geçer.

Sufi örgütlenmelerin (tarikatların) en ilk iki örneği, bana göre ikisi de Gilan orijinli olan Kadiri ve Rıfai tarikatlarıdır. Bu tarikatların kurucuları olan Abdulkadir Gilani ve Ahmet Rıfai akrabadırlar. Onların Dersim’deki etkisine biraz ilerde değineceğim.

Bunları kimi Şii kimi de Sünni olan veya her ikisinin sentezini yansıtan Vefailik, Ehl-i Hak, Suhreverdi (ölm. 1191), Yezidilik, Ahmet El-Bedevi (ölm. 1276)’nin kurduğu Ahmediyye, Kalenderilik, Haydarilik, Bektaşilik, Mevlevilik vd gibi bir sıra tarikatın kuruluşu izler.

 

Ali-Muaviye Savaşı

İslam’ı bölmemek argümanıyla ilk iki halifeye karşı açık ve kesin bir muhalefet yürütmekte kararsız davranmış olan Ali, ilk kez Osman döneminde açıkça ve kararlı şekilde ortaya çıkar.

İbn Saba’nın faaliyeti de özellikle halife Osman dönemine (644-56) denk düşer.

Osman’ı yönlendiren perde gerisindeki asıl figür ise bir Emevi olan akrabası Mervan’dı. Böylece Emeviler’in gerçekte daha Osman zamanında iktidara yerleştikleri ve ipleri ellerine aldıkları söylenebilir.

Osman, 656 yılında patlak veren iç-savaş sırasında suikastle öldürülür. Bazı tarihçiler Osman’ın öldürülmesiyle sonuçlanan isyanı İbn Saba’nın örgütlediğini söylerler.

Tarafsız kaynakların insani niteliklerini ve savaşçı yeteneklerini övmekle birlikte hep geç davranan bir lider veya liderlik yeteneği olmayan biri olarak değerlendirdikleri Ali, ilk kez bu olayı takibendir ki Medine’de halifelik/hilafet makamına oturdu (656).

Ama Osman’ın öldürülmesiyle birlikte Ali Partisi (Şia) ile Emeviler arasındaki mücadele silahlı biçimlere bürünmüş ve bir iç-savaş başlamıştı.

O tarihte Suriye valisi olan Emeviler’den Muaviye, Osman’ın öldürülmesinden Ali ve yandaşlarını (Şiileri) sorumlu tutarak Ali’yi tanımadı. Medine’de kendi yönetimini güvencede görmeyen Ali, başkentini Irak’ın Küfe kentine taşıdı. Kendisine karşı çıkanlarla ilkin Deve Savaşı (656)’nı yaptı, daha sonra da Sıffin’de Muaviye ile savaştı (657).

Ali, Sıffin Savaşı’nın seyri içinde aldığı kısa görüşlü ve yanlış kararlar yüzünden kendisini terkedip Harici  adını alanlar tarafından 661 yılında bir suikastle öldürüldü.

Bazı kaynaklar Harici adını alan politik sektin İslam’ı demokrasi ile kombine ettiği ve dini görünüm altında aristokrasiye karşı savaşmak amacıyla ortaya çıktığı inancındadırlar.

Bu değerlendirmede bir gerçek payı bulunmakla birlikte Hariciler’i İslam’ın anarşistleri olarak tanımlamak daha doğru görünüyor.

Ali’nin öldürülmesinin ardından hilafet makamına Osman’ın Partisi (Emevi Partisi)’ne mensup Muaviye oturdu.

Böylece Emeviler dönemi başladı.

 

Emeviler (661-750)

Emeviler, merkezi Mekke olan Kureyş (Qurayş) aşiretinden olup ağırlıkla ticaretle uğraşan tüccar bir aileydi. Emevi evinin lideri Muaviye’nin babası Ebu Sufyan’dı.

627 yılına kadar İslam’a direnmiş olan bu aile, İslam’ı sonradan ve zorunlu olarak benimsemiş olsa da yönetimde ön plâna çıkmıştır.

İlk Emevi halifesi Ebu Sufyan’ın oğlu Muaviye’dir.

Muaviye döneminde onun oğlu Yezid’in kumandasındaki Emevi orduları 668/9’da Kadıköy (Chalcedon)’ü Bizans’tan ele geçirmiş olan Fadalah ibn-Ubayd El-Ansari’nin kara seferini desteklemeye gönderildiler. El-Ensari ile Yezid’in 669 baharındaki İstanbul kuşatması aynı yılın yazında kaldırıldı.

Bu İstanbul (Bizans) üzerine yapılmış ilk seferdi.

Efsaneye konu olan bu İstanbul seferinin gerçek kahramanı Yezid’in seferine katılmış olan Muhammed’in sancaktarı yaşlı Ebu Eyyub El-Ensari’dir.

Geleneğe göre Ebu Eyyub El-Ensari kuşatma sırasında yaşamını yitirmiş ve İstanbul surları dibinde gömülmüştür. O’nun bu efsanevi mezarı çok geçmeden Hristiyan Grekler için bile bir hac yerine dönüşür. 1453 yılında Türkler’in İstanbul kuşatması sırasında mucizevi şekilde tespit edildiği rivayet edilen bu mezarın bulunduğu yerde şimdi onun adını taşıyan bir cami vardır.

Böylece P. K. Hitti’nin deyişiyle Medineli Ebu Eyyub El-Ensari üç ulusun ortak seyidine dönüşür.

Muaviye döneminde İstanbul üzerine bir ikinci sefer daha yapılır (674-80). Ama bu sefer esas olarak İstanbul önlerinde iki donanma arasındaki bir savaştan ibarettir (Bk. P. K. Hitti, History Of The Arabs, 1937, s. 201-202).

Emevi hanedanlığı, Emeviler’in iki kolu tarafından yönetildi.

661-684 yılları arasında Ebu Sufyan’ın soyundan gelen Sufyaniler, 684-750 yılları arasında ise Mervaniler olarak anılan Mervan I ve halefleri yönettiler.

Emeviler’in esas üssü Suriye, başkentleri de Şam’dı.

Irak, birinci imam (meşru halife) Ali’den sonra onun büyük oğlu Hasan’ı meşru halife olarak tanımıştı. Ama Hasan çok geçmeden Muaviye ile mücadeleyi bırakıp Medine’de adeta inzivaya çekildi, kolay ve lüks yaşamı tercih etti. Muaviye’den sonra yerine oğlu Yezid I geçti (680-683).

Iraklılar’ın meşru halife (imam) olarak tanıdıkları Medine’deki Hüseyin, Yezid’i tanımayı red ederek akrabaları ve adanmış yandaşlarıyla birlikte Küfe’ye hareket etti. Ama kendisini çağıran Küfeli isyancılar korkutulmuş ve Küfe kapılarına yaklaştığında Yezid’in Küfe valisi olan Muaviye’nin üvey kardeşi Ubeydullah’ın birlikleri tarafından Kerbela’da kuşatılmıştı.

Yezid’e karşı isyanı zaten başlatmış bulunan Hüseyin, boyun eğecek bir karekter değildi. Güçleri çok küçük de olsa Emevi birliklerine karşı sonuna kadar savaştı.

Bu muharebe kaynaklarda ilk Şii isyanı olarak tanımlanmaktadır.

Sonunda Hüseyin de dahil beraberindekilerin çoğu öldürüldüler.

Bedeni Kerbela’da kalan Hüseyin’in başı bir tepsi içinde Şam’daki Yezid’e gönderildi (10 Ekim 680).

Ali’nin öldürülmesi, özellikle Kerbela trajedisi ile birlikte Sünni İslam ile Şia arasındaki hemen tüm köprüler atılmış ve kesin kopuş anına gelinmişti.

Bazı kaynaklar Kerbela’dan sonra Şia’nın bir politik hareketten ayrı bir din ya da mezhep olmaya yöneldiğini düşünürler. Bu kaynaklara göre Kerbela katliamı Şia’nın evrimi üzerinde İsa’nın çarmıha gerilmesi olayının Hırıstiyanlık üzerindeki etkileriyle kıyaslanabilecek bir etkide bulunmuştur.

B. Lewis’in de işaret ettiği gibi diğer iddia sahipleri hilafeti zor yoluyla devirmek üzere başarısız da kalsalar örgütlenme ve ayaklanma girişimleriyle meşgulken, Hüseyin hariç Ali Evi’nden olup meşru İmamlık (meşru halifelik) iddia edenlerin geri kalanı esas olarak politik faaliyetten uzak durdular, öteki dünyaya adanmışlığın bir işareti olarak halifelere karşı bir çeşit legal ve pasifist muhalefet yolunu benimsediler.

Yezid’in oğlu II. Muaviye’nin 684 yılında ölümüyle birlikte yönetim Sufyaniler’den Mervaniler’e geçti.

Emevi imparatorluğu kendi zirvesine Mervan’ın oğlu Abd al-Malik (685-705) döneminde ulaştı. Bu dönemde Müslüman ordular batıda İspanya’nın büyük bölümüne egemen olurken, doğuda Horasan garnizonları Orta Asya’yı zaptettiler.

685 veya 687 yılında patlak veren El Muhtar isyanı bu döneme veya hemen öncesine rastlar. El Muhtar, Kerbela’nın öcünü almaya çalıştı.

Bernard Lewis, The Assassins-A Radical Sect İn İslam (1967) adlı kitabında Şia’nın bir partiden bir mezhebe dönüşmesinde en önemli rolü oynayan iki olayın Kerbela katliamı (680) ve Muhtar ayaklanması (687) olduklarını yazmaktadır.

Emevi iktidarını devirmeyi amaçlayan bu girişimlerin ikisi de başarısızlıkla sonuçlanmıştı.

Ama arkası gelecekti bunların.

Şii sekti İslam’ın Jakobenleri olarak tanımlayan Frank Ridley, Hüseyin ve Muhtar isyanlarının ‘dinsel devrimci hareketler’ için izlenecek modeli de koyduklarına işaret eder. O’na göre bu isyanlarda iki merkezi unsur vardı. Birincisi İmam (rehber, bazen Mehdi), yani meşru lider; ikincisi de dai’lerdi.

Çok geçmeden artık kendi genişlemesinin sınırlarına varmış bulunan Emevi imparatorluğu dışarda gerileme sürecine girdi ve içte yeni ayaklanmalar patlak verdi.

Bunlardan biri dördüncü imam Zeynel Abidin (658-712/714)’in oğlu ve Zeydiliğin kurucusu olan Zeyd’in bizzat kendisinin önderlik ettiği 740 yılındaki ayaklanmaydı. Bir aktivist olan ve Mukaddime adlı kitabında İbn Haldun (1334-1406)’un aktardığına göre “İmam olacak kişinin ortaya çıkıp halkı kendine çağırması gerekir” diyerek haklı olarak üvey kardeşi Muhammed Bakır’dan ayrı düşen Zeyd (Zaid), Emeviler’e karşı Şia’nın iktidarı için mücadele etti. Küfe-Musul arasındaki bölgede destek bulan Zeyd, güvenilmez Küfeliler’in isyan sırasında kendisini yalnız bırakması sonucunda Küfe’de öldürüldü.

Zeydiler, Zeyd’den sonra onun oğlu Yahya’nın imamlığını tanıdılar. Zeyd’in liderliğindeki Küfe isyanı bastırılınca bir grup yandaşıyla Horasan’a sığınan ve orada isyan çıkaran Yahya da kendisini izleyen Emevi birlikleriyle Gurgan’da girdiği çarpışmada öldürüldü (743). Yahya’nın başı halkı ve muhalefeti yıldırmak amacıyla Medine’ye gönderilip halka gösterildi.

Yahya’nın soyu kendisinde kesiliyor.

Ondan sonraki Zeydi imam 762 yılında öldürülen imam Hasan’ın soyundan Muhammed ibn Abdullah (An-Nefs az-Zakiya)’tır. Daha sonraki Zeydi imam ise imam Hüseyin soyundan Talakan’lı Muhammed İbn El-Kasım (ölm. 834)’dır.

El-Kasım, Deylem ve Tabaristan’daki ilk Zeydi imam olarak görünüyor.

Zeyd ve Yahya isyanlarının anısı uzun süre yaşadı. Çünkü bundan yüzyıl kadar sonra Tahiriler’le savaşırken Deylem’e sığınmış olan Ali soyundan (Hasani)  Seyit El Hasan bin Zeyd bin Muhammed (ölm. 883/884), 872/873’te Horasan’a egemen olmuş ve burada altmış yıl kadar yaşayan bir hanedanlık kurmanın yanısıra, 864 yılında Hazar Denizi güneyindeki Deylem ve Taberistan’da da 12. Yüzyıla kadar devam eden bir Zeydi devleti kurmuştur. Taberistan’daki bu Zeydi devleti 928 yılına kadar kurucusu Hasan bin Zeyd’in ailesi tarafından yönetilmiştir. İslam’a karşı direnen Deylemiler’i ve Gilaniler’i İslam’a kazanan, daha doğrusu orada İslam (Zeydiliği)’ı yaygınlaştıran da Tabaristan ve Deylem’e Hasan b. Zeyd’in yönetimi zamanında 913 yılında gelen ve Sağır olduğu için bu lakapla anılan Zeydi imam Nasıru’l Utruş’tur. O’ndan Hasan, El Nasır El Kebir ve Nasir El-Hakk gibi adlarla sözedilir. Tam adı Ebu Muhammed El Hasan b. Ali b. El Hasan b. Ali b. Omar El Eşref b. Ali Zeyn El Abidin (844917)’dir. Zeydiler’in Hüseyni kolundan, yani Hüseyni seyitleri çizgisinden olan El-Utruş, Zeynel Abidin’in oğlu ve Zeyd’in kardeşi olan Ömer’in soyundandır. Medine doğumlu olan Hasan, Horasanlı köle bir kadının oğluydu. Yemen’de öne çıkan ve sonraları Kasımiyya ile birleşen Nasıriyya adındaki Zeydi sekti adını ondan alır. O’nun soyundan gelenlere Nasirwand deniliyor. Gilan’da bu aynı adı (Naşirvand) taşıyan devletin kurucusu odur. Bu hanedanlık Biya Piş veya Karkiya adıyla da bilindi. Yemen Zeydileri de onun imam olarak tanıyorlardı. El-Utruş, 917 yılında Amul’da Taberistan yöneticisi olarak öldü. O ve Hasan-Oğulları (Hasananlılar) olarak bilinen soyu Deylemiler’in devletleşmesinde ve Bağdat’ta iktidar olacak denli güçlenmelerinde büyük rol oynamışlardır. Nasır El-Utruş’un kurduğu Zeydi devleti Deylem ve Gilan’da 1032 yılına dek yaşamayı sürdürdü.

901 yılında bir Zeydi devleti de Yemen’de kurulmuştu. Merkezi San’a olan bu devletin kurucusu Kasım El-Rassi’nin torunu Yahya El-Hadi (El-Hadi Yahya)’dir. Medine veya Sind doğumlu Yahya El-Hadi (854-911), Yemen’deki bu devleti Tabaristan’dan gelen takviye bir kuvvetin desteğinde San’a kentini zaptederek kurabildi.

Kesintilere rağmen Yemen’deki bu Zeydi devleti ve Zeydilik bir şekilde günümüze dek geldi.

Biri İmam Hasan (Hasani), diğeri İmam Hüseyin (Hüseyni) soyundan olmak üzere iki koldan oluşan Zeydiler, imam seçiminde Hasan veya Hüseyin soyundan olması koşulu dışında başka kural tanımamışlardır. Politik planda militan/aktivist bir çizgi izleyen Zeydiler’in Ebubekir ve Ömer’in halifeliğini meşru gördükleri kaydedilmektedir. Emeviler döneminin sonlarında başlayan Zeydi isyanları serisine özellikle imam Hasan soyundan Aleviler, yani Hasani Seyitleri  önderlik etmişlerdir.

Bazı kaynakların Zeyd soyundan gösterdikleri ve daha geç bir tarihe yerleştirdikleri Battal Gazi üzerinde de kısaca durmam gerekecek. Çünkü bazı Dersim ocakları kendilerini Zeyd ve Battal Gazi ile ilişkilendirmektedirler.

Emeviler döneminin üçüncü ve son büyük İstanbul (Bizans) kuşatması Tabari’nin verdiği bilgilere göre Ağustos 716-Eylül 717 tarihleri arasında Emevi halifesi Süleyman (715-17) döneminde onun kardeşi Maslamah tarafından yapılır.

P. K. Hitti’ye göre Bizans üzerine Arap seferlerinin en tehdit edeni hem karadan hem denizden yapılan bu saldırı oldu.

Bu seferde Maslamah’ın muhafızlarının lideri Abdullah El-Battal’. Yine destanlara konu olan bu kuşatmada Abdullah El-Battal özellikle ünlenmiş ve İslam’ın Şampiyonu ünvanı kazanmıştır. Abdullah El Battal, Tabari’nin yazdığına göre 740 yılındaki bir diğer seferi sırasında öldürüldü. Eskişehir’de gösterilen mezarı üzerinde bir cami ve Bektaşi tekkesi inşa edilen Abdullah El Battal’ın sonraki geleneklerde Seyyid Gazi adı altında Türk ulusal kahramanlarından birine dönüştürüldüğünü görürüz.

Sonuçta Bizans imparatoru Leo (717-41), Maslamah’a üstün gelerek başkenti kurtarır.

Bizanslılar’a karşı kutsal savaş (cihad) açan ilk Abbasi halifesi ise El Mehdi olmuştur. El-Mehdi (775-785) zamanında ve 782 yılında onun oğlu Harun Reşit kumandasındaki Müslüman ordular İstanbul’u bir kez daha kuşatmış ve Üsküdar’da kamp kurmuşlardır. Bu kuşatma oğlu Constantine VI adına yöneten imparatoriçe İrene’nin çarçabuk aşağılayıcı bir barış yapmasıyla son bulmuştur. Bu seferden sonradır ki Harun’a babası tarafından El Reşid (doğru yolu izleyen) ünvanı verilmiştir. Bu tarihten sonra Müslüman ordular Türkler’in İstanbul zaptına kadar bir daha İstanbul’u görememişlerdir (Bk. Hitti, a.g.e., s. 203-204).

Bir efsaneye dönüşen Battal Gazi’nin kimliği  konusunda çok değişik görüşler vardır.

Tabari, 739/740 yılında şehit düşen Abdullah El Battal adında tarihi bir figürden sözetmektedir.

Kaynakların çoğunluğuna göre destanlardaki Seyit Battal Gazi, bir Emevi kumandanı olan Antakya’lı Ebu’l Hüseyin Abdullah’tır. Emeviler’den Süleyman döneminde Bizans’a karşı başarılı seferler yapmıştır

J. P. Brown da The Darvıshes (1868) adlı kitabında 16. Yüzyılın ikinci yarısında Türk ordularının savaş sloganına dönüşen Seyit Battal Gazi’nin tarihsel bir kişilik olarak M.S. 740 yılında Afyonkarahisar’daki muharebede ölen Abdullah Ebu’l Hüseyin El-Antaki olduğuna işaret eder. Babası Hüseyin Gazi’dir. Ama sonraki tarihçiler ona aynı yerde öldüğü kuşkulu olan Cafer bin Hüseyin Seyit Gazi’nin adını vermişlerdir (Brown, a.g.e., s. 187).

The Intermixture Of Races İn Asia Minor başlıklı yazısında William M. Ramsey sonraki tarihlerde adı ve ölümü İslam’ın Anadolu fethi için mitolojik bir sembole dönüşen, hiç görmediği yerlere adı verilen  ve mezarının Anadolu’da oluşu bile İslam tarafından adeta bir fetih hakkı gibi yorumlanan Arap generali Seyit Gazi’nin 739 yılında Afyonkarahisar (Akroenos)’da Bizans’a karşı savaşırken yenildiğini ve öldüğünü yazmaktadır.

Selçuklular’ın ilk zamanlarından itibaren askerleri Anadolu fethine hazırlamak amacıyla Battalname’ler yazıldığına işaret eden Köprülüzade Mehmet Fuad’a göre, Battal Gazi Malatya’da doğmuş bir Türk destan kahramanıdır ve menkabeye göre 900 sene evvel yaşamıştır.

Köprülü, O’nun adını ve soyağacını Ebu Muhammed Cafer b. Sultan Hüseyin b. Rebi b. Abbas El-Haşimi şeklinde vermektedir. Köprülü’nün yazdığına göre Doğu Türkistan’da bile duyulan Battal Gazi’nin adı ordaki menkabede İmam Abdur-Rahman ‘Alevi şeklinde geçmekte ve Muhammedü’l Hanife (ölm. 700/701, Medine)’nin dördüncü torunu olarak tanıtılmaktadır (Bk. Fuad Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Diyanet İşleri Bakanlığı Yay., ikinci basım, 1966, s. 198-99, dipnot 74).

Evliya Çelebi, imam Hüseyin soyundan olduğunu söylediği Battal Gazi (Seyyid Baba Cafer Sultan)’yi Harun Reşit dönemine yerleştirir ve onun elçisi gibi tanıtır (Bk. Mehmed Zılli oğlu Evliya Çelebi, Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Zuhuri Danışman çevirisi, İst., 1969; Evliya çelebi Seyahatnamesi, Tevfik Temelkuran-Necati Aktaş çevirisi, Üçdal Neşriyat, 1976; Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nden Seçmeler, Kültür Bak. Yay., hazırlayan Nihat Atsız, 1991; ayrıca bk. J. V. Hammer çevirisi).

Veli Baba Menakıbnamesi’nde verilen şecerede ise Battal Gazi, Cafer El-Gazi adı altında Zeydiliğin kurucusu ve Zeynel Abidin’in oğlu Zeyd (Eb-el-Hasan)’in soyundan biri olarak gösterilmektedir (Bk. Veli Baba Menakıbnamesi, Can Y., Bedri Noyan çevirisi, 1993).

Hem Zeyd’in hem de tarihi Battal Gazi’nin aynı tarihte (M.S. 740) öldürülmüş oldukları düşünülürse, bunlardan birinin diğerinin soyundan olması, hele hele Veli Baba’nın verdiği şeceredeki kuşaklara ait olmaları olanaksız görünüyor. Burada ister istemez Battal Gazi ile aynı adı taşıyan ve/veya onunla karıştırılan bir başka kişinin varlığı akla gelmektedir.

Emevi yönetimini meşru görmeyen Haşimiler, Mawali adı verilen Arap-olmayan milliyetlerin de desteğiyle 749 yılında Ebu al-Abbas as-Saffah’ı halife ilân ettiler. Son Emevi halifesi Eşek Mervan (II. Mervan)’ın Erbil Savaşı’nda yenilgiye uğratılmasıyla birlikte Emeviler dönemi kapandı.

Ama Emeviler’in yıkılışını takiben Ali Evi (Ali-Fatma soyundan gelen ‘meşru’ halefler) değil, onların meşru halife saymadığı ve gaspçı olarak niteledikleri Abbas Evi öne çıkmış ve As-Saffah (kandökücü) Abbasiler adıyla bilinen yeni hanedanlığın ilk halifesi olmuştur. As-Saffah, Ali Evi yanlısı Küfe ve Basra’yı güvenli bulmayarak El-Anbar’da El-Haşimiyah adında yeni bir başkent kurmuştur.

Bazı kaynaklar Emeviler’i inançları itibariyle yarı-pagan  olarak tanımlar ve onların Kuran’ın öğretisine içten bir bağlılık duymayan İslam-öncesi aristokrasinin temsilcileri olduklarına işaret ederler. Maddi refaha ve lükse düşkünlük onlarla birlikte başlamıştır.

The Literary History Of Persia adlı eserinde E. G. Browne, Emeviler dönemini “Arap emperyalizmi ve pagan reaksiyonu” olarak tanımlar, Emeviler’in zaferini İslam’a yürekten düşman bir partinin zaferi olarak niteler.

Böylece bu dönemde Kuran’a inananlar Ali’nin öldürülmesiyle kapanan İslam’ın ilk döneminin (622-661) özlemini çekerek muhalefete yönelmişlerdir. Emeviler’in dejenerasyonuna karşı ortaya çıkan bu muhalefet, Muhammed’in kendi halefi olarak belirlediği İslam’ın kahramanlık döneminin son halifesi olan Ali ve ailesinin anısı çevresinde şekillenmiştir.

Emevi zulmune karşı muhalefetin Emevi isyanını bastırmaya çalışırken öldürülen Ali Evi çevresinde yapılaşması doğaldı.

 

Abbasiler (750-945)

Emeviler’i deviren 750 Devrimi’nden 1258 Moğol istilasına kadar İslam’ın halifelik makamını Abbasiler ellerinde tuttular. Salt bu nedenle tüm kaynaklar Abbasiler peryodunu 1258 yılına dek uzatırlar.

Bunu fiili durumla bağdaşmayan bir yaklaşım olarak görüyorum. Çünkü beş asır boyunca halifeler olarak yönetseler de Abbasiler’in iktidarının Deylemiler (Buyiler)’in Bağdat’ta yönetimi ele geçirdikleri 945 yılında fiilen son bulduğuna ve bu tarihten sonra sadece sembolük bir anlam taşıdığına inanıyorum.

Bu nedenle de 945-1055 yılları arasındaki Deylemiler Çağı’nı ve daha sonraki Selçuklu hakimiyeti dönemini (1055-1258) ayırarak ele almayı daha gerçekçi buluyorum.

Abbasiler adı Kureyş aşiretinin Haşimiler klanından El-Abbas’ın adından gelmedir. El Abbas (ölm. 653), Muhammed’in amcasıydı.

Abbasiler adıyla bilinen hanedanlığın kurucusu ve atası Muhammed’in amcası El-Abbas’ın torunu Ali b. Abd Allah b. El Abbas (661-735/736)’tır. Sürekli dua ettiği için kendisine El-Saccad soyadı verilen Abbasiler’in atası Ali, kendi zamanının en önde gelen ve en yakışıklı (güzel) Kureyşi’si olarak da görülmüş olan yetenekli biriydi. Emeviler’e karşı gizli komplolar kurmakla suçlandığı için Arabistan-Filistin arasındaki sınırda yeralan El-Şarat eyaletinde yaşamaya başladı ve bu eyaletteki Humayma köyünde öldü. O’nun ölümünü takiben oğlu Muhammed Abbasiler’in başı olarak tanındı. İlk Abbasi halifeleri Ebu’l Abbas Abdullah-is-Seffah b. Muhammed b. Abdullah El Abbas (750-54) ile Ebu Cafer-il-Mansur b. Muhammed (754-775), Muhammed’in oğulları ve Ali’nin torunlarıdırlar (Bk. Enc. Of İslam, K. V. Zettersteen imzalı Ali b. Abd Allah b. Al Abbas maddesi).

Bu ailenin üyeleri 718 yılından başlayarak yetenekli bir propaganda yoluyla imparatorlukta geniş destek toplayıp kontrolü ellerine almaya koyuldular. Onların esas dayanağı İran, özellikle Horasan (Horasan Şiileri) oldu. Abbasiler tarihte yarı-İrani ve Horasanlı bir hanedanlık olarak bilindiler. Bu nedenle Sasani (Zaza) yönetim geleneğini benimsemeleri doğaldı. Abbasiler dönemi kaynaklarda genelde Sasani (İran) kültürü ve nüfuzunun belirlediği bir dönem olarak kabul edilir. Bu dönemin egemen fikirleri Araplar’a değil, İranlılar (Sasaniler)’a aittir.

Emeviler’i devirip Abbasiler çağını başlatan ayaklanmanın gerçek lideri Frank Ridley’in “İslam iç-savaşının Cromwell’i” olarak tanımladığı Abbasiler’in generali Horasan’lı Eba Müslim’di. 749 yılında adına faaliyet yürüttüğü Abbasiler’den Ebu’l Abbas (750-54)’ı  halife ilân eden de oydu.

Abbasiler’i iktidara getiren hareket Horasan’dan başlayarak büyüyen Şii ayaklanması olmuştu. Fakat Abbasiler iktidara geldikten hemen sonra Şii-karşıtı bir tavır benimseyerek Sünni görüşlerle uzlaştılar ve kendilerini iktidara taşıyan ayaklanmanın önderi Eba Müslim’i bir tehdit olarak görüp öldürttüler (754).

Bu tarihten sonra Şii-Mezdeki muhalefetin Abbasiler’e karşı muhtelif ayaklanma girişimlerine tanık oluruz. Eba Müslim’in intikamını almayı amaçlayan ve bir Zerdüşti ve Magi olduğu söylenen Sinbad’ın Horasan isyanı (755), Eba Müslim’ci İshak El-Türk/El Mukanna isyanları (780-86), imam Hasan’ın soyundan İbrahim b. Abd Allah ve kardeşi Muhammed ibn Abdullah (El-Nefs el-Zekiyah)’ın önderlik ettikleri 762-63 Zeydi isyanı, Deylem’de Yahya El Mahd isyanı (791), Azerbaycan’da 816-38 yılları arasında devam eden büyük Babik El-Hürremi isyanları, Hüseyniler’den ve Zeydi olan Yahya bin Ömer’in (ölm. 864) Küfe isyanı, Karmati isyanları ve Aşağı Mezopotamya’da onbeş yıl kadar devam eden Zanj adı verilen siyah kölelerin isyanları (869-883) gibi.

Abbasi evinin yönetimi döneminde hilafetin başkenti Bağdat’tı.

Özellikle El Mansur (754-775), Harun Reşit (786-809) ve El Memun (813-33) dönemlerinde imparatorluğun gücü ve prestiji arttı, sanayi, ticaret, sanat ve bilimlerde önemli ilerlemeler kaydedildi.

Ünlü Arap Geceleri, Abbasi halifesi Harun Reşit ile Abbasi vezirleri İranlı Bermekiler dönemine referanstırlar.

El Mutasım (833-42) döneminde orduya Türkler de dahil Müslüman-olmayan milliyetlerden asker alma uygulaması ordunun gücünü arttırırken, halifelerin otoritesini giderek aşındırır.

Çok geçmeden Abbasi imparatorluğu çözülme sürecine girerek fiilen çok merkezli gevşek bir birliğe dönüşür.

 

750 Devrimi’nde ve Erken Abbasi Devletinde Zazalar (Bermekiler)

Abbasiler çağının bence bir çok bakımdan kritik bir evresi Harun Reşit ve oğulları Emin ile Memun’un halifelikleri dönemidir. Bu üçlünün yönetimleri 786-833 yılları arasındaki yaklaşık elli yıllık dönemi kapsar.

Ben El Memun’un çağrısı ve kendisini halef olarak belirlemesi üzerine sekizinci İmam Ali Rıza’nın Horasan’a yerleşmesi ve orada yaşaması, Zeydi ve Babek isyanları, Zeydiler’den Yahya’nın Deylem’e sığınması, Babeki ve Zeydiler’in Malatya ve çevresinde ortaya çıkmaları ve daha birçok ipucundan hareketle bu dönemi bir dönüm noktası, deyim uygunsa bir çeşit milad ve bir tür geçiş peryodu olarak görüyorum, ama bazı Alevi geleneklerine de ışık tutabileceğini sandığım bu dönemin neden bana böyle göründüğünü şu anda tam olarak açıklayacak durumda değilim. Şimdilik bu dönemin daha derinliğine çalışılması gereğine işaret ederek yine bu dönemin bir olgusu olan Bermekiler üzerinde yoğunlaşmakla yetinmek zorundayım.

Desmala Sure dergisinin düzenlediği Köln toplantısında (7-9 Ocak 1994) Sünni inançtan Zaza kesime mensup bir grup tarafından okunan bir tebliğde, Hani, Lice, Genç ve Bingöl yörelerinde, özellikle Şel, Mıstan, Botan, Az ve Hazarşah Zazalar’ı arasında “Ma Bermeki ra amey” (Biz Bermeki’yiz) şeklinde bir geleneğin varlığından sözedildiğini hatırlıyorum.

Bu nedenle kısaca da olsa Bermekiler üzerinde durmak istiyorum.

Çünkü bu gelenekte gerçek payı bulunduğunu ve Bermekiler’in Zaza olduğunu düşünüyorum.

Kaynaklara göre Bermekiler Belh (Horasan)’li ve Sasani orijinlidirler. Onların Sasani yöneticilerinin soyundan oldukları belirtilmektedir.

Enc. Of İslam, Britannica ve P. K. Hitti’de yer verilen bilgilere göre, bir kısmı Irak’a göçen bu ailenin ceddi Barmak (Bermek, Ar. El Baramika), M.S. 725-26 yıllarında hâlâ Belh’de bulunuyordu.

Barmak sözcüğü bir ünvandır. P. K. Hitti’ye göre barmak kelimesi Budistler’de baş-rahip demektir. Bu ailenin atası Barmak da  Belh’deki Budist manastırının baş-rahibi idi.

Başlangıçta Zerdüşti-Budist rahipleri oldukları söylenen Barmak ailesi, adını Abbasi devrimine katıldığında duyurur. Bu sıralarda İslam’ı benimser, Horasan’dan Irak’a göçederek Basra’ya yerleşir.

Bazı kaynaklara göre bu ailenin veya bir bölümünün kendi yurdu Horasan’dan Irak’a göçü Belh kentinin 663 yılında Araplar tarafından zaptından hemen sonraya rastlar. Onların Irak’ta Azd aşiretiyle ve Abbasi önderleriyle sıkı ilişkiler kurdukları söylenir.

Barmak’ın oğlu Halit (Khalid) bin Barmak’ın adı Emeviler döneminin sonlarında duyulur. Haşimi hareketi içinde yeralan Halit, ilk Abbasi halifesi El Saffah’ın veya El Mansur (754-775)’un veziri olarak atanır. Bermekiler’den vezirlik yapan ilk isim odur. El Saffah ailesi ile sıkı ilişkileri akrabalıklar kurulmasıyla sonuçlanır. Halife Mansur (754-775) altında önemli rol oynamaya devam eden Halit, iki yıl kadar Fars eyaletinin valiliği görevinde bulunur. 765 yılında Tabaristan valisi olarak atanan Halid, burada yedi yıl kadar görev yapar, hatta 767-71 arası yıllarda hayli popülarite kazandığı Tabaristan’da kendi adına para bastırır. Abbasi halifeleriyle ilişkileri o denli içli dışlıdır ki, bu tarihlerde Halit’in torunu El Fazl (Fadl) bin Yahya, Abbasi halifesi Harun Reşit (786-809)’in üvey kardeşi haline gelmiştir artık. Bu tarihten sonra Halit’i bir ‘Kürt’ isyanının patlak verdiği Musul’da valilik yaparken görürüz. 779-80 yıllarında tekrar Fars valiliğinde bulunur. Ardından Halit ile oğlu Yahya’nın prens Harun Reşit’le birlikte Bizans topraklarındaki Samalu kuşatmasına katıldıklarına tanık oluyoruz. Artık hayli yaşlanmış bulunan Halit, bu Bizans kalesini zaptettiğinde de dikkat çeker (Tabari’den akt. P. K. Hitti, a.g.e., s. 294).

781-82 yılında Halit öldükten sonra onun oğulları Yahya b. Halid ve Muhammed b. Halid öne çıkarlar. Bir aralık prens Harun’la birlikte Azerbaycan ve Ermenistan’ı yöneten Yahya, Harun Reşit’in halifeliği zamanına rastlayan 786’dan 803’e kadarki on-yedi yıl boyunca Abbasi vezirliği yapar. Bazı tarihçiler bu peryodu ‘Bermekiler’in yönetim dönemi’ olarak tanımlamaktadırlar.

Bu dönem boyunca Abbasi imparatorluğunda fiili iktidar ve otorite Bermekiler’dir. İmparatorluğun ipleri pratik olarak halife Harun’un Baba diye çağırdığı Yahya ile oğulları El Fazl ve Cafer (Ja’far)’in ellerindedir. Gerçek yönetici Harun Reşit değil, veziri Yahya’dır.

Yahya’nın Fazl, Cafer, Muhammed ve Musa adlarındaki dört oğlu da Abbasi yönetiminde önemli pozisyonlar işgal etmişlerdir.

Suriye ve Sind valiliklerinde bulunan Musa (ölm. 835), geride İmran adında bir oğul ve Djahza soyadıyla bilinen müzik ve literatür alanında ünlenmiş Ahmed b. Cafer adında bir torun bırakır. Muhammed, Merv’de Harun Reşit’in oğullarından halife El Memun (813-33)’un sarayında görev yapar. Kendisinden sonra Merv sarayında oğlu Ahmet öne çıkar. Harun’un üvey kardeşi de olan Fazl b. Yahya ile kardeşi Cafer ise Abbasi vezirliği yapmışlardır. 796 yılında Suriye’deki isyanı bastırmaya gönderilen Cafer (ölm. 803?), daha sonra Horasan valisi olarak atanır ve prens El Memun’un yardımcılığı görevinde bulunur. Yahya’nın oğulları içinden en önemli figür büyük oğlu El Fazl’dır (ölm. 808). Yaklaşık 792 yılından itibaren İran’ın batı eyaletlerini yöneten Fazl, Alevi isyancı Yahya bin Abd Allah’a karşı gönderildiğinde, onu görüşmeler yoluyla ikna etmeyi tercih eder ve bunu başarır.

Bu dönemde Abbasi zulmünden kaçmak zorunda kalan Aleviler İslam’ın henüz giremediği tek yer olan Deylem’e sığınıyorlardı. Deylem’deki Alevi sığınmacıların ilki Harun Reşit’in isyancı kardeşiyle birlikte hareket eden ve bu yüzden iki kardeşi idam edilen Yahya bin Abd Allah olmuştu (791).

O’nu ikna eden Bermeki Fazl’ın bir Alevi yanlısı olduğu ve bu eğilimi nedeniyle üvey kardeşi Harun Reşit’in tepkisini kazandığı kaydedilmektedir. Bir sonraki yıl Horasan valisi olarak atanan Fazl, Horasan’dan topladığı orduyla Kabil’i pasifize eder. 794 yılında Harun Reşit’in oğlu prens Muhammed El Emin (809-813 arasında halife)’in yardımcılığını yapar. Daha sonra geri Bağdat sarayına döner. Fazl’ın oğlu El Abbas da Merv’de El Memun’un sarayında öne çıkmış Bermekiler’den biriydi.

Onyedi yıl boyunca Abbasi imparatorluğunda adeta devlet içinde devlet olan,  vezirlik makamını uzun süre irsi olarak ellerinde tutan ve Abbasi sarayının yerleşiklerine dönüşen Bermekiler, 799 yılından itibaren hernasılsa düşürüldüler.

802 yılında ansızın Bermekiler’i yerlerinden etmeye karar veren Harun Reşit, 803’te Yahya’nın oğlu olup henüz otuz-yedi yaşında bulunan Cafer’i astırır, El Fazl ve diğer kardeşlerini ise tutuklar. Babaları Yahya da gözaltına alınır. Bermekiler’den dokunulmayan tek kişi Halid’in oğlu Muhammed’dir. Gerisinin mülklerine el konulur.

Yahya ve El Fazl tutuklu olarak Rakka’ya gönderildiler ve bu ikilinin bazı partizanları heretik (Alevi muhalifler) olmakla suçlanıp asıldılar. Yahya, 805 yılında Rakka’da öldü. Bu tarihte yetmiş yaşındaydı. El Fazl da kırk-beş yaşında bulunduğu 808 yılında Rakka’da öldü.

Halid El-Bermeki tarafından kurulmuş olan ünlü Bermeki evinin düşüşü o çağın insanı için bir sürpriz olmuştur. Çünkü doyurucu bir neden gösterilememiştir. Ortalıkta Abbasa hikayesi gibi çeşitli rivayetler dolaşmış. Kaynaklara göre Bermekiler’in düşürülüşü bugün bile en azından kısmen hâlâ karanlık bir konudur.

Düşürülmüş olsalar da Bermekiler’in nüfuzları hemen sona ermeyip sonraki dönemin bazı vezirleri ve sekreterleri dolayımıyla yıllarca sürmüştür.

Binbir Gece Masalları’nda popülarize edilen Cafer figürü, Bermekiler’den Cafer bin Yahya’dır.

Bağdat’ın doğusunda yaşayan Bermekiler, P. K. Hitti’nin yazdığına göre çok zengin ve cömert bir aileydi. Özellikle cömertlikleriyle ünlendikleri söylenir. Hitti’nin dediğine göre bugün bile Arapça konuşan ülkelerde Barmaki adı cömert sözcüğü ile eş-anlamlı kullanılmaktadır. Harun’la çok samimi olan Cafer’in ve Fazl’ın adları da iyi bilinmektedir. Arap tarihçileri özellikle Fazl’ın literatür alanındaki yeteneği ve güçlü kalemi yüzünden Bermekiler’i Ehl el-Kalem (Kalem Halkı/İnsanı) adı verilen sınıfın kurucusu saymışlardır.

Hitti, Bermekiler’in Şii olduklarını özellikle vurgulamaktadır (Bk. Hitti, a.g.e., s. 296).

Mukaddime adlı eserinde İbni Haldun da Bermekiler’in düşüşünü açıklamayı dener. Abdullah bin Abbas’ın torunu, Muhammed’ül-Mehdi (775-785)’nin kızı ve Harun Reşit’in de kızkardeşi olan Abbase’nin Bermekiler’den Cafer b. Yahya b. Halid’le evlendiğine işaret eden İbn Haldun, tarihçilerin Harun Reşit’in Bermekiler’e yaptığını Abbase-Cafer ilişkilerine bağladıklarını (Arap-olmayan soydan birinin bir Arap’la evliliğinin kabul görmeyişi), ama bunun yanlış olduğunu yazmaktadır. Ona göre Bermekoğulları’nın başına gelenler aslında onların devlete egemen olmaları, hazine mallarına el koymalarından dolayıdır.

Harun’u halifeliğe hazırlayan ve bu makama oturtan Yahya’ydı. İbn Haldun’a göre sarayda Harun’un baba diye çağırdığı Yahya’nın oğullarından 25 kılıç ve kalem sahibi önemli kişi vardı.

Bermekiler’in peygamberin yakınlarına ve Şiiler’e bağış yağdırdığına, soylulardan alıp yoksula verdiklerine ve köleleri özgürleştirdiklerine değinen İbn Haldun, Bermekiler’in bu nedenlerden dolayı sevildikleri, en uzak ülkelerde bile itibar gördükleri ve övüldükleri için Harun Reşit’i kıskançlığa ve endişeye sürüklediklerinin altını çizmektedir.

O’nun yazdığına göre halife Mansur (754-75)’a başkaldıran Muhammed Mehdi’nin kardeşi Yahya olayında da Bermekiler’in halifeye karşı suç işledikleri düşünülmüştür.

İbn Haldun, Taberi’ye dayanarak Yahya olayını anlatır ve Bermekiler’in düşüşüne bu olayın sebep olduğunu söyler. Yahya’yı Deylem bölgesinden başkente indiren kişinin gerçekte Harun’dan bağışlama belgesini götüren Bermekiler’den Fazl bin Yahya olduğunu belirten İbn Haldun, Harun Reşit’in Yahya’yı Bermek’i Cafer b. Yahya b. Halid’e teslim ettiğini ve onu kendi evinde ağırlayan Cafer’in de bir süre sonra kendi kararıyla Yahya’yı serbest bıraktığını anlatır. Haldun’a göre Bermeki Cafer bu konuda peygamber ailesinin kanlarını korumak için hükümdarın yürütme yetkisine bile karışarak Yahya’yı serbest bırakmış ve ajanların durumu iletmeleri üzerine Harun tarafından soruşturmaya hedef olmuştur (Bk. İbn Haldun, Mukaddime, cilt 1, s. 84-87, Onur yay., 1977, Turan Dursun çevirisi).

Bermekiler konusunda Şerefname’de verilen bilgilerin Zazalar arasındaki geleneği doğruladığını düşünüyorum.

Şeref Han, bu konuya Sıwedi Beyleri (Sıvıdi veya Sıwedi adının aslı Arapça çevirmene göre Surek/Siverek’tir) bölümünde değinir.

Bu bölümde anlatılan aslında Genç ve Çabakçur (Bingöl) beyleridir. Bunlara Sıwedi Beyleri denmesinin nedeni Genç’e göçüp yerleşen Sıwedi aşiretine liderlik yapmalarıdır. Şerefname’nin Arapça çevirmenine göre bu aşiret Genc’e Siverek’ten göçmüştür. Şeref Han, Sıwedi aşireti ile bu aşiretin liderlerinin ayrı ayrı orijinlerden olduklarına işaret eder. O’nun bu görüşü Sıwedi aşiretinin adını Medine civarındaki Süveyd köyü ve sahabeden Esved adlı biriyle ilişkilendiren rivayete dayanıyor. Arapça çevirmen bu rivayetin yanlış olduğunu düşünmektedir.

Şerefname, Genc’e yerleşen Sıwedi aşiretinin (daha doğrusu aşiretler grubunun) beylerinin İran krallarının soyundan gelen Bermek-Oğulları’ndan olduklarını aktarmaktadır. Belh (Baktriya)’li olan Bermekiler, Şeref Han’a göre başlangıçta ateşe tapıyorlardı, ama daha sonra İslam’ı benimsediler.

Şerefname, Bermekiler’den Yahya b. Halid’in Fazl, Cafer ve Musa adlı üç oğlunun Abbasiler zamanında Bağdat’tan gelerek Genc’e bağlı Hancuk’a yerleştiklerini ve Sıwedi adıyla bilinen aşiretlerin başına geçtiklerini yazmaktadır. Daha sonra Yahya ve Fazl’ın Harun Reşit tarafından hapse atıldığını, Cafer’in ise öldürüldüğünü belirten Şeref Han, ilkin bir düzeltme yaparak aynı akıbetten kaçınmak için Genc’e sığınmış olanların büyük ihtimalle Musa ve yanındaki iki diğer kişi olmaları gerektiğini yazarsa da en sonunda gene üç kardeşte karar kılar.

Genç’teki Sıwedi aşiretine sığınan üç kardeşten ortancası ölür, bir şeyh olan büyük kardeş ile küçüğü ise Genç ve Çebakçur’da oturan Sıwedi aşiretlerinin başına getirilirler ve bazı kesintilere rağmen en azından Safeviler ve Osmanlılar dönemine kadar adı geçen aşiretleri onlar yönetirler (Bk. Şerefname, M. E. Bozarslan çevirisi).

O halde Hani, Lice, Genç ve Bingöl Zazalar’ı arasında hâlâ yaşayan Bermekiler’den geldiklerine ilişkin gelenek en azından aşiret beylerinin bir bölümünün orijinini açıklayıcı niteliktedir. Şerefname’de anlatılanlar bu geleneği doğrulamaktadır.

M. Şerif Fırat’ın aktardığı Zazalar arasındaki “Biz Halidi’yiz” geleneğinde adı geçen de mümkündür ki Bermekiler’den Halid olsun. O taktirde “Biz Halidi’yiz” sözü belki de Bermeki olmaklığa işarettir.

Sözü edilen sığınma olayının yukarıda verdiğim bilgiler ışığında 8. yüzyıl sonları ile 9. yüzyıl başlarına rastladığı açıktır.

Benim görüşüme göre bu sığınma olayında Zazalar Zazalar’a sığınmıştır.

Dikkati çekmek istediğim bir diğer nokta ise buradaki bilgilerin Zazalar’ın veya onların önemlice bir bölümünün  8. ve 9. yüzyıllarda Sünni değil fakat Şii-Alevi olduklarına işaret ettiğidir.

Dersim ve Zazalar arasında Abbasi soylu olduğunu söyleyen aşiretler ve aileler vardır. Bu rivayetlerin kaynağı Bermekiler örneğinde tanık olduğumuz türden ilişki ve ittifaklar veya Abbasi imparatorluğuna tâbilik durumu olabilir.

Orijin sorunlarını ele alırken prensip olarak sade halkın (sade aşiret insanının) kökenine bakmak gerekir. Çünkü bir yazısında Minorsky’nin de işaret ettiği gibi hakim sınıfa mensup aileler başka milliyetlerle daha rahat evlilikler kurmakta ve daha kolay karışıp asimile olmaktadırlar. Buna hakim öğelerin din değişince kendi çıkarları gereği eski geleneklerini de kolaylıkla bırakabildikleri veya yeni dine uyarlamak için bu gelenekleri revize ettikleri de eklenmelidir.

Şeref Han, Melkişiler olarak bilinen Çemişgezek beylerinin orijini konusunda iki rivayet aktarır. Bu rivayetlerden birine göre Çemişgezek emirleri Abbasi halifelerinin çocuklarından ‘Melkiş’ adlı birinin soyundan geldiklerini söylemişlerdir. Bir diğer rivayete göre ise onların ceddi ve isim babası Melkiş, Saltuklu emiri Melik Şah bin Muhammed’dir. Saltuklular’la Abbasiler arasında bir ilişki ve ittifak vardıysa (büyük olasılıkla vardı) bu iki rivayet pekala uyumluluk taşıyabilirler.

Dersim rivayetlerinde Ali Abbas ve Celal Abbas gibi adlara ve Dersim (Ovacık’ta ve Kangal’da)’de onların adını taşıyan ocaklara rastlıyoruz. Yukarı, Aşağı veya Kor gibi ekler alarak iki veya üç kola bölünmüş  görünen bir Dersim aşireti de Abbasan adını taşımaktadır. Aşiretlerin orijinlerini tek tek sıralayan bir Dersim halk deyişinin bazı versiyonlarında “Celal Abbas Wayirê (Khalıkê) Abasanu!” (Abbasanlar’ın ceddi Celal Abbas’tır!) denir. Eski Erzincan valisi Ali Kemali de Erzincan (1932) adlı kitabında Dersim seyitleri arasında Ali Abbas diye birinden sözeder ve onun “Hz. Abbas soyundan” olduğunu kaydeder.

Ali Abbas adı El Abbas ifadesinin halk dilindeki şekli de olabilir.

Ali Kemali’nin Hz. Abbas dediği kişi açık ki peygamber Muhammed’in amcası ve Abbas evinin atası El Abbas b. Abd al-Muttalib b. Haşim’dir. Abbasiler’in adı Kureyş aşiretinin Haşimiler klanından bu El-Abbas ((ölm. 653)’ın adından gelmedir. O’nun adıyla Abbasiler olarak bilinen hanedanlığın kurucusu ise biraz evvel yakışıklılığı veya güzelliğiyle de ünlü olduğuna işaret ederek kendisinden sözettiğim torunu Ali b. Abd Allah b. El Abbas (661-736/7)’tır.

Bu verilerin ışığında birbiri yerine kullanıldıklarına tanık olduğum Ali Abbas ve Celal Abbas  adlarının Abbasi hanedanlığının kurucu atası sayılan Ali b. Abd Allah b. El Abbas’ın kendisine veya dedesine referans olabileceğini düşünüyorum. Güzel (yakışıklı) anlamlı Celal sözcüğü de belki onun lakabından ileri geliyordur.

Nejat Birdoğan, Sivas’taki Celal Abbas Ocağı’nın İmam Ali oğullarından Ebu’l Fazl Abbas adına kayıtlı olduğunu yazmaktadır.

Ama bu bilgi pek ikna edici görünmüyor.

İmam Ali’nin en az 17 kızı ve 14 veya 18 kadar oğlundan sözedilir. Fatma dışındaki eşlerinden olma iki oğlu Abbas adını taşırlar. Bunlardan biri Kerbela’da imam Hüseyin’le birlikte şehit edildi. Abbas adını taşıyan bu ikiliden Ebu’l Fazl olarak bilinenine rastlamadım ben. Ama Muhammed’in amcası ve Abbas evinin atası El-Abbas b. Abd al-Muttalib’e  Ebu’l Fazl soyadı verildiğini kaynaklar kaydetmektedirler.

 

Abbasiler’e Karşı Sason Zaza Direnişi (851-853)

Thomas Artsruni’nin History Of The House Of Artsrunik adlı eserinde Abbasiler çağında Sason Zazaları’nın konumu ve koşullarına ilişkin bazı bilgiler buluyoruz.

O’nun anlattığına göre Apuset (Ebu Said) adlı bir Abbasi yetkilisinin vergileri tahsil amacıyla bir ordu eşliğinde Vaspurakan eyaletine yolladığı Emir Ali diye bilinen Ali Tsovapi, Andzevatsik (Zawazan) Prensliği’ne baskınlar yaparak herşeye elkoyar. Kitabın çevirmeni Tsovapi sözcüğünün aslının ve doğrusunun Sawafi olduğuna işaret ederek Emir Ali denen kişinin Ala b. Ahmed al-Azdi olduğunu not düşmektedir (o halde Safevi adı sanıldığından daha eskidir). Emir Ali’den vezir diye sözeden Thomas Artsruni, Vaspurakan prensi Aşot’un onunla savaşmak zorunda kaldığını anlatır.

Bu savaşta Emir Ali’nin kardeşi öldürülür ve ordusu kaçmak zorunda kalır (M.S. 850).

Abbasi halifesi bu kez büyük vezir Ebu Said (Ebu Said Muhammed b. Yusuf; çev)’in oğlu general Yusuf II (Yovsep)’yi gönderir Ermenistan üzerine (851).

Artsruniler’in başkenti Hadamakert’te kamp kuran general Yusuf, buradan hareketle Ermenistan prensliklerine baskınlar düzenler. Ahlat’a gelerek prens Aşot’u çağırtır ve başkenti Sason olan Taron (Muş) prensi Bagarat’ı ve onun Bagrat evinden bütün yakınlarını Samarra’ya gönderilmek üzere tutuklar.

Mevsim kış olduğundan General Yusuf, elindeki rehineleri de yanına alarak Muş (Taron) kentinde kışlamaya karar verir. Muş halkının bir bölümü bu sırada başka yerlere sığınmak zorunda kalır (Bk. T. Artsruni, a.g.e., 2. Kitap, s. 178-185).

Artsruni’nin aktardığına göre bu dönemde “Khoyt adı verilen dağda kendi kalelerinde yaşayan dağ halkı hariç tüm ülke yıkıma uğratıldı”.

Kendi prensleri Bagarat’ın (Sason Krallığı’nın emiri) esir edilmesi üzerine “Khoyt Dağı’nın halkı” general Yusuf’un kampını (Muş kentini) basar, ordusunu kılıçtan geçirip tutsakları özgürleştirir.

General Yusuf bu sırada prens Bagarat’ın inşa ettiği kiliseye sığınırsa da, Khoyt’tan gelen silahlılar kiliseyi kuşatır ve General Yusuf’u yakalayıp mızrakla öldürürler (852).

Thomas Artsruni, bu olayı kendi gözleriyle gördüğünü ve Yusuf’u öldüren adamla konuştuğunu yazmaktadır (Artsruni, a.g.y., 2. Kitap, s. 185-187).

John Catholicos, çevirenin notuna göre, yukarıda anlatılan isyan sırasında prens Bagarat’ın intikamını almak için öldürülen kişinin General Yusuf değil, Ebu Said olduğunu yazmaktadır.

Thomas Artsruni 852 yılında patlak veren bu isyanı anlattıktan hemen sonra olayın kahramanları olan “Khoyt Dağı halkı”nı tanıtır (çevirenin verdiği bilgiye göre Khut sözcüğü engel demektir, fakat çoğulu kayalar anlamına da gelebilir).

Bu konuda söylediklerini daha önceki bölümde aktarmış ve aynı yerde onun “Khoyt Dağı Halkı” adı altında tanıttığı isyancıların Sason krallığında yaşayan Mamakanlar (Saniler) ve Zazalar olduğunu ifade etmiştim.

Thomas Artsruni “Khoyt Dağı Halkı”nın orijini ve Zaza adının etimolojisi konusunda şöyle demektedir:

“Onlar, Asurya ve Nineveh kıralı Senekerim’in oğulları Adramelek ve Sanasar ile birlikte Ermenistan’a gelmiş olan Suriye köylüleridir ve onun adından dolayı kendilerini Sanasnayk olarak adlandırıyorlar.”

(Bk. Thomas Artsruni, a.g.e., 2. Kitap, s. 186-188).

Böylece bu pasajda Toros dağı (Sin Dağı, Khoyt dağı, Sason Dağı) halkının kendisine Sanasnayk dediği kaydediliyor.

Bence Thomas Artsruni’nin Sanasar’ın adından geldiğini söylediği Sanasnayk sözcüğü Zaza ve Sason (veya onların bir diğer adı olan Sanasana/Sanasine) adının kendisidir. Sanasnayk (Sasaneank) adındaki Ermenice son ek atıldığında karşılaştığımız Sanasan ve Sasan kökleridir.

Daha önce de işaret ettiğim gibi bu gelenek Zazalar’ın orijinine ilişkindir.

Şimdi, Thomas Artsruni’nin kaydettiği gelişmelere geri dönüp yarım bıraktığımı tamamlamak zorundayım.

Artsruni, General Yusuf’un öldürülmesinden sonraki olayları üçüncü kitapta anlatır. Abbasi imparatorluğunun her yanından toplanan ve Thomas Artsruni’ye göre büyük bölümü “Elamit ve Arap okçuları”ndan oluşan başında Türk general Bugha’nın bulunduğu büyük bir ordu Ermenistan’ı istila ederek terör estirir, bütün önde gelen prenslerin peşine düşer.

Bu ordunun en önünde ise güçlü okçular olan ‘Elamitler’ vardır.

Çevirenin dipnotuna göre Thomas’ın ‘Elamitler’ derken kimi kastettiği açık değilse de, onun kitabını devam ettiren 12’inci yüzyıl tarihçisi de dahil Thomas’tan sonraki dönemin tarihçileri (Urfalı Matthew, vd gibi) Elamitler derken Türkler’i kastettiklerine göre, Thomas’ın kendisi de burdaki pasajda Bugha ordusundaki Türk askerlerini kastetmiş olmalıdır.

Ben diğer Ermeni yazarları gibi bu dipnotun yazarının da Elamitler’i Türk olarak tanıtmakla kasıtlı davrandığını ya da diğerleri gibi kalın kafalı biri olduğunu düşünüyorum.

İşte olayların ve tarihin tamda bu türden kasıtlı, kalın kafalı veya çala kalem yazarlarca yazılmış ve yorumlanmış olmasıdır ki 10. Yüzyıl sonrasında giderek Elamitler’in Türk, Deylemiler’in Kürt olduğu kanaati yerleşmiştir. Örneğin Minorsky, The Guran (1943) adlı makalesinde Hamza Isfahani’den naklen  Farslar’ın Deylemiler’i “Tabaristan Kürtleri”, Arapları ise “Irak (Suristan) Kürtleri” olarak adlandırdıklarına işaret etmektedir.

Türk ve Kürt sözcüklerinin etnik anlamları dışında değişik tarzdaki bu kullanımları zamanla etnik manada da geçerli tanımlar gibi kabul görmüştür. Böylece Eski Dersimliler ve Zazalar Ermeni sayılarak, Geç Dersimliler (Deylemiler) de Kürt veya Türk gibi gösterilerek ayrı ve farklı bir halkın kimliği ve tarihi karanlık sulara sürülmüştür.

Ben, Thomas ve diğer yazarlarda Elamitler adıyla referans verilenlerin Türkler’le ittifak halinde hareket eden Daylamit birlikleri olduğundan eminim. Thomas’daki Elamitler, içinde Bugha gibi Türk kumandan ve askerinin de bulunduğu Abbasi ordusunda savaşan Daylamit paralı askerleridir. Nitekim Daylamitler’in bu tarihten 90-100 yıl kadar sonra Buyiler adı altında hilafette iktidarı ele geçirmelerinde Abbasi ordusundaki Daylamit (Deylemi) öğenin büyük rolü olmuştur. Ermenistan (Kırmanciye) istilasında Selçuklu Sultanı Tuğrul’un kumandası altında savaştıkları söylenen, ayrıca 1071 savaşında ve sonrasında adları geçen Elamitler ise Selçuklular’la ittifak halinde davranan Daylamitler’dir. Deylemiler’in adı bazı yazarlarda ‘Elim ırkı’ veya ‘Elimitler’ şeklinde geçmektedir.

Tarihle ciddi ve derinliğine haşır neşir olan bir araştırmacının bu gerçeği yakalaması güç değildir. Bu tarihlerde Deylemiler’e hala Elamitler deniyor olması da dikkate değer bir noktadır.

Kısacası, “Türkler’in sonraları Elamitler adıyla çağrıldıkları” şeklindeki görüşler tarihin cahili olmanın işaretidirler.

Türkler’le Elamitler arasındaki bu karışıklık, Malazgirt yengisini, Kırmanciye (Ermenistan) ve Bizans istilasını tek başına Türkler’in işi gibi görme yanlışının bir sonucudur. Oysa Deylemiler’in Ermenistan istilası Türkler’den önce, 10. yüzyılda veya en geç 1021 yılında başlamış bir süreç olup sonraları bu istilaya Türkler ve başkaları da iştirak etmiş ve insiyatifi ellerine almışlardır. Türkler’in de katılımıyla bu istila esas olarak bir Deylemi-Selçuk ittifakı tarafından gerçekleştirilir. Tam da bu nedenledir ki bazı yazarlar bahsi geçen istilayı bir Elamit istilası gibi görürken, bazıları da onu Türk istilası olarak tanımlamışlardır. İstilanın bir ittifakın işi olduğunu farketmeyenler ise müttefik öğeleri bire indirip Türk etiketi yapıştırmıştır. Bence olayın aslı budur.

Bu istilalara toprakları istila edilen Eski Dersimliler’le Zazalar’dan ve Kürtler’den de katılanlar olduğunu, eski halk tabakasının bir bölümünün ise istilacılarla savaşmayı ya da başka yerlere göçetmeyi tercih ettiğini vurgulamak gerekir.

Bana göre İç Dersim’e daha geç girdikleri için Geç Dersimliler dediğim halk tabakasının bir bölümü yine eski halk tabakasına aittir, yani çevre kesimlerdeki istila edilen topraklardan (Urmiye Gölü çevresi, Batı İran, Van Gölü çevresi vd gibi yerlerden) ülkenin dağlık kesimlerine sığınan Eski Dersimliler’le Eski Zazalar’dır. Bir bölümü ise kendilerinden Elimler diye de sözedilen yeni gelen Deylemiler (Gilaniler)’dir. Ben bu yeni gelenlerin İç Dersim’e 9.-16. yüzyıllar arasında değişik kanallardan ve değişik zamanlarda parça parça girdikleri inancındayım.

Bu açıklamalardan sonra Bugha’nın 852/853 yılında yeralan Ermenistan istilasına geri dönebilirim.

Bu istila üzerine iki kardeş kumandanın önderliğindeki “Khoyt Dağı’nın halkı” Müslüman Abbasi ordusuna karşı direnişe geçer. Başlangıçta istilacı Abbasi ordusunu yenilgiye uğratan Khoyt dağının savaşçıları da sonunda yenilirler. Thomas Artsruni, Abbasi ordusuna çok kayıp verdiren ama esir düşen onlardan Yovnan adlı birinden sözeder.  O’nun anlatımından çıkan sonuç Abbasi generali Yusuf’u öldüren kişinin de Yovnan olduğudur. Abbasi başkentine götürülüp halife ile görüştürülen Yovnan Hristiyanlığı bırakmayı ve Abbasiler’in hizmetine girmeyi red edince öldürülür (T. Artsruni, a.g.e., III. kitap, s. 192-98, 252-54).

Bence Sason Destanı’nda referans verilen olaylardan biri 850’lerde cereyan etmiş olan bu direniştir. Artsruni’nin bahsini ettiği iki kardeş kumandan ve onlardan biri olup olmadığı belli olmayan Yovnan büyük ihtimalle Sason Destanı’nın kahramanlarıdırlar.

Bugha, en güçlü Ermenistan (Kırmanciye) prenslerini yerlerinden eder, birçoğunu esir edip Samarra’ya götürür, kimisini de öldürtür. Artsruniler’in tasfiye edilen Vaspurakan prensliğinde anarşi doğar, ama sonunda bu prenslikte Artsruni’nin ifadesine göre annesi “Mamakanlar’ın Chen kolundan”, babası ise Senekerim oğullarının soyundan gelen Apupelch’in oğlu Gurgen öne çıkar ve 860’larda Mardastan ve Andzevatsik (Zavazan) prenslikleri de onun kontrolüne geçer. Apupelch (Ebu Pelch okunmalı), Gurgen’in babasının Arapça adıdır. Bu istilayı takiben başkenti Hadamakert olan Artsruniler’in Vaspurakan eyaleti de dahil Ermenistan (Kırmanciye)’ın çeşitli yerlerine değişik milliyetlerden Müslümanlar yerleşir.

853 yılında yeni bir saldırı başlatan Bugha, Dvin’de topladığı Ermenistan (Kırmanciye) önde gelenlerini din değişmeye zorlar. Mamakan prensi Grigor da dahil buna direnenleri esir ederek Samarra’ya gönderir. Artsruni’nin verdiği bilgilere göre Bugha’nın Samarra’ya yolladıklarından biri de ünlü isyancı ‘Baban’ı (yani  Babek’i) yakalatan Sahl (Mahl) adlı prenstir. 858 yılında esir Ermeni prensleri serbest bırakılır (Artsruni, a.g.e., III. kitap, s. 255-57, 262-73).

 

Selçuklu Türkleri’ne Karşı Mamakanlar’ın Öncülük Ettiği Sason Zaza Direnişi (1058/1059)

Thomas Artsruni’nin anlattığı 851-53 yılları arasındaki olayın bir benzeri 200 yıl kadar sonra yaşanır.

Bu ikinci olayı 1058-59 yılı altında Urfalı kronikçi Matthew anlatmaktadır. Bu tarihte yanında müttefiki “Gürcü Liparit’in oğlu” (Liparit ailesi gerçekte Mamakan orijinli Orbelian ailesindendir) da bulunan Türk emiri Dinar Kırmanciye (Ermenistan)’ye girerek Malatya’ya kadar gelir, topladığı esirleri ve ganimeti de alarak İran’a geri dönmek üzere hareket eder. Ama mevsim kış olduğundan yaza kadar Handzit’te kalır. Yaz gelince Dinar’ın kuvvetleri Taron Bölgesi’ne girerek Sasun civarındaki Toros Dağları’nın eteklerini işgal ederler. Bunun üzerine Mamakan evinden Mushegh’in oğlu Tornik, kış koşullarında Sasun Eyaleti’nden topladığı bir kuvvetle Emir Dinar’ın üzerine yürüyerek onun ordusunu imha eder, esirleri serbest bıraktırıp ganimete elkoyar. Dinar’ın askerlerinden sağ kalanlar İran’a kaçarlar. Tornik, bu zaferden sonra tekrar Sasun’a döner.

 

Sason Krallığı (Zaza Krallığı)

Böylece Sanasar Evi’nden geldikleri rivayet edilen Sason (Senasine, Sanasun, El-Sanasana) stokunun başlangıcını, Sason eyaleti (Zaza ülkesi, Taron/Muş Eyaleti) ve krallığının tarihinde destanlara yansıyan ve kayıtlara geçen bazı önemli olayları anlatmış bulunuyorum.

Geleneğe göre başlangıcı M.Ö. 7. Yüzyıla dayanan Sason Krallığı’nın Arap istilası sırasında olduğu gibi Mervani Kürt Devleti döneminde de hâlâ yaşadığı görülüyor.

Ermenistan ve Diyarbakır’ın Arap-İslam ordularınca istila edildiği tarihteki (649) “Muş ve Sason kralı” Şeref Han’ın ifadesine göre ‘Senasır’ adında bir ‘kafir’dir ve Muş adı da Senasır’ın oğlunun adından gelmedir (Bk. Şerefname, Bitlis bölümü, s. 392).

Sason eyaleti, krallığı ve halkından Senasine ve Senasineler olarak da bahseden Mayyafarkin ve Amed Tarihi’nin yazarı İbnü’l Erzak El Farıki’nin verdiği bilgilere göre ise 980’ler veya 990’larda Sason kralı Senharib adında biriydi.

Sasonlular’ın Senharib (Senekerim) ve/veya Sanasır soyundan olduklarını söyleyen gelenek ile birlikte ele alındığında Sason krallarının taşıdıkları adlar gerçekten dikkat çekicidir.

Yukarıda değindiğim veriler Sasonlular (Zazalar)’ın uzunca bir dönem Hristiyan olduklarını da göstermektedir.

İbn’ül Erzak Senharib adlı Sason kralından ‘Deylemli’ diye sözeder ve O’nun kızı Fereciye’nin Kürt Mervani devleti (991-1087) kurucusu Bad’la, o öldükten sonra da Bad’ın yeğeni Ebu Ali Hasan bin Mervan’la evlendiğini  kaydeder (İbnü’l Erzak, a.g.e., M. E. Bozarslan çevirisi, s. 77, 92).

İbn’ül Erzak, birbirine sınır olan ‘Sason (Senasine)’ ve Kürt Mervani devletleri arasındaki rekabete de değinmekte, Kürt emir Nasruddevle’nin kendi deyişiyle ‘Senasineler’ (Sasonlular)’in Mervani topraklarına yaptığı sızmalara karşı sınırda kaleler inşa ederek aldığı tedbirlerden sözetmektedir. O’nun anlattıkları Mervani Kürt Devleti topraklarında 10. Yüzyılda önemlice bir Deylemli ve/veya Dünbülü nüfus bulunduğunu ve iktidar kavgası içinde olduklarını göstermektedir (Bk. a.g.e., s. 107, 158).

Kürt Mervani devletinin kurulduğu toprakların daha önce Dersimliler’in (Hamdaniler’le akrabalıklar kurmuşlardı) yönetiminde bulunduğuna işaret etmeliyim. Mervaniler-öncesi dönemin Amed ve Farkin (Silvan) yöneticisi Cemile adında Çemişgezekli (Hozanlı) bir kadındı.

İbn’ül Erzak’ın verdiği bilgilere göre Artuk-oğlu Sukman Hasankeyf bölgesinde Hazzo (modern Kozluk)’dan Erzen’e kadarki yüz kadar köyü Sason krallığından ele geçirmiştir.

Böylece geleneğe göre M.Ö. 7. Yüzyılda oluşan Sason Krallığı’na M.S. 11. Yüzyılda Artuklular tarafından sonverildiği anlaşılmaktadır.

 

Deylemiler (Gilaniler)

Hazar Denizi’nin güney-batı kıyısının ve Gilan’ın dağlık kesiminin eski adı Deylem’dir. Hazar’ın tüm güney kıyısının Deylem olarak bilindiği dönemler olmuştur.

Bugün Deylem adını taşıyan ayrı bir ülke ya da eyalet mevcut değil artık.

İran’ın modern Gilan eyaleti eski Deylem’i de kapsamaktadır.

Bu çalışmanın ilk bölümlerinde Hititler çağı kadar eski bir tarihte Deylemiler’in Anadolu yakasındaki varlığına işaret eden ipuçlarına değindim.

Polybius (M.Ö. 2. yüzyıl) ve Ptolemy (M.S. 2. yüzyıl) gibi klasik dönem yazarları da Deylemiler’den sözetmektedirler. Sasaniler’le ilgili kısımda Bizans tarihçileri Procopius ve Agathias’ın onlar hakkında söylediklerine, Lazistan ve Yemen seferlerine ve Kafkasya’daki Deylemi kolonilerine genişçe yer vermiştim. Deylemiler’in ortaçağ tarihi ve İran tarihindeki rolleri ise özellikle Buyi (Büveyh) hanedanlığının tarihçisi İbn Miskawaihi’nin İngilizce’ye The Eclipse Of Abbasid Caliphate başlığıyla çevrilen eserinde anlatılmıştır (The Eclipse, D. S. Margolıouth çevirisi, London, 1921).

Deylemiler ve Deylem orijinli Goranlar konusunda doğubilimci Minorsky’nin bir dizi makalesini de mutlaka anmak gerekir. Minorsky’nin bu konu hakkındaki belli başlı yazıları bu satırların yazarı tarafından yıllar önce Türkçe’ye çevrilip yayınlanmıştır (Bk. Dış Kaynaklarda Kırmanclar-Kızılbaşlar ve Zazalar).

Şimdi de Deylem ve Gilan’ın kendisindeki durum ve daha çok da 10. yüzyılda başlayan Deylemi yayılması üzerinde duracağım.

 

Deylem ve Gilan Orijinli Hanedanlıklar

Selçuklular’dan önce ismen Abbasi imparatorluğuna dahil görünen İran ve Irak’ta gerçekte Deylemi hakimiyeti vardı. Bu hakimiyetin aracı M.S. 10. yüzyılda bu ülkelerde yükselen çeşitli Deylemi hanedanlıklardı.

Gilan büyük ölçüde hariç tutulursa Deylemi hanedanlıkların belli başlıları, Justaniler, Musafirler, Ziyariler, Kakuyiler, Buyiler, Alamut İsmailileri (hatta Suriye İsmailileri de) ve Goranlar olarak sıralanabilirler.

Bunların en önemlisi Buyiler adıyla bilinen hanedanlık oldu.

Daha çok Gilani olarak tanımlanan Ziyariler hariç adlarını andığım hanedanlıkların tüm geri kalanları Şii idiler. Makdisi gibi bazı yazarlar Deylem’i Şii, Gilan’ı ise çoğunlukla Sünni olarak tanımlarlar.

Deylemiler ve Gilaniler 10. yüzyıl sonrasında rekabet ve diğer gibi nedenlerle yer yer ayrı gruplar gibi anılsalar da eski zamanlarda bunlar arasında bir ayrım görülmemiş, etnik bakımdan bir ve aynı halk gibi bilinmişlerdir.

Hasani seyitleri ve daileri tarafından 8. yüzyılda Deylem ve Tabaristan’a Şii fikirler sokulmuş ve çok geçmeden Şiizm Deylemiler’in karakteristik inancına dönüşmüştür. Asya’da tarihin en ilk Şii (Zeydi) devleti Hasan-Oğulları tarafından Deylem ve Tabaristan’da kurulmuştur (864-928). Alamut’un ve diğer İsmaili kalelerin Deylem bölgesinde yükselişi tesadüf değildi.

The Truth-Worshıppers Of Kurdistan (1953) adlı eserinde W. Ivanow, Buyidler çağı ve sonrasında Deylemli/Deylemi teriminin Türklüğe (Sünni Selçuklular’a ve destekçilerine karşı) karşıt olarak İranlı ve Şii olmayı ifade ettiğini yazmaktadır (Bk. W. Ivanow, a.g.e., s. 16).

Benim düşünceme göre Anadolu’da Alevi sözcüğü de uzun süre daha çok Deylemiliğe referans olmuştur.

Bugün yoğun ve planlı şekilde Türkleştirilmeye ve Türk gösterilmeye çalışılsa da Türklük ve Alevilik tarih boyunca genelde çatışan faktörler olmuşlardır. Türkler’le Deylemliler’in çatışmalarına bir göz attığımızda onların İslami dönemde ilk kez Gazneliler ile Buyiler’in şahsında karşı karşıya geldiklerini görürüz. Gazneliler Sünni ve hilafet yanlısı iken, Buyiler Şii idiler. Daha sonra Selçuklular ve Buyiler olarak karşılaştılar. Selçuklular Sünni ve halife yanlısı, Buyiler Şii idi. İran ve Irak’ta Deylemli Buyiler’i ve Mısır’da da Fatımiler’i devirerek onların şahsında İslam dünyasında ilk kez kurulmuş bulunan Şii iktidarına son verenler Selçuklular oldu. İran, Irak, Suriye ve Anadolu’da Selçuk hakimiyeti kurulunca Deylemliler’le Türkler’in bu kez Alamut İsmailileri ve Selçuklular olarak karşı karşıya geldikleri söylenebilir. Alamut merkezli hareket Alevi, Selçuklular Sünni idi. Selçuklular’ın kendi hakimiyetleri altındaki ülkelerde sayısız Alevi kırımı yaptığı kayıtlara geçmiş bir gerçekliktir. Osmanlılar ve gerçekte T.C de Sünni ideolojinin temsilcileri oldular.

Şiilik ve Alevilik geniş anlamda İrani, daha özelde Zaza-Deylemi bir karekter taşıdı tarihte. Onu Türk kökenli gösterme ve Türklükle özdeşleştirme çabaları tarihin tersyüz edilmesidir.

Yukarıda adlarını saydığım Deylemi-Gilani beyliklerinin bir bölümü sadece Deylem (Gilan)’de, bir bölümü Deylem dışında veya hem Deylem hem de başka topraklarda hüküm sürdüler.

Azerbaycan Sacidler’i ve sonraları Şirvanşahlar adını alan Derbend yöneticileri gibi Araplar’a bağımlı hanedanlıklar ile Selçuk Türkleri’nin gelişi arasındaki dönemde kuzey-batı İran tarihi bu bölgede yerli İranlı halkların, en başta 10. yüzyılda Deylemiler’in dirilişi ve yükselişiyle ayırt edilir.

Daha önceleri pek dikkati çekmemiş olan Deylem bölgesinin nasıl olup da 10. yüzyılda ansızın öne çıktığı ve öylesine geniş askeri seferlere insan gücü sağlayabildiği, bu dirilişte dinsel faktörün rolü (eski İran dini veya Şii İslam olsun) gibi konular hâlâ tarihçileri düşündüren sorulardır.

Deylem’in enerjisini dışarıya taşırmada Şii doktrinlerin önemli rol oynadığı kanısı yaygındır. Bu süreçte oluşan Deylemi hanedanlıklarının eski Sasani (Zaza) imparatorluğunu ve Zerdüşt dinini canlandırma ideali taşıdıkları ve bu yönde çabaladıklarının sayısız işaretleri vardır.

Bu hanedanlıkların herbiri hakkında özet bilgiler vermek zorundayım.

 

Justaniler (Custaniler, 805-927)

Onların adları ilk kez Abbasi halifesi Harun Reşit’in Hazar bölgesi yöneticilerini Rey kentinde topladığı 805 yılında duyulur. Bu yöneticilerden biri Custan (Jastan, Banu Custan) ailesinden Deylem kralı Marzuban (Marzban) b. Custan idi.

Daha gerilere dayanmakla birlikte bu hanedanlığın bilinen ilk yöneticisi Marzuban b. Custan (Jastan)’dır.

Sonraki yöneticilerinden saptanabilenler şunlardır: Jastan (II) veya Abu Lili (816), Wahsudan b. Jastan (872), Jastan (III) b. Wahsudan (860’lar ve sonrası), Ali b. Wahsudan (ölm. 919), Husrau-Firuz b. Wahsudan, Mehdi b. Husrau Firuzan (920’lerin sonu).

Bu hanedanlığın 927’lerden sonraki tarihi hakkında herhangi bir bilgi mevcut değildir. Bu tarihten sonra onları yenilgiye uğratmış olan rakipleri Musafiriler’in adları duyulur daha çok (Bk. Minorsky, EI, Daylam ve Musafirid maddeleri; H. L. Rabino, Les Dynasties Locales Du Gilan Et Du Daylam, 1949, Paris).

 

Musafiriler (916-1090)

Deylem, Arran, Ermenistan ve Azerbaycan’da oluşan Tarom çıkışlı bu hanedanlık, Salariler ve Kangariler gibi adlarla da bilinmektedir.

Musafir adının aslının İrani Asfar (Asvar) sözcüğü olduğu sanılıyor.

İranlı bilgin Kasrawi bu ailenin orijinal adının Kangariler (Al-ı Kankar) olduğunu öne sürdü.

Musafiriler Deylem’in yönetici ailesi Justaniler’le karşılıklı evlilikler yaparak bir ölçüde onlarla karışmış ve onlara özgü Justan, Wahsudan ve Marzuban gibi adlar almışlardır. Diğer Deylemli ve Gilanlı hanedanlıklarda olduğu gibi Musafiriler arasında da Salar ve Sa’luk gibi ad ve ünvanlarla karşılaşırız.

Onlardan adı bilinen ilk yönetici 916 yılı öncesinde yöneten Tarom (Deylem) egemeni Muhammed b. Musafir’dir (E. Sachau’da Salar Muhammed Bin Musafir Al-Dailemi). Justaniler’den bir kadınla evlenmiş olan Muhammed, başlangıçta Deylemli Makan Bin Kaki’nin Seraskeri’ydi.

Ondan sonraki Musafiri yöneticilerinin adları şöyle verilmektedir:

Marzuban I b. Muhammed (Arran ve Azerbaycan, 941), Wahsudan b. Muhammed (Tarom, 941-57), Justan I b. Salar Marzuban (Azerbaycan, 957-60), İbrahim I b. Marzuban (960-66, Azerbaycan’da 983’e kadar), Marzuban II b. İsmail b. Wahsudan (984’e kadar Tarom’da), İbrahim II b. Marzuban II (997-1029?), Justan II b. İbrahim (1045), Musafir b. İbrahim (1062).

İbrahim II b. Marzuban 1029 yılında kısa bir süre için Tarom’u Gazneliler’e kaptırdı. Sonraları Selçuklu Tuğrul’un vasallarına dönüşen ve ardından da belirsizliğe gömülen Musafiriler’in Wahsudan kolunun Alamut Nizarileri tarafından ortadan kaldırıldığı sanılıyor.

Musafiriler prensliğinin en önemli figürü Marzuban (Salar Marzuban, 941-957)’dı. Sacidler’den Yusuf’un 926 yılında ölmesini takiben Azerbaycan ilkin Gilanlı Laşkari bin Mardi ile Harici bir Kürt olan Daysam b. İbrahim arasında mücadele alanına dönüşmüş ve Laşkari b. Mardi’nin Ermenistan’da ölmesinden sonra da Musafiriler’den Marzuban Erdebil ve Tebriz’i işgal ederek Daysam’a karşı üstünlük sağlamıştır.

Topraklarını kuzeyde Derbend’e kadar genişleten Marzuban (Salar Marzuban), 943-44’te bir yandan Hazar Denizi ve Kur Nehri yoluyla kendi topraklarını istila eden Ruslar’a karşı ve bir yandan da aynı sıralarda Azerbaycan’da egemen olmak için çaba sarfeden Musul Hamdanileri’ne karşı mücadele etmek zorunda kalır. Salmas’a kadar gelen Hamdani kuvvetleri çok geçmeden Nasır al-Dewle tarafından Azerbaycan’dan geri Musul’a çağrılır ve Rus kuvvetleri de karşılaştıkları direniş nedeniyle geri çekilmek zorunda kalırlar.

947 yılından itibaren Musafiri toprakları bu kez Buyiler’in genişleme çabaları tarafından tehdit edilir.

Ermenistan’ın Eski Zazalar dediğim halk tabakasına mensup olan Bagrat ve Artsruni (Artzruni) beyleri 950’lerde Marzuban’a haraç ödeyen yöneticiler arasında sayılmaktadırlar.

Kırmanciye (Ermenistan), Dwin’i elinde bulunduran Marzuban’ın oğullarından İbrahim (Salar İbrahim)’in yönetiminde idi.

İbrahim b. Marzuban 979 yılında Rawwadi ailesi tarafından Azerbaycan’daki topraklarından edilir. Ama İbrahim b. Marzuban’ın oğlu Abu’l Haica Dwin’i elinde tutar. Ermeni tarihçisi Asolik’te Abu’l Haica’dan Ablhac Delmastani olarak sözedilir. Dwin’in bu Musafiri emiri Ebu’l Hac Delmastani 982-983 yılında Kars kralı Muşel’in daveti üzerine Ermenistan (Kırmanciye) içlerine bir sefer yaptı. Daha sonra Bizans imparatoru Basil II’yi bile ziyaret ettiği ve Gürcistan ve Ermenistan’da dolanıp durduğu kaydedilen Delmastani sonunda kendi adamları tarafından Ukhtik (Olti)’te öldürülür. Olti, Erzurum’a bağlı modern Oltu olsa gerektir.

Daha sonra Musafiriler’den Delmastani’nin toprakları ilkin Ordubad emiri  Ebu Dulaf Şalbani tarafından işgal edimiş, bir zaman sonra da Ebu Dulaf’ın elinden diğer Musafiri toprakları gibi Azerbaycan Rawwadiler’i (Azerbaycan’lı Ebu’l Haica bin Rawwad) tarafından ele geçirilmiştir.

Böylece Rawwadiler, Minorsky’nin ifadesiyle, mirasçısı olduklarını iddia ettikleri Deylemi Musafiriler’in tüm topraklarının kontrolünü ellerine geçirdiler. Minorsky’e göre karşılıklı evlilikler yapmış olsalar da ‘Arap-Kürt’ karışımı olan Rawwadiler’i Deylem orijinli Musafiriler’le ilişkilendirmek için neden yoktur (Bk. Clifford-Edmund-Bosworth, The Islamic Dynasties, 1967).

 

Ziyariler (927-1090)

Deylem’in dağlık bölgesi 10. yüzyıl başlarında kendi insan gücünü asker olarak Abbasi ordusuna ve başka hanedanlıkların ordularına göndererek boşalttı. Ziyaridler adıyla bilinenler işte bu Deylemi savaşçıların en korkulularından birisi olan Mardawic b. Ziyar’dan gelmedirler. Onlara adını veren Gilan yöneticisi Wardan-Şah’ın babası bu Ziyar’dır. Hanedanlığın kurucusu ise Ziyar’ın oğlu Mardawic’dir.

Bu adam Samani ordularındaki Asfar Bin Shirawaihi adlı bir generalin isyanından yararlanarak kuzey İran’ın çoğunu ele geçirdi ve çok geçmeden nüfuzunu Isfahan ve Hemedan kadar güneye dek yaydı. İlkin Kazvin ve Rey kentlerini ele geçiren Mardavic, ardından Deylemli Makan Bin Kaki (Kali)’yi yenilgiye uğratarak Tabaristan’ı da zapetti.

O’nun bu zaferini takiben üçü de Deylemli Makan Bin Kaki’nin ordusunda birer kumandan olan Ebu Şucah Buwaih (Büveyh)’in üç oğlu Ali, Hasan ve Ahmet kardeşler Makan’ı terkederek Ziyariler’den Mardavic’e katıldılar (931). Bu sırada Mardavic, üç kardeşin en büyüğü Ali’ye Karac eyaletinin yönetimini verdi. 932 yılında Karac (Karaj) yöneticisi Ali b. Buwaih, Mardavic’e karşı isyan ederek Isfahan’ı ondan ele geçirdi. Ama daha sonra geri Mardavic’e boyun eğmek zorunda kalan Ali, garanti olarak kardeşi Hasan’ı ona rehin olarak gönderdi (934).

Mardavic Bağdat’ı zaptetme planını hayata geçiremeden 935 (943?) yılı başında kendi ordusundaki Türk birlikleri tarafından Isfahan’da öldürülünce imparatorluğu çok geçmeden bölündü.

Mardavic’in ölümünü takiben Rey kentinde halk ve Bağdat üzerine yürüme hazırlığı yapmakta olan Deylemi ordusu tarafından onun kardeşi Wuşmgir halef ilân edilmişti.

Ama 940 yılında ona karşı harekete geçen Buyi kardeşlerden Ali (Imad al-Dewle) ve Hasan (Rukn al-Dewle), Isfahan ve Rey kentlerini zaptettiler. Waşmgir (ölm. 967), Buyiler karşısında tutunamayıp Horasan’ın Samani yöneticilerine sığındı.

Ziyariler’i hemen bütün diğer Deylemi hanedanlıklarından ayırt eden şey, onların Şii değil en azından görünürde  Sünni olmalarıydı. 11. yüzyıl başlarında arta kalan Ziyariler Gazneliler’in egemenliğini tanımak zorunda kalmış, karşılıklı evlilikler yoluyla onlarla birbirine bağlanmışlardı. 1030’lar sonrasında Selçuklular Gurgan ve Tabaristan’ın belirli kesimlerini ele geçirdiklerinde onların ulaşılması zor iç bölgelerde  hâlâ yaşayabildikleri sanılıyor.

Ziyari emiri Key Kaus’un oğlu Gilan Şah bu ailenin bilinebilen son üyesidir (Bk. Ibn Maskawaih, a.g.e.; Clifford-Edmund-Bosworth, a.g.e.; C. E. Bosworth, The Medieval History Of Iran, Afghanistan And Central Asia, London, 1977).

 

Buyiler (932-1062)

Selçuk istilasının hemen öncesinde İran’ın toprakça en büyük ve güçlü hanedanlığı Buyiler’di. İran tarihinin Minorsky tarafından Deylemiler Peryodu olarak tanımlanan 10. ve 11. yüzyılları onların damgasını taşır.

Deylem orijinli olan bu hanedanlığın kurucuları 931 yılında Makan b. Kaki’nin, bu tarihten sonra da Makan’ı yenilgiye uğratan ve Ziyariler hanedanlığını kuran Mardavic’in ordusunda birer kumandan olan Ebu Şuca Buwayh’ın oğulları Ali, Hasan ve Ahmet adlarındaki üç kardeştir.

Babaları Ebu Şuca Buwayh, eski Sasani (Zaza) şahlarının soyundan geldiğini söylüyordu ve liderliği altındaki Deylemi birliklerinin başında bir zaman için Horasan egemeni Samaniler’in ordusunda bulunmuştu.

O’nun oğulları olan üç kardeş ilk kez Ziyari Mardavic’in ordusunda ünlendiler.

Ali, 931 yılında Mardavic tarafından Karac eyaletinin yöneticisi yapılmıştı. 932 yılında bir isyan girişiminde bulunup başarısızlığa uğrayan Buyi kardeşlerin en büyüğü Ali (Imad al-Dewle, 892-949/950) ile kardeşi Hasan (Rukn al-Dewle, ölm. 976), 940 yılında bir kez daha isyan ederek Isfahan ve Rey kentlerini Ziyariler (Mardavic’ten)’den ele geçirdiler ve bundan kısa bir süre sonra ise Fars eyaletinin tümünün egemenleri haline geldiler. Kardeşlerden Hasan Cibal’e, en küçükleri Ahmet (Mu’izz al-Dewle, 915/16-967) ise Kirman ve Kuzistan’a sahipti. 945 yılında üç kardeşin en küçüğü olan Ahmet’in Bağdat’ı da zaptetmesiyle Deylemli Buyiler Abbasi imparatorluğunun gerçek yöneticileri  haline geldiler. Ahmet ibn-Buwayh’ın Bağdat’a girdiği tarihte Abbasi halifesi Al-Mustakfi (944-46) idi.

Müstekfi, Muti (946-74), Tayi (974-91), Kaadir (991-1031) ve Kaaim (1031-75) Buyiler altındaki Abbasi halifeleriydi. Buyi Adud ad-Dewle, P. K. Hitti’nin verdiği bilgiye göre halife Tayi’nin kızıyla evlendi. Abbasiler ve Buyiler/Deylemiler arasındaki bu türden karşılıklı evlilikler bazı rivayetlerdeki Abbasi orijinlilik iddialarının bir kaynağı olabilir. Bu iddiaların bir diğer kaynağı da Buyi/Deylemi emirliğinin Abbasi devletinin bir devamı gibi görünmüş olmasıdır.

Sasani (Zaza)-soylu olduklarını söyleyen Buyiler, Bağdat’ı zaptetmekle adeta Sasaniler (Kisralar)’in Kadsiye ve Nehrivan bozgunlarının intikamını Araplar’dan almış oluyorlardı.

Buyiler’in değişik kolları mevcuttu: Ana kolları başkenti Şiraz olan Fars ve Huzistan kolu (934-1062), Kirman/Karman kolu (936-1048), kendi içinde Hemedan-İsfahan (977-1028) ve Rey (977-1029) şubelerine ayrılan Cibal kolu (932-1028) ve Irak kolu (945-1055) idiler.

Buyiler’in tarihi boyunca Şiraz, Kirman ve Bağdat gibi kentler önemli rol oynadılar.

Fahreddin Kirzioğlu’nun Kars Tarihi adlı kitabında değindiği Erzurum’daki Arapça bir eski vakfıyeye ve bazı yerel rivayetlere göre 1040’larda Horasan ve Kirman’dan Erzurum’a önemli bir göç olmuştur ki, bu dönemin Kirman yöneticileri Buyiler, Kirman halkının önemli bir bölümü de Deylemiler’di.

Bu göçün sebebi belki de Selçuklu Kavurd’un Kirman/Karman istilasıdır. Çünkü başlarında dervişleri ve şeyhleri bulunan bazı aşiretlerin bu göçü 1049 yılından önce gerçekleşmiştir. Bu istilayı takiben Tuğrul döneminde İbrahim Yınal ve Kutalmış’ın modern Erzurum bölgesindeki Erzen (Arzen) kentini zapettikleri sırada (1049) ya da Selçuklular’la ittifak yapan Saltuklular’la birlikte de gelinmiş olabilir.

Kirzioğlu 1049 yılından önce yapıldığını söylediği bu göçle gelenlerin Arabistan’dan Horasan’a, Horasan’dan Kirman’a ve Kirman’dan da Erzurum Pasinler’e gelip yerleştiklerini ve Horasan adlı yerleşmenin adının da Erzurum’a onlar tarafından getirildiğini yazmaktadır.

Bunlar, Kirzioğlu’nun aktardığına göre, yerleştikleri köyleri Sasani kralı Kisra Anuşirvan (Nuşirvan-ı Adil, 531-579) soyundan olduğu söylenen bir Melik’ten satın almışlardır.

Kirman’dan gelerek Pasinler’e yerleşenlerin adları ve yerleştikleri köylerin isimleri enteresandır. Bunlar arasında imam Muhammed Bakır soyundan olup Kutb-ül-Arifin sayılan Seyyid Şerif Muhammed Cihangir’in oğlu Halil Divani (Khalli Divane, Çoban Dede) lakaplı Yagan Baba, Veli Baba (Deli Baba), Horasan Baba (adını Erzurum Horasan’a veren kişi olarak tanıtılıyor ve kendisinden Seyyid-Şerif Kemalüddün Baba olarak da söz ediliyor), Kızılca Baba, Postlu Baba, Görüşken Baba adlarında altı veya yedi ermiş kardeş ve misyoner kişiden sözediliyor. Ayrıca Seyyid Çokander (Çoğundur) ve Ali bin Süleyman Ede-Bali adları geçiyor. Bu son ad bir Ahi olan ve Osmanlı devleti kurucusu Osman’ın üvey babası diye de bilinen ünlü Şeyh Ede-Bali (1202-1323)’nin adını anımsatıyor.

Kirman’dan gelenlerin bir yerleşmesi de Kırmacılar olarak verilmektedir. Bu adın doğrusu Kırmanclar olabilir ve Kirman’dan getirilebilir. Kirzioğlu’nun Saltuklular’la ve Emir Ahmet’le bağlantılı olarak andığı Yesevi nisbesini hatırlatan emir veya general Yasi (İsa Böri?, Yasi Pari?)’nin adı da  dikkate değerdir. Evliya Çelebi, bir aralık Erzurum’a, daha sonra da Kars’a dahil görünen bir Yasin Sancağı’ndan sözetmektedir. Belki Yasi adının doğrusu da Sin (San) sözcüğüyle de ilişkili gibi görünen Yasin adıdır. Evliya Çelebi, Yasin adında bir Azerbaycan yerleşmesinden de sözetmektedir.

Buyiler’in en güçlüsü Adud-ad-Dewle oldu. Buyi konfederasyonu azami birliğine ve gücünün zirvesine İran, Irak, hatta Umman’daki Buyi topraklarını kendi yönetimi altında birleştiren Adud-ad-Dewle döneminde ulaştı. Batıda Cezire Hamdanileri’ne, doğuda ise Tabaristan Ziyarileri ve Horasan Samanileri’ne karşı genişlemeci bir politika izleyen ve Buyi devletini bir imparatorluğa dönüştüren Adud-ad-Dewle öldükten sonra hanedanlık içinde iç çekişmeler öne çıktı.

Buyiler arasında birlik ve dayanışmanın zayıflaması Gazneli Mahmut’un 1029 yılında Rey ve Cibal’i onlardan elegeçirmesiyle sonuçlandı. Gazneli Mahmut’un bu başarısı ile Selçuklu Tuğrul’un önü açılmış oluyordu. Amacının Batı İran’ı ve Irak’ı Şiiler’in elinden kurtarmak olduğunu ilan eden Selçuklu Tuğrul, bu yolla Sünni inançtaki halka kendi istilasını bir kurtarış gibi göstererek 1055 yılında Bağdat’a girebildi.

Böylece Buyiler Bağdat’ı yitirdiler. Ama Fars eyaletini yedi yıl daha Buyiler yönettiler. Ardından ilkin Şabankaralar’a kaptırılan Fars eyaleti de Selçuklular’ın eline geçti.

Böylece Buyiler’in Cibal kolunun Rey şubesine 1029 yılında Gazneliler, Kirman koluna 1048’de Selçuklu Kawurd, Irak koluna 1055’te Selçuklu Tuğrul, Fars ve Ahwaz (Huzistan) koluna ise Şabankaralar son verdiler.

Deylemiler’in çoğunluğu gibi Buyiler de Şii idiler. Kendi egemenlikleri altındaki topraklarda Şiiler’in geleneksel kutlamalarını tanıttılar. Şii teolojinin de onların yönetimi döneminde bir sisteme kavuşturulduğu ve geliştirildiği kabul edilir.

Kendi orijinlerini Sasaniler’e dayandıran Buyiler’in Şiiliği anti-Arap İrani hislerin, daha doğrusu Sasani (Zaza) ulusal duygularının bir ifadesi idi. Şehinşah ünvanını benimsemeleri de Sasani (Zaza) ulusal duygularına işaret ediyordu.

Abbasi devletinde iktidarı ele geçiren ve yüz yıldan daha uzun süre onu ellerinde tutan Buyiler’in Şiiliği bazı kaynaklara göre Onikici Şiilikti.

Diğer nedenlerin yanısıra bu konuda da Mısır’da iktidarı ellerinde tutan ama Şiiliğin İsmaili kanadına bağlı olan Fatımiler’le karşı karşıya geldiler ve Abbasi hilafetini ortadan kaldırmak girişiminde bulunmadılar (Bk. Ibn Maskawaih, a.g.e.; C. I. Cahen, EI, Buwayhids; Clifford-Edmund-Bosworth, a.g.e).

 

Kakuyiler (1008-1119)

Bu adın kökü Deylemi dilinde dayı anlamına gelen Kaku sözcüğüdür. Çünkü 1008 yılında Isfahan ve çok geçmeden de Hemedan ve diğer batı İran kentlerinin yöneticisi haline gelen Ibn Kakuya lakaplı Ala-ad-Dewle Muhammed b. Duşmanziyar, Buyi emiri Majd-ad-Dewle’nin dayısıydı. Rey ve Cibal Buyiler’i onun babası Duşmanziyar’a Şahriyar kentinin yönetimini vermişlerdi. Ünlü filozof Ibn-Sina (Avicenna) ölümüne dek kendi sarayında şair ve bilginleri teşvik eden İbn-Kakuya’nın veziriydi.

Kakuyiler, Buyiler’in gerileme sürecinde Orta ve Batı İran’da yükseldiler. 1029’da Gazneli Mahmut Rey’i zaptettiğinde İbn-Kakuya ona boyun eğmeye zorlandı. Ama Gazneliler bu uzak fetihleri uzun süre koruyamadılar. Nitekim bir süre sonra İbn Kakuya Rey’i geri zaptetti. Ardından Selçuk istilası diğer Deylemi hanedanlıklar gibi Kakuyileri de savunmaya itti.

1041 yılında İbn Kakuya öldüğünde Isfahan’da onun yerine geçen oğlu Faramurz Selçuk üstünlüğünü tanımak zorunda kaldı. Böylece bağımsızlıklarını yitiren Kakuyiler Selçuk vasalı haline geldiler. 1051 yılında Isfahan’ı zapteden Tuğrul onu kendi başkenti yaptı. Feramurz’a ise Abarquh ve Yazd verildi. Hemedan ve Nihavan’ı yöneten Feramurz’un kardeşi Garşasp ise istilacı Oğuzlar karşısında Fars Buyileri’ne sığındı.

Son Kakuyiler’in kendilerini İran Selçukluları’nın rejimine adapte ettikleri kaydediliyor.

Çağrı Bey’in kızıyla evlenen Ali b. Feramurz Yazd’da babasının yerini aldı. Bu ailenin kaynaklarda anılan son üyesi Garşasp b. Ali ise Sultan Muhammed ve Sultan Sencer’in bacılarıyla evlenmiştir (Bk. Clifford-Edmund-Bosworth, a.g.e., s. 97-98; Cl. Huart, EI, Kakoyids maddesi).

Dersim’in Karabal aşireti içinde Kango’lar (Kango-zadeler) ve Kegolar (Ali Kegolar ve Tavuklu Kegolar) adlarını taşıyan iki kabile ile karşılaşıyoruz. Feratan aşiretinin de Kengolar adında bir kabilesi kayd edilmektedir (Bk. JUK tarafından hazırlanan Dersim adlı kitap).

Bu kabilelerin, ayrıca Kiğı ve Kangal yerleşmelerinin adları Kangariler (Musafirler)’in ve/veya Kakuyiler’in adlarıyla bağlantılı olabilirler. Kerkük civarında Goranice konuşan kalabalık Kakai aşiretinin adı da Kakuyiler’le bağlantılı görünüyor.

 

Alamut Devleti (1090-1256)

Batı dillerinde Assassinler adı verilen ve adları bu sözcüğün kaynağı olan Yeni İsmaililer veya İran Nizarileri kendi üyeleri tarafından Yeni Propaganda (Al-Dawah al-Jadidah, Yeni Dava) olarak adlandırılırdı. Fatımiler içindeki bir bölünmeden doğan bu hareketin başlatıcısı Tus’lu veya Rey’li bir İranlı olduğu söylenen ve kısaca Hasan-ı Sabbah (1040/53-1124) veya Batı’da ünlendiği adla Dağların Yaşlı Adamı (Şeyh El-Cabal) olarak bilinen Al-Hasan bin Ali b. Muhammed b. Cafer b. al-Hüseyin b. as-Sabbah al-Himyari’dir. Rey kentinde oturduğu için kendisne Al-Razi soyadı da verilmiştir. Babası Yemen orijinli olup antik Himyariler’in soyundandı. Daha genç yaşta Rey’de Batınilikle tanıştı ve eğitildi. Mısır’da bir-buçuk yıl kaldıktan sonra bir Fatımi  misyoneri olarak geri İran’a döndü. 1090 yılında Deylem’in güçlü Alamut (Kartal Yuvası) kalesini ele geçirerek başlattığı yeni hareketin merkezi karargâhı ve üssüne dönüştürdü.

Bu hareketin tarihindeki ilk olay olan Alamut zaptı, Selçuklular tarafından son verilen Buyi (Deylemi) hakimiyetinin geri dönüşü olarak görülebilir.

Alamut üssünden İran, Irak, Anadolu ve Suriye’ye akınlar yoluyla çeşitli kaleler ele geçirildi ve birbirinden uzak kaleler şebekesinden oluşan değişik türden bir devlet, daha doğrusu devlet içinde devlet oluştu. Bu hareket, Şii hareketi ve diğer muhalefeti kılıç zoru ve katliamlarla bastıran Sünni Selçuk yönetimine karşı bir meydan okumaydı ve bir anlamda Selçuklular tarafından yıkılan Şii ve Deylemi (Buyi) iktidarının bir devamıydı. Varolmak ve amacına ulaşmak için kısa saplı hançerler kullanan bu gizli örgüt, hançerin kılıca üstünlüğünü kanıtladı.

Hasan Sabbah’tan sonraki Alamut şeyhi Kiya Buzurg Umid (1124-1138)’dir. Deylem’in bir yerlisi olan Kiya Buzurg Umid’in yoldaşlık dışında Hasan Sabah ile bir akrabalığı yoktu. Ama ondan sonra yerine oğlu Muhammed (1138-1162) geçer ve Alamut’ta şeyhlik (imamlık) artık hep baba-oğul çizgisinde ilerler: Hasan Ala Dhikrih’s Salaam (II. Hasan, Hasan-ı Sani, 1162-66), Nur u’d-Din Muhammed (II. Muhammed, 1166-1210), Hasan Cealu’d Din (Celal al-Din Hasan, 1210-1220), Marko Polo’nun sözünü ettiği Aladdin Muhammed (1220-1255) ve Rukn U’d-Din Kurşah (1255-56).

Mısır’ı Rusya, Abdullah Kaddah’ı da “İslam’ın Lenin’i” olarak tanımlayan ve Fatımi halifelerinin Stalin’in politikalarını temsil ettiğini düşünen Frank Ridley’e göre, Hasan İbn Sabah “İslam’ın Troçki’si” idi ve onun politikaları da Dördüncü Enternasyonal’inkine paralel düşüyordu (Bk. Frank Rıdley, The Assassins, s. 67-68).

Mevlana Celaleddin Rumi’nin mürşidi ünlü sufi Şems-i Tebrizi (Şemsuddin Muhammed, ölm. 1247)’nin Alamut İsmailileri’yle ilişkili olduğu, hatta Alamut imamlarından Aladdin Muhammed (1220-55)’in veya Ruknu’d-din Khurşah (1255-56)’ın oğlu ve Nizari İsmailileri’nin Alamut düştükten sonraki imamı olduğu rivayet edilmektedir. Ama Dağların Yaşlı Adamı’nın sonuncusunun gezgin derviş Şems-i Tebrizi’ye dönüştüğü ne ölçüde tarihseldir bilemiyorum. Kaynaklarda birbirlerine karışan ya da karıştırılan üç adet Pir Şems (Seyit Şems)’in varlığı da bazı güçlükler çıkarmaktadır.

Bir Hasan-ı Sabbah hayranı olduğu kaydedilen Babai ayaklanmasının önderi Baba İshak (Baba İshak Kefersudi veya Baba İshak-ı Firdevsi) da, Cemal Kutay’ın dayandığı kaynaklara göre Alamut (Elmut) şeyhi Alaeddin bin Muhammed bin Hasan-ı Sani tarafından Anadolu (Rum) dailiğine atanmış bir Batıni, yani Alamut’la bağlantılı bir Hasan-ı Sabbahçı idi.

Burada Baba İshak’ı Anadolu dailiğine atadığı söylenen kişi Marko Polo’nun Alamut’ta bir cennet kurduğunu söyleyerek kendisinden sözettiği Alaeddin Muhammed (1220-55) olmalıdır. Çünkü onun dışında adı Alaeddin olan başka bir Alamut şeyhi bilinmiyor. Babai isyanı (1239-40) da onun dönemine rastlamaktadır.

F. Rıdley’in referans verdiği bir rivayete göre dünyaca ünlü Aladdin’in Lambası ve Açıl Susam öykülerinin kahramanı bahsini ettiğim Aladdin isimli bu Alamut şeyhidir.

Cemal Kutay’ın yazdıklarından Sivas kadısı İranlı (Şirazlı) Muhiddin Muhammed b. Ali b. Ahmet Tahimi (ölm. 1202) de bir Şii ve Batıni olup Alamut’un halifesi olarak görünüyor. Kutay’a göre Baba İshak başlangıçta Muhiddin’in, o öldükten sonra da Amasya tekkesi şeyhi ve eski Kayseri kadısı Baba İlyas’ın hizmetine girmiştir.

Cemal Kutay’ın anlattıklarından çıkan sonuç Babailer’in Batıni olup Alamut’la bağlantılı olduklarıdır.

Babai isyanının başladığı bölgede ve çevresinde Ali’yi Tanrı bilen Alawiler veya diğer adlarıyla Nuseyriler (İran Nuseyrileri’ne Ehl-i Hak ve Ali İlahi denmektedir)’in yanısıra Alamut’tan yönlendirilen Suriye Nizarileri’nin varlığı dikkate alınırsa bu görüşte gerçek payı büyüktür. Bence de Babailer, Ehl-i Hak (Gerçeğin Halkı) ve Alamut-Suriye İsmailileri ile çok sıkı bir bağlantıya sahiplerdi. Kaldı ki o çağda Selçuklular’ın en güçlü rakipleri ve bölge düzeyinde onlara karşı mücadele eden tek ciddi muhalefet Alamut merkezli Batıniler’di.

Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar adlı kitabında Fuad Köprülü şöyle demektedir:

“Anadolu’daki Batıniler’in büyük kısmı, Anadolu ile fikri ve ticari münasebetleri pek sıkı bulunan ve eskidenberi Batıniyye akidelerine bir sığınak olan Suriye’den gelmişlerdir…Zaten Suriye’de tasavvuf perdesi altında birtakım Batıniler’in bulunduğunu biliyoruz. Hülagu’nun Alamut kal’asını zabt ile İsmailileri yok etmesinden sonra kaçıp kurtulan birtakım Batıniler’in de Anadolu’ya gelerek tasavvuf perdesi altında tahrik ve fesatlara kalkışmaları çok tabiidir…İşte bu bakımdan gerek Babailer ayaklanmasını, gerek Ahiler teşkilatını, gerek Hurufilik ve Bektaşilik hareketleriyle bunları takip eden dini hareketleri esas itibariyle Batınilik’ten çıkmış sayabiliriz.” (Bk. Köprülü, a.g.e., s. 176-77, dipnot 34).

Yeni İsmaililer (Nizariler)’in Alamut’tan gönderilen dailer tarafından oluşturulan Suriye kolu (1097-1273), Haçlı seferlerinin başladığı aynı tarihlerde doğar ve bu seferler boyunca da varlığını korur. Hareketin Suriye ve Lübnan’da toplam dokuz kalesi vardı. Başkentleri Hama ile Suriye’nin deniz kıyısı arasındaki Nuseyri dağlarında bulunan Masyaf Kalesi’ydi.

Suriye kanadının yöneticileri tam olarak bilinmiyor.

Adları bilinebilenler şunlardır: 1103-1113 arası yıllarda hareketin liderleri Al-Hakim al-Munaccim ve Ebu Tahir al-Saigh’dirler. Onları takiben 1130 yılına kadar birbiri ardısıra Behram ve İsmail yönetirler. Daha sonra sırasıyla Şeyh Ebu Muhammed (1109-1169), Khwaja Ali b. Masud, Şeyh al-Cabal diye ünlenen ve başlangıçta bir Nuseyri olan Suriye kolunun en ünlü ve en yetenekli lideri Basralı Sinan İbn Salman İbn Muhammed (Reşid al-Din, 1169-1193) ve Nasr gibi liderlerin adları duyulur.

Urfalı Matthew kendi kronikinde 1157-1158 yılında Sebastus Toros’un kardeşi Stephen’in Qarmatyanlar ile birlikte Bahesni’nin yardımına geldiklerini kaydeder. O’nun burada Karmatlar dedikleri  Suriye Nizarileri’dirler (Benyamin Tudela da Suriye Nizarileri’nden Karmatyanlar diye sözeder) ve onların Babai isyanından yetmiş-seksen yıl kadar önceye rastlayan bu tarihlerde Babai isyanının başladığı bölgedeki Besni ve çevresinde faal oldukları anlaşılmaktadır.

Matthew’de adı geçen Stephen, Küçük Ermenistan diye de bilinen ve Ruben soyu tarafından yönetilen Klikya’daki Ermeni devletinin yöneticilerinden biriydi (1157-58). Kardeşi Toros’un Hristiyan karşıtı tavırları yüzünden onu desteklemediği söylendiğine göre, Besni halkı tarafından desteklenen Klikya Ermenistan’ı kralı Stephen bir Hasan Sabbah’çı olmuş görünmektedir.

Hareketin başkenti konumundaki Alamut ve ona bağlı İran’daki diğer kaleler 1256 yılında Moğollar tarafından ele geçirildiler. Moğollar 1260 yılında Suriye kanadının karargahı olan Masyaf’ı da ele geçirdiler, ama Alamut ve diğer kalelerdeki kadar başarılı olamadılar. Suriye kanadına son darbeyi 1272 yılında Mısır Memlük sultanı Baybars vurdu. Ama Moğollar gibi katliamlar yapmadı. Suriye Nizarileri’nin kendi kalelerinden beşini 1326 yılına kadar korudukları kaydediliyor (Bk. P. K. Hitti, a.g.e., Frank Rıdley, a.g.e., Farhad Daftary, The İsma’ilis, 1992).

Suriye Nizarileri’nin kendi kalelerini 1326 yılında hâlâ elde tuttuklarını Fas’lı ünlü seyyah Ibn Batuta (1304-1368/1369)’nın yazdıklarından biliyoruz.

Ibn Batuta, 1326 yılında Halep, Antakya ve Sis kentlerini dolaşır ve Küçük Ermenistan girişi dediği Sis civarındaki kalelerden bazılarının ‘İsmaililer’ veya ‘Fidawiler’ adı verilen bir sekte ait olduğunu ve onlardan başka hiç kimsenin bu kalelere giremediğini kaydeder. Batuta, onları Mısır Memlük Sultanı Baybars’ın okları olarak tarif eder, yani onun tarafından suikastlerde kullanıldıklarını söyler (Bk. Ibn Batuta, Travels In Asia and Africa 1325-1354, s. 61-62).

Ibn Batuta İsmaili kalelerinin bulunduğu civarda, İbrahim b. Ethem’in mezarının olduğu Jabala kentinin ve kıyı bölgesi halkının çoğunluğunun ise Ali’nin tanrı olduğuna inanan, namaz kılmayan ve oruç tutmayan ‘Nuseyriler’ adında oldukça kalabalık bir sektten ve halktan olduğuna işaret eder.

Batuta’nın Nuseyriler’den sözederken aktardığı bir hikaye var ki, bu öykü 1239-40 Babai isyanının yaklaşık yüz yıl sonra hâlâ yaşayan anısı gibi görünmektedir. Bu hikayeye göre Nuseyriler’in ülkesine gelen ve Mehdi (İmam al-Mahdi) olduğunu söyleyen bilinmeyen bir adam onlara toprak vaad eder ve tüm Suriye’yi onlar arasında bölüştürür. Tüm Nuseyri sektini çevresinde toplayarak önde gelenlerinden herbirini birer kente atar. Jabala kentinden başlayarak onları Müslümanlarla savaşa hazırlar. Nihayet isyan eder, ama yenilirler. Yirmi bin Nuseyri katledilir, geri kalanlar dağlara sığınırlar (Bk. Batuta, a.g.e., s. 62-63).

Burada sözü edilen bir büyük Nuseyri (Alawi) ayaklanmasıdır.

Batuta’nın aktardığı çapta bir olay öyle görünüyor ki o civarda başlayan Babai isyanından başkası olamaz. Mehdi denen kişi de Babai isyanının önderi Baba İshak olabilir.

Goranlar ve Erdelan Prensliği (1168-1867)

İran’da daha çok Kirmanşah’tan Kasr-Şirin’e kadar uzanan bölgede yaşayan ve şimdi artık neredeyse eritilmiş bulunan Goranlar’ın ilk yurtlarının da dilleri ve geleneklerinden hareketle Deylem ve Hazar Denizi’nin güney kıyıları olduğu düşünülüyor.

Rich’e göre başkenti Sinna olan Erdelan eyaletini asırlarca yönetmiş olan beyler Goran orijinliydi. E. B. Soane, Erdelan Prensliği’nin dilinin de Goranice olduğuna işaret etmektedir  (Ayrıca bk. Şerefname ve Enc. of Islam’ın Senna, Ardılan ve Shehrizur maddeleri).

Şerefhan’ın Moğollar peryodunda doğduğunu söylediği Erdelan Prensliği gerçekte daha eski olup 1168-1867 tarihleri arasında yüzlerce yıl yaşamıştır (Bk. Kürtler, İzadi).

Bu prensliğin erken yöneticileri Şerefname’de babadan oğula şu şekilde verilmektedirler:

Baba Erdelan-Kelul-Hıdır-İlyas-Hıdır-Hasan-Bablo-Munzur (Bk. Şerefname, s. 99-100).

Şerefname’nin ‘İran Kürtleri’ dediklerinin tümü kendisinin de ifade ettiği gibi gerçekte Goranlar’dır. Başka deyişle bugün ‘İran Kürdistanı’ olarak tanımlanan coğrafya vaktiyle Goranlar’ın yurduydu. Şeref Han, Goranlar’ın dört aşiretini Siyah Mansuri, Çeğni, Zengine ve Pazukiler olarak kayddeder. Bunlardan Pazuki aşiretine Akkoyunlular ve Safeviler döneminde Kığı, Erciş, Hınıs, Adilcevaz ve Eleşkirt yörelerinin yönetimi verilmiştir. Bu durum adı geçen bölgelerde Goran varlığına veya belirtilen dönemde bu bölgelere bir Goran göçüne işaret eder. Kaldı ki Şeref Han’ın kendisinin aktardığı bir rivayette de Pazuki ve Sıwedi/Sıvidi aşiretlerinin aynıyetine işaret edilmektedir.

Şah İsmail’in Safevileri’ne katılan Pazukiler’den Şehsuvar-oğlu Çolak Halid oldukça ünlüdür. Bileğini savaşta kaybettiği için Çolak diye ünlenen Halid’e ve kardeşlerine Şah İsmail tarafından Hınıs ve Malazgirt bölgeleri verilmiştir. Çolak Halid, Yavuz Sultan Selim tarafından Çaldıran Savaşı’ndan hemen sonra öldürtülmüştür. Şerefname, Çolak Halit’in oğlu Üveys’in Şah Tahmasb döneminde Kığı’ya yerleştiğini de kaydetmektedir.

Goranlar’ın kollarından biri olan Siyah Mansur aşiretine ise Safeviler tarafından Tebriz, Kazvin ve Horasan’da çeşitli görevler verilmiştir. Şah Tahmasb, 1533’te Siyah Mansur aşiretinden Halil’i ‘Han’ ünvanı ile Goranların beylerbeyi olarak atamış, bir süre sonra da onu ve aşiretini Horasan sınırlarını savunmakla görevlendirmiştir.

Şeref Han’ın anlatımına göre Şah İsmail Safevi döneminde ünlenen Zengine aşireti de, Irak ve Horasan’da  Safevi yöneticilerinin hizmetinde olmuş, bir kısmı da adına ‘Korciyan’ denilen Şahlık Muhafız Birliği’nde görev üstlenmiştir. Çegni aşireti de Safeviler safında Horasan’da çeşitli görevlerde bulunmuştur. Şerefname bu aşiretlerinin herbirinin aynı adlarla bilinen beyliklerini de anlatmaktadır (Bk. Şerefname).

Şerefname’nin verdiği bu bilgiler Goranların Dersim ve çevresiyle bağlantılarının ve Safevilerle yakın ilişki ve ittifaklarının açık kanıtlarıdırlar.

 

 

 

 

 

Harita 9

Deylem ve Gilan

Kaynak: The Cambrıdge History Of İran, cilt 4

Harita 10

Buyi Devleti Toprakları

Kaynak: The Cambrıdge History Of Iran

Harita 11

Musafiriler ve Kakuyiler

Kaynak: The Cambrıdge History Of Iran, cilt 4

Harita 12

Jastaniler, Kangariler, Ziyariler vd.

Kaynak: İzadi, The Kurds, syf. 47

 

 

Dil ve Literatür

Deylemiler’in dili farklı bölgelerde Dımılki, Gorani, Zazaki ve Kırmancki gibi farklı adlarla bilinen dildir. Bu dilin Hititler çağının Palaik adı verilen diliyle ilişkisi araştırılmaya değer bir konudur.

R. İzadi gibi bazı araştırmacılar Dımılki ve Gorani’yi Pehlevice’nin iki ana kolu olarak ele alırlar ve buradan hareketle geçmişte bir dönem boyunca Kürdistan ve Kırmanciye’nin büyük bir bölümünde Pehlevice formu altında tek bir dil konuşulduğunu  düşünürler.

Pehlevice ve Kürtçe (Kurmanci)’nin Medce’den geldiklerini ve daha sonra birbirlerinden koparak ayrı dillere dönüştüklerini düşünen İzadi’ye göre, Bizans çağı öncesinde Kırmanciye’de (Anadolu’nun doğusunda) egemen konuşma dili Dımılki idi ve bu dilin egemenliği Pontus, Kapadokya ve Klikya içlerine dek uzanıyordu.

O’na göre Anadolu’nun doğusunda Bizans çağı öncesinden beri yürürlükte olan Dımılki’nin egemenliği erken ortaçağlarda da sürmüştür.

Bu görüşe göre o çağlarda Pehlevice’nin Ermenistan (Kırmanciye) ve Kürdistan sathındaki hakimiyeti bugünkü gibi bölünmüş değildi. Ama orijinal yurdu Hakkari bölgesi olan ve M.S. 13./14. yüzyıla dek esas olarak kendi üssü Hakkari dağlarında konuşulan esas Kürtçe (Kurmanci)’nin Hakkari’den çıkarak Behdinan yoluyla Musul’a girmesi sonucunda Pehlevice (Dımılki) konuşulan coğrafya araya Kürtçe’nin girmesiyle Gorani Güney ve Dımıli Kuzey şeklinde bölündü. İzadi’nin görüşüne göre Kürtçe 14. yüzyılın başlarından veya 16. yüzyılın ortalarından (Çaldıran Savaşı sonrasından) itibaren Kürt aşiretlerinin göçü ve genişlemesi sonucunda Pehlevice’yi yerinden edip giderek egemen dil haline gelmiştir. Dımılki ve Gorani 17. ve 18. yüzyıllarda belirgin şekilde bir gerileme sürecine girmiş ve bu süreç sonraki asırlarda da sürmüştür. Kürtçe’ye en yakın diller, İzadi’ye göre, Farsça ile Afganistan ve Tacikistan devlet dilleridir  (Bk. R. İzadi, The Kurds).

Aynı çalışmada Gorani’nin ana diyalektleri, Bacalani, Awramani, Kalhuri, Nankeli, Kandulai, Sancabi, Zengene, Kakai (Dergezini), Kirmanşahi ve Laki olarak; Dımılki’nin ana diyalektleriyse Sivereki, Kori, Hazzu (Hazo), Motki, Şabak ve Dumbili şeklinde tespit edilmektedirler (İzadi, a.g.e., s. 173-74).

Dumbili, Dımıliler’in bir kolu olan Dünbeliler’in konuştuğu lehçedir.

Dersim’de konuşulan Kırmancki de Dımılki’nin ana diyalektlerinden biridir.

Dımılki’nin Pehlevice ile aynı olduğu görüşü doğru kabul edilirse bu dildeki Part ve Sasani yazıtları da dahil eski Pehlevice literatürün Dımılki’ye ait olduğunu düşünmek gerekir.

Pehlevice, büyük ihtimalle Sasaniler’in diliydi ve bu dil Partlar tarafından da benimsenmişti. O halde Dımılki en azından Partlar ve Sasaniler çağından beri Kırmanciye’de egemen dil olup bu konumunu Arap istilasına ve sonralarına kadar korumuş olmalıdır.

Yüksek bir kültür ve literatürün aracı olan Pehlevice’in ve onun bir kolu olarak görülen Gorani’nin Kürtçe (Kurmanci)’den daha eski bir literatür dili olduğu tartışma götürmez.

Ama politik duruşlarına göre gerçeği tersyüz ederek sunmaya alışık bazı kalemler kendilerini güç konumlara düşüren iddialar da bulunabilmekteler. Bunun tipik bir örneğini Deng dergisinde yayınlanan Mehemed Malmisanij ve Munzur Çem imzalı yazılarda buluyoruz.

Malmisanıj imzalı yazıda Peter Lerch’in verdiği 1850’lere ait metinler ve Ehmede Xasi’nin ‘Mevlid’i Dımılki dilindeki “bilinen en eski yazılı metinler” olarak tanıtılıyor, “Kırmancki’de bilinen ilk yazılı eser Ehmede Xasi tarafından yazılan ve 1898 yılında Diyarbakır’da basılan Mewlide Kırdi’dir. Oysa Kurmanci lehçesinde yüzyıllardır yazılı eserler sunuluyor…” diyen M. Çem ise bu aynı görüşü abese vardırıyor (Bk. Deng, sayı: 21, 22, 23 ve 34, 1992-93 ve 1996).

Kişi asgari de olsa bir tarih bilgisine sahipse ve biraz da dil tarihi çalışmışsa bu türden gaflar yapmaz ve böyle gaflar seviyeli bir yayında  kolay kolay yayınlanmaz. Ne yazık ki bizde tüm bunlar olabiliyor.

Ama “Gorani Kürtçe’nin en eski literatür dilidir” tarzında bile olsa gerçeği teslim edebilen R. İzadi gibi örnekler de var kuşkusuz.

Hemedanlı ünlü Sufi şair Baba Tahir (935/1000-1054/55)’in esas dili Goranice’ydi ve bu dili şiirlerinde de kullandığı sanılıyor. Bir Ehl-i Hak seyidi ve gezgin bir derviş kalender olarak tanımlanan Baba Tahir Hemedani, Deylemiler (Buyiler)’in yönetimi döneminde yaşadı.

Erdelan hanedan evi (1168-1867) tüm tarihi boyunca Goranice kullandı. Hatta Soranice konuştukları halde Baban prens evi bile literatür dili olarak Goranice’yi kullanmışlardır.

D. N. MacKenzie’nin de işaret ettiği gibi bir seri Ehl-i Hak yazınının dili Goranice’dir. Minorsky, Goranlar adlı makalesinde (1943), Ehl-i Hak dininin Saranjam adlı dini kitabının çoğunlukla Farsça da olsa kimi bölümlerinin Goranice yazıldığını not etmektedir. Orijinde bir Goran dini olan Ehl-i Hak’ın 1316 yılında Sultan Sohak (İshak) tarafından kurulduğu kabul edilirse de bahsi geçen dini metinlerin ne zaman yazıldığı kesin değil. Bu metinlerin 14. yüzyılda yazılmış olmaları mümkündür.

Ünlü bir 15. yüzyıl bilgini olan ve Osmanlı’da Şeyh-ül-İslam’lık da yapmış olan Molla Gurani (Ahmet b. Yusuf b. İsmail, 1410/11-1488), bir Goran’dı. Ama onun Gorani dilinde eserleri var mıdır bilmiyorum.

Goranice’yi “Seyitler’in ve Pirler’in dili” olarak tanımlayan Minorsky, literatür alanında yüzlerce yıl popüler olmuş bu dilin 19. yüzyılda bile bu konumunu koruduğuna, hatta Kürtler’in bile literatür dili olarak Goranice’yi kullandıklarına işaret etmektedir (Bk. Minorsky, Ehl-i Hakk Sekti, 1956).

Ehl-i Hak yazını içinde Goranice dini şiirlerin yanısıra dini-olmayan Goranice şiir örnekleri de bulunmaktadır.

Minorsky, bu tür şiirlere örnek olarak 19. yüzyıl başlarına ait Kitab-ı Hurşid-i Havar, Mala Walov adında 19. yüzyılda yaşayan bir Goran şairine ait Leyla ve Mecnun, ayrıca Hüsrev ve Şirin, Ferhad ve Şirin, Behram ve GulendamHaft-xwan-i Rustem, Suhrab-u-Rustem, Cihangir u Rustem ve Kitab-ı Havaran gibi yapıtları anımsatmaktadır (Bk. Minorsky, Goranlar, 1943).

İzadi, Goranice’nin çeşitli diyalektlerinde şiirleri olan Perişan (ölm. 1398), Muhammed Faqih Teyran (1590-1660), Mustafa Basarani (1641-1702), Muhammed Kandulayi, (17. Yüzyıl sonu), Mirza Almas Khan ve Mirza Şerif Kulyayi (17. Yüzyıl ortaları), Khana Qubadi (1700-1759), Seyda Awrami (1784-1852), Ahmet Bey Kumasi (1796-1889) ve Muhammed Weli Kirmanşahi (ölm. 1901) gibi bazı şairlerin adlarını vermekte ve bunların Guranice yazılı ürünler vermiş olan şairlerden sadece en iyi bilinen birkaçı olduğuna işaret etmektedir.

O’nun yazdığına göre 20. yüzyıla kadarki bin yılda eserleri korunabilen ‘Kürt’ şairlerinin 19’u Goranice, 10’u Kurmanci, 8’i Soranca dilinde yazmışlardır.

Kürtçe (Kurmanci) dilindeki yazılı ürünler daha geç dönemlere aittirler.

12. yüzyıl sonu veya 13. yüzyılda yazıldığı sanılan Yezidiler’in dini kitabı Meshaf-i Reş hariç tutulursa Kürtçe (Kurmanci) yazmış şairlerin en ilkleri Hakkarili Ali Hariri (1425-1490) ile Molla Ahmed (1417-1494), 1586’da Yusuf ve Züleyha adlı bir roman yazmış olan Salim Salman, daha çok Melay-i Ceziri adıyla bilinen ve en büyük Kürt şairlerinden biri olarak kabul edilen Botanlı Şeyh Ahmed (1570-1640), İsmail Bayazid (1654-1710) ve 1696 yılında Meme Alan o Zini Buhtan adlı bir epik yazmış olan Hakkari’nin Haniyan aşiretinden Ahmede Hani’dirler (Bk. İzadi, a.g.e., s. 175-78).

Soranice literatürün ise Kurmanci’ye göre bile çok daha yeni olduğuna işaret edilmektedir.

Dımılki dilinde yaşayan en eski literatür kalıntılarının Pehlevice olduğu kabul edilirse, Partlar ve Sasaniler çağından günümüze dek sarkan kesiksiz ve zengin bir literatürle karşı karşıyayız demektir.

Dımılki (Zazaki) dili bir bütün olarak ele alınmalı, bu dilin tarihi ve birbirinden kısmen ayrı gelişen çeşitli lehçelerdeki edebiyatı da bir bütün olarak  incelenmeldir.

Zaza dili ve edebiyatı derken bu bütünü anlamalı, destan, efsane (mitoloji), müzik, öykü, fıkra, atasözleri, vd biçimler altında yaşayan zengin sözlü edebiyat da unutulmamalıdır. Zaza halk edebiyatı içinde Kızılbaş-Alevi edebiyatı olarak ayırt edilebilir önemli bir bölümün varlığını da hatırlatmak zorundayım.

Dersim-Zaza ulusal edebiyatının tarihi böyle bir bakış açısıyla ve bu alanda yetenekli aydınlarımızdan oluşan bir forum tarafından mutlaka araştırılmalı ve daha fazla vakit kaybetmeden yazılmalıdır. Bu çalışma Dersim sentezini oluşturan erken ve geç katmanların ikisini de hesaba katarak yapılmalıdır.

 

 

 

Geç Dersimliler ve Orijinleri

Esas (Asıl, Eski) Dersimliler’in ve Eski Zazalar’ın kim oldukları önceki bölümlerde açıklandı. Dersim ve Zaza kimlikleri kaynakların genelde ‘Ermeni’ olarak tanımladığı bu eski halk tabakasından kalmadırlar.

Bu eski katmanın en belirgin ve en uzun yaşayabilen iki yoğunlaşma merkezi her ikisi de Sin adını taşıyan Dersim ve Sason dağlarıydı. Bunlara adı yine Sin sözcüğüyle ilişkili görünen Sincar (Sancar) dağı da eklenebilir.

Dersim ve Zazalar’ın esas çekirdeğini ve temelini oluşturan bu halk tabakasını buraya kadarki kısımlarda yeterince net şekilde tanımladığım ve ayrıntılı olarak işlediğim  inancındayım.

Böylece bu çalışma araştırdığı yanıtları esas olarak zaten keşfetmiş ve asıl amacına varmış bulunuyor.

İşin arta kalanı bir kimlik ve yapı değişimine yolaçmamış olan Geç Dersimliler’i (Sonradan Gelenleri) tespittir.

Modern Dersimliler bu iki tabakanın karışımını ve kaynaşmasını temsil eden bir sentezdirler.

Geç Dersimliler derken kastettiğim Dersim’e daha geç tarihlerde, yani ortaçağlarda gelenlerdir.

Dersim’e sonradan gelen bu tabaka da zamanla Dersimliler adı altında bilinir oldu.

Bu nedenle onları Dersim’in eski halk tabakasından ayırt etmek için geleneğimizin diliyle Sonradan Gelenler, başka deyişle Geç Dersimliler olarak tanımlıyorum.

Dersim geleneğinde Geç Dersimliler’e genellikle Şeyh Hasananlılar adıyla ve/veya Kureyş ve Mansur ile birlikte gelenler denerek referans verilmektedir. Bu aynı tabaka yabancı kaynaklarda sık sık ‘Kürt’, ‘Kızılbaş’ veya ‘Kızılbaş Kürtler’ olarak anılmıştır. Ama Eski Dersimliler için Ermeni tanımlaması ne denli yanlışsa, Geç Dersimliler’in ‘Kürt’ olarak adlandırılması da bir o kadar yanlıştır.

Bunu söylerken Geç Dersimliler arasında Kürt ya da Kürtçe konuşanlar bulunmadığını iddia etmiyorum. Aksine bu tabakayla birlikte Dersim’e yerleşmiş bir Kürt azınlık (bazı Kürt veya Kürtçe konuşan aşiretler) da mevcuttur. İleriki sayfalarda sonradan gelenler içinde  zamanla Dersimlileşmiş Türkmen bir azınlığın da bulunduğuna işaret edeceğim. Geleneğimizde kendilerine Şeyh Hasananlılar bağlamında referans verilen bu Türkmen azınlık benim görüşüme göre daha çok Akkoyunlular’a mensuptur.

Ama bu araştırmanın vardığı sonuç Geç Dersimliler’in ağırlıkla Deylemi-Gilani olduklarıdır. Kendilerini yer yer Dımıli, konuştukları dili de Dımılki olarak tanımlıyor olmaları bunun kanıtlarından biridir.

Nitekim Dersimliler’in ve Zazalar’ın Eski Deylemiler (Eski Gilaniler) olduğunu savunan F. Andreas’ın tezi, Antranik’in dediklerinin yanısıra bu sözcüklerin analizine dayalıdır. Ona göre Dımıli kavramı Deylemli (Gilanlı) anlamına gelmektedir.

Antranik ve Andreas gibi yazarlar Dımıli-Deylem kuramını öne sürerken daha çok dilsel verilerden hareket ettiler. Bu yazarlarda Deylemiler’in Dersim’e nasıl, hangi yoldan ve ne zaman geldiklerinin açıklaması yoktur. Herşeye karşın onların tarihsel verilerden çok dilsel datadan hareketle Geç Dersimliler’in kimliği  konusunda yaptıkları bu doğru tespit gerçeğin bilince çıkarılmasında önemli bir katkı olarak görülmelidir.

Ben, sınırlı tarihsel verilerin yanısıra daha çok Dersim sözlü geleneğinin analizine dayanarak Geç Dersimliler konusunda ilk kez Andranik ve Andreas gibi yazarlarca öne sürülmüş olan Dımıli-Deylem kuramının esasta doğru olduğunu göstermeye çalışacağım.

Dımılki (Kırmancki) adı verilen dili ve Aleviliği Dersim’e egemen kılanlar işte bu Geç Dersimliler’dir.

Egemen kılanlar’ ifadesini bilerek kullanıyorum.

Çünkü Dersim’de onların gelişinden önce de kısmen bile olsa Dımılki’nin konuşulmakta olduğunu düşünüyorum. Benzer şekilde bir tür Kızılbaşlık da mevcut olabilir.

 

Deylemiler Dersim’e Nasıl, Hangi Yoldan ve Ne Zaman Geldiler?

(Batıda Deylemi Yayılması ve Anadolu ve Balkanlar’da Deylemi Varlığı)

Geç Dersimliler dediğim Deylemi (Gilani) tabakanın Dersim’e nasıl, hangi yoldan ve ne zaman geldiğini tarihsel süreci irdeleyerek elden geldiğince açıklamaya çalışacağım.

10. yüzyıl Deylemi yayılması Geç Dersimliler konusunda başlangıç noktası olarak alınabilir. Bu genişleme Azerbaycan üzerinden gerçekleşir.

Bu yayılmanın İran ve Irak sahasındaki fotoğrafını ve sonuçlarını tarihsel kayıtlara dayanarak yukarıda çıkarmış bulunuyorum.

Kırmanciye’de kendilerine Dımıli adını veren toplulukların varlığı, dilsel data ve başka bazı veriler Deylemiler’in, özellikle onların Musafiriler (Kangariler, Sallariler) olarak bilinen kolunun bu aynı dalgada Kırmanciye (Ermenistan) sathına da yayılmaya başladıklarına işaret etmektedir.

Ama onların batıya doğru bu yayılışları konusunda yeterli kayıtlara sahip değiliz. Dersim içine ne zaman ve nasıl girdikleri konusunda ise herhangi bir kayıt mevcut değildir.

Buna rağmen tespit ettiğim ipuçlarını birleştirip değerlendirerek bir fikir oluşturmaya çalışacağım.

İşte kayıtlara geçmiş bazı veriler:

Daha önce Asfar b. Shirawaihi’nin ordusunda savaşan Deylemli Laşkari, bir süre sonra Asfar’a karşı Harun b. Gharib’in tarafına geçer. Ama Harun’un yenilgisi üzerine 931 (Hicri 319) yılında Kuzey Suriye’de Halep-Antakya arasındaki Halep’e bağlı Qinnasrin’e sığınır. Onun bir süre sonra dönüp Isfahan’ı işgal ettiğini ama geri yitirdiğini öğreniyoruz (Bk. Mıskawaıhi, a.g.e).

Ibn Mıskawaıhi’de Laşkari (Leşkeri) isimli iki kişi anılır. Bunlar ayrı ayrı kişilerdir. Birisi az önce değindiğim Deylemli Laşkari’dir. Diğeri ise 938 yılında Zavazan’da öldürülen Gilanlı Laşkari’dir. Gilanlı olan bu ikincisi daha çok Laşkari b. Mardi olarak anılmaktadır.

Thomas Artsruni’nin M.S. 900 yılı dolayında yazıldığı sanılan History Of The House Of Artsrunik adlı kitabını onun bıraktığı yerden devam ettiren, ama adı bilinmediği için kendisinden anonim bir yazar olarak bahsedilen biri, Gilan emiri El-Laşkari’yi ‘Arap’ olarak tanıtmakta ve onun 930’lu yıllarda yaptığı bir istiladan sözetmektedir. Vardanyan’a göre bu anonim yazarın Arap dediği kişi gerçekte Gilan Emiri El-Laşkari’dir.

Anonim yazarın kaydına göre Azerbaycan’da bağımsızlığını ilân eden Gilanlı Laşkari ordusuyla Golt’nastan ve Nahçıvan kentlerinden geçip Sharur eyaletine girmiş, Dvin’e kadar ilerleyerek Ermenistan (Kırmanciye)’ı istila etmiştir. Bagrat kralı Abbas (929-953)’ı esir eden ya da Gürcistan’a sığınmak zorunda bırakan Laşkari’nin Deylemiler’den oluşan ‘Müslüman’ (Şii veya Alevi anlaşılmalı) ordusunun sonuçta Bagratlı Abbas’ın yardımına gelen kral Gagik tarafından yenilgiye uğratıldığı söylenmektedir (Bk. a.g.e, s. 362-364).

Bu olay bana 10. yüzyıl Deylemi istilasının bir parçası gibi görünmektedir.

Ibn Mıskawaıhi’de Gilanlı Laşkari (Laşkari bin Mardi)’nin bir diğer öyküsü daha anlatılmaktadır.

926 yılında Azerbaycan egemeni Sacidler’den Yusuf ölünce, Azerbaycan’da bir iktidar boşluğu oluşur. Bu ortamda Azerbaycan üzerinde bir hakimiyet mücadelesi başlar.

Buyi kardeşlerle aynı sıralarda Ziyarid hanedanlığının kurucusu Gilanlı Mardavic’le birlikte olan ve onun adına Cibal eyaletini yöneten Laşkari bin Mardi (Laşkari ibn Mardi) de, 938 yılında Mardavic’den koparak Azerbaycan üzerindeki hakimiyet mücadelesine katılır ve çok geçmeden Azerbaycan’da bağımsız bir yöneticiye dönüşür.

Ordusunun çoğunlukla Deylemiler’den ve kısmen de Gilaniler’den oluştuğu kaydedilen Laşkari b. Mardi, bu girişimi yüzünden ondan hemen önce Azerbaycan’ı elinde bulunduran ve Harici bir Kürt olan Daysam b. İbrahim’le savaşmak zorunda kalır. Bu savaşlardan galip çıkan Laşkari, başkent Erdebil de dahil Azerbaycan’ın tümünde yönetimi ele geçirir.

Ama Laşkari’yi kendisi için tehdit olarak gören Ziyariler’in o zamanki yöneticisi Waşmagir’in ordusu da Daysam’ı destekleyince, Laşkari (Leşkeri), Deylemiler ve Gilaniler’den bileşen ordusuyla Hamdaniler’in yönetimindeki Musul ve Diyar-ı Rebia bölgelerine sığınmak amacıyla Ermenistan toprakları üzerinden geri çekilmek zorunda kalır.

Bu çekiliş sırasında Ermenistan (Kırmanciye)’dan ganimet toplamaya kalkışınca Zavazan’da kaynakların Ermeni dediği ama benim Eski Zazalar olarak tanımladığım Artsruniler’in kralı Gagik’in ordusu tarafından pusuya düşürülerek yenilgiye uğratılır. Ordusuna ağır kayıplar verdirilen Laşkari’nin kendisi de bu sırada öldürülür (938).

Burada adı geçen kral Gagik Artsruni, daha önce referans verdiğim anonim yazarın 930’larda Laşkari’yi yenilgiye uğrattığını kaydettiği aynı Gagik olması gerekir.

Laşkari ölünce yerine oğlu Laşkaristan geçer ve intikam almak amacıyla bir misillemede bulunur. Ama bir kez daha pusuya düşerek ağır kayıplar verirler.

Bunun üzerine Laşkaristan (Leşkeristan b. Leşkeri b. Mardi), Deylemi ve Gilaniler’den bileşen ordusunun arta kalanıyla Musul’un Hamdani yöneticisi Nasır Al-Dewle’ye sığınır (Bk. Mıskawaıhi, a.g.e., cilt 4, s. 442-448).

Laşkari b. Mardi öldürüldükten sonra da Azerbaycan bir çatışma alanı olmayı sürdürür. Daysam’a karşı mücadeleyi bu kez Musafiriler’in en önemli figürü olan Merz-ban (Salar Marzuban, 941-957) devralır ve en sonunda Daysam’ı yenilgiye uğratıp Azerbaycan’ın egemeni haline gelir.

Mıskawaıhi, Laşkari b. Mardi öldürüldükten sonra onun oğlu Laşkaristan kumandasındaki Deylemi-Gilani karışımı ordunun Musul’un Hamdani emiri Nasır-Al-Dewle’ye sığındığını yazmakta, onların daha sonraki macerasından sözetmemektedir.

Aynı olayı Van ‘Ermeni’ krallığının (Vaspurakan prensliği) yöneticileri olan Artsruniler’in tarihçisi Thomas Artsruni de kendi kitabında anlatmakta fakat o da sonrası hakkında herhangi bir bilgi vermemektedir.

Bazı ipuçlarından hareketle kendi düşüncemi açmam gerekecek.

İlkin, Gilanlı olduğu söylenen Laşkari b. Mardi ile Deylemli Musafiriler (Salariler, Kangariler, Asfarlar) arasındaki ilişki nedir sorusunu sormak gerekir.

Laşkari, bir Musafiri miydi?

Çünkü Thomas Artsruni’nin kitabının Fransızca çevirisinde Rusça nüshasından (s. 275) şöyle bir pasaj aktarılmaktadır:

“Tarih sahnesine yeni bir Delemik boyu çıktı. Bunlar Salar adı da verilen bir generalin yönetimindeler. Bu general; Aghovanie, İran, Ermenistan, hatta Barda kentini hükmü altına almıştı. 914 yılına kadar bu bölgelere hükmeden Ruslar’ı da kovmuştu. İşte bunlar kuvvetli ihtimalle Adamakert’i işgal eden ve Ermeni kralı Gagik tarafından yokedilmekle karşı karşıya kalan General Salar’ın son askeri müfrezesini oluşturan Delemikler’dir” (Bk. a.g.e., s. 243-44, Fransızca’ya çevirenin dipnotu).

Bana muğlak ve karışık gelen bu pasaj Laşkari b. Mardi altındaki Deylemiler ile Musafiriler’i (galiba Laşkari b. Mardi ile Musafiriler’den Salar Marzuban’ı da) karıştırıyor, daha doğrusu özdeşleştiriyor gibi.

Bazı kaynaklara göre Salar sözcüğü İrani dillerde general demektir. Ama bu pasajda Musafiriler’e karşılık kullanılmış olabilir. Çünkü onların bir adı da Salari’dir. Katip Çelebi ise, Salar adı veya ünvanının Tabaristan yöneticilerinin özel adı olduğunu yazmaktadır.

Ama Salariler’le Laşkari’nin Deylemileri arasındaki ilişki hakkında her ikisinin de Deylemi oldukları dışında elimde başka veri olmadığı için daha fazla bir şey diyemiyorum.

Bence önemli ipuçlarından biri de 19. yüzyıl sonunda Dersim’i gezen Ermeni Andranik’in Dersimliler’in kökenini tartışırken söyledikleridir.

Antranik, 938 yılında öldürülen Azerbaycan emiri Laşkari b. Mardi’nin yukarıda anlattığım öyküsünü Ermeni tarihçisi Thomas Artsruni’nin kitabından bilmektedir. Thomas Artsruni’nin de anlattığı bu aynı olaya referans veren Antranik, ifadeleri veya tercümesi bana pek net görünmese de bu olaya karışan Deylemiler (Tilmigler)’in diğer bazı yerlerin yanısıra Dersim’de yaşadıklarını söylüyor:

“Thomas Artsruni…Telmig ırkından bir ordunun Aghbag’ın Hatamakerd Sin bölgesine varışından, …Ermeni kralının onlar üzerine saldırı emri verip iki-binini öldürdüğünden ve savaşı kazandığından sözediyor. Bana öyle görünüyor ki, Dersim’de ve diğer bölgelerde yaşayan yukarıdaki Telmigler, dilleri Dersimliler’in çoğu tarafından konuşulan ve şimdi Dımli veya Tmli olarak bilinenlerdir” (Bk. Antranik, Dersim, Tiflis, 1901; Türkçe çevirisi için bk. Dış Kaynaklarda Kırmanclar-Kızılbaşlar ve Zazalar).

Bence Andranik bu pasajında Dersimliler’in Deylemiler’le bağlantısını kurmakla kalmıyor, aynı zamanda onların Deylemiler’in belirli bir grubuyla, yani yukarıda öyküsünü anlattığım Laşkari b. Mardi kumandasındaki Deylemiler’le bağlantılı olduklarına işaret ediyor.

Ben Andranik’in sözlerini böyle yorumluyorum.

Ama bu yorumumu sadece Antranik’in muğlak sözlerine dayandırmıyorum. Bu sonuca Andranik’in dediklerini ulaşabildiğim diğer bulgularla birleştirince varıyorum.

Sözünü ettiğim diğer bulgular Laşkari b. Mardi’nin ordusunun Musul Hamdaniler’ine sığındıktan sonraki macerasıyla ilgilidir.

Onların bu tarihten sonraki macerası ise bana göre Hamdaniler’in tarihinde saklıdır.

Adi b. Usama…b. Tağlib soyundan geldikleri için Adawiler ve Tağlibiler olarak da bilinen Hamdaniler (905-1004)’in kurucusu ve isim babası Hamdan bin Hamdun bin El-Harith’dir.

Hamdan, 9. yüzyıl sonlarında Abbasi halifesine karşı isyan eden El-Cezire Haricileri’nin bir müttefiki olarak görünür. Bu yüzden de al-Şari (Harici) lakabıyla anılır. Diyar-ı Rebia, Diyar-ı Bekr ve Diyar-ı Muzar adlarındaki üç bölgeden oluşan El Cezire’de Mardin, Ardumuşt vd. gibi yerler onun elindeydi.

Hamdan’ın oğullarından annesi ‘Kürt’ olan Ebu’l-Hacca Abdullah İbn Hamdan, 905 yılında Halife’nin Musul valisi olarak atanır.

918 yılında Hamdaniler, Şiiliği (Nuseyrilik) benimserler.

Kaynaklarda Hamdaniler en çok Bizans’a karşı yürüttükleri kutsal savaş (cihad) nedeniyle övülürler. Daha önce Pavlaki-Abbasi ittifakının öncülük ettiği Bizans’a karşı mücadeleye, bu iki gücün gerileme sürecine girdiği 932-62 arasındaki otuz yıl boyunca Hamdaniler öncülük ettiler. Hamdaniler’in Kuzey Suriye (Halep) kolunun atası Seyf El-Dewle Bizans’a karşı verilen savaşlarda ünlendi. Malatya, Elazığ ve Dersim yörelerini de içine alan geniş bir bölgede faaliyet yürüttü.

Benim görüşüme göre bu otuz yıllık savaşlara kaynakların Ermeni dediği Eski Dersimliler’in yanısıra bazı kaynakların Kürt dediği Geç Dersimliler’in bir bölümü de geniş ölçekte katıldılar.

Ebu’l Hacca Abdullah İbn Hamdan (İbrahim)’dan sonra Musul’da onun oğlu Nasır El-Dewle ünvanlı El Hasan b. Abdullah b. Hamdan başa geçer (929/930).

Bağımsız bir yönetici gibi davranan El-Hasan Hamdaniler’in yönetimini ilk merkezleri Diyar-ı Rabia’dan Suriye içlerine doğru genişletir.

Ibn Mıskawaıhi, Leşkeri b. Mardi’nin Deylemi (Gilani) ordusunun onun oğlu Leşkeristan kumandasında Musul (Kuzey Irak)’un bu Hamdani emiri Nasır El-Dewle’ye sığındıklarını söyleyip öyküyü orada bırakmıştı.

Ben bu noktadan sonra neler olup bittiğini Hamdani emiri El-Hasan (Nasır El-Dewle), kardeşi Seyf El-Dewle (Ebu El-Hasan Ali İbn Abdullah ben Hamdan) ve El-Hasan’ın oğlu Uddat El-Dewle ünvanlı Ebu Tağlib (Fazl Allah El-Gazanfer El-Hamdani)’in öykülerini  irdeleyerek tahmine çalışacağım.

Abbasiler’in Musul’u işgali üzerine 935 yılında Ermenistan içlerine çekilen El-Hasan, bu sırada Ermenistan (Kırmanciye)’da geçici de olsa kendi otoritesini kurar ve dönüp Musul’u geri almak üzere hazırlıklara koyulur. Sonraki yıllarda onun kardeşi ve Hamdaniler’in Halep (Kuzey Suriye) kolunun lideri Seyf El-Dewle (944/47-67) Ermenistan’a daha kesin biçimde kendi yönetimini dayattı.

Aynı yıl halife El-Radi tarafından Musul’un yanısıra Diyar-ı Mudar, Diyar-ı Rabia ve Diyar-ı Bekr adlarını taşıyan üç El-Cezire eyaletinin yönetimi de kendisine verilir. Ama Diyar-Bekir Hasan’ın eski yardımcısı olan ve o tarihte burayı yönetmekte bulunan Deylemli bir yöneticinin (Hasan’ın oğlu Ebu Tağlib’in Amid yöneticisi Hazarmard ile aynı olabilir) elinde kalır.

Bu Deylemli yönetici Diyar-ı Bekir bölgesini Hasan’a vermez.  Ama Hasan, kardeşi Seyf El-Dewle (Devletin Kılıcı)’nin yardımıyla Diyar-ı Bekr’i sözü geçen Deylemli’den savaş yoluyla ele geçirir (936).

Hasan, 935-36 ve 944 yıllarında Azerbaycan’ı da kendi yönetimine sokmak için sonuçsuz kalan iki girişimde bulunur.

Sonuçta Hasan, halife tarafından vali olarak atandığı tüm bölgelerde kendi yönetimini kurar.

Hasan, Buyidler’in Bağdat’ı zaptından önce bir yıl gibi kısa bir süre için de olsa Abbasiler’in başkenti Bağdat’ta da kardeşi Ali’nin desteğiyle iktidarı ele geçirir ve Abbasi imparatorluğunu bu bir yıl boyunca Hasan yönetir (942).

O’nun Nasir El-Dewle, kardeşi Ali’nin ise Seyf El-Dewle ünvanını almaları bu tarihe rastlar.

Daha sonra kendi generali Türk Tüzün’ün bir isyanıyla devrilen Hasan geri Musul’a çekilir ve Cezire valiliği ile yetinir.

Hasan, 969 yılında ölür.

Hasan’ın yerine El-Gazanfer (Arslan) lakaplı en büyük oğlu Ebu Tağlib geçer. Buyi hanedanlığının kurucusu üç kardeşten en küçüğü olan Ahmet’in oğlu ve halefi Bahtiyar’la anlaşıp kardeşi Hamdan’la savaşan Ebu Tağlib, onu Bağdat’a sığınmak zorunda bıraktı.

Bu tarihte Abbasi imparatorluğunda merkezi yönetim 946 yılında Bağdat’ı zapt etmiş bulunan Deylemli Buyiler’in elindedir artık.

Ebu Tağlib (Ebu Talib), Deylemli Buyiler’in en güçlü ismi Adud-ad-Dewle ile karşı karşıya gelince talihi döner. Üç kurucu Buyi kardeşten ortancası olan Hasan’ın oğlu Şehinşah Adud (Fanna Hüsrev), 978/979 yılında kuzeye yürüyerek onu Kuzey Irak (Musul)’tan çıkartır.

Ebu Tağlib, Türk paralı askerlerince devrilen ve Bağdat’ı terke zorlanan müttefiki devrik Buyi (Deylemli) sultanı Bahtiyar’ın partisi ile birlikte ilkin Nusaybin’e, sonra Meyyafarkin’e, en son olarak da Arzan ve Ermenistan’a sığındı ve Bizanslılar’ın kontrolündeki Anzitene (Hanzit, Çanzit) bölgesinde bulunan Elazığ (Hısn Ziyad)’a geldi.

O tarihte Anzitene’de yönetim Çemişkezekli Bizans imparatoru Tzimiskes öldükten hemen sonra (976 yılında) müttefiki Ebu Tağlib’in desteğine güvenerek merkezi yönetime isyan eden Bizanslı isyancı Bardas Skleros’un kontrolü altındaydı.

Bardas Sclerus’un adı Buyiler’in tarihçisi Ibn Miskavayh’ta Ebu’l Ward veya Ebu’l Bart olarak geçmektedir.

Bu tarihteki Bizans imparatoru Basil II (976-1025)’dir. Skleros, Dersim ve çevresinde Tzimiskes tarafından koruma altına alınan Basil ile Constantin’n kardeşidir. Ebu Tağlib’in sığındığı Hısn Ziyad (Elazığ), Skleros’un karargâhıydı. Skleros, bir evlilik yoluyla Ebu Tağlib’le akrabalık da kurmuştu.

979 yılında Buyi Adud El-Dewle (936-83)’nin Deylemi ordusu karşısında yenilgiye uğrayan Skleros ve Ebu Tağlib ikilisi dağlık bir bölgeye, benim tahminime göre çok büyük bir ihtimalle Dersim’e  sığındılar.

Buyi tarihçisi Ibn Miskavayh’ın Bahtiyariler (Bahtiyar’ın partisi) diye sözettiği Buyi sultanı Bahtiyar ve çevresinden en azından bazıları da büyük bir olasılıkla bu sırada Dersim’e sığındılar. Dersim’in Bahtiyar aşiretinin adı bile onlarla ilişkili olabilir.

Buyi Sultanı Bahtiyar (Ebu Mansur İzz El-Dewle Bahtiyar, 943-978)’ın kızıyla evli olan Ebu Tağlib 979 yılında Amid’e gittiğinde öldürüldü.

Ebu Tağlib’in Cemile adında bir bacısı vardı. Bu kadın Ebu Tağlib adına Diyarbakır’ı ve Farkin’i yönetiyordu. 978 yılında bu kadın da Buyi (Deylemi) emiri Adud’un ordusu önünden kardeşi Ebu Tağlib ve Bahtiyariler (Bahtiyar’ın çevresi) ile birlikte kaçmak zorunda kalmış ve kardeşi Ebu Tağlib gibi trajik bir sonla karşılaşmıştı. Bir rivayete göre Cemile, Buyid Adud El-Dewle’ye teslim edilmiş ve ardından intihar etmiştir (978).

Cemile adının altını nedensiz yere çizmedim. Bu kadının kendisinin, babası ve annesinin adlarını Ibn Mıskawaıh kaydetmektedir. Urfalı kronikçi Matthew’in kendisinden ‘Hamdan’ın bacısı’ (Ebu Tağlib’in Bacısı anlayın) diye sözettiği Cemile, Hasan (Nasır el-Dewle)’ın kızı, Seyf El-Dewle’nin de yeğenidir.

Ebu Tağlib, Hasan’ın en büyük oğludur. Cemile ile öz-kardeşi Ebu Tağlib (940-979)’in anneleri Ibn Mıskawaıh’in ‘Kürt’ dediği Fatma isimli bir kadındır. Belli ki bu kadın Hasan’ın ilk eşidir. Fatma’nın babası ise Ibn Mıskawaıh’in ‘Kürt’ dediği Ahmet adında biridir.

Ebu Tağlib, babasından çok anasının oğludur. O’nu yönlendiren annesidir. Öyle ki, annesi Fatma’nın onayıyla yaşlanmış babasını devirip Cudi Dağı’ndaki Hamadaniler’e ait Ardumuşt kalesine hapseder ve üvey kardeşleriyle çatışır.

Ebu Tağlib, tarihçi Ibn Miskawayn’ın ve diğer kaynakların yazdığına göre, Ardumuş Kalesi’ni annesi Fatma tarafından kendisiyle akraba olan Ibn Badawaihi (Minorsky’de Ibn Badoya) adında bir ‘Kürd’ün yönetimine, Diyarbekir ve Mayyafarkin’i bacısı Cemile’nin, Amid yönetimini de  bir Deylemli olduğu söylenen Hezarmerd’in yönetimine vermişti.

Ibn Mıskawaıh’in ‘Kürt’ dediği Ahmet, kızı Fatma ve bir yakınları olan Ibn Badawaihi, Urfalı kronikçi Matthew’den öğreniyoruz ki gerçekte Çemişgezekli (Hozanlı), yani Batı Dersimli’dirler.

Urfalı Matthew, 972-973 yılı altında Çemişgezekli Bizans imparatoru Tzimiskes’in Amida üzerine seferini anlatırken o tarihte Diyarbekir’i yöneten Cemile’nin bu Bizans imparatoruyla aynı bölgeden (Hozan, Çemişgezek) olduğunu, hatta ikisi arasında bir gönül bağı bulunduğu için Tzimiskes’in onunla savaşmayarak geri döndüğünü yazmaktadır.

Açık ki, Ebu Tağlib, bacısı Cemile, Ibn Badawaihi ve Deylemli olduğu söylenen Hezarmerd vd., Dersimli bir aile veya aşiret ile bağlantılı olup Bağdat’a ve Bizans (İstanbul)’a dek sarkan bir siyasi ittifakın ve iktidar savaşımının adlarını tespit edebildiğim bazı aktörleridir.

Benim görüşüme göre Kürt oldukları söylenen bu isimler büyük ihtimalle Batı Dersim’e Hamdaniler’le birlikte veya onlarla ittifak halinde giren Deylemiler’dir.

935-36 yılından beri Diyarbakır ve Farkin’in Hamdaniler’in müttefiki olan Deylem orijinli bu Batı Dersimli aile tarafından yönetiliyor olmasından hareketle Deylemiler’in en geç 930’lu yılların ilk yarsında Batı Dersim’e yerleşmeye başladıkları sonucu çıkarılabilir. Ben bunların 938 yılında Zavazan’da öldürülen Leşkeri bin Mardi ile, onun Musul’da Hamdaniler’e sığınan yandaşlarıyla ve Musafiriler’le ilişkili olabileceklerini düşünüyorum. Hazarmard’ın Deylemi olduğu vurgusu da bu kanımı pekiştirmektedir.

Hamdaniler’le işbirliği yapan Laşkari İbn Mardi liderliğindeki Deylemiler’in 938 yılındaki olaydan biraz önce veya biraz sonraki bir tarihte tek başlarına veya Hamdaniler’le birlikte Dersim’e girmiş olmaları mümkündür. Onların Dersim’e gelişi Hamdaniler’in Musul emiri ve Ebu Tağlib’in babası El-Hasan’ın Ermenistan (Kırmanciye) içlerine çekilip orada otoritesini kurduğu söylenen 935 yılında veya onun kardeşi olan Hamdaniler’in Halep kolunun lideri Seyf el-Dewle’nin Bizans’la savaşları sürecine (932-62) rastlayabilir.

965 yılında Dızbar adında bir başka Deylemli’yi bir süre Antakya Emiri olarak görürüz. O’nun Halep’in Hamdani emiri Seyf El-Dewle (Ebu Tağlib gibi ona da Abu’l-Faraj gibi bazı yazarlar Bar Hamdan demektedirler) tarafından öldürtüldüğü kaydedilmektedir (Bk. Mıskawaıhi, a.g.e).

Bu olaylar yaklaşık olarak 932-62 arasındaki yılları kapsayan Hamdani-Bizans savaşları peryoduna rastlarlar.

Kısacası Deylemiler’in Bağdat’ın zaptından ve Buyi Deylem devletinin doğuşundan kısa bir süre önce veya az sonra Dersim’e de girdiklerini sanıyorum.

Musul yönetimi sonraları Buyidler tarafından Hamdaniler’e (Ebu Tağlib’in iki kardeşine) geri verilmiştir. Hamdaniler’in Kuzey Irak (Musul) ve El-Cezire kolu, Musul’un Ukaylidler ve Diyarbakır’ın da Mervani Kürtleri tarafından zapt edilmesiyle son bulur. Ama başında Hozan (Çemişgezek)’lı Cemile’nin amcası Seyf El-Dewle’nin bulunduğu Hamdaniler’in Halep başkentli Kuzey Suriye kolu (945-1004) bir süre daha yaşamaya devam eder (Bk. M. Canard, Enc. Of Islam, Hamdaniler Md.; ayrıca Clifford-Edmund-Bosworth, The İslamic Dynasties, 1967, s. 49-50).

Az evvel anlattıklarımda tıpkı Eski Dersimliler (Eski Zazalar)’in kaynaklarda Ermeni olarak tanıtılması gibi, Geç Dersimliler’in de Kürt olarak tanıtılışının somut bir örneğini görüyoruz. Yani kaynaklar bazen, hatta sık sık  bilerek veya bilmeyerek yalan söylemekte veya kavramları isabetsiz ve dikkatsiz şekilde kullanabilmektedirler.

Tarihimiz o denli çarpıtılmış ve karartılmıştır ki tarihin labirentlerinde kendi geçmişimizi keşfetmek ancak kaynaklarla ve otorite bilinen adlarla hesaplaşmayı göze alırsak, tüm konuları en küçük ayrıntılarına kadar kuşkucu ve eleştirel bir yaklaşımla, özenle ve sabırla çalışırsak mümkündür. Bu durum ciddi bir araştırmanın deyim uygunsa aynı zamanda bir tarih dedektifliği işi olduğunu, bu türden araştırmalar yapmaksızın bir yargıya varmanın ne denli yanlış olacağını ortaya koymaktadır. Dolayısıyla “Şeytan ayrıntılarda yatar” sözü bazen doğrudur. Bu araştırmada konular en küçük ayrıntılarına varana dek çalışılmasaydı burada ifade edilen gerçekler ortaya çıkarılamayacaktı.

Gilanlı Ziyariler ile Deylemli Buyiler çabalarını İran ve Irak’a yöneltirken, Marzuban, Sa’luk (Sa’luk b. Muhammed b. Musafir) ve Wahsudan kardeşlerin yönetimindeki Musafiriler, daha doğrusu onların Marzuban (Salar Marzuban b. Muhammed b. Musafir El-Deylemi) altındaki kolu kuzeye ve batıya yönelerek Sacidler’in çöküşünün bir iktidar boşluğu yarattığı Azerbaycan içlerine, Arran’a, hatta Hazar kıyısı üzerindeki Derbend’e doğru yayıldı.

982-83 yılında ordusuyla Erzurum Oltu’ya dek gelen  Ebulhac Delmastani (Rabino’nun verdiği şecere tablosundaki Abu’l Hayca b. İbrahim b. Salar Marzban olmalı) Musafiriler’in Salar Marzuban kolundandı.

Ama Musafiriler’in bu ikinci kolu bazı kaynaklarda tıpkı Arran Şaddadiler’i gibi 10. yüzyılda artık Kürt veya Kürtleşmiş bir hanedanlık olarak değerlendirilen Tebriz ve Azerbaycan Rawwadileri’nin büyüyen gücü karşısında kendini koruyamadı ve Azerbaycan’daki son Musafiri toprakları 984 yılında yitirildi.

Justi, Musafiriler’le Rawwadiler’i Wahsudaniler ortak adı altında birbirine bağlarsa da, Minorsky bu yaklaşıma katılmaz ve onları ayırt eder.

Batıda Deylemi yayılması konusunda kayıtlara geçmiş bir diğer ve daha önemli olay ise Selçuk istilasına öngelen veya onunla atbaşı giden Deylemiler’in 1021 tarihli Kırmanciye (Ermenistan) istilasıdır.

Bu istilayı ilk kaydeden de bildiğim kadarıyla Thomas Artsruni’nin kitabına ekler yapan bir diğer anonim tarihçidir. Adı bilinmediği için ondan da anonim bir yazar olarak sözedilmektedir. Ama daha önce sözettiğim anonim yazar değil, onu devam ettiren bir diğeridir bu.

Ondan önceki anonim yazar Gilanlı Laşkari’yi ‘Arap ırkından’ biri olarak tanıtıp onun kumanda ettiği 930’lardaki Deylemi istilasını Araplar’a malediyordu. Bu adam da 1021 istilasını yapanların ‘Elim ırkı’ (Elimats’ik ırkı, Elimler) olduğunu söylemekte, ama hernasılsa onları ‘Türk’ olarak tanımlamakta (ve sultan Tuğrul yönetiminde olduklarına işaret etmektedir), bazen de onlara sadece ‘Müslümanlar’ diyerek referans vermektedir.

Elimler’in adı Türk Bugha’nın 852-53 yılındaki Ermenistan istilasında da geçiyordu ve bu istiladan sözettiğim yerde Elim denenlerin gerçekte Deylemiler olduğunu düşündüğümü belirtmiştim. 852-53 istilasında Türk Bugha’nın, 1021 yılında başlayan istilada ise Selçuklu Tuğrul (1038-63)’un yönetiminde olmaları Elimler (Deylemiler)’in Türk olarak tanımlanmasının nedeni olabilir.

Bahsi geçen anonim tarihçinin kaydettiği 1021 Deylemi istilasının tarihini ayrıntılı olarak bilmiyoruz. Bu konuda tüm bildiğimiz onun ve bu istilayı yanlışlıkla 971-972 yılı altında ama ‘Delmuk’ istilası olarak işleyen Urfalı kronikçi Matthew’in anlattıklarıyla sınırlıdır.

Bu anonim tarihçinin anlatımına göre, bu istila Artsruni aşiretinden olan son Vaspurakan (Artsruni) kralı Senekerim (1003-1021)’in zamanında cereyan etmiştir. Bu istilayı fırsat bilen Bizans imparatoru saldırıya hedef olan Ermenistan (Kırmanciye) prenslerini tam bu sırada toprak değiş tokuşuna ikna ederek Bizans kontrolündeki Orta Anadolu’ya ve başka yerlere yerleştirir. Böylece onların elindeki toprakları Bizans’a ilhak eder (1021).

Burada tanık olduğumuz olay ‘Ermeni’ olarak tanımlanan Eski Zazalar’ın bir göçü ya da iskanından başka bir şey değildir. Tıpkı Artsruniler gibi Eski Zazalar’a mensup olan Bagratlar da 1041 yılında Bizans tarafından göçe zorlanırlar. Sonuç olarak ‘Müslüman’ (Şii) olduklarına işaret edilen Deylemiler’in istilası sürecinde 1021’de Artsruniler’in, 1041’de ise Bagratlar’ın toprak değiş-tokuşu kılıfı altında göçe zorlanmasıyla Ermenistan’ın kontrolü Bizans’a geçer.

Bu tarihten sonra karşı karşıya gelenler artık Bizans ile istilacı Deylemi-Selçuklu ittifakıdır. Anonim tarihçinin kaydına göre Tuğrul kumandasındaki Elimler Ani kentini, Srahang (dipnota göre Srahang sözcüğü kişi adı olmayıp Farsça’da general demektir) adlı bir lider altındakiler ise Vaspurakan’ın başkenti Van’ı ve Gnunik eyaletindeki Erçiş’i ele geçirirler (1054).

Gnunik, benim görüşüme göre Zaza Gini aşiretinin yaşadığı eyaletin adıydı. Böylece Ermeni kaynaklarda ‘Sasan Evi’ veya ‘Sasan Irkı’ olarak da referans verilen ve Doğu Ermenistan’da yaşayan Eski Zazalar’ın Artsruni, Bagrat, Gini vd gibi adlar taşıyan prensliklerinin Hristiyan halkı ve yöneticilerinin 1021 Deylemi-Selçuk istilası üzerine Bizans sınırlarına dahil topraklara kitlesel bir göçlerinin yaşandığını öğreniyoruz. Bu göç, Dvin, Urmiye Gölü etrafındaki bölge, Azerbaycan ve Van Gölü çevresindeki bölgeler de dahil eskiden Sasani Ermenistanı adını taşıyan Ermenistan’ın Zaza sektöründen (Zazana veya Zazaistan denebilir) batıya doğru yayılan bir Zaza göçünden başka bir şey değildir. Ama bu eski Zazalar’ın Müslüman değil Hristiyan olduklarını ve biraz da bu nedenle kaynaklarda Ermeni diye tanıtıldıklarını unutmayalım.

Anonim tarihçi Amiuk kalesinde, Altamar adasında, Tsalkotn ve Kogovit eyaletlerinde ve Angeltun kentinde Artsruniler’den Tornik’in oğlu Abdlmseh ile Aluz gibi bazı prenslerin Elimler’le anlaşıp yerlerinde kalabildiklerini de kaydetmektedir (Bk. History Of The House Of Artsrunik, s. 368-373).

Böylece 1071 Malazgirt (Manazkert) Savaşı öncesinde Ermenistan (Kırmanciye), Bizans tarafından ya ilhak edilmiş ya da vasallık konumuna sokulmuştu.

The Decline Of Medieval Hellenism In Asia Minor (1971, s. 98) adlı çalışmasında Speros Vryonis’in de işaret ettiği gibi Malazgirt’de Bizans imparatoru Romanus, Türkler ve Deylemiler’le savaşmak zorunda kalmıştı. Speros Vryonis’in Bizans’a karşı Malazgirt Savaşı’na katıldıklarını söylediği Deylemiler, benim görüşüme göre  Ermeni kaynakların Elimler dediklerinden başkaları olamaz.

Bana göre Eski Zazalar’ın önemli bir kesimi yüzlerce yıllık Bizans zulmünden kurtulmak için bir tür kurtarıcı gibi gördükleri istilacı Deylemi (Elim) ve Selçuklular ile işbirliği yaptılar.

Adlarını daha sonra duyduğumuz Karamanlılar (1250-1487) gibi, bu dönemde Anadolu fethinde önemli roller oynayan Danişmendiler (1085-1175) de bence Eski Dersimliler ve Eski Zazalar dediğim halk tabakasına mensuplardı.

Eski Zazalar gerçeğini ve Deylemiler’in rolünü göremeyen sözde tarihçiler tam da bu nedenledir ki yalnızca Türkler’e malettikleri Anadolu ve Balkanlar fethinin hızı karşısında şaşırmakta, bu fethin o denli kısa zamanda başarılmasını bir türlü anlayamamaktadırlar.

Malazgirt’te Bizans’ın aldığı ağır yenilgi Bizans imparatorluğu için sonun başlangıcı oldu.

Bu tarihten sonra Anadolu’nun doğusu (Ermenistan/Kırmanciye ve Kapadokya) Bizans hakimiyetinden çıktı.

Ülkede çeşitli beylikler oluştu.

Yerli ya da yabancı sözde tarihçiler tarafından bu dönemde ve Selçuklular-sonrası dönemde oluşan ve neredeyse tümü Türk ya da Türkmen olarak gösterilmeye çalışılan beylikler arasında Türkmen-Zaza veya Türkmen-Kürt karışımı olanların yanısıra, Zaza-Deylemi ve Kürt olanlar da vardı.

Örneğin Enc. Of Islam’ın Menteşe-Oğulları maddesinin yazarı Fr. Babinger’e göre Selçuk devleti dağıldıktan sonra ortaya çıkan Menteşe beyliğinin kurucusu ve isim babası Menteşe Bey, Selçuklular döneminde kendisiyle Sivas valisi olarak karşılaştığımız Beha al-Din Kurdi adında birinin oğludur. Yani babası Kürt olarak tanımlanmaktadır. Bu beyliği kuranların eski Karya’ya Antalya ve çevresi üzerinden deniz yoluyla geldikleri kaydedilmektedir.

Menteşe adının yanısıra Kürt, Kirman, Zerwan ve Sasa (Zaza) gibi emir adlarından, Megri (Fethiye) vd gibi Bizans’tan zaptettikleri yerlere verdikleri adlardan anlıyoruz ki Menteşe Beyliği (1278-1424) etnik olarak Türk değil, Kürt ve Zaza karşımı idi.

Aydınoğulları (1300-1425)’ndan Mehmet Bey’in üvey oğlu Tire, Efes ve Aydın fatihi  Sasa Bey (ölm. 1310)’in adı da onun Zaza olduğuna işaret etmektedir. Menteşe’nin damadı, Aydınoğlu Mehmet’in de üvey oğlu olan Sasa, adeta Menteşe ve Aydınoğulları beyliklerini bağlayan halkadır.

Deylemi-Selçuk ve Moğol istilaları sonrasında Anadolu’da oluşan beyliklerin etnik kökenleri konusu, Anadolu’da Deylemi ve Kürt varlığının  netçe ortaya çıkarılması bakımından ayrı bir çalışma gerektirecek denli önemlidir. Bu konu sadece Türkler’e maledilen Anadolu ve Balkanlar’ın fethinde Deylemi ve Kürt öğenin yeri ve rolü meselesine de daha fazla açıklık getirecektir.

Çubuk Beyliği (1085-1112) denen Harput ve/veya Çemişgezek merkezli Dersim Beyliği ile birlikte Dersim’e Germiyanlar’ın da girmeye başladığı söylenebilir. Van Gölü çevresinde oluşan Bitlis merkezli Dilmaç-oğulları (1084?-1192) beyliği, Dilmaç (Dimlaç, Demleç) adından çok açıkça görülebileceği gibi gerçekte Deylemi bir hanedanlıktı.

Mengücekler’in de Deylemi orijinli olduklarına işaret eden ipuçları var.

Bu ipuçlarından biri Tevahiri Ali Selçuk’un Selçuk sultanı İzzeddin Keykavus (Birinci Alaeddin Keykubat’ın kardeşi olan ve 1211-1219 arasında yöneten I. İzzedin Keykavus olmalı) ile Menküçek emiri Fahrüddin Behramşah (ölm. 1225)’ın kızının düğününü anlattığı pasajda görülebilir.

Erzincan adlı kitabın yazarı Ali Kemali bu kaynaktan şu satırları aktarır:

Türki ve Kazvini ve Dilimi ve Rumi serhenkler, çavuşlar ve bölükbaşları ellerinde zıpkın ve değnekler ve çukanlar iki tarafta durdular….Sofra kurulup çeşitli yemekler  yenildi,…kımız içildi”.

1217 veya 1218 yılında Eğridir ya da Sivas’ta yapılan bu düğündeki Kazvini ve Dilimi öğelerin Mengücek tarafını temsil ettiğini sanıyorum.

Bir diğer ipucu Mengücekler (1071-1252)’in bağımsız varlığına son vermeye çalışan Selçuk hükümdarı Birinci Alaeddin Keykubat (1219-37)’a karşı Erzincan’ın Mengücek beyi Davut Şah’ın ‘Yeni Müslüman’ diye de referans verilen o zamanki Alamut şeyhi Hasan Celal U’d Din (1210-1220)’le (kronolojiye bakılırsa 1220-55 arasında yöneten Marco Polo’nun sözünü ettiği Alamut imamı Ala al-Din Muhammed olabilir) ittifak arayışıdır.

Ibn Bibi’den bu olayı aktaran da Ali Kemali’dir. Ibn Bibi’den aktarıldığına göre Alamut’la gizlice kurulan bu bağlantıları öğrenen Selçuk sultanı Keykubat, 1228 yılında Erzincan ve Kemah sınırlarına  çok sayıda asker yığarak buraları (Erzincan ve diğer yerleri) Davut Şah’ın elinden alır, Erzincan’a karşılık olarak Mengücekler’e (Davut Şah ve Koğonye yöneticisi kardeşi Muzafferidün Mehmet’e)  AkşehirKırşehir ve Ilgın’ı verir. Mengücük emirlerinin bu sırada Akşehir ve Kırşehir’e yerleştirildikleri anlaşılmaktadır. Böylece Mengücekler’in Erzincan ve Kemah kolu bu sırada son bulur.

Akşehir ve Kırşehir adlarının altını durup dururken çizmedim. Hacı Bektaş, Sarı Saltık ve Mahmut Hayrani ile tam da buralarda ve birarada karşılaşmamızın bu zorunlu iskanlarla bir ilişkisi olabilir bence. Vilayetname’de Hacı Bektaş Veli’nin yerleştiği ve karargah yaptığı söylenen Kara Hüyük köyü 1260’ların başlarında hala Akşehir (Kırşehir’e değil)’e bağlı bir köydü.

Kars Tarihi adlı kitabında Fahreddin Kirzioğlu’nun aktardığı bir şecerede Davut Şah (ölm. 1151/1162?)’ın oğlu Mengücek emiri Fahreddin Behramşah Saltuk’un kardeşi olarak görünmektedir.

Mengücekler’in elindeki Erzincan’ın da Akşehir adında bir yerleşmesi olduğu hatırlanırsa bu adın bahsini ettiğimiz iskanla birlikte taşınmış olması olasıdır. Mevlana’’ın babası Bahaeddin Veled, Sivas’a gelmeden önce Erzincan’dan geçmiş ve o zamanki Erzincan meliki Fahreddin Behramşah onun için Erzincan Akşehri’nde bir medrese yaptırmıştır. 1230 yılında Selçuklu-Harzemi savaşının yeraldığı Yassıçimen, Erzincan’ın Akşehir ovasında idi.

Ama burada daha fazla bu konuya giremem.

Sadece bir ipucuna daha işaret edeceğim:

Mengücek adı bazı kaynaklarda Mencek olarak verilir. Bir rivayete göre Ağuçan’ın asıl adı da Seyit Mencek’tir. Bu isme bakılırsa Ağuçan’ın ünlü Mengücek Gazi veya Mengücek emirlerinden biri olması mümkündür.

O’nun adının Ağuçan şekli ise bana ünlü Danişmend Ahmet Gazi (ölm. 1084)’nin soyundan ve Danişmend emirlerinden Aghusian (Yağhibasan)’ın adını hatırlatıyor. Aghusian adıyla, Yağhibasan, Ağsian, Agusian, Yağisian, Ansian, Aexianus ve Bağhi-Siyan vd gibi çeşitli şekiller altında karşılaşmaktayız.

Ağusiyan adlı bu Danişmend emiri Melik Yağıbasan (Melik Nizamü’d-Din Yağıbasan Bin Gazi, 1142-1164) olsa gerek. Danişmend Ahmed’in oğlu Gümüştekin’den sonra yöneten Melik Yağıbasan, Danişmendiler’in bir kolu olan Karasi Beyliği (1296-1345)’nin de atasıdır.

Ancak Danişmediler’de benzer adlar taşıyan başkaları da var. Danişmend Gazi’nin bir oğlu da Yağısıyan adını taşımaktadır. Keza Melik Yağıbasan’ın bir kardeşi Emir Yağan (ölm. 1135) olarak bilinmektedir. Ayrıca Danişmendiler dışında da onlarla ilişkili olup olmadıkları net olmayan Yağıbasan adını taşıyanlara rastlıyoruz. Örneğin Haçlılar’ın Antakya’yı kendisinden ele geçirdikleri eski Antakya emiri 1098 yılındaki bu Haçlı zaptı sırasında öldürülen Yağısiyan adında biridir. Mevlana Celaleddin Rumi (1207-73)’nin birinci resmi halifesi Konyalı Selahaddin Feridun Zer-kub’un (ölm. 1258) adı kaynaklarda Kuyumcu (Zerkub) bin Yağıbasan olarak da geçmektedir. Mevlana’nın ondan hemen sonraki ikinci halifesi Hüsameddin Çelebi (1225-1284)’nin Ağuçan ocağı gibi Ebu’l Vefa soyundan olduğunun söylenmesi de dikkat çekmektedir.

Belki pek çoklarına şaşırtıcı gelecektir, ama Anadolu Selçuklu devletinin  (1073-1308) kendisinde de Deylemiler’in önemli bir yer işgal ettiklerine tanık olmaktayız. Pervane, Sa’d al-Din Kopek (Zaza-Din?) ve Caca-oğlu Nureddin adlarının Eski Zazalar ve Deylemiler’le ilişkili olduklarını düşünüyorum.

Özellikle bir Deylemli olduğu kesin olan Pervane üzerinde birkaç satırla da olsa durmam gerekiyor.

Anadolu Selçukluları’nın en parlak dönemi 1073-1239/43 yılları arasındaki kuruluş ve yükseliş evresidir.

13. yüzyılın ikinci yarısında Selçuklu egemen sınıfı içindeki parçalanmaların da etkisiyle merkezi otorite zayıfladı ve bu ortamda arda arda başkaldırılar oldu. Bunların ilki ve en önemlisi Babai ayaklanmasıdır. Selçuk ordularını bozguna uğratan Babailer, Malatya, Tokat ve Amasya yörelerini ele geçirdilerse de devşirme birliklerden oluşan büyük bir orduyla zorlukla bastırıldılar. Babai başkaldırısının hemen ardından Anadolu Moğol istilasına uğradı. Selçuklu merkezi otoritesi neredeyse tamamen dağıldı.

Böylece Babai isyanı ve Moğol istilası ile birlikte Anadolu Selçukluları’nın yükseliş dönemi sona erer ve Moğol hakimiyeti dönemine girilir.

Moğol hakimiyeti dönemi kendi içinde iki aşamaya bölünebilir. 1243-1277 yılları arasındaki birinci aşamada Moğol hakimiyeti dolaylıdır. Ama onu izleyen 1277-1308 döneminde artık doğrudan bir Moğol yönetiminden sözedilebilir. Bu ikinci evrede Anadolu Selçuklu devleti bir İlhanlı eyaletine dönüşmüştür.

Doğrudan Moğol hakimiyetine öngelen 1243-1277 yılları arasındaki aşamada Selçuk devletinin en etkili ismi Pervane kısa adıyla ünlenmiş olan bir Deylemli’dir. O kadar ki bu döneme Pervane dönemi denmektedir.

Doç. Dr. Nejat Kaymaz’ın Pervane Mu’inü’d-Din Süleyman başlıklı kitabı (1970) özel olarak bu dönemi işlemekte ve bunu o dönemin ‘bir numaralı siması’ Deylemli Pervane’yi eksene oturtarak yapmaktadır.

Bu dönem boyunca Selçuklu devletinin ipleri fiilen Pervane’nin elindedir.

Sinop ve çevresinde kurulan Pervaneoğulları beyliği de adı üzerinde Pervane’nin ve ailesinin elindeydi.

Burada ünlü Abbasi vezirleri Bermekiler örneğinin bir benzeri ve paraleli ile karşılaşmaktayız. Çünkü, 1238-1244/1245 yılları arasındaki Selçuklu veziri de Pervane’nin babası Sahib Mühezzibü’d-Din Ali’dir. Moğollar’la barışı görüşen oydu. Selçuklu devletinin yönetim kademelerinde bu aileden ve onlar gibi Deylemli ve İranlı olan kesimden çok sayıda etkili isimle karşılaşıyoruz.

Konunun ayrıntılarını merak edenler adını verdiğim kitaba başvurabilirler.

Kısacası, 1071 Savaşı’nı izleyen kritik dönemde de Kırmanciye (Ermenistan) nüfusunun önemli bir bölümü topraklarını boşaltmak ve göçmek zorunda kaldı. Örneğin, Eski Zazalar’dan bir kısmı ulaşılması ve işgali güç Klikya’ya yerleşerek burada daha sonra krallık seviyesine yükselttikleri yeni bir prenslik oluşturdular (1080). Rupen öncülüğünde kurulan bu Klikya devleti yaklaşık üç-yüzyıl devam etti (1080-1375). Adım adım Klikya’nın bütününü ele geçiren Rupen’in halefleri, Haçlı Seferleri sonucunda kurulan Haçlı devletleriyle ittifak kurdular ve kendi devletlerini de Haçlı modeline göre oluşturdular. Sonraları Rum (Konya) Selçuk devleti, Moğollar ve Memlükler’ce tehdit edilen Rupen soyunun yönettiği bu devlet 1375’te arta kalan son üslerini de Memlükler’e bırakıp tarihe karıştı.

İşte 1021 yılında başlayan ve 1071 Malazgirt Savaşı’yla devam eden tüm bu süreçte de istilacılara katılan veya istilanın önünden kaçan Hristiyan Eski Zazalar’dan ve kaynakların ‘Müslüman’ dediği istilacı Şii Deylemiler’den de gelip Dersim’e yerleşenlerin olduğunu düşünmek gerekir.

Deylemiler (Geç Dersimliler)’in Dersim’e bir defada geldiklerini sanmıyorum. Aksine, onların değişik zamanlarda parça parça gelmiş olmaları daha büyük olasılıktır. Bazı ipuçları Dersim içine Babai isyanının bastırılması üzerine sığınanlar olduğunu da düşündürmektedir.

Deylemiler’in bazı kesimleri de tıpkı Hamdaniler gibi tüm kaynakların doğru ya da yanlış şekilde Arap olarak tanımladığı Mirdasiler (1023-79), Ukayliler (990-1096) ve Mezyediler (961-1150) adlarıyla bilinen Şii topluluklar ve hanedanlıklar dolayımıyla, onlarla birlikte veya ittifak halinde Dersim’e gelmiş olabilirler.

Hamdani, Mırdasi ve Ukayliler M.S. 10. yüzyılın son on yılında Bizans, Deylemi (Buyi-Abbasi) ve Fatımiler gibi dönemin üç büyük gücünün  sınırlarının çakıştığı ama bu üçlüden hiçbirinin etkili şekilde ilhak edemediği Cezire ve Suriye’de doğmuş küçük hanedanlıklardı.

Mırdasi, Ukayli ve Mezyediler’in de bazı kolları veya uzantıları belirli peryodlarda bir şekilde Dersim ve Zaza topraklarında göründüler.

Örneğin Halep ve Kuzey Suriye’de 11. yüzyılda bir emirlik kurmuş olan ve Kilab aşiretinden oldukları söylenen Mirdasiler, Şerefname’nin verdiği bilgilere göre Halep’ten gelerek 1030 yılından itibaren Eğil merkezli bir diğer beylik daha kurmuşlardır. Mirdasiler’in kurduğu Eğil Beyliği kapsamına Şeref Han’ın anlattığına göre Çermik, Palu ve Bağin de girmekteydi (Bk. Şeref Han, Şerefname, s. 203-204).

Kiğı adlı kitabın (1950) yazarı M. Sadık Yiğitbaş, Kiğı’nın da bir aralık Yazıcıoğulları adıyla bilinen Kiğı’nın önde gelen bir ailesi aracılığıyla Mirdasiler’in yönetimi altına girdiğini öne sürmektedir.

Yiğitbaş, Yazıcıoğulları’nın Dersimli olduğunu söyleyen rivayeti aktarırsa da sonuçta seçimini onların Mirdasi olduğundan yana yapmaktadır (Bk. M. S. Yiğitbaş, a.g.e., s. 82-86).

Öte yandan bazı kaynaklar Dersim rivayetinde bir göçe öncülük ettikleri söylenen Kureyş ve Mansur’u Ukayliler ve Mezyediler’le ilişkilendirmektedirler. Bu kaynaklara göre Dersim rivayetlerindeki Kureyş, Ukayliler’in emirlerinden Kureyş bin Badran (1010-1061)’dır, Mansur ise  Mezyedi emirlerinden Mansur İbn Dubeys (ölm. 1086)’dir.

Ben kaynaklarda Arap soyluluğunun gözde temsilcileri olarak görülen bu isimlerle  ilişki ve ittifaklar olduğunu ayrıntılarına varana kadar biliyorum, ama onların Dersim geleneğindeki Kureyş ve Mansur olduklarına fazla bir ihtimal vermiyorum.

.

Geç Dersimliler’in Kendi Orijinlerine İlişkin Rivayetleri

Mamakan-Part-Sasani (Zaza) üçlüsünden oluşan ilk çekirdeğe (Eski Dersimliler ve Eski Zazalar) sonraları Geç Dersimliler olarak tanımladığım sonradan gelenler sızdı. Ama bu sızmalar çoğunluk itibariyle başlangıçtaki çekirdeğe yabancı öğeler değildiler ve bu nedenle de bir kimlik ve yapı değişimine yolaçmadıkları gibi onlar da zamanla Dersimliler diye bilindiler. Geç Dersimliler arasında etnik olarak farklı olup (Akkoyunlular gibi) asimile edilmiş öğeler de mevcuttur.

Benim vardığım sonuç, Geç Dersimliler’in 10. Yüzyıldaki Deylemi istilası sırasında ve Deylem devleti (Buyiler) Selçuk istilası ile yıkıldıktan sonra parça parça Anadolu’ya göçtükleri yönündedir. Bunların büyük bölümü daha önce İran ve Irak’ta Selçuklular tarafından yıkılan Deylem orijinli hanedanlıkların tebaları idiler. Değişik göç ve istila dalgalarıyla Azerbaycan, Batı İran, Güney ve Kuzey Irak’tan gelerek Ermenistan sathına yayıldılar ve zamanla yoğun şekilde Dersim’e yerleştiler.

Şimdi ana bileşenleriyle bu Geç Dersimliler’in kim olduklarını görelim.

Tarihsel kayıtlarda Dersim’e daha geç tarihlerde gelen halk katmanları konusunda tatmin edici bir yanıt bulunmadığı için Geç Dersimliler’in orijinine ilişkin rivayetlere ve mevcut şecerelere başvurmak zorundayım.

Bir rivayete göre bazı Dersim aşiretleri Kureyş ve Mansur öncülüğünde gelmişlerdir. Kureyş öncülüğündeki bu göçte Mansur adında bir figür bulunabilir, ama benim vardığım sonuca göre Mansur öncülüğünde gelen göç aslında çok daha geç bir tarihe aittir. Fakat gelenek tıpkı Eski Dersimliler örneğinde gördüğümüz gibi, burada da farklı tarihlere ait göç dalgalarını ve onlara önderlik edenleri birleştirmekte, kronolojiyi gözardı etmektedir.

Bir diğer rivayette ise, Şeyh Hasananlılar ve Seydanlılar olarak bilinen Dersim aşiretlerinin Ahmet Yesevi (M. N. Dersimi’nin Hatıratım adlı eserinde Horasanlı Şeyh Ahmedi Yusevi)’nin oğulları olarak tanıtılan Şeyh Hasan ve Seyit adlarında iki kardeş öncülüğünde geldikleri ve bu iki kardeşten türedikleri söylenmektedir.

Aslında yukarıdaki Kureyş-Mansur ve Şah Hasan-Seyit rivayetleri, bir ve aynı rivayetin değişik versiyonlarıdırlar. Bu aynı rivayetin (Kureyş-Mansur veya Şah Hasan-Seyit) bir diğer versiyonu ise daha eski bir rivayetle karıştırılarak veya kombine edilerek anlatılan Munzur efsanesidir. Bu karışıklığın bir nedeni de öyle görünüyor ki Munzur ve Mansur adlarının birbirine karışmasıdır. Munzur efsanesinde geçen Topuzanlı veya Gewr/Pezgewir/Bezgar aşiretinden Şeyh Hasan (bazı anlatımlarda onun yerini Büyük Köy’lü Ali Haydar Ağa, Gedek/Kedak köyünden Şah Cemşit veya Karahacı alırlar) ile onun oğlu ve/veya çobanı Munzur’un öyküsü bugünkü biçimiyle Kureyş-Mansur ve Şah Hasan-Seyit öykülerinin bir diğer versiyonundan başka bir şey değildir. Bu paralellik rivayetlerin bazı varyantlarında Munzur ve Düzgün Baba’nın kerametleri arasında görülen ayniyette de açıkça görülebilir (örneğin her ikisine de atfedilen kışın sürüyü dağa götürüp besili getirme, kış günü ağaçları yeşertme kerameti gibi). Birbirinin paraleli olan bu versiyonların tümünde sözkonusu olan şey, iki, hatta üç ayrı göç dalgasının birleştirilerek anlatılmasıdır.

Horasan’lı bir Abbasi halifesinden ya da yine Horasan’lı Zeynel Abidin-Zeyd soyundan birinden geldiklerine ilişkin başka rivayetler de olmakla birlikte, Geç Dersimliler’in orijini konusunda en sık duyulan ve en yaygın olan rivayetler az evvel işaret ettiklerimdir.

Geç Dersimliler’in ulusal nitelikteki rivayetleri bunlardır.

O halde öncelikle bu iki rivayetin ve ilişkili şecerelerin analizi zorunludur.

Bu noktada sağlıklı bir analiz, bu Dersim rivayetlerinin Alevi/Kızılbaş gelenekleri geneliyle birlikte ele alınmasını ve topyekün bir değerlendirme yapılmasını zorunlu kılmaktadır. Çünkü benim görüşüme göre Dersim ve Alevi gelenekleri bir ve aynı geleneğin parçaları veya aynı geleneğin değişik versiyonlarıdırlar. Dersim gelenekleri iyi çalışılmadığı ve çözülemediği için Anadolu Alevi tarihi de karanlıkta kaldı. Bunun tersi de doğrudur. Yani Alevi tarihi bir bütün olarak ele alınıp aydınlatılmadıkça Dersim gelenekleri tam olarak çözülemezdi.

 

 

 

Kureyş, Mansur, Mahmut Hayrani ve Derviş Beyaz

Mehmet Şerif Fırat (1894-1949), kendi memleketi Varto’nun Şarik köyünde 1944 yılında tespit ettiği bir şecereden sözeder. Elde bu şecerenin tam ve güvenilir bir tercümesi bulunmadığı için ideolojik konumu ve politik tercihleri nedeniyle pek güvenilir bulmadığım M. Ş. Fırat’ın verdiği biligilere dayanmak zorundayım.

Bir kitap yapacak kadar uzun ve Arapça olduğu (pek azı Türkçe) söylenen bu şecere, Fırat’ın aktardığına göre 1166 yılında yazılmış, 1232 (veya 1212)’de ise Selçuklu hükümdarı Alaeddin Keykubat tarafından sultanlık mühürü vurularak tasdik edilmiştir. Fırat, bu şecerede ‘12 Türk aşiretinin’ adı geçtiğini ve bu aşiretlerin Selçuklular döneminde (12. yüzyıl başında) Alevi halifeler olan Horasanlı Seyit Mahmudi Hayrani ve Şah Mensur Baba öncülüğünde Horasan’dan geldiklerinin söylendiğini yazmaktadır. Horasan’dan Erzincan’a ve Dersim’in Bağin ve Hüsnü Mansur (Mazgirt-Muhundu bölgesi) kasabalarına geldiklerinde bu 12 aşiretin reisleri Bağin’de toplanarak Seyit Mahmut’un oğlu Hacı Kureyş, Şah Mensur ve Seyit Ali adıyla bilinen Derviş Beyaz’dan mucizeler istemişler. Şah Mensur duvar yürütmüş, Seyit Mahmut Hayrani’nin oğlu Hacı Kureyş ile Derviş Beyaz ise yanan fırına girmişler. Fırat’ın aktardığına göre Erzincan ve Bağin arasındaki verimli yerlere yerleşen bu ‘Türk’ aşiretlerine Alevilik ve tasavvufa değer veren Selçuk Sultanı Alaeddin sıcak ilgi göstermiş, başlarındaki tarikat halifelerinin mürşitliği ve rehberliğini, mucizelerini ve soyağaçlarını tasdik etmiş, bahsi geçen 12 aşireti pirlik ve mürşitlik bakımından Şah Mansur ve Hacı Kureyş’e, rehberlik makamında ise Derviş Beyaz’a mürit ederek onlara ‘lokma hakkı (çırak hakkı)’ vermeye mecbur etmiştir. Osmanlı padişahlarından Orhan Gazi ve bizzat Bağin’e gelen Sultan Murad da bu aşiretleri himaye etmiş, adı geçen seyitlerin şecerelerini de tasdik etmişler. Ama Yavuz Selim zamanında bu aşiretler yerleştikleri verimli toprakları bırakarak Dersim dağlarına sığınmak zorunda kalmışlardır.

Fırat’ın aktardığına göre Şarik şeceresinde Horasan’dan Dersim’e geldikleri söylenen 12 aşiret ve bunların reisleri şunlardır (parantez içinde ek olarak Nejat Birdoğan’ın aktardığı tercümeyi de veriyorum):

Delisenler (Delsinler, Delihasanlar, lakabı Hurem began) kabilesinden Cafer

(Delsinler-Delihasanlar kabilesinden Horembegan adıyla anılan oymağın başı Cafer)

(Edip Yavuz’un tercümesine göre: Hurrem beyler lakabı ile anılan yüksekdağ Sülbüs ismini taşıyan Delisenler kabilesinden Cafer)

Alan kabilesinden Teymur

(Alan kabilesinden Burkent oymağı ve başları Teymur)

Ba-İlyas kabilesinden Hüseyin

(İlyas kabilesinden Han adıyla tanınan oymağın başı Hüseyin)

Milli kabilesinden Muhammet

(Milli kabilesinden Bozkır oymağının başı Muhammed)

İzol kabilesinden Abdullah (lakabı: İki Bölük)

(İzol kabilesinden Üç Ayak oymağı ve başları Abdullah)

Haydar kabilesinden Ali (lakabı: Karavel)

(Haydar kabilesinden Bedirhan oymağı ve başları Ali)

Karsan kabilesinden Mustafa (lakabı: Şaz)

(Karsan kabilesinden Hançer oymağının başı Mustafa)

Lal kabilesinden İbrahim (lakabı: Yürük Uzun)

(Lal kabilesinden Baykara oymağından İbrahim)

Çakır Tahir kabilesinden Mahmut

(Çakır Tahir kabilesi ve başı Mahmut)

Dada kabilesinden Muhammet

(Dada kabilesinden Börek Uzun oymağının başı Muhammed)

Zor Veliyan kabilesinden Yusuf

(Zor Veli kabilesinden Duvardelen oymağından Yusuf)

Merdis kabilesinden Abbas

(Merdis kabilesinden Dik Külah oymağının başı Abbas)

(Bk. M. Ş. Fırat, Doğu İlleri ve Varto Tarihi, 1948, s. 77-78; N. Birdoğan, Anadolu’nun Gizli Kültürü Alevilik, 1990, s. 138-141).

Fırat, bir yerde bu şecerede Hıran, Arilli, Şahveliyan ve Şadilli aşiret adlarının da geçtiğini söyler, ama hernasılsa yukarıdaki listede bunların adları görünmez veya bu adlar altında görünmezler. Bir yerde aşiretlerden üçünün adları bilinmiyor derken, yukarıdaki listede 12’sinin adlarını da eksiksiz verir.

Fırat’ın söylediklerinde ne birbirini tutan doğru bir kronoloji var, ne de şecerede anlatılanların tutarlı bir anlatımı var. Onun şecere hakkında verdiği bilgiler birbirini tekzip eden ifadelerle dolu.

Örneğin, Horasan’dan  geldikleri iddia edilen aşiretlerin reisleri Bağin’de toplanıp bu göç sırasında kendilerine öncülük ettikleri söylenen kendi öz seyitlerinden neden mucize istesinler veya bu aşiretler adı geçen seyitlerle birlikte gelen Alevi aşiretler ise, Sünni bir Selçuk sultanının onları bu seyitlere lokma hakkı ödemeye mecbur etmesi neyin neyisidir?

Fırat’ın anlatımındaki birbirini tutmayan ifadeler, onun şecerede söylenenleri değil, gerçekte kendi gönlünde yatanları aktardığı izlenimi bırakıyor. Bu durum Fırat’ın tiksinti verecek denli ölçüsüz Türk milliyetçiliği ile birleşince yazdıklarına güvenmek imkansız hale geliyor.

Şecereler genelde tarihsel kayıtlar değildir. Ortalıkta doğru bir kronolojiden ve doğru adlardan bile yoksun zaman ve mekan dışı yığınla şecere dolaşıyor ve bunların pek çoğu da düzmece gibi görünüyor. Şarik şeceresi denen şecere de dahil bu tür şecerelerin önemi bazı ipuçları içermeleridir.

Şarik şeceresindeki en önemli ipucu da Dersim içine Mansur ve Kureyş önderliğinde bir göç yapıldığına işaret etmesidir.

Ama rivayet ya da şecerelerdeki doğru ve yanlışı ayıklamak gerekir. Örneğin bu şecerede Selçuklular zamanında geldikleri öne sürülen aşiretlerin birçoğu bu araştırmanın önceki bölümlerinde kanıtlandığı gibi bu tarihten binlerce yıl önce Dersim’de karşılaştığımız aşiretlerdir. Bunların bazı kesimlerinin Dersim içine daha geç bir tarihte ve adı geçen babalarla birlikte girmeleri mümkünse de, benim görüşüme göre sözü edilen aşiretlerin çoğunluğu zamanla din değişip Kureyş ve Mansur’un adını taşıyan ocaklara bağlandıkları için yanlış bir biçimde hepsinin onlarla birlikte geldikleri sanılmaktadır. Buna tarikat üyelerinin tarikat  kurucularını ya da büyüklerini kendi ataları gibi görmeleri ve tarikat soyağacını kendi şecereleri gibi sahiplenmeleri durumu da eklenmelidir. Bu aşiretlerin ‘Türk’ oldukları iddiası ise ister şecereye isterse Fırat’a veya bir başkasına ait olsun hiç bir tarihi değeri olmayan ve bilinçli olarak savunulan bir yalandır.

Şarik şeceresini gördüğünü söyleyen Nejat Birdoğan, bu şecerenin 1180 yılında yazıldığını ve 1232 yılında Alaeddin Keykubad (1220-1237), daha sonraları da Osmanlı padişahları Orhan (1326-60) ve Bağdat’a giderken Bağin kasabasına gelen IV. Murat (1623-40) tarafından onaylandığını yazmaktadır. O da bu şecerede ’12 Türk aşireti’nden sözedildiğini, bu aşiretlerin Horasan’dan Erzincan’a, buradan da Hısn-ı Mansur ve Bağin kasabasına gelip yerleştiklerinin söylendiğine işaret etmektedir. O’nun aktardığına göre bu aşiretlerin başında bu göç sırasında Seyit Mahmut Hayrani ve yetki sırasıyla Şah Mansur, Mahmut Hayrani’nin oğlu Hacı Kureyşi ve Seyit Ali (Derviş Beyazi) vardırlar. Bağin’de toplanan adı geçen aşiretlerin ağaları bu seyitlerden mucize isterler. Şah Mansur duvar yürütür, Hacı Kureyş ile Derviş Beyazi de fırındaki ateşe girerler. Selçuk sultanı Alaeddin bu mucizeleri de şecereye yazdırıp onaylamış. Fırat’la aynı çizgi üzerinde duran Birdoğan da bu şecerede adı geçen aşiretlerin ve babaların Horasan’dan ve şecerede işaret edilen tarihte geldikleri inancındadır.

Dersimli babalarla ilişkilerinin iyi olduğu öne sürülen Keykubad’ın bu şecereyi onadığı söylenen tarihten 6-7 sene sonra Babai ayaklanmasının patlak vermiş olması Birdoğan’ın da dikkat çektiği gibi anlamlıdır. Dahası bence Dersim içine yapılan bu göç aslında isyanları kırılan Babailer (Babalar)’in göçü olup 13. Yüzyılda yeralmıştır.

Bu şecerede ve Dersim geleneğinde Bağin ve Hısn-Mansur’da yapıldığı söylenen toplantılar ve sınamalar bir boyutuyla Dersimli Babalar ile Babai ayaklanması arasındaki bağlantının ve Dersim’deki kaynaşmaların yansımalarıdır. Yani bu şecerede sözü edilen olaylar gerçekte biraz daha sonraki bir tarihte yeralan Babai ayaklanmasının anıları olsalar gerek.

Selçuk sultanlarının rivayetlerde genelde Alaeddin Keykubad ortak adı altında göründüklerini unutmamak gerekir. M. Şerif Fırat, bir yerde Hacı Kureyş Baba’nın mürşitliği Hicri 736 yılında Alaettin Ertana tarafından da tasdik edilmiştir dediğine göre rivayetlerde ve şecerelerde Selçuk ve Eratna yöneticilerinin birbirine karıştırılmış olmaları da mümkündür.

Bir yoruma göre Selçuklu sultanı Bağin’e Kureyş’in mucizelerini görmeye değil  aslında onu fırına atmaya gelmiştir. Ateş ve fırın meselesinin bir diğer boyutuna ise az sonra değineceğim.

Birdoğan’ın kendi kitabında yayınladığı “Kureyşanlılar’ın Soy Ağacı” olduğu söylenen bir diğer şecerede Seyit Şeyh Büyük Mahmut (Şeyh Mahmudu’l Kebir)’un Sultan Murat döneminde (Hangi Murat olduğu söylenmiyor. Birinci Murat 1360-89 arasında yönetti) yaşadığı, künyesinin Derviş Beyaz (Derviş Gevr) olduğu ve onun Seyit Abdullah ve Seyit Kani (Seyit Hani) adlarında iki oğlu olduğu söylendikten sonra Seyit Şeyh Büyük Mahmut döneminde bu soya bağlanan oniki aşiretin adları Milli, İzol, Haydar, Karıban, Lal, Arap Tahir, Dada, Zudolyan, Merdini, İlyas, Şakak ve Desinler şeklinde verilmektedir.

Burdaki aşiret adları Şarik şeceresinde geçenlerden kısmen farklıdırlar.

Adına ‘Kureyş şeceresi’ denen bu şecerede Kureyş adı geçmiyor. Kureyş şeceresinin hem Birdoğan’ın yayınladığı versiyonunda hem de Süleyman Yaşar tarafından yapılan tercümesinde şecerenin Şeyh Büyük Mahmud’a ait olduğu anlaşılıyor. Bu şecerede adı geçen ve ateş mucizesinden sonra Gevr (Beyaz) ünvanı aldığı söylenen Şeyh Büyük Mahmut (Mahmudu Kebir)’un ise Birdoğan’ın da işaret ettiği gibi ‘Seyit Muhammed Hayrani’ (Mahmut Hayrani) olduğu açıktır. Bu şecereye göre Hacı Yusuf (öz-kardeşi) ve Şeyh Muhammed (anneleri ayrı) adlarında iki kardeşi olan Mahmut Hayrani tekke sahibi olup Hısn-ı Mansur (Adıyaman)’da oturmaktadır.

Ama Birdoğan’ın iddiasına göre Mahmut Hayrani sonradan Mevlevi olduğu için bu şecerede ondan kurtulmanın yolu olarak adı değiştirilmiştir.

Birdoğan’ın Mahmut Hayrani’nin sonradan Mevlevi olduğu iddiası kesinlikle temelsiz ve yanlıştır.

Ben Hacı Bektaş Vilayetnamesi ve başka bir vesileyle Eflaki’nin Arifler’in Menkıbeleri dışında Mahmut Hayrani’nin Mevlevi olduğunu ima eden başka bir kaynak tanımıyorum. Besbelli ki Birdoğan tarihsel kaynak gözüyle baktığı Vilayetname ve Menakıblar’daki söylenceleri çok ciddiye almış, böylece tıpkı Vilayetname yazarı gibi Birdoğan da bu söylencede anlatılan aslan binip yılanı kamçı yapma motifinin Mevleviler’e değil, Rıfailer’e işaret olduğunu kavramamıştır. Geleneklerde aslan binip yılanı kamçı yapanlar benim bildiğim kadarıyla Ahmet Rıfai, Ahmet Bedevi, Karaca Ahmet, Kureyş veya Mahmut Hayrani gibi adlardır ve bunların tümü de kesinlikle farklı kuşaklara mensup Rıfailer’dir. Bu yetenek geleneklerde Rıfai tarikatının bir alamet-i farikasıdır.

Birdoğan Dersim belgelerinde Derviş Gevr’e Mahmudu Kebir denildiğine işaret ettikten sonra, Gevr sözcüğünün Zaza dilinde Mecusi (ateşe tapan) anlamına geldiğini belirterek, Kureyş soyağacının en önemli yerinin burası olduğunu, yani “Eski Zerdüşt kültürünü yaşatan bir büyük erenle karşı karşıya” olduğumuz yorumunu yapmaktadır (a.g.e., s. 245-262).

Şarik ve Kureyş şecerelerinde adı geçen aşiretlerin genellikle Kureyş ve Baba Mansur ocaklarına bağlanan Doğu Dersim (Eski Dersim) aşiretleri oldukları açıktır.  Ben bunların bir bölümünün Kureyş ve Mansur ile birlikte gelen aşiretler olmayıp Aleviliği sonradan, büyük ihtimalle bu ocaklar dolayımıyla benimseyen eski Dersim sakinleri (Eski Dersimliler) olduklarını düşünüyorum. Kureyş şeceresi de bu düşüncemi destekler şekilde ‘bu soya bağlanan’ oniki aşiretten sözetmektedir.

Şecerelerdeki Delisenler (Delsinler, Desinler, Deli Hasanlar) adı bence Dersimliler’e karşılık düşüyor. Bu adı “Deli Esenler (Delişmenler)” şeklinde yorumlayan Edip Yavuz farkında olmadan Dersim adıyla Danişmend adı arasında bir özdeşlik kurmaktadır.  M. Ş. Fırat’ın kendi aşiretini ‘Türk’ gösterme yönündeki tüm çabalarına rağmen Hormekliler’i Dersimliler’in bir kabilesi hatta kendisi olarak kaydeden Şarik şeceresi onu tekzip ediyor. Şecerede Lal olarak geçen aşiret Lolan aşireti, Dada olarak anılan Zaza aşireti, Merdis veya Merdini olarak verilen de ünlü Mırdasiler olmalıdır.

Şecerede verilen tarihler kabaca doğru varsayılırsa rivayetlerde Kureyş ve Mansur öncülüğünde geldikleri söylenen aşiretlerin Dersim’e 12. yüzyıl başlarında veya 13. yüzyılın ilk yarısında  yerleştikleri ya da en geç Yavuz zamanında Dersim’e sığındıkları söylenebilir.

Cevdet Türkay’ın yayınladığı Osmanlı kayıtlarında Akşehir Sancağı’nda da Kureyş aşiretinden sözedilir ve Karaman (Konya) sancağına bağlı bir Kureyş Kazası kaydedilir (a.g.e., s. 310, 572).

Burada problem bu aşiretlerin başlangıçta eskiden Malatya’ya bağlı Hısn-ı Mansur (Adıyaman) ile Osmanlı kayıtlarında bazen Karaman Eyaleti’nde bazen de bir dönemler bu eyaletin başkenti olan Konya Sancağı’nda gösterilen Kureyş Kazası’na mı, yoksa Dersim’de aynı adları taşıdıkları anlaşılan topraklara mı yerleştiklerini tespittir.

Bu nokta onların Anadolu’da ilk yerleştikleri ve dağıldıkları merkezi tespit açısından önem taşır. Belki genişçe yayıldılar ve hem Orta Anadolu’ya hem de Dersim’e yaklaşık aynı sıralarda yerleştiler. Ya da ilkin Dersim’in Bağin ve Hısn-ı Mansur bölgesine yerleşerek çevreye buradan dağıldılar. Malatya üzerinden gelindiğine dair bir Dersim rivayetine bakılırsa ilkin Malatya, Konya, Amasya, Bozok, Akşehir ve Kırşehir bölgelerine yerleşip sonraki bir tarihte (belki Babai isyanının bastırılması üzerine, belki de Yavuz’un Alevi kırımı sırasında) Dersim’e sığınmış oldukları da düşünülebilir.

Benim görüşüme göre Kureyş ve Mansur ile geldikleri söylenen aşiretlerin kimliği şecerelerde yanlış verilmektedir. Şecerelerde adı verilen aşiretler genelde eski Dersim sakinleri olup bir bölümü başlangıçta pagan veya Hıristiyan olan, ama sonradan din değişerek bu ocaklara bağlananlardır.

Kureyş ile  birlikte gelen aşiretler hakkında Kureyşan aşiret konfederasyonuna dahil olan ve sayıları bazen on, bazen oniki veya daha fazla olarak verilen kabilelere bakılarak bir fikir edinilebilir. Bu konfederasyona dahil olanlar, Hasanan (veya Hüsenan), Golan (Gülnan), Kalyan, Dalyan, Alyan (Aliyan), Haman (Hemo), Süleyman (Sılemano), Çıtan (Cıvo), Kudan (Qudo), Şeyhan veya Seydan (Şıxo, Seydu), Qajiyan (Qajiyu), Seteri ve Mawelyan (Mewalio) aşiretleridir.

Tüm bu aşiretlerin ezbet adı altında dahil gösterildiği Kuresu (Kureyşan) adını taşıyan aşiret konfederasyonu benim düşünceme göre büyük olasılıkla bir Rıfai ve Goran (Ehl-i Hak) konfederasyonudur ve Kures adının aslı da Gur (Gor) sözcüğü olabilir. Kures (Kureyş)’in adının Kureso Khur olarak da anıldığı Dersim rivayetleri de bu yorumu destekler. Tıpkı Kırdas, Mırdas ve diğer örneklerde tanık olduğumuz gibi Gur (Gor) kökü  Zazaca ve Rumca’da sık rastlanan –as (-us, -is) soneki alarak Guras (Goras, Kurus) formuna girmiş ve İslami dönemde de seyitlik iddialarını pekiştirecek tarzda Kureyşan biçiminde telaffuz edilmiş olabilir. Derviş Gewr adındaki Gewr sözcüğü de gerçekte Goran adının bir şeklidir. Başka deyişle Derviş Gewr’in adı Derviş Goran olarak yorumlanabilir.

Dersim’deki Goran varlığı tartışma götürmez. Şeyh Hasananlılar’ın Seydanlılar adı verilen kolunda karşılaştığımız Qew (Gewu) aşiret grubunun adı ile Pergoran (Bezgar, Pezgevran, Bezgevir) aşiret adı öyle görünüyor ki Goran adının şekilleridir. Cevdet Türkay’ın yayınladığı Başbakanlık Arşivi Belgelerine Göre Osmanlı İmparatorluğunda Oymak, Aşiret ve Cemaatlar başlıklı Osmanlı kayıtlarında da Çemişgezek Sancağı’nda Güran (Güranlı) adında bir aşiret görünmektedir.

 

Tarihsel Mahmut Hayrani

Buraya kadar anlattıklarımdan açıkça görüleceği gibi Şarik ve Kureyşan şecereleri de dahil Dersim geleneklerinde eksendeki isim Mahmut Hayrani’dir. Bazen Kureyş’in kendisi, bazen de babası olarak görünen ve Kureyşan Soyağacı’da ise aynı zamanda Derviş Gewr (Derviş Beyaz) olduğu söylenen Mahmut Hayrani’nin kimliği çözülürse Dersim’e Kureyş ile gelenlerin kimliği konusunda daha açık bir fikir edinmek olanaklı hale gelecektir.

O halde artık efsanevi Mahmut Hayrani’yi bırakıp hemen şimdi ve burada tarihsel Mahmut Hayrani’yle buluşmanın sırasıdır.

Dersim’in Hıran denen mıntıkasının gerçek adının Harran, Hayrani nisbesinin doğru şeklinin de kesinlikle Harrani olduğunu açıklayarak başlamak zorundayım. Cevdet Türkay’ın yayınladığı Osmanlı kayıtlarında Dersim’in Hıran aşiretinin ve bölgesinin adı Haran olarak verilmektedir. Hayran aşiret adının, belki Sey Mamudlar’ın köylerinden Howar’ın  aslı da Harran’dır.

Speros Vryonis’in The Decline Of Medieval Hellenism In Asia Minor (1971) adlı eserinde de Mahmut Hayrani’ye doğru bir şekilde  “Akşehirli Seyid Muhammad Harran” adı altında referans verilmektedir (Bk. S. Vryonis, a.g.e., s. 370, dipnot).

Mahmut Harrani (Muhammed veya Mehmet Harrani) adındaki Harrani nisbesi, O’nun Dersim’in bugün Hıran olarak bilinen mıntıkasından ya da bundan daha önce bildiğimiz ünlü Harran (modern Urfa)’dan geldiğine işaret etmektedir. Dersim’in Hıran köyünün diğer bir adının İbimahmut (bu sözcüğün aslı: İbn-i Mahmut veya Bin Mahmut’tur) olduğunu hatırlatmakta da yarar var.

Bu bir.

İkincisi, Dersimli ünlü Mahmut Hayrani (Mahmut Harrani), bir Rıfai’dir ve gerçek adı da Mahmut-er-Rıfai’dir.

Üçüncüsü, Mahmut Hayrani’nin kayıtlara geçmiş bulunan ama mitoloji mamasıyla yetinmeye fazlasıyla alışık oldukları ve gerçek tarihin peşine düşmedikleri için Dersimliler tarafından ne yazık ki şu ana kadar bilinemeyen şeceresini de vermem gerekiyor.

Konudan haberdar olan Türk araştırmacıları tarafından kasıtlı olarak saklı tutulduğuna inandığım bu bilgiler Paul Wittek’in Yazijioghlu Ali On The Christian Turks Of Dobruja (Dobruca’nın Hıristiyan Türkleri Konusunda Yazıcıoğlu Ali, 1952) başlıklı yazısında yine Akşehirli olarak tanınan ve Mahmut Hayrani’nin halifesi, yakın dostu ve arkadaşı olarak görünen ünlü Sarı Saltuk’un Dobruca macerası anlatılırken bir dipnot halinde de olsa verilmektedir.

1268-69 yılında ölen Mahmut Hayrani’nin türbesi Akşehir’dedir. P. Wittek, bir camiden getirilip türbenin üzerine monte edilmiş 1224 tarihli bir yazıt ile kapısının üzerinde bu türbenin 1409-1410 yılında Mahmut Hayrani’nin torunlarından Seyyidi Muhyi ed-din tarafından restore edildiğini kaydeden bir diğer yazıttan sözetmektedir.

Ayrıca üç tahta tabut üzerine kazınmış yazıtlar mevcut. Wittek, bu yazıtların birer kopyesinin Eski Evkaf  Müzesi’nin rehberinde de (Türk ve İslam Eserleri Rehberi, İstanbul, 1939, s. 13, no 191, 193 ve 194) yeraldığına işaret etmekte ve bu yazıtlardan şu bilgileri tercüme etmektedir:

Tabutu üzerine kazınan yazıtta Mahmut Hayrani’nin adı “Seyit Mahmud b. Mas’ud (Mahmud er-Rufa’i)” olarak geçiyor ve Miladi 1268/1269 (Hicri 667) tarihinde öldüğü kaydediliyor. Diğer tabutlarda ise kardeşi “Ahmed b. Mas’ud” (ölm. Hicri 649, Miladi 1251-52) ile ölüm tarihi verilmeyen kendisinin torunu ve 1409-10 yılında türbeyi restore edenin babası olan “Ali b. Mehmed (yani Muhyi ed-din) b. Mahmud er-Rufai”nin adları kazılı.

Mahmut el-Hayrani’nin Ariflerin Menkıbeleri’nin yazarı Eflaki’de 1273 yılında ölen Mevlana Celaleddin Rumi’nin bir çağdaşı olarak göründüğüne işaret eden Wittek, O’nun da tıpkı Sarı Saltık (1210-1290) örneğindeki gibi kaynaklarda Bektaşiler’e mal edildiğini not etmektedir (Bk. P. Wittek, a.g.y., Bulletın Of The School Of Oriental Studies içinde, cilt 14, 1952, s. 658, dipnot 1).

Ben bilim dünyasında çok yaygın bir görüş olan bu ‘maledilme’ konusunda hayli farklı düşünmekteyim, çünkü menkabelerde hepsi birer ünvan olan Hünkar, Hacı, Bektaş ve Veli sıfatlarının kombinasyonuyla kendisinden Hünkar Hacı Bektaş Veli olarak sözedilen ve asıl adının Seyit Muhammed olduğu söylenen kişiliğin Mahmut Hayrani’nin az evvel adını andığım kardeşi Ahmet Rıfai veya Mahmut Hayrani’nin bizzat kendisi olup olmadığı konusunda ciddi kuşkular taşıyorum. Yani ünlü Hacı Bektaş’ın Mahmut Hayrani’nin bizzat kendisi veya daha büyük olasılıkla kardeşi olarak anılan Ahmet Rıfai olabileceği görüşündeyim.

Gerçek kimliğini artık bildiğimize göre Mahmut Hayrani konusundaki spekülasyona büyük ölçüde son verilebilir ve bilinenlerden hareketle mitolojiden tarihe geçilebilir.

Mahmut Hayrani’nin adındaki Hayrani nisbesini açıklamıştım.

Rufai nisbesinin aslı ise Rıfai sözcüğüdür. Bu sözcük Türkçe’de Rufai şekline girmektedir.

Rıfai nisbesi, Mahmut Hayrani’nin mensup olduğu tarikatın Abdülkadir Gilani’nin yeğeni ünlü Ahmet-ür Rıfai (Doğ. Basra, Karyet Hasan, 1106/1118? – ölm. 1183, Vasıt, Irak) tarafından kurulan Rıfailik olduğunu göstermekle kalmıyor, bu tarikatın ve kurucusunun Gilan orijinli olması nedeniyle bence Mahmut Hayrani öncülüğünde Dersim’e gelen aşiretlerin etnik kimliği konusunda da açık bir fikir veriyor. Yani Mahmut Hayrani liderliğinde Dersim’e gelip yerleşen aşiretler bugünkü Horasan’dan değil, ama geleneklerde sık sık Horasan olarak da referans verildiğine tanık olduğumuz Azerbaycan ve Batı İran (Goran) ile Güney Irak’tan gelen Gilani-Gorani aşiretler, başka deyişle Rıfailer’dir. Rıfailer ile Ehl-i Haklar arasında sıkı ilişkiler bulunduğunu da not etmek zorundayım.

İkisi de Gilani (Gilanlı) olan ve bazı kaynaklarda birdiğerinin kolları gibi de gösterilen Kadirilik ve Rıfailik, en ilk sufi tarikatlardır. Ortaçağ Dersim ve Zaza tarihinin bazı boyutlarına açıklık getirmek bakımından bu iki tarikatın tarihleri ve faaliyetleri oldukça önemlidirler.

Eminim ki daha çok Sünni olarak algılanan, belki takiyye gereği öyle görünen veya zamanla bazı kesimleri giderek Sünnileşen bu tarikatlarla Dersim ve Zazalar arasında kurduğum ilişki çoğu okuyucuya şaşırtıcı gelecektir. Ama Anadolu’da ve Rumeli’de bu iki tarikatın tarihleri Milliyet yayınları arasında çıkan ‘Tarikatlar Ansiklopedisi’nde de işaret edildiği gibi Ahilik ve Bektaşilik ile birbirine karışmıştır. Aynı ansiklopedide bazı Rıfai tekkeleri Bektaşi tekkelerine benzedikleri için “Her Rıfai şeyhinin tacı altından bir Bektaşi tacı çıkar” deyişinin yaygınlık kazandığına da değinilmektedir.

Dolayısıyla Ahmet Rıfai veya Mahmut er-Rıfai’nin tacı altından Hacı Bektaş Veli çıkarsa şaşırmayalım. Unutmadan not edelim ki, söylencelerde Hacı Bektaş’ın tekkesini kurduğu rivayet edilen ve Kırşehir’e bağlı gösterilen Kara Hüyük Köyü gerçekte 1260’larda bile hala Akşehir’in (Kırşehir’in değil) bir köyüdür. Kısacası menakıblara konu olan dönemde Kırşehir diye bir ad henüz yoktur. Tekke de olsa olsa Akşehir Kara Höyük’tedir ve Mahmut Hayrani, Karaca Ahmet, Sarı Saltuk, Hace İbrahim Veli ve Nasreddin Hoca gibi ünlülerin hepsi de Akşehir’de birliktedirler.

Yazıtta Mahmut Hayrani’nin babasının adı Mes’ud (Mas’ud) olarak kaydedilmektedir. Bazen Mes’ud ve Mansur adlarının birbirine dönüştüklerine tanık olduğumuz için, mümkündür ki Mahmut Hayrani’nin babası aynı zamanda Mansur olarak biliniyor olsun. Dersim-Kızılbaş geleneğindeki Mansur’un Mahmut Hayrani’nin babası olması (veya Mansur adının bazen Bar Mansur olarak yazılması nedeniyle Mansur Oğlu anlamı veren bu adın da Mahmut Hayrani’nin kendisine referans olması) ihtimali üzerinde ciddi olarak düşünmeyi gerektiren bazı ipuçları mevcuttur.

H. Hüsameddin’in Amasya Tarihi’nde Amasya’da bir “Mansur Baba Türbesi” bulunduğu kaydedilmektedir.

Hemen belirtelim ki Kureyş olarak ünlenen birden fazla kişi sözkonusudur. Yani I., II., III. Kureyş tarzında bir ayrıma ihtiyaç vardır. Çünkü bu soya mensup farklı kuşakların lider konumundaki  figürlerinin destanlarda Kureyş kollektif adıyla anıldıkları kesindir. Bu adın farklı çağlarla ilişkilendirilişi bundan dolayıdır. Sözlü geleneklerde ve destanlarda hep rastlanan bir olgudur bu.

Ama ilk Kureyş her kim olursa olsun, Dersim-Kızılbaş geleneklerinin sözünü ettiği Kureyş, öncelikle 13. yüzyılın Kureyş’idir ve bu çağın Kureyş’i de Mahmut Hayrani’nini kendisi veya oğlu olmalıdır.

Osmanlı kayıtlarında Kureyş Kazası olarak da adlandırılan Akşehir, Konya Sancağı ve Karaman Eyaleti’ne dahil gösterilir. Bu aynı kayıtlar Akşehir’de Kureyş aşiretinin varlığına da işaret ederler.

Mahmut Hayrani, Sarı Saltuk ve Nasreddin Hoca Akşehir’de hep birlikte idiler. Bu üçlü arasında çok yakın ilişkiler mevcuttu.

Adı sık sık onlarla birlikte anılan 13’üncü yüzyılın ünlü sufilerinden Seyit İbrahim Veli (Hacı İbrahim Veli)’den de sözetmem gerek.

Seyit İbrahim Veli’nin sandukası başlangıçta Mahmut Hayrani’nin Akşehir’deki türbesinde bulunuyordu. Birinci Savaş yıllarında bu türbedeki sandukalar kaçırılır. Diğerleri geri ele geçirilirlerse de Seyit İbrahim Veli’ninki bulunamaz.

Elimdeki bilgilere göre Seyit İbrahim Veli’nin kayıplara karışmış olan sandukası şu anda Berlin’de, ‘Berlin Doğu Asya ve İslam Sanatları Müzesi’nde bulunmaktadır.

Bu sanduka üzerinde Hace İbrahim Veli hakkında birkaç önemli ayrıntının varlığı halinde onun Mahmut Hayrani ve sık sık birlikte anıldığı diğer ünlü sufilerle ilişkisinin ne olduğu, varsa eğer akrabalığının derecesi de saptanabilir.

Elde edilecek bilgiler şimdi açıklamayı erken bulduğum tahminlerimi doğrularsa bu sandukayı talep etmemiz bile gerekebilir.

Yeri gelmişken Osmanlı Sultanı Yıldırım Bayezid (1360/1362-1402/1403)’in öldüğünde ilkin Akşehir’de Mahmut Hayrani türbesinde gömüldüğünü, ama daha sonraları oğlu Musa Çelebi’nin Timur’dan izin alarak babasının cesedini Bursa’ya götürdüğünü belirtmeliyim (Bk. Yılmaz Öztuna, Devletler ve Hanedanlar).

Bu kısmı Dersimli ve Kureyşanlı ünlü ozan Davut Sulari’nin bir deyişinden iki dörtlükle bağlamak istiyorum (burada adı geçen Hıdır Abdal’ın Erzincan’ın Ocak köyünde bir ocağı vardır ve bazı kaynaklarda Karaca Ahmet’in oğlu olarak tanıtılmaktadır):

 

Büyük ecdadımdır Mahmud Hayrani

Boşa dolanmadım cümle cihanı

Oniki ocağın birdir nişanı

Hıdır Abdal gibi er var Ocak’ta

 

(…..)

 

Davud Sulari der hamdü senalar

Neler doğuruyor ulu analar

Muhabbet bağında kelam mineler

Hıdır Abdal gibi er var Ocak’da

(Bk. M. Şimşek, Hıdır Abdal Sultan, s. 151-2).

 

 

Ahmet Rıfai, Rıfailik Tarikatı ve Dersim Derviş Pratikleri

Mahmut Hayrani’nin Rıfailiğin kurucusu Gilan orijinli Ahmet Rıfai’nin soyundan olması büyük bir olasılıktır. Yezidi şeyhi Şeyh Adi ile Ahmet Rıfai bir ve aynı kişi olabilirler, ama bu noktada henüz kesin konuşabilecek kadar net değilim.

Rıfai tarikatının kurucusu Ahmet Rıfai (Ebu’l Abbas Ahmet bin Ali er-Rıfai, 1118?-1183/1187), Basra’nın Karyet Hasan adlı bir köyünde doğar. Bu köy Bataih bölgesinde bulunduğu için El-Bata’ihi nisbesi ile Ahmet Bataihi diye de bilinir. Daha yedi yaşındayken yetim kalınca (babası Hicri 519’da Bağdat’ta ölür), onu Basra civarındaki Nahr Dakla’da oturan ve bir tarikat şeyhi olan dayısı Mansur El-Bata’ihi büyütür. Onun adı İstanbul ve Anadolu Evliyaları adlı kitapta ‘Mansur Rabbani (Şeyh Rabbani)’ şeklinde verilmektedir. Mensur al-Betaihi (ölm. 1145/1146), Yahya el-Naccari el-Ensari’nin oğludur.

Ahmet, tasavvuf eğitimini görmek üzere dayısı tarafından Basra veya Wasıt’taki Ebu’l Fazl Ali el-Wasıti (1182’de öldüğü söylenen bu şeyhin adı Abdullah Kenan Rıfai’nin kitabında Şeyh Ali-el-Vasıtiyü’l-Kureyşi, İstanbul ve Anadolu Evliyaları adlı kaynakta Şeyh Aliyyü’l-Vasıti, İslam Tarihi Ansiklopedisi’nde ise Aliyyü’l Kâri Vasiti veya sadece Aliyyü’l Kâri olarak verilir)’ye yollanır. Şafi olduğu söylenen bu bilgin Ebu Bakr el-Wasıti (Ebu Bekir el-Ensari el-Vasıti)’nin dayısı olarak tanıtılmaktadır. Kıraat ilmine vukufundan dolayı el-Kâri nisbesiyle bilinenler vardır.

Ahmet, öğrenimini 27 yaşında Wasıt’ta tamamlar (1145). Böylece Ebu’l Fadl el-Wasıti’den bir icazet alır. Bu  sırada dayısı Mansur’dan da bir hırka giyer ve onun isteğiyle Vasıt’taki Ümm Abide’ye yerleşir. Dayısı Mansur’un ve kendi annesinin babası Yahya el-Neccari el-Ensari’nin burada gömülü olduğu söylenmektedir. Bir yıl sonra ölen dayısı Mansur, kendi cemaatinin veya tarikatının başına öz-oğlunu değil yeğeni Ahmet’i bırakır (1146?). Böylece Ahmet 28 yaşında iken tarikat şeyhi olur ve bir süre sonra Rıfai (Türkçe’de Rufai) adıyla bilinmeye başlayan bu tarikatın kurucusu olarak tanınır. Rıfai tarikatı veya cemaati onun adıyla ‘Ahmediyye’ diye de bilinir.

Enc. Of Islam’ın Al-Rıfai maddesinde Ahmet Rıfai’nin tarikatı kendi dayısı ve şeyhi Mansur El-Bataihi’den aldığı söylenirken, Abdullah Kenan Rıfai’nin Ahmet-ür-Rıfai adlı eserinde onun tarikatı Şeyh Ali-el-Vasıtiyü’l-Kureyşi’den aldığı kaydedilmektedir (Bk. Tarikatlar Ansiklopedisi, Ahmet Güner, Rıfaiye Md., Milliyet Yayınları, 1991).

Bazı kaynaklarda ise birinden icazet alıp, diğerinden hırka giydiği belirtilir.

Burada Ahmet Rıfai’nin şeyhleri olarak anılan Mansur El-Bataihi ve Şeyh Ali El-Vasıtiyü’l-Kureyşi Dersim geleneklerindeki Kureyş ve Mansur (Bamasur, Barmasur, Bamasor) adlarının orijini olabilirler. Bu adların Mezyedi Mansur ve Ukayli Kureyş ile ilişkili olup olmadıkları konusunda şu anda kesin konuşabilecek durumda değilim.

Ahmet Rıfai’nin tarikatı kendisinden devraldığı şeyhi ve dayısı Mansur’la çok yönlü akrabalığı vardı. O’nun ilk eşi Hatice de, dayısı Mansur’un bir yakınıdır.

Az önceki adlarda geçen Bataihi ve Vasıti nisbeleri El-Bataih ve Wasit (Vasıt) yer adlarından gelirler.

Bu iki bölge birbirine bitişiktir. Bataklık anlamına gelen Bata’ih Fırat ve Dicle’nin aşağı kesimlerinde, kuzeydeki Vasit ile güneydeki Basra arasındaki bölgenin adıdır. Merkezi Hille olan Mezyedid krallığı bu bölgede kurulmuştu. Ukayliler de bir dönem bu bölge ile ve Mezyedilerle ilişkili oldular.

Vasıt adı ise, Türkçe’de hâlâ kullanılan Vasat (orta) sözcüğünün aynı olup anlamına uygun şekilde Irak’ın iki ana kenti Küfe ile Basra arasında tam ortalarında yeralan bir kenttir. Ünlü Kerbela da o çevrededir ve Kureyşanlılar’ın Hıran, İzol ve Yusufan gibi bazı aşiretlerle birlikte Kerbela’dan geldiklerine dair bir rivayet de N. Hakkı Uluğ’da kaydedilmektedir.

Ben Kureyş adının Ukayli emiri Alam-ad-Din Kureyş İbn Bedran (Alam al-Din Ebu’l-Ma’ali, Kureyş Bin Bedran, Doğ. 1010-ölm. 1061) ile bir bağlantısı olabileceği ihtimalini (ilişki ve ittifaklardan ileri gelen) tamamen dışlamamakla birlikte, Dersim geleneklerindeki Kureyş (Kures) adının orijinini Goran adında ya da Rıfailiğin kurucusu Ahmet Rıfai’nin ilk şeyhleri arasında aramayı daha büyük olasılık olarak görüyorum ve Mansur adı için de aynı şeyi diyorum.

Rıfai adı konusunda değişik yorumlar yapılmıştır. Bunun bir yer adı olduğunu söyleyenlerin yanısıra, bir kişi adı veya lakabı olduğunu ve Ahmet Rıfai’nin atalarından Rıfae (Rifa’a) adlı birinden kaynaklandığını düşünenler de vardır. Rıfae adlı bu şahıs, bir kayda göre Hicri 317’de Mekke’den İspanya’daki Seville’ye göçmüş, ama onun soyundan gelen Ahmet Rıfai’nin dedesi Hicri 450’de İspanya’dan gelip Basra’ya yerleşmiş ve bu nedenle El-Mağribi olarak da çağrılmıştır (El-Andalusi nisbesiyle anılan Kalenderiliğin kurucusu Yusuf ile bir ilişkisinin olup olmadığı araştırılmaya değer). Bazı kaynaklar ise Rıfai sözcüğünün bir aşiret adından geldiğini öne sürmektedirler.

Rıfai adının bana bu tarikatın tarihinde önemli bir yeri olduğu anlaşılan Urfa (El-Ruha) adını çağrıştırdığını not etmeden geçemeyeceğim. Rıfai ve Urfa (Ruha) adlarının ilişkili olmaları olasılığı büyüktür. Bu kentle ilişkiler Ezdiler ve Kureyşanlılar arasındaki bağlantıların bilince çıkarılması bakımından da anlamlı görünmektedir. Şığmamed, Kırğan, Hıran (Harran), Yusufan ve Demenan gibi Dersim’in birçok aşireti içinde yılan kültünün yanısıra Ezdiler’deki Melek Tavus inancı da yaygındır.

M. Nuri Dersimi, ‘Hatıratım’ adlı kitabında Ağuçan’ın gerçek adının Seyit Mahmut (Şeyh Mahmut) veya Seyit Hasan olduğunu yazmaktadır (Bk. a.g.e, s. 120-126). Ağuçanlı ve Barginli Hayri Cihan (Aşık Baba) ise, bana gönderdiği bir yazısında Ağuçan’ın asıl adının ‘Seyit Mencek İrfani’ veya ‘Seyit Mencek-i Urfani’ olduğunu yazmakta ve onun mucizelerinden birinin Urfa’da ‘Gülhaniler’ (doğrusu Gilaniler olsa gerek) tarafından atıldığı fırından sakalı-bıyığı buz tutmuş halde çıkması olduğunu söylemektedir. Aşık Baba, ‘Urfani’ nisbesini bilim anlamlı ‘irfan’ ile ilişkilendirse de, sözcüğün kendisi de, onun aktardığı öyküde Urfa’dan sözediliyor olması da, bu nisbenin doğrusunun Urfai veya Rıfai olabileceğine işaret ederler. Böylece Mahmut Hayrani ve Ağuçan arasında bir paralellik doğduğunu görmekteyiz. Bir versiyona göre Ağuçan’ın fırına atıldığı yer Urfa değil Bağdat’tır. Tam burada aynı kökten kaynaklandıkları anlaşılan Bağin ve Bağdat adlarının öykülerde birbirine karıştığını da not etmem gerek.

Geri asıl konumuz olan Ahmet Rıfai’nin kendisine dönmek zorundayız.

Ahmet Rıfai’nin kendisine ait bazı yazılardan sözedilir. Bu yazılarında Ali ve Fatma’nın soyundan geldiğini, peygamberin vekili/naibi olduğunu öne sürmektedir. Eserlerinden biri de dua kolleksiyonu olarak tanımlanan bir divandır.

Onun faaliyeti Vasıt’taki Umm Abida ve çevresiyle sınırlı görünse de, geniş bir coğrafyaya yayılan sayısız halifeleri ve müritlerinden sözedilmektedir.

Ahmet Rıfai’nin kendi çağdaşı Abdülkadir El-Gilani ile ilişkileri konusunda birbirini tutmayan bilgilere rastlıyoruz. Bazıları onu Kadirizmin kurucusu ve dayısı Abdülkadir Gilani’nin bir izleyicisi olarak tanıtırken, bazıları da bunun tam tersini iddia etmektedir. El-Rıfai, Hicri 578’deki konuşma, sohbet ve yazılarında kendi öncellerinin bir listesini verir. Bu listede Mansur adı anılır, ama A. Kadir Gilani’den bahsedilmez. Buradan hareketle onların birbirinden bağımsız çalıştıklarını düşünenler de var. Buna rağmen Kadiri ve Rıfai tarikatları arasında kurucuları arasındaki ilişkiye benzer yakın bir ilişki ve içiçelik vardır. Bu iki tarikat sık sık bir ve aynı veya birbirinin kolları gibi görülürler. Abdülkadir Gilani’nin faaliyeti Bağdat, Ahmet Rıfai’ninki ise Basra eksenlidir.

Kendi tarikatının yol-kütüğünü Hasan Basri ve İmam Ali’ye dayandıran Ahmet Rıfai’nin ‘Sünni’ ve ‘Arap’ olduğu iddiaları yaygındır, ama bu doğru değildir. Olsa olsa karşılıklı evliliklerden kaynaklanan bir karışmadan sözedilebilir.

Onun seceresi kaynaklardaki bilgiler birleştirildiğinde şöyle belirmektedir:

Ahmet Rıfai’nin baba tarafından seceresi: Musa Kazım – (…..) – Yahya – Ali (Seyyid Ali) – Ahmet Rıfai (bir de bir bacısından sözedilir) – Ahmet Rıfai’nin üç oğlu ve çok sayıda kızları.

Yeni Rehber Ansiklopedisi’nde onun seceresi Ahmet bin Ali bin Yahya şeklinde verilmektedir. M. Necati Bursalı’nın İstanbul ve Anadolu Evliyaları kitabında Ahmet Rıfai’nin babası ‘Seyyid Ali’nin zamanın halifesi ile görüşmek üzere Bağdat’a gittiğinde orada öldüğü ve bu sırada oğlu Ahmet’in henüz yedi yaşında bulunduğu kayddedilir. Buna göre Seyyit Ali’nin 1099-1112 arasındaki bir tarihte öldüğü anlaşılmaktadır. Bu tarihten elli yıl kadar önce Irak’ta Deylemli Buveyhiler’in iktidarı yıkılmış ve Bağdat’ta iktidar Selçuklular’a geçmişti. Ama hilafet makamında halen Abbasiler oturuyordu.

Ahmet Rıfai (Ebu’l-Abbas)’nin üç oğlunun hepsi de babalarından önce öldükleri için kendisi öldükten sonra merkezi Irak’ta bulunan tarikatın başına bacısının oğlu Ali bin Uthman geçmiştir.

Ahmet Rıfai’nin anne tarafından seceresi: Yahya el-Neccari el-Ensari – Ahmet Rıfai’nin annesi ve dayısı Mansur (ölm. 1145/1146). Bu secere bazı kaynaklarda Zeyd Ebu Eyyub El-Ensari – Halid bin Zeyd Ebu Eyyub El-Ensari şeklinde başlatılır. Ensari nisbesi Medineli demektir.

Mustafa Necati Bursalı’nın İstanbul ve Anadolu Evliyaları (Tuğra Neşriyat) başlıklı kitabında kendisinden ‘Seyyid Ahmed’ olarak sözedilen Ahmet Rıfai’nin annesinin adı ‘Fatıma’ olarak verilir ve bu kadının ‘meşhur imam Mansur Rabbani (Şeyh Rabbani)’nin kızkardeşi olduğu söylenir.

Bu secerelerde geçen Ebu’l-Abbas, Zeyd ve Yahya gibi adların Dersim ocaklarının bir bölümündeki benzer adlarla ilişkisinin ne olduğu araştırılmaya değer bir konudur.

Milliyet yayınları arasında çıkan Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi’ndeki bilgilere göre Ahmet Rıfai üç kez evlenmiştir. İlk eşi dayısı Mansur’un kuzeni Hatice’dir. Daha sonra Hatice’nin bacısı Rabia, en son olarak da Muhammed bin El-Kasimiya’nın kızı Nefise (Nafisa) ile evlenmiştir.

Nakşilerin bir fabrikasyonu olan Türk Ahmet Yesevi ile ilgili kurgularda Ahmet Rıfai’den ona transfer edilmiş öğelerin bulunduğu düşünülebilir. Soyunun kızından yürüdüğü, tek kızını oğlunu öldüren bir Karamanlı ile evlendirdiği için neslinin Karamanlılar üzerinden sürdüğü, Kutbeddin Haydar’ın onun nefes oğlu olduğu gibi.

Ahmet Rıfai’nin kendi çağına ve sonrasına etkisi çok büyük olmuş. Neredeyse tüm islam ülkelerinde onun adına tekkeler kurulmuş ve okumuş çevrelerde de tutunmuş. Gene de Rıfailik esas olarak Irak, Anadolu, Suriye ve Mısır’da güçlendi. Her ülkedeki kolu, o ülkedeki başlatıcının adıyla bilindi.

Rıfailiğin başlıca kolları şunlardır:

Atailik, Burhanilik (bu kolda bir ölçüde Alevilik de vardı), Cemalilik, Cündilik, Diriniye (Şeyh İzzeddin Ahmed bin Dirini’nin kurduğu kol), Fazılilik/Fazıliye, Fenarilik, Haririlik (İpekçi olduğu için Hariri nisbesiyle bilinen Şeyh Ebu Hasan Hariri’nin kurduğu kol), İmadilik/İmadiye (bu kolun kurucusu Seyit İmadeddin Ekber’dir), Katranilik (Anadolu’da etkili olan bu kolun kurucusu Seyit Hasanü’l Katrani idi), Kiyalilik, Nurilik ve Seyit Süleyman Sebsebi tarafından kurulan Sebsebiye/Sayyadilik (Bk. Bütün Yönleriyle Tasawuf-Tarikatlar-Mezhepler Tarihi, İ. Zeki Eyüboğlu, Der Yayınları, İstanbul, 1990).

Bunlar Rıfailik’le bağlantılı birer derviş tarikatıdır. Ama bu liste tam değil. Örneğin Rıfailiğin Faslı Ahmet Bedevi (1199/1200-1276) tarafından kurulan ve onun adıyla Ahmediyye ya da Bedeviyye diye bilinen kolu sayılmamıştır. Bu kol Mısır’daki en popüler tarikatlardan biriydi. Bu kolun türbanları ve sancakları kırmızıydı. Seceresi İmam Ali’ye dayandırılan kurucusu Ahmet Bedevi, Ebu’l-Fityan künyesi ve Şeyh-ül Arap ünvanıyla da bilinmiştir. John P. Brown, Rıfailiğin Ilvaniyye (Şeyh Ilwan’ın adını taşır) ve Sa’diler (Sa’adiya) diye adlandırılan iki diğer kolundan sözetmektedir. Afrika’da Sudan ve Mısır’da da şubeleri bulunan sonuncusu Şamlı Sa’ad el-Din el-Cabani (ölm. 1335) tarafından kurulmuştur. Bunların yeşil türbanlar ve bayraklar taşıdıkları not edilmektedir. John P. Brown, Kutb-ed-Din Haydar tarafından 13’üncü yüzyılda kurulan Haydariler tarikatını da Rıfailer’le ilişkilendirir, hatta yakın akrabalıkları olduğuna işaret eder. Haydariler’in ellerine, kulaklarına ve boyunlarına demir yüzükler taktıklarını ve tıpkı Rıfailer gibi ateş üzerinde dans ettiklerini hatırlatmakta yarar var. Eflaki’de sadece Konya’daki  iki Haydari dervişinden sözedilir: Şeyh Hacı Mübarek Hayderi ve oğlu Hacı Muhammed. Her ikisini de Mevlana’nın çağdaşları olarak gösteren Eflaki, Şeyh Hacı Mübarek Hayderi’yi Kutbeddin Haydar’ın itibarlı halifelerinden biri olarak tanıtır (Bk. Ariflerin Menkıbeleri, s. 233, 506-507)

Kadirilik ve Rıfailik Anadolu’daki en yaygın tarikatlardı. Anadolu’da Rıfailiğin en yaygın olduğu yerleşmelerden biri de 35 Rıfai tekkesinin bulunduğu İstanbul idi. İstanbul’daki geç Rıfai tekkelerinden biri 1908’de Filibe doğumlu Abdullah Kenan Rıfai (ölm. 1950) tarafından kurulmuştur.

John P. Brown ‘The Darvıshes’ adlı kitabında İstanbul’daki Rıfai tekkelerinin listesini aşağıdaki gibi vermektedir (Bk. a.g.e., s. 473-483, Convents at Constantinople başlıklı kısım):

Rıfai Tekkeleri (adları ve bulundukları yerler):  Kubbe (Sultan Muhammed II’nin camiisi yakınında), Alaca Mescid (Yenikapı civarında), Şerbetdar (Fanai’de), Ali Kuzi (Kasımpaşa), Şeyh Kamil Efendi (Avretpazar), Berberler Şeyhi Othman efendi (Bayezid-Topkapı-Ağamahallesi), Saçlı Efendi (Küçük Mustafa Paşa-Çirağcı), Kukji-zade (Yenikapı), Toygar Tepesi Tekkesi (Üsküdar), Yahya Efendi/Hasip Efendi tekkesi, Karasarıklı (Müftühamam civarında), Cindi Harem (Altımermer), Şeyh Halwai (Bozdoğankemeri), Şeyh Nuri Tekkesi (Üsküdar-Debbağlar Meydanı), Hoca-zade (Tophane-Firuzağa), Al Yanak Ali Efendi (Lalazar), Mehmet Şemsi Efendi (Yeni Bahçe civarında), Rifai Tekkesi (Üsküdar-Eski Menzilhane).

Ahmet Rıfai’nin kurduğu tarikatta eski İran çok-tanrıcılığının ve Zerdüşt inançlarının etkileri kolaylıkla görülebilir. Örneğin bu tarikatta ateş çok önemli. ‘Rıfai Gülü’ adı verilen kızdırılmış (kıpkızıl) demir yalamak, karın ve yanaklara şiş sokmak, sivri çiviler üzerinde yürümek veya yatmak, kılıçla karnını deşmek, ateşli fırınlara girmek, aslan sürmek, yılan terbiye etmek vs gibi tehlikeli işler bu tarikatın başlıca eğitim konuları olmuştur. A. Rıfai’nin yaşadığı yöre gereği eski İran ve Zerdüşt inançlarının yanısıra Hint inançlarından da etkilendiği, Rıfailiğin doktrinlerinde ve az önce saydığımız pratiklerinde bir Hint etkisinin de bulunduğu düşünülür. Bir iddiaya göre ise ateşe ya da fırına girmek ve aslan sürmek gibi ortodoks sünni kesimler tarafından hep reddedilmiş olan pratikler Ahmet Rıfai’nin zamanında değil, ondan çok sonraları Moğol istilası sıralarında benimsenmişlerdir.

Ahmet Rıfai ve izleyicilerinin başlıkları karadır (‘Kara Sarık’).

1326 yılında Vasıt’a gelen Faslı seyyah Ibn Batuta, Ahmet ar-Rıfai’nin Umm Ubayda adlı köydeki mezarını ziyaret eder. O’nun anlattığına göre ordaki ocakta alevler içinde ‘Ateş Dansı’ yapan ve ağızlarında ateş söndüren binlerce derviş vardı. Ibn Batuta onlardan ‘Ahmedi Dervişleri’ diye sözeder ki, Rıfailer’in ünlü Ahmet Bedevi tarafından kurulan Mısır kolu da aynı adla bilinirdi.

Aslan ve yılan gibi hayvanları terbiye eden, ateşe giren veya ağızlarında kızgın ateş parçalarını söndüren Rıfai dervişlerinin bu pratikleriyle Dersim derviş/sufi pratikleri arasındaki benzerlik son derece açık ve çarpıcıdır.

Ibn Batuta, Anadolu seyahati sırasında Rıfai tarikatının kurucusu Ahmet Rıfai’nin soyundan gelme Şeyh İzzu’d-Din ve kardeşlerinden ve Şeyh Ahmed Kuçek b. Tacu’d-Din er-Rifai’nin evlatlarından bahseder.

Eflaki, Ariflerin Menkıbeleri’nde Seyid Ahmed Kuçek-i Rufai (bazen sadece Seyit Ahmet veya Seyit Ahmed Rufai diye geçer)’den sözeder ve ona mensup olanların Ahmediler adıyla bilindiklerine işaret eder.

O’nun iddiasına göre Seyit Ahmet bir gün Amasya’da Mevlevi Çelebi Arif’i ziyaret etmiş ve ona mürit olmuştur.

Eflaki’de adı verilen Rıfai şeyhlerinden biri de Ahmed Kuçek-i Rıfai’nin oğlu Seyyid Taceddin’dir. Bir keresinde bir grup dervişiyle birlikte Konya’ya giden Seyit Taceddin, Celaleddin Karatay Medresesi’nde Konya halkının büyük ilgi gösterdiği bir gösteri yapar. Eflaki’nin aktardığına göre bu gösteriye ünlü Mevlana Celaleddin Rumi’nin karısı da gider ve bu yüzden onlardan şeyh artığı (rufat) diye bahseden Mevlana tarafından azarlanır.

Açık ki 13. yüzyıl Anadolu’sunda Rıfai şeyhleri ve tarikatının etkinliği ünlü Mevlana’yı kıskançlığa sürükleyecek denli büyüktü.

Eflaki’nin Rıfai dervişleri olarak kendilerinden sözettikleri yalnızca bu ikilidir. O, Mahmud Hayrani’den de sözetmekte ama O’nun Rıfailiği konusunda herhangi bir şey dememektedir.

Tacüddinoğulları (1308-1425) adıyla bilinen beyliğin Seyit Taceddin Rufai ile bir ilgisinin olup olmadığı konusunda kesin konuşamıyorum.

Evliya Çelebi de kendi Seyahatnamesi’nde Orhan Gazi döneminde (1326-60) yaşadıklarını iddia ettiği Şeyh Seyit Ahmet Kebir Rıfai (1351/1352’de 63 yaşında ölmüştür) ile onun amcasının oğlu Şeyh Hasan Rıfai’den sözeder. Evliya Çelebi’ye göre ilkinin mezarı Amasya’nın Ladik şehrinde (Ladik, şimdi Samsun’a bağlıdır) Ulu Camii’dedir, ikincisi ise Tokat’ta Sünbüllü Baba civarında yatmaktadır.

Amasya Tarihi’nin yazarı H. Hüsameddin,  Amasya’nın Ladik kasabasından çıkma tarihte meşhur dört sülaleden birinin Seyit Ahmet Kebir-i Rufai (Es-Seyyid eş-Şeyh Ahmed Kebir-i Rufai)’nin sülalesi olduğunu yazmakta, onun Ladik’te bulunan türbesinin çok ünlü olduğunu ve bu türbe sayesinde Ladik’in bir hac yerine dönüştüğünü söylemektedir. Amasya Tarihi’ne göre Ladik’teki Rufaiyye Tekkesi’ni o kurmuştur.

H. Hüsameddin’in yazdığına göre Seyit Ahmet Kebir-i Rufai’nin oğulları ve torunları Anadolu’da ve Arabistan’da yayılıp çoğalmış ve bu sülaleden emir olanlar da çıkmıştır. Aynı kaynakta Seyid Ahmet Kebir-i Rufai’nin evladından Es-Seyyid Zeynelabidin-i Rufai’nin Ladik kuzeyindeki Ahmet Saray Nahiyesi’nde tekkesi ve camii olduğu da kaydedilmektedir. Bu kaynakta adı verilen Rufai tekkelerinden biri de Rufai şeyhi ve meşhur bir bilgin olduğuna işaret edilen Es-Seyyid Necmeddin Yahya Er-Rufai tarafından 1363 yılında Amasya’nın Hakala Nahiyesi (Arguma, Suluova)’nde yaptırılan tekkedir.

İsmail E. Erünsal ve A. Yaşar Ocak’ın yayına hazırladıkları Elvan Çelebi’nin Menakıbu’l-Kudsiyye Fi Menasibi’l-Ünsiyye (Baba İlyas-ı Horasani ve Sülalesinin Menkabevi Tarihi) adlı kitabında, kitabın yayımcıları türbesinin Ladik’te olduğu söylenen ve kendisinden Seyid Ahmed-i Kebir-i Rifai olarak sözedilen kişinin Rıfai tarikatının kurucusu Ebu’l-Abbas Ahmet b. Ali Er-Rifai ile karıştırılsa da onun kendisi olamayacağına işaret etmektedirler.

1352 yılında hala hayatta olan Elvan Çelebi, Evliya Çelebi’de ve Amasya Tarihi’nde verilen kronolojinin doğru olmadığını gösteren bazı bilgiler vermektedir. Örneğin onun yazdığına göre Seyid Ahmed-i Kebir-i Rifai, Dede Garkın’ın çağdaşıdır.

Erünsal ve Ocak, haklı olarak Elvan Çelebi’deki bilgiyi daha doğru bulur ve Abdülbaki Gölpınarlı’nın bu konudaki görüşünü paylaşırlar.

Buna göre Anadolu’da kendisinden Seyit Ahmet Kebir-i Rifai diye sözedilen ve Amasya’da Ulu Arif Çelebi’yle görüştüğü söylenen kişi gerçekte  Seyit Ahmed-i Kuçek-i Rifai olmalıdır. Elvan Çelebi’nin Dede Garkın’la çağdaş gösterdiği, aslan binip yılanı kamçı yaparak Dede Garkın’a karşı gittiğinde Dede Garkın tarafından duvar yürütülerek karşılandığı söylenen işte bu Seyid Ahmed-i Kuçek-i Rifai olsa gerektir.

Öyle görünüyor ki, Rıfailiğin kurucusu Ahmet ile bu Ahmet birbirlerinden ilkine kebir (büyük), ikincisine kuçek (küçük) lakabı verilerek ayırt edilmişlerdir.

O halde 13. yüzyılda Anadolu’da Rıfailiği temsil eden ünlü isimlerden ikisi Seyit Ahmet Kuçek-i Rifai ile Mahmut er-Rifai (diğer adıyla Mahmut Hayrani) olmalıdırlar. Bunlara Rıfailer’in bir koluna adını verdiği anlaşılan ünlü Babai İsyanı’nın önderlerinden Sarı Saltuk da eklenmelidir.

Ben, Seyit Ahmet Kuçek-i Rifai ile Mahmut er-Rifai (diğer adıyla Mahmut Hayrani)’nin kardeş olduklarına inanıyorum.

Yani yukarıda verdiğim şecerede Mahmut Hayrani’nin kardeşi olarak gösterilen ve 1251/1252’de öldüğü söylenen Ahmed bin Mas’ud (Ahmet er-Rıfai) benim görüşüme göre büyük ihtimalle Anadolu’da kendisinden Seyit Ahmet Kuçek-i Rifai diye sözedilen kişidir ki, geleneklerin Karaca Ahmet dedikleri de bence onun ta kendisidir.

Dersim halkı Sey Mamud ile kardeşi ya da oğlu Sey Kekıl’ın ocak ve mezarlarının Muhundu’nun Lödek köyünde olduğunu ya da Lödek’teki Bamasur (M. Nuri’de Bamansor, Ali Kemali’de Barmasur) ocağının bu iki kardeş tarafından kurulduğunu ve ordaki mezarların da onlara ait olduğunu söylemektedir.

Buradaki Lödek, bana göre deminden beri hep bahsi geçen Ladik adının bir şeklinden başka bir şey değildir.

Şimdi soru şudur: Eğer ayrı ayrı kişiler oldukları düşünülürse Dersim-Kızılbaş geleneğindeki iki Ahmet (Ahmet Yesevi ve Karaca Ahmed)’in Ahmet Bedevi’yi dışarda tutarsak Rıfailer’den iki Ahmet (Seyit Ahmet Kebir-i Rıfai ve Seyit Ahmet Kuçek-i Rıfai) ile ilişkileri nedir?

Yürüden cansız duvarı Hacı Bektaş-ı Veli

Bindin aslana Gazanfer Karacaahmet Veli

Bence bu dizelerden Karaca Ahmed’in de aslan binip yılanı kamçı yapanlardan, yani Rıfailer’den olduğunu öğreniyoruz.

Bu veriler ışığında benim vardığım sonuç gelenekteki Ahmet Yesevi’nin Safeviler’le, Karaca Ahmed’in de Rıfailer’le (Seyit Ahmet Kuçek-i Rıfai ile) bağlantılı olduklarıdır.

Karaca Ahmet, az önce işaret ettiğim gibi benim vardığım sonuca göre Seyit Ahmet Kuçek-i Rıfai’nin ta kendisidir (ölm. 1251/1252). Samsun Ladik’teki türbenin bu Küçük Ahmet Rıfai’ye ait olduğu sanılıyor. ‘Türk Dünyası Araştırmalar Vakfı Dergisi’nden alınıp bu türbeye konan yazı da buna işaret etmektedir. Ama onun Karaca Ahmet’le aynı kişi olduğunu düşündüğüm için, Akşehir’deki kayda dayanarak Ladik’teki türbenin onun bizzat kendisine ait olmadığını, olsa olsa bu türbede onun yakınlarından birinin (belki yine aynı adı taşıyan) yattığına inanıyorum.

Ladik (Samsun)’deki türbede bulundurulan açıklamada Rıfai tarikatının kurucusu Büyük Ahmet Rıfai’nin şeceresi aşağıdaki şekilde verilmektedir (Onun Beni Rufae kabilesinden olduğu için Rıfat diye de bilindiğine işaret edilerek):

Baba tarafından şeceresi: Ali Ebi Talip-Hüseyin-Ali Zeynel Abidin-Muhammed Bakır-Caferi Sadık-Musa Kazım-İbrahim Murteza-Ahmed Salih-Muhammed-İbrahim-Musa-Ebu’l Fevaris-Mehdi-Rufae Hasan-Sabid-Yahya-Sultan Ali (Ali bin Yahya)-Ahmed (‘Seyyid Ahmed Kebir-i Rifai’; Ebbul Abbas: 1118-23 Eylül 1182).

Büyük Ahmet Rıfai’nin anne tarafından şeceresinin ise Hz. Helin/Helid/Halid bin Zeyd Ebu Eyyüb el-Ensari’ye dayandığına işaret edilir.

Bu aynı açıklamada soyu bu iki yere dayandığı için Büyük Ahmet Rıfai’ye ‘iki sancak sahibi’ anlamlı olan ‘Ebul Âlameya’ (Zül-Alemeyn) künyesi verildiği belirtilir. O’nun 12. Yüzyılda tarikatını yaymak için devrin ilim merkezlerinden olan Amasya’ya gelerek burada tekke ve zaviyesini kurduğu ve etrafına çok sayıda taraftar topladığı kayddedilir. O sıralarda Amasya’da üç Ahmedi bulunduğu için bazı karışıklıklar olsa da, şair ve alim ‘Fazıl Karamemet ehli Seyyid Ahmed Kebir Rifai’nin ayırt edilebildiğini, ama bazı tarihçilere göre Ladik’te yatanın burada anlatılan tarikatın kurucusu Büyük Ahmet Rıfai değil de, ondan ayırt edilmek üzere kendisine Küçük Ahmet Rifai denilen kişi olduğu not edilmektedir.

Bu aynı yazıya göre Büyük Ahmet Rıfai’nin kendisinin dayıları olan Mensur Betaihi ile Ebu Bekr el-Ensari el-Vasıti’den başka iki hocası daha vardı: Abdulmelik Harmti (Abdülmelik Harnati) ve Aliyyül Kari Vasıti.

Türk Dünyası Araştırmalar Vakfı Dergisi’nden alınıp Ladik’teki türbeye konan bu aynı açıklamada, Büyük Ahmet Rıfai’nin ilk eşinin Ebu bekir el-Vasıti en-Neccari’nin kızı Hatice Hatun olduğu belirtilir. Ahmet Rıfai’nin Hatice’den sadece Fatma ve Zehra (veya Zeynep) adlarında iki kızı olur. O’nun nesebi bu kızlarından olma torunlarıyla yürümüş.

Bunlardan Fatma devirlerinde meşhur iki büyük sufi doğurur: İbrahim el-Azep (ölm. 1212) ve Ahmed el-Ahdar (ölm. 1217).

Zehra’nın ise iki kızı ve altı oğlu olur. Bu altı oğuldan biri olan İzzeddin Ahmed es-Seyyâd (ölm. 1271), Rifaiyye tarikatının Seyyâd/Sayyâdiyye kolunun kurucusu olup tarikatın Irak, Hicaz, Yemen, Mısır ve Suriye’de yayılmasında etkili olmuştur. O’nun dedesi Ahmet Rıfai hakkında yazdığı eski bir eserden sözedilmektedir. Suudi Arabistan, Irak, Suriye, Mısır ve Lübnan gibi ülkelerde Rıfai soylu aileler bulunmaktadır.

İlk eşi Hatice’nin ölümünden sonra evlendiği Rabia’dan ise Salih adlı bir oğlu olmuş, ancak o henüz evlenmeden vefat ettiği için Ahmet Rıfai’nin nesli kızları ile devam etmiştir.

Buraya kadarki bilgilere göre 12’inci ve/veya 13’üncü yüzyıllarda Irak (Basra vd)’tan Amasya ve Karaman yörelerine bir Rıfai göçü yaşandığı açık. Rıfai tarikatının krucusu Ahmet Rıfai’nin soyu da gelip Anadolu’ya yerleşmiş, burada çoğalıp büyük bir yandaş topluluğu oluşturmuş.

Ahmet Rıfai’nin şeceresine ilişkin ulaşabildiğim tüm bilgileri birleştirip burada 13’üncü yüzyıla getirmiş bulunuyorum.

Küçük Ahmet Rıfai (Karaca Ahmet) ve Mahmut Hayrani kardeşlerin bu soydan geldiklerini düşündüğümü daha önce de söyledim. Arta kalan sorun, 13’üncü yüzyılda yaşamış bu iki ünlü kardeşin şeceredeki yerlerini tespittir. Bu ise ancak başka bazı ayrıntılar temin edildiğinde mümkün olabilir.

Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi’nin Ahmet Rıfai maddesinde onun Hz. Hüseyin soyundan gelen bir seyyid olduğu söylenmekte ve şeceresi Seyyid Ahmed b. Ali el-Mekki b. Yahya er-Rifai şeklinde verilmektedir. Rifai nisbesini ise atalarından Rifaa el-Hasan el-Mekki (ölm. 943)’den dolayı aldığı öne sürülüyor. Bu yazıya göre onun ceddi Rifaa el-Hasan el-Mekki, imam Musa Kazım’ın oğlu İbrahim el-Murteza neslindendi. Karmatiler’in sebep olduğu kargaşa sırasında Mekke’den İspanya’ya göçüp İşbiliye’ye yerleşti. Ama torunlarından Seyyit Yahya 1058’de ailesiyle İşbiliye’den geri Hicaz’a, buradan da Basra’ya gelip yerleşti. Ahmet Rıfai’nin babası Seyyit Ali işte bu zatın oğludur. Onun annesi ise Ebu Eyyub el-Ensari’nin soyundan Fatıma el-Ensari’dir. Seyyid Ali, Bağdat’tan Bataih’e dönerken vefat etmiştir (1125). O sırada henüz yedi yaşında olan Ahmed’i annesi ve kardeşleriyle birlikte himayesine alan devrin büyük sufilerinden dayısı Mansur el-Bataihi büyütür. Devrin büyük bilgin ve sufilerinden Ali Ebu’l Fazl el-Vasıti’den eğitim alır. Ondan icazet alır ve hırka giyer. Vasıti öldükten sonra ise dayısı Mansur’dan terbiye, irşad ve hilafet alır. Böylece Mansur, kendisine bağlı bütün tekkelerin şeyhliğini de ona verir. Ahmet Rıfai, hem kadın hem erkek müridlerini aynı zikir meclisinde birarada bulundurduğu için tenkid edilmiş, 1155 yılında ise bu yüzden Halife Muktefi’ye şikayet edilmiş. Halife’nin yaptırdığı tahkikattan sonra ona özür dileyen bir mektup yazdığı kaydediliyor. 1160’ta hacca gittiği söylenen A. Rıfai, dönüşünde Medine’de Muhammed’in kabrini ziyaret eder. Rivayete göre selamına Muhammed’den yanıt alır, elini öpmek istediğini söyleyince, Muhammed ona elini uzatır. Menkabeye göre bu hac sırasında kendisiyle birlikte olan yakınları ve müritleri onun bu kerametine tanıklık etmişlerdir ki, bunlar arasında ‘Hayyat bin Kays el-Harrani’ ile ‘Adi bin Musafir’in de bulunduğu söylenir (bir diğer kaynağa göre Ezdiliğin kurucusu Şeyh Adi, Ahmet Rıfai’nin Bağdat’taki medrese arkadaşlarındandı). Onu ve dervişlerini bir mektupla sarayına davet eden Abbasi halifesi Müstencid, onlara saygı gösterip kendilerinden tavsiye ve nasihat istemiş. Kısacası Ahmet Rıfai, Abbasi halifelerinden de hürmet gören devrinin tanınmış ve itibar gören bir sufisi olarak tanıtılmaktadır. Türbesi Bağdat’ın güneyinde Vasıt yakınındadır. Bazı menkabeler ve eserler onu Şafi bir alim olarak tanıtır, tasavvuf ve tarikat anlayışını kıtap ve sünnete uygun bulur. Kurduğu tarikat Ahmediyye, Rifaiyye ve Bataihiyye gibi değişik adlarla bilinmişse de sonraları Rıfaiyye adı öne çıkmış. Ebu’l-Hüda es-Sayyadi’nin onun hakkında yazdığı Kıladetü’l-Cevahir adındaki geniş bir biyografik eser mevcuttur. Bu eserdeki şiirler Kenan Rıfai’nin Ahmed-er-Rifai adlı kitabında da mevcutturlar.

 

Ahmet Rıfai ve Rıfailikle ilgili en eski kaynakların bir bölümünü konuyu derinliğine araştırmak isteyenler için veriyorum:

1)Ümmü’l-berahin fı ba’zı menakıbı sultani’l-arifin es-Şeyhü’l-kebir es-Seyyid Ahmed er-Rifai (Süleymaniye Ktp., Şehit Ali Paşa nüshası, nr. 1123). 1279’da yazıldığı tahmin edilen bu eser Ahmet Rıfai’nin geniş bir menakıbıdır.

2)Abdülkerim b. Muhammed er-Rifaii el-Kazvini (ölm. 1226)’nin 1192’de yazdığı konuya ilişkin kaynakların en eskisi olan Sevadü’l-‘ayneyn fi menakibi’l-gavş Ebi’l-Alemeyn adlı eserde Ahmet Rıfai’nin nesebi hakkında da bilgiler mevcuttur (Kahire, 1301, 31 sayfa).

3)Abdülaziz b. Ahmed ed-Dirini (ölm. 1295)’nin kitabi (Kahire, 1315, 28 sayfa). Bu kitapta Ahmed Rıfai’nin seyyid olduğu kanıtlanmaya çalışılır.

4)Abdullah Muhammed Sıraceddin el-Mahzumi (ölm. 1480)’nin yazdığı kitap. Bu eserde Rıfai soydan ve tarikatından gelenler anlatılır.

5)Ebu Bekir b. Abdullah el-Ayderusi (ölm. 1508)’nin en-Necmü’s-sa’iti keramati üstazi’l-kebir er-Rifa’i (Süleymaniye Ktp., Hasip Efendi, nr. 423). Bu da bir menakıb olup ilk yarısında Anadolu’da faaliyet gösteren bazı Rıfailer’in adları geçer. Bu menakıbın bir nüshasının Şifa’ü’l-eskam fi sireti gavsi’l-enam adı altında Heidelberg Kütüphanesi’nde bulunduğunu (nr. A 179/2) öğrendim. Ama bu kütüphane ile yazışıp sorduğumda böyle bir kayıt numarasının olmadığını ilettiler bana. Yine de bizzat gidip araştırmakta yarar vardır.

 

 

Abdülkadir Gilani ve Kadirizm

veya Gilanizm

Rıfailik ile Kadiriliğin sık sık bir ve aynı tarikat veya birbirinden çıkma akraba tarikatlar gibi görülmüş olmaları, ikisi arasındaki sınırların belirsizliği nedeniyle kısaca Kadiriliğe de değinmemiz gerekti.

En eski sufi İslam tarikatı olarak görülen Kadiriliğin kurucusu ve isim babası Abdülkadir Gilani’dir. O’nun adı daha tam şekliyle Muhyi el-Din Ebu Muhammed bin Ebi Salih Cengi Dost (1077/8 Gilan-1166 Bağdat) şeklinde yazılır. Gilan’ın Nif adlı köyünde doğdu. Asıl adının Muhyiddin, künyesinin Ebu Salih olarak verildiği de olur. Ünü bütün İslam dünyasına yayılmış büyük bir sufidir. Babası bir seyit ailesinden geldiği söylenen Ebu Swaleh (İstanbul ve Anadolu Evliyaları adlı kaynağa göre ‘Seyit Musa’), annesi ise yine seyit olduğu öne sürülen Seyit Abdullah Sauma’nın kızı Fatma’dır.

Küçük yaşta babasını yitiren Gilani (El-Gili), annesi ve dedesi Seyit Sauma tarafından büyütüldü. 17/18 yaşına geldiğinde eğitim için gönderildiği Bağdat’a yerleşti. Ebu Zekeriya Tebrizi (ölm. 1109) altında filoloji, Ebu’l-Wafa b. el-Akil (ölm. 1121) altında hukuk çalıştı. Sonraları Sufizme (tasavvuf) eğilim gösterip Şeyh Ebu Saeed Mahzumi  ve/veya Ebu’l Hayr Hammad el-Dabbas (ölm. 1131)’ın izleyicisi oldu.

O’nun faaliyet alanı öldüğü tarihe kadar hep Bağdat’tı.

Yaşadığı dönem sufizmin yayıldığı ve zafer kazandığı bir çağdı ve kendisi de bu çağın en büyük seyit ve sufilerinden biri olarak görüldü. Elli yaşında başlattığı vaazları sırasında 70-80 bin kişinin toplandığı söyleniyor. Bu vaazlara Abbasi halifeleri ve yüksek görevlileri de katılmıştır. Bazı kaynaklar onu İslam dünyasının en büyük seyidi ve sufisi olarak tanımlar. Kurduğu tarikat sayısız yandaşları ve oluşturulan vakıflar sayesinde uzun süre yaşadı ve daima kendi soyundan kişilerce yönetildi. Merkezi Bağdat’ta bulunan bu sufi ve barışçı tarikat Irak’ın yanısıra İran, Suriye, Anadolu, Orta Asya, Hindistan ve Kuzey Afrika’ya varana dek yayılıp güçlendi. Bu tarikatın Irak’taki merkezinin 13’üncü yüzyılda Moğollar, 16 ve 18’inci yüzyıllarda ise Safevilerce ortadan kaldırıldığı, ama Osmanlılar’ın Bağdat zaptını takiben yıkık türbesinin 1535’te Kanuni tarafından onarıldığı ve tarikatın eskisinden daha görkemli şekilde yeniden canlandırıldığı rivayet edilmektedir.

Irak hariç başka hiç bir ülkede ilk Kadiri tekkelerinin ne zaman kurulduğuna dair çok fazla güvenilir bilgi yoktur. Bu tarikatın Fas’a Abdülkadir Geylani’nin İbrahim (ölm. 1196, Wasit) ve Sincar’ın bir köyü olan Ciyal’de ölen Abd el-Aziz adlarındaki iki oğlu tarafından sokulduğu söylenmektedir. Bu iki kardeş İspanya göçmüş, ama onların soyundan gelenler 1492’de Granada’nın düşüşünden az evvel Fas’a kaçmak zorunda kalmışlardır. Onların şeceresi El-Kadiri el-Hasani (1679) tarafından verilmektedir. Gilani’nin Fas’taki halveti 1692/3 kadar erken bir tarihte anılmaktadır. Pakistan’daki Gilani ailesi üyeleri Urdu dilini öğrenme gereği duymuş.

Bu tarikatın Anadolu (Küçük Asya) ve İstanbul’a 1631’de ölen İsmail Rumi tarafından sokulduğu ve Tophane’de Kadirihane diye bilinen Hankah’ın ve bölgedeki 40 kadar diğer zaviyenin onun tarafından kurulduğu kaydedilmektedir. Bu nedenle de İsmail Rumi aynı zamanda ‘Pir-i Sani’ (İkinci Pir) olarak bilinmektedir.

Fakat, benim düşünceme göre Kadiri tarikatı Anadolu’da çok daha eski olup özellikle Rıfailik şemsiyesi altında en az 13’üncü yüzyıldan beri mevcuttu. Bunun en önemli kanıtlarından biri Taptuk Emre ile onun halifesi ünlü Yunus Emre’nin Kadiri olduklarına ilişkin rivayettir. Dervişler arasında yaygın bu rivayete F. Köprülü de değinir, ama o dönemde Anadolu’da Kadiriliğin yayıldığına dair bir bilgi bulunmadığını söyleyerek bu rivayeti inandırıcı bulmaz. İlginçtir ki inandırıcı bulmadığı bu rivayetin muhtemel kaynağı olarak gösterdiği Yunus Emre’nin Divan’ındaki ilahilerde geçen mısralar Köprülü’yü tekzip ediyor.

İşte Yunus Emre Divan’ındaki mısralar:

 

Abdü’l-Kadir gibi bir er bulunmaz

Medet et Sultanım Şeyh Abdu’l-Kadir

 

Kısacası, bence Hacı Bektaş ve Sarı Saltuk gibi, onlarla ilişkilendirilen Yunus ve şeyhi Taptuk da Rıfai-Kadiri idiler.

J. P. Brown’un aktardığı bir geleneğe göre Fatih Sultan Mehmet zamanında İstanbul’da Şeyh Mehmet Gilani ve kardeşi Arslan Ali’nin mezarları tespit edilmiştir. Bu öykü de Kadiriliğin Anadolu’da sanılandan çok daha eski olduğuna işaret eder. Pek çok kaynakta 1363’te kurulan Yeniçeri Ocağı’nın fikir babası Cendereli Kara Halil’in bir Kadiri olduğunun kaydedilmiş olması da bir diğer kanıt olarak anılabilir. Böylece Yeniçeri Ocağı’nın kurucuları arasında da Rıfai-Kadiri’ler bulunduğunu görüyoruz ki, tüm bu bulgular alt alta yazıldığında Bektaşilik denen şeyin Rıfai-Kadiri tarikatının Anadolu’daki kolu veya adı olduğu açığa çıkar.

Anadolu’da Kadiriliğin geç dönemlerde ozan Eşref-zade Şeyh Abdullah Rumi’nin kurduğu Eşrefilikle özdeşleşmiş olması mümkünse de, onu Kadiriliğin Anadolu’daki ‘birinci kurucusu’ saymak bence isabetli değildir.

Fuat Köprülü, Kadirizmin Rum’daki temsilcisinin Kadiriyye’nin kollarından biri olan Eşrefiye’nin kurucusu İznikli Eşref-Oğlu Rumi (1353-1469/1470) olduğunu, Eşref-oğlu’nun Divan’ında Yunus Emre tesiri bulunduğuna işaret eder. Köprülü’nün aktardığına göre, Eşref-oğlu, önce Hacı Bayram Veli’den, sonra da Abdülkadir Gilani’nin torunlarından Hüseyin Hamevi’den feyz almıştır. Bir Kadiri şeyhi olarak halkı kendisine çağıran Eşref-Oğlu Rumi, ünlü Hacı Bayram Veli’nin damadıdır (Bk. Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, s. 295, dipnot 11 ve s. 297-8).

J. P. Brown, Eşref-Oğlu Rumi’nin İznik’teki mezarının daha 17’inci yüzyılda bir hac/ziyaret yeri olduğuna işaret etmektedir (Bk. The Darvıshes, s. 102).

Bana öyle geliyor ki, bazı kaynaklarda Eşref-oğlu Rumi (Eşrefoğlu Abdullah Rumi, Eşref-zade) ile İsmail Rumi (ölm. 1631) karıştırılmaktadır.

Kadiriliğin Anadolu’daki kollarından Eşrefiyye’nin kurucusu şair Eşref-Oğlu’na ait olduğunu sandığım aşağıdaki şiirde gördüğümüz Karaca Ahmet (Karaca Ahmet’in Mahmut Hayrani’nin kardeşi Seyit Ahmet Kuçek-i Rıfai ile bir ve aynı olduğunu daha önce açıkladım) övgüsü de benim vardığım sonuçları doğrulayıcı türdendir:

 

 

Karacaahmet ulu Veli

Akıllanır gelen deli

Karşısında Hayran Bali

Sultan Kracaahmet Sultan

Eşrefoğlu kamil insan

 

Türbesinin önü yazı

Etrafı hep koyun kuzu

Yetişince Bayram Gazi

Sultan Karacaahmet Sultan

Eşrefoğlu kamil insan

 

Türbesinin önü ahlat

Ahlat değil o bir hikmet

İmdat eyle Karacaahmet

Sultan Karacaahmet Sultan

Eşrefoğlu kamil insan

 

Dervişleri giyer aba

Onlar gezer tekke türbe

Karşısında Gözcü Baba

Sultan Karacaahmet Sultan

Eşrefoğlu kamil insan

 

Karacaahmet Sultan adlı derginin Ağustos 1988 sayısında (s. 45) rastladığım bu şiirin altına düşülen bir dipnotta, ünlü şair Eşrefoğlu teşhis edilemediği için, bu şiirde Karacaahmet’in oğlu Eşref Sultan’dan sözedildiği öne sürülüyor. Ama bu karıştırma Karacaahmet’in gerçekten Eşref Sultan adında bir oğlu varsa, onun Eşrefoğlu diye bilinen ünlü şairle aynı olup olmadığını araştırmak bakımından işe yarayabilir.

Çeşitli ülkelerde kurulan Kadiri zaviyeleri hayli bağımsız olarak varolmuşlar.

John P. Brown ‘The Darvıshes’ adlı kitabında İstanbul’daki Kadiri tekkelerinin listesini aşağıdaki gibi vermektedir (Bk. a.g.e., s. 473-483, Convents at Constantinople başlıklı kısım):

Kadiri Tekkeleri (adları ve parentez-içinde bulundukları yerler): Yahya Efendi Tekkesi (Beşiktaş), Hekimoğlu Ali Paşa, Fauri (Eyüp’e yakın Bülbülderesi’nde), Piali Paşa (Okmeydanı yakınında), Rasmi (Edirnekapısı civarında), Ali Baba (Piali Kosha civarında), Turabi  (Kalender Turabi?), Kiurukji (Asmalı Sokak civarında), Paşmakçı (Kasımpaşa), Yarmacı Baba (Üsküdar-Liman Paşa), Şeyh Mehmet Hifaf (Küçük Hamam-Balcı Yokuşu),  Ghausi Ahmet Dede Tekkesi, Hamdi Efendi (Sinan Paşa’da), Haydar Dede Tekkesi (Saraçhane yakınında), Hilim/Halim (Üsküdar-Zincirlikuyu), Cedid Hacı Dede (Üsküdar-Tunus Bağı), Abd-ul-Salam (Khawas Kiui), Taşçı (Kasımpaşa), Şeyh Halil Efendi tekkesi (Altımermer yakınında), Nizami-zade (Şehremini yakınında), Paik Dede (Silivrikapısı’nda), Chekeh-zade (Eski Ali Paşa yakınında), Şeyh Umr Efendi (Eğrğkapısı-Hacı İlyas), Taşçı (Davut Paşa iskelesi civarında), Kadiri Tekkesi ((Çağala-zade saray civarında), İsmail Rumi Hazretleri tekkesi (Tophane), Kartal Ahmet Efendi (Üsküdar-Pazarbaşı), Mahmut Efendi (Eyüp), Şeyh Rasmi (Karagümrük), Ramlı/Rammali (Şehremini civarında), Yanık (Kasımpaşa-Ferhatağa), Kadiriye (Tophane), Nebati (Tophane), Mubir/Muabbir Hasan (Kasımpaşa), Dibili Kale Ahmet Efendi tekkesi (Yeni Mevlevihane civarında), Şeyh Tai Efendi (Haseki civarında), Hacı İlyas tekkesi (Eğrikapı-Batgan).

Ortodoks (Sünni) bir tarikat gibi tanıtılsa da Sünni İslam’la hiçbir şekilde bağdaşmayan doktrin ve pratiklerine de işaret edilmektedir. Sözgelimi özellikle Gilanizm adı altında bilindiği Kuzey Afrika’da Abdülkadir Geylani’ye yandaşları tarafından tanrılık atfedilir, kendisine tapılırdı. Bir derviş tarikatı olan Kadirizm’de Sünni İslam’la bağdaşmayan daha pek çok eğilim sayılabilir.

Anadolu Kadirileri’nin işareti İsmail Rumi tarafından benimsetildiği söylenen yeşil bir gül imiş. Mısır Kadirileri türban ve sancaklarında beyaz rengi kullanmışlar.

Fransızlar’ın Cezayir’i işgali döneminde Kadiri tarikatı da politik bir rol oynar, hatta ordaki Kadiriler’in lıderi Muhyi’l-Din’e direnişin liderliği teklif edilir.

Kadirilik, değişik ülkelerde ordaki kurucularının adlarıyla Eşrefilik, Rumilik (kurucusu: Şeyh Tosyalı İsmail Rumi’dir), Hilalilik, Esedilik, Halisilik, Garibilik, İsevilik, Yafeilik ve Semadilik gibi adlarla bilinmiştir.

 

Kadirizm konusunda yukarıdaki özette yararlanılan bazı kaynaklar:

Enc. Of İslam, Kadiriyya md.

Britannica

Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi

Hundred Great Muslims, Jamil Ahmed

John P. Brown, The Darvishes

Fuad Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar (Diyanet İşleri Bakanlığı yayınları, İkinci Basım, 1966).

İsmet Zeki Eyuboğlu, Bütün Yönleriyle Tasawuf-Tarikatlar, Mezhepler Tarihi, Der Y., İst., 1990

 

 

Ahmet Yesevi, Şeyh Hasan (Şah Hasan) ve Seyit

Geç Dersim aşiretlerinin kendi kökenlerine ilişkin bir geleneği Ahmet Yesevi ile  ilişkilendirilen Şeyh Ahmet ve oğulları Şeyh Hasan ve Seyit rivayetidir. Bu rivayetin yerli yabancı yazar ve seyyahlar tarafından değişik zamanlarda kayda geçirilmiş çeşitli versiyonları mevcuttur. En ayrıntılı versiyonlarından biri 1930’ların başında Jandarma Umum Kumandanlığı tarafından  hazırlanmış olan Dersim adlı kitapta şu şekilde kaydedilmektedir:

“Garbi Dersim’e gelince, bu mıntıkada sakin aşiretler arasındaki tradisyon şudur: Ecdatları Horasan’da mukim Şeyh Ahmedi Yasevi imiş. Cengiz istilası üzerine Ahmedi Yasevi’nin oğlu Şeyh Hasan Dede aşiret halkı ile Irak’a göçetmiş, orada Abbasi halifesine dehalet ederek iskan edilmiş. Hasan Dede bir aralık Hicaz’a ve oradan Mısır’a geçmiş ve Bağdad’a döndüğü zaman o yerlerde kalamayacağını kestirerek aşiret halkı ile Anadolu’ya geçmiş ve Konya Selçukluları’ndan Alaeddin’e tebaiyet etmiş. Alaeddin, bir hemşiresini Hasan Dede’ye tezviç ederek onu aşiretiyle beraber Malatya civarında iskan etmiş. Bu aşiret Yavuz Sultan Selim zamanına kadar bu mıntıkada kalmış. Yavuz’un Şiilikle birahmane mücadelesi sırasında korku ile Dersim’e kaçmışlar.  Şeyh Hasan Dede yolda ölmüş, Kebanmadeni kazasının Şeyh Hasan karyesinde defnedilmiş. Hasan ve Seyit ismindeki iki oğlu aşiret halkı ile beraber asıl Dersim mıntıkasına göçmüşler. Hasan, Hozat ve civarında kalmış. Seyit, kendi tevabii ile Ovacık mıntıkasına geçmiş. Hasan’ın Abbas, Karaballı, Kırık ve Ferhat isminde dört oğlu olmuş. Bunların herbiri bir aşiret halinde taazzuv etmiş. Bugün Şey Hasananlı grubu altında Abbas, Karaballı, Ferhat aşiretleri vardır. Ve esas aşiret grupları olan bunlar da daha küçük kabileler haline inkısam etmişlerdir. Seyit ismindeki diğer kardeşin Koç, Kal, Kav isminde üç çocuğu olmuş, bunlardan Koç’un Şam ve Resik; Kal’ın Bal, Abbas, Persim, Keçel; Kav’ın Beyt, Maksut, Bezgever adlı çocukları olmuş. Zamanla her biri bugün aynı namlarla anılan aşiretleri teşkil etmişler. Bunlardan daha bir takımı küçük gruplara ayrılmışlardır. Garbi Dersim’e bugün hakim nafiz olan aşiretler bunlardır. Bu aşiretlerin herbiri dedelerinin Ahmedi Yesevi olduğunu, Horasanlı ve Türk olduklarını, Malatya’dan hicret ettiklerini ve Şeyh Hasan Baba ismindeki dedelerinin Gebanmadeni’ndeki Şeyh Hasan köyünde metfun olduğunu bilir ve söylerler…Garbi Dersim’i teşkil eden ve Türk olduklarını söyleyen bu aşiretlerin Dersim’in ilk sakinleri olmadığı ve yakın bir tarihte mezkur mıntıkaya göçtükleri şüphesizdir” (a.g.y., s. 44-45).

Mehmet Nuri Dersimi de Hatıratım adlı kitabında bu aynı rivayeti kaydetmektedir. O’nun kaydettiği versiyonda Şeyh Hasan’ın kardeşi Seyit’in bir adının da Kalemamsor olduğu ve Kalemamsor sözcüğünün ‘Kırmızı Elbiseli’ anlamına geldiği açıklaması yeralmaktadır:

Kalemamsor, kırmızı elbiseli manasını ifade eder

(Bk. M. N. Dersimi, Hatıratım, Dersim Seyitleri başlıklı bölüm, s. 132).

M. N. Dersimi’nin Kalemamsor (Khalemamsor) sözcüğünün anlamı konusundaki bu kaydı ona ayrıntı gibi görünmüş olsa da bence geleneğimizde bu adı taşıyan kişiliği tespit açısından anahtar önemdedir.

Kalemamsor adı değişik kaynaklarda ve halk dilinde Khalmamsar, Khalmamsır (Khalmemsır), Khalmamsor (Khalemamsor), Kalman Sar, vd gibi çeşitli şekiller altında görünmektedir.

Mehmet Nuri’nin Kırmızı Elbiseli anlamına geldiğini kayda geçirdiği Kalemamsor şekli bana Surkhalaman (Surhalaman) kavramını hatırlatıyor. Bayrak ve giysilerinde kırmızı renk kullanan Mezdekiler ile onların bir devamı gibi görülen Hürremiler Kırmızı Bayraklı Halk anlamında Surhalaman veya Kırmızı Elbiseli Halk anlamında Surkh-Jamagan olarak adlandırılmışlardır. Bu kombinasyonlardaki Surh kelimesi kırmızı, alam/alem kelimesi bayrak veya işaret, jamagan ise elbise demektirler.

Bir teze göre Şeyh Haydar (Şah Haydar)’dan itibaren Safeviler için kullanılan Kızılbaş (Surh-i Ser) adının kökeni de bu sözcüklerdir. Bu görüşe ben de katılıyorum. Çünkü Dersim geleneğindeki Khalemamsor (Kırmızı Elbiseli, Kırmızı Bayraklı, Surhalaman) adının kesinlikle Safevi Şeyh Haydar’a referans olduğunu düşünüyorum. Geleneğimizdeki Mansur, Bomesur, Bava Sur, Bava Mansur, Kalman Sar ve Khalemamsor, bir ve aynı adın değişik varyantlarıdır ve hepsinden kasıt da Şah Haydar’dır.

Geleneğin bazı versiyonlarında kardeş gösterilen Şeyh Hasan (“Şıx Hesene Kızılbaş”?) ve Seyit (Khalemamsor) ikilisinin ilişkileri bazı versiyonlarda efendi-hizmetçi gibi sunulur. Bir versiyonda efendi konumundaki Şeyh/Şah Hasan, bir diğerinde ise Kalemamsor (Seyit)’dur. Bu tartışmanın Şeyh Hasananlılar ile Seydanlılar arasındaki rekabetle ilişkili olduğu açıkça görülmektedir.

M. Nuri Dersimi’deki versiyona göre Şeyh Hasan, kendi kızı ‘Goncasor’u Kalemamsor (Seyit)’la evlendirmiştir. M. Sadık Yiğitbaş’ın Kiğı adlı kitabında ise kızı ‘Kıncasur’u  Şeyh Hasan’la evlendiren Kalman Sar’dır.

Goncasor (Kıncasur) adı da Dersim dilinde Kırmızı Elbiseli (Khalemamsor, Surhalaman, Surhjamagan, Kızılbaş) demektir.

Yiğitbaş’ın aktardığı versiyonda Horasan’dan Malatya’ya geldikleri söylenen Kalman Sar ve Şeyh Hasan’ın Dersim içine farklı bir güzergâhtan girdikleri söylenmektedir. Buna göre Malatya’dan önce Nazımiye civarındaki Kalmam köyüne gelirler, daha sonra buradan da Hozat-Ovacık tarafına göçerler. Yiğitbaş’ın versiyonuna göre Şeyh Hasan’dan türeyen aşiretlere Şeyh Hasananlılar, Kalmam Sar’dan türeyenlere de Dersimliler denmiştir.

Taylor’un anlatımında Şeyhasananlılar Dersim’e Malatya Akçadağ’dan gelmiş gösterilirler. Burada Kürecik’in ve vaktiyle Doğanşehir’in de dahil olduğu Akçadağ’ın Bizans çağı kadar eski bir tarihten beri Arga ve/veya Karaesios (Karesi okunabilir) gibi adlar taşıdığını hatırlatmak zorundayım. 1850’ye kadar Arga adıyla bilinen Akçadağ’ın şimdiki adı bu tarihten sonrasına aittir.

1954 yılına kadar Samsat ve Adıyaman (Hısn-ı Mansur) da Malatya’ya bağlı yerleşmelerdi. Geçmişte Bizans ile Araplar arasında bir sınır kenti olan Malatya, ocakların eski merkezlerinin bulunduğu yerdir. Bava Mansur ve Kureyş ocaklarının eski merkezleri de muhtemelen Malatya’da (veya Malatya- Antakya/Tarsus koridorunda) idiler.

M. N. Dersimi, Şeyh Hasan ve Seyit ikilisine ait bir şecereden de sözetmekte, Seydan grubunun Seyit Kemalan kabilesinden olup Budik köyünde oturan Poso oğlu Koca Sori’nin elinde bulunduğu söylenen ve kutsal gibi görülen bu şecerenin tüm çabalarına rağmen kendisine gösterilmediğini yazmaktadır. O’nun aktardığına göre bulunduğu evi hac yerine dönüştürmüş olan bu şecerenin gerçekte Şeyh Hasan tarafına mı, Seyit (Kalemamsor) tarafına mı ait olduğu da tarışılan bir konu olmuştur.

M. Nuri’de Bal, Seyit (Khalemamsor) ve Seyit Kemal adları adeta birbiri yerine kullanılır. Balan, Seydan ve Seyit Kemalan adları onda bir ve aynı topluluğu veya aşireti tanımlar gibidir. O’na göre Kalemamsor’un seyit olması nedeniyle ondan türeyen aşiretlere Balan (veya Seydan) denmiştir  (Bk. M. N. Dersimi, Hatıratım, s. 131-136).

Yanlış şekilde sadece Batı Dersim aşiretlerine münhasır sanılan Şeyh Hasan-Seyit geleneğinin bütünsel bir analizine geçmeden önce, bu analizin anlaşılabilmesi için buraya kadarki özet bilgiler gerekliydi.

Şimdi bu geleneğin ayrıntılı analizine geçebilirim.

Edip Yavuz, yukarıdaki gelenekte adı geçen Şeyh Hasan’ın Celairi Şeyh Hasan Buzurg (ölm. 1356) veya Çobani Şeyh Hasan Küçük (Küçük Hasan, ölm. 1343) olduğu görüşündeydi. Yani Dersimli Şeyh Hasan onun görüşüne göre ikisi de Moğol, çağdaş ve rakip olan bu iki Hasan’dan biri olmalıdır.

Dersim ve çevresi ile bir ilgi ve ilişkileri olmakla ve Şii bir eğilim de taşımakla birlikte benim vardığım sonuç bu iki Hasan’dan hiçbirinin Dersimli Şeyh Hasan olmasının kesinlikle mümkün olmadığıdır. Edip Yavuz, bu yorumuyla bu gelenekten hiç bir şey anlamadığını ortaya koymuştur.

Jandarma Umum Kumandanlığı’nın yayını olan Dersim adlı kitapta ise Dersim geleneğindeki Şeyh Hasan’ın Akkoyunlular’dan olduğu görüşü ifade edilmektedir. Bu görüş bana göre gelenekteki Şeyh Hasan’ın kimliğini tam olarak tespit etmemekte, ama gerçeğin bir boyutunu kısmen de olsa yakalamaktadır.

M. Nuri Dersimi, Şıxhasan aşiretlerinin ecdadı olan gelenekteki Şeyh Hasan’ın Çemişgezek emiri Pir Hüseyin’in torunu ve Muhsin’in oğlu ‘İkinci Şıxhasan’ olduğunu kesin bir dille öne sürmekte ve yanlış şekilde İkinci numarası verdiği bu Şıxhasan’ın herhangi bir kaynak göstermeden Karabal, Abbas, Kırgan ve Ferat adlarında dört oğlu bulunduğunu iddia etmektedir (Bk. M. N. Dersimi, Hatıratım, s. 136).

M. N. Dersimi, bana göre geleneğin Şeyh Hasan’ını kabaca doğru bir kontekste (Çemişgezek emirleri arasında) aradı, ama ne geleneği çözebildi ne de Şeyh Hasan’ı saptayabildi. O’nun geleneğin Şeyh Hasan’ı dediği kişi akla en son gelebilecek bir figürdür ve gelenekteki anlatımın hiç bir boyutuyla bağdaşmamaktadır.

Burada adını verdiğim kaynakların hiçbiri gelenekteki Ahmet Yesevi ve Seyit (Khalemamsor)’i araştırmaya ciddi olarak yanaşmadılar. Sadece Şeyh Hasan konusunda bazı görüşler beyan etmekle yetindiler. Ama bu kaynaklar dışında bu geleneği anlamaya ve çözmeye çalışan başka birileri de bildiğim kadarıyla ne yazık ki çıkmadı.

Şimdi sıra kendi düşüncemi mümkün olduğunca özet biçimde ifade etmeye geldi.

Bana göre halihazırdaki şekliyle Şeyh Hasan-Seyit (Kalemamsor) geleneği kronoloji ve isimler itibariyle farklı dönemlerin olaylarını ve isimlerini tek bir olaymış sanıp karıştırıyor ve adeta yeniden harmanlıyor.

Bu rivayette yansıyan olaylar ve kahramanlar tek değil.

Örneğin, bu rivayetin bir parçası Akkoyunlu Uzun Hasan (1425-1478) ve Safevi Şeyh Haydar (1460-1488)’la ilişkilidir. Bana göre rivayetin kızını Khalemamsor’la evlendirdiğini söylediği Şeyh Hasan, kesinlikle Akkoyunlu Uzun Hasan’dır ve onun kızıyla (Alemşah Begum, Dersim geleneğinde Kıncısur/Goncasor) evlendiği söylenen Khalemamsor (Seyit) ise kesinlikle Safevi Şah Haydar’dır.

Bu olay tarihsel kayıtlarda zaten mevcuttur.

Tarihsel kayıtlarda rastlanmayan Dersim geleneğindeki Khalemamsor adıdır ki, bu adın Kırmızı Elbiseli anlamına geldiği şeklindeki çok önemli bir ayrıntının korunmuş olmasını M. Nuri Dersimi’ye borçluyuz. Taşıdığı anlam nedeniyle bu adın Pavlakiler’e de referanslar içermesi mümkün olmakla birlikte rivayette kasıt Safeviler’dir.

Kızılbaş adının yeniden kullanıma girmesinin kendi yandaşlarına kırmızı başlık giydiren Safevi Şeyh Haydar’la birlikte başladığı ve bu nedenle Dersimliler de dahil olmak üzere kendisi ve yandaşlarının Surh-i Ser (Kızıl Baş) ve/veya Haydari olarak bilindikleri hatırlanırsa geleneğimizin bu bölümünde Akkoyunlu Uzun Hasan ile Safevi Şeyh Haydar’dan sözedildiği son derece açıktır.

İşin içine 1900 yılında yayınlanmış Survivals Among The Cappadocian Kızılbaş (Bektaş) başlıklı makalesinde J. W. Crowfoot’un Haydar Sultan ve Hasan Dede adlı Kızılbaş köylerinde kaydettiği lokal gelenekte Hoca Ahmet (yani Ahmet Yesevi) olarak da bilindiği söylenen Safevi Şeyh Haydar girince Dersim geleneğinde adı geçen Ahmet Yesevi’nin Türkistanlı Ahmet Yesevi ile hiç bir ilişkisinin olmadığı, bu gelenekteki Yesevi (bazen Yusevi veya Yussufi) adının eğer Sufi sözcüğü ile ilişkili değilse hemen hemen kesinlikle Safevi adının bir telaffuzu veya şekli olduğu benim görüşüme göre oldukça net şekilde açığa çıkmaktadır.

Bana göre sadece Dersim geleneğinin değil, genel olarak Anadolu’daki Kızılbaş-Alevi geleneklerinin Yesevi’si de gerçekte Safi veya Safevi adına referanstır. Başka deyişle Kızılbaş geleneğindeki Yesevilik, Safeviliğin ta kendisidir ve bu gelenekte Ahmet Yesevi’nin halifeleri olarak tanıtılanlar da genelde Safevi halifeleridir.

Daha spesifik olunursa geleneklerin Ahmet Yesevi’si kişi bazında bazen Ahmet Yesevi (Hoca Ahmet) ile çok eskilerden beri aynı sanılan veya karıştırılan Karaca Ahmet’e, bazen Safevi Şeyh Haydar’a, bazen de bu ikilinin bileşkesine tekabül eder görünmektedir. Ahmet Yesevi olarak referans verilen kişinin Safevi Şeyh Haydar (belki onun babası veya Safeviler’den bir başkası) olması ihtimali daha büyüktür gibi. Şeyh Safi adının tüm Safevi şeyhleri/şahları için ortak bir ad gibi kullanıldığı örneklere rastlandığını da not etmeliyim. Sözgelimi Evliya Çelebi Şeyh Cüneyt’ten de Şeyh Safi olarak sözetmektedir.

Başaşağı edilmiş olan Dersim-Kızılbaş gelenekleri bana göre ancak bu yorumla birlikte ayakları üzerine ve tarihsel bir zemine oturtulabilir.

Dersim’in Şah Hasan-Seyit geleneğindeki kim efendi kim hizmetçi tartışmasının kaynağı Akkoyunlular’la Safeviler arasındaki ilişkilerin tanımına ve yorumuna ilişkindir.

Başka deyişle Uzun Hasan (1466-1478)’ın mı, Şeyh Haydar’ın mı önde geldiği, bunlardan hangisinin diğerine tâbi olduğu tartışmasıdır.

Dersim sathında bu tartışma Şeyh Hasanan ve Seydan aşiret federasyonları arasındaki ilişkilerde ve rekabette somutlaştırılıyor.

Yeri gelmişken Dersim sözlü geleneğinde geçen Kanune Kırmanciye (Kırmanciye Kanunları) kavramının tarihin Hasan Padişah Kanunları dediği Uzun Hasan’ın koyduğu yasalara referans olabileceğini de not etmeliyim.

Gelenekteki yorumda Şeyh Hasananlılar Akkoyunlular’la, Seydanlılar ise Safeviler’le özdeşleştirilmekte, Şeyh Hasanan ve Seydan ayrımı ve anlaşmazlığı Akkoyunlu-Safevi ayrılığı ve çatışması gibi sunulmaktadır.

Bu yorum kendilerinden Geç Dersimliler olarak sözettiğim Şeyh Hasananlılar’ın Akkoyunlu, Seydanlılar’ın ise Safevi olduğu şeklinde bir görüş içermektedir.

Böylece geleneğimizin Geç Dersimliler dediği katmanın iki önemli öğesini daha tespit etmiş bulunuyorum. Bunlar Safeviler ile Akkoyunlular’dır.

Dersim aşiret adlarındaki Uşak sözcüğü, eğer Saka adının bir şekli değilse bu Türkmen tabakayla (Akkoyunlular) karışmış olmanın bir kalıntısı olabilir. Elimde Çemişgezek emirler ailesiyle Akkoyunlular’ın yönetici ailesi arasında karşılıklı evlilikler yapılarak yakın akrabalıklar kurulduğuna ilişkin veriler ve Akkoyunlular’ın özellikle Deylemiler ve Gilaniler’le yakın işbirliği ve ittifaklarına dair bilgiler bulunduğunu belirtmeliyim.

Akkoyunlu ve Karakoyunlu devletleri gerçekte esas olarak yerli halklara, özellikle Zazalar’la Kürtler’e dayalı Zaza (Deylemi)-Türkmen ve Kürt-Türkmen konfederasyonları idiler. Hanedan aileleri  çeşitli kaynaklarda da işaret edildiği gibi kan olarak çok karışıklardı. Bu nedenle de pek çok yerde o yörenin yerlileri içinde giderek eridiler. Ama geride izleri ve anıları kaldı.

Türkmen beyliklerinde Deylemiler’in ve Kürtler’in yeri ve rolü önemliydi. Akkoyunlular daha çok Dımıli (Dümbeli-Zaza)’lere dayanırken, Karakoyunlular Goranlar (Ehl-i Haklar) ve Kürtler’le karıştılar. Türkmenler’in önemli bir bölümünün Zaza dilini ve Kızılbaşlığı (Ehl-i Hakk’ı ve Safeviliği) benimsedikleri biliniyor.

Ama Dersim’de Akkoyunlu öğenin yeri çok fazla değil. Çünkü Akkoyunlu Konfederasyonu’na dahil Zaza ve Kürt aşiretlerine de sık sık Akkoyunlular denerek referans verilmekte ve bununla onların etnik Türkmen oldukları değil, mensup oldukları aşiret ittifakı (siyasi ittifak) kastedilmektedir. Öte yandan Dersim’in Şah Hasan-Seyit geleneğinde Uzun Hasan’dan başka Şah Hasan’lar ve onlarla ilişkili olaylar da var.

Kısacası Dersim geleneği benim görüşüme göre üç, hatta Yezdi Şeyh Hasan ile birlikte tam dört Şeyh Hasan’dan unsurlar içerir. Arta kalan Şeyh Hasan’lar Çemişgezek emirleri Birinci Şeyh Hasan (1460?-1473?) ile İkinci Şeyh Hasan (1514-1543/44)’dırlar (Bunlara Şeyh Adi’nin oğlu olarak tanıtılan Şeyh Hasan da eklenmek zorundadır. Ben Yezdiliğin kurucusu Şeyh Adi’nin Rıfailiğin kurucusu Ahmet Rıfai olabileceğini düşünüyorum). Aslında geleneğin çekirdeği esas olarak onlara dairdir ve geleneğin kimi versiyonlarında Seyit (Khalemamsor)’in kardeşi olarak gösterilen de büyük ihtimalle Çemişgezek emirleri olan Şeyh Hasanlar’dır. Bu Çemişgezek emirleri Şerefname’nin kaydında Erzurum merkezli Saltuklular soyundan gösterildiklerine göre, Dersim geleneği Saltuklular ile Safeviler’in kardeş olduklarını, yani ortak orijinden olduklarını söylemiş oluyor. Halk dilindeki “Şıx Hesene Kızılbaş” tanımlaması da buna işaret olabilir.

Ünlü Sarı Saltık benim düşünceme göre işte bu Saltuklular’ın soyundandır. Çemişgezek emirliğinin kurucuları ve yöneticileri Saltuklular soyundan gelmeydiler. Safeviler’in kurucusu Şeyh Safi ve aşireti Dımıli olduklarına göre Saltuklular’ın da Dımıli olmaları olanaksız görünmüyor. Belki de onlar Safeviler’den kopma bir kol olup Erzurum ve Dersim çevresine 10. Yüzyıl Deylemi yayılması sırasında geldiler.

Sarı Saltıklı Seyit Seyfi Dede’nin Sarı Saltık üzerine bir şiirinden aldığım şu dörtlük Saltuklular’la Deylemli Musafiriler ve Safeviler arasındaki ilişkiye işaret edebilir:

 

Seyyid Meşhur derler hem senin atan

Erdebil şehrinde ceddindir yatan

Horsof’u Moskof’tan kurtarıp alan

Erenler serdarı Pir Sarı Sultan

(Bk. Ali Kaya, Tunceli, s. 93-94)

 

Dersimliler, özellikle Batı Dersim’in Çemişgezek veya Melkişiler adıyla bilinen aşiret konfederasyonu Safevi Devrimi’ne aktif şekilde katılmışlardı. Onlar bizzat İran’ın ve Horasan’ın kendisinde de bu devrimin ve davanın kazanması için aşiretler halinde savaştılar. Ama Çaldıran yenilgisi ile birlikte Safevi Devrimi dalgası gerilemeye başlamış, Horasan da dahil İran ve Irak sahasında bu devrimin başarısı ve devamı için en ön saflarda dövüşen Çemişgezek beyliği ve konfederasyonun liderleri yanlarındaki aşiretleriyle birlikte Dersim’e dönmeye başlamışlardı. Horasan’dan gelindiği şeklindeki rivayetlerde bu gidiş-dönüşlerin de yansısı vardır.

İşte Şeyh Hasan-Seyit rivayeti Çaldıran sonrası geri dönüşten bazı kesitleri yanlış şekilde bir ilk geliş gibi yansıtmaktadır.

Bu sırada geri dönenlerden biri babası Çaldıran’da öldürülmüş olan İkinci Şeyh Hasan (yönetin dönemi: 1514-1543/1544)’dı. Tam da rivayette anlatıldığı şekilde ilkin Malatya’ya geldi, daha sonra gidip Yavuz Selim’le görüşüp onun tasvibini de alarak Çemişgezek’i Safeviler’den geri aldı.

Rivayetin Mısır dediği Afrika’daki bildiğimiz Mısır değil, o tarihte Mısır Memlükleri’nin kontrolünde bulunan ve onların bir valisi tarafından yönetilen Malatya ve çevresidir. Aynı gelenekteki Malatya’dan geliş motifi de bir boyutuyla bu dönüş olayına referanstır.

Kaldı ki, rivayetin bu bölümü tarihsel bir olay olup Şerefname’nin Çemişgezek Hükümdarları bölümünde daha doğru ve daha tam şekliyle kayda geçirilmiş bulunuluyor.

O halde geleneğimizin Geç Dersimliler dedikleri, geleneğe yansıyan temel öğeleri itibariyle, Saltuklular (Artuklular?, Melkişiler), Rıfailer/Goranlar (Babailer), Safeviler ve Akkoyunlular’dan bileşen halk tabakasıdır. Bu bileşenlerden ikisinin (Rıfailer ve Safeviler) orijinde Gilani-Dımıli oldukları kesindir. Akkoyunlular ise, Deylemi/Gilani ve Kürt öğelerle karışmış bir Türkmen grubuydu. Özetle Geç Dersimliler’e damgasını vuranlar Deylemi (Gilani) öğelerdir.

Artık tamamlanmış denebilecek burdaki analizin geri kalanı daha anlaşılır olması bakımından aşağıda Çemişgezek Beyliği’nin tarihiyle birlikte verilmekte ve bu kısımda Geç Dersimliler’in bileşenlerinden biri olan Saltuklular’ın orijini konusu da ayrıntılı olarak tartışılmaktadır.

Bölgede eski olmakla birlikte Dersim içine 17. veya 18. yüzyılda ilerledikleri anlaşılan ve daha çok Zaza olarak tanımlanan Suran, Ciban, Yusufan ve Çarekan aşiretleri de kronolojik bakış açısından Geç Dersimliler’e dahil edilebilirler.

Modern Dersimliler; Eski Dersimliler ve Geç Dersimliler olarak adlandırdığım katmanların bir sentezidirler ve onların tarihi de bu iki tabakanın ortak tarihidir.

Eski Dersimliler dediğim tabaka (Kal Mem-Kal Ferat grubu) yazılı kaynaklarda yanlış şekilde sık sık “Ermeni” olarak tanımlanırlar. İnanç olarak Kızılbaş olan ve bunu Dersim’in eski halk tabakasına da benimseten Geç Dersimliler ise etnik bakımdan Gilani-Deylemi ağırlıklıdırlar. 10. Yüzyıl sonrasına ait bazı kayıtlarda Geç Dersimliler’e veya onların bir kesimine yine yanlış bir şekilde yer yer “Kürt” veya “Kızılbaş Kürt” olarak referans verilmektedir.

 

Geç Dersim ve Alevi Geleneklerinde Eksendeki Adlar, Paralel Versiyonlar ve Çift Yada Daha Fazla Figürler (Ahmet Yesevi, Ahmet Basri, Karaca Ahmet, Hacı Bektaş, Düzgün Baba, Pir Sultan, vd)

Geç Dersimliler’in orijinlerine ilişkin Şah Hasan-Seyit rivayetinde, sadece bir Hasan’dan değil birkaçından öğeler bulunduğuna (Akkoyunlu Uzun Hasan ve Çemişgezek emirleri Birinci ve İkinci Şah Hasan’lar) işaret ettim.

Bunların yanısıra bu rivayette Şeyh Hadi/Adiy’nin öz yada üvey oğlu olarak bilinen Yezdi Şeyh Hasan (1195-1246)’dan da izler olduğuna inanıyorum.

Bazen ayrı değil tek bir tarikat gibi mütaala edilen Gilan orijinli Kadiri ve Rıfai tarikatlarının, Yezdiler arasında da iz bıraktıklarına tanık oluyoruz. Örneğin, Laleş’teki türbelerden ikisinin Mansur el-Hallac ve Abdül Kadir Gilani’ye ait olduğu ve Abdülkadir Gilani’nin oğullarından Abd el-Aziz’in Sincar’ın Ciyal köyünde öldüğü söylenmektedir.

Ermeniler tarafından Pavlakiler olarak da tanımlanan Yezdiler arasında Hasan Basri (Şeyh Hasan?) ve Mansur adları da önemli bir yer işgal ederler.

Öte yandan Yezdiler’in kendi orijinlerine ilişkin geleneklerinden biri Kureyş soyundan oldukları ve Güney Irak (Basra) taraflarından geldikleri yönündedir. Dersimli Kureyşanlılar’ın bazı aşiretlerle birlikte Kerbela’dan geldiklerine dair bir rivayet de Naşit Hakkı Uluğ’da kaydedilmektedir. Gelenekte onlarla birlikte geldikleri rivayet edilen aşiretlerden biri Hıran (doğrusu: Harran) aşiretidir ki, birçok başka Dersim aşiretinin yanısıra bu aşiret arasında da “Ya Meleke Tavus“ diye dua edildiğine defalarca tanık oldum. Ek olarak Yusufan aşiretinin bir Osmanlı kaynağında “Şeyatin aşireti“ (Şeytan Aşireti) şeklinde tanımlandığını ve bununla adı geçen aşiretin Yezdi olduğuna referans verildiğini de not etmeliyim. Ezdi/Yezdi ve Zeyd sözcüklerinin birbirine dönüşmesi pekala mümkündür. Örneğin İbn-i Haldun bu sözcükleri birbiri yerine kullanmaktadır. Dersim’de Yezdi/Ezdi adının dışa karşı korunma ve gizlilik nedeniyle Zeyd/Zeydi şekline dönüştürülmüş olduğunu düşünüyorum.

Kökene ilişkin rivayetler arasında rastladığımız Zeynel Abidin veya Zeyd soyluluk iddialarının ve Dersim’de Zeyd-soylu olduğunu iddia eden ocakların şecerelerinin bir de bu gözle analizinde kesinlikle yarar vardır.

Bence Kadiri ve Rıfai tarikatlarıyla Yezdilik (Adavilik) arasında bir bağlantı bulunduğuna kesin gözüyle bakılabilir. Buların üçü, en ilk sufi örgütlenmelerdir. Rıfailiğin kurucusu Ahmet Rıfai’nin Şeyh Adi denen figür ile aynı mı, ayrı mı olduğu dahi araştırılmaya değer bir noktadır. Bu ikilinin (Ahmet Rıfai ile Şeyh Hadi’nin) bir ve aynı kişi olabileceklerine inandığımı az evvel ifade etmiştim.

Moğol istilası ile birlikte Yezdiler kırıma uğradılar, başka topraklara göçüp dağılmak zorunda kaldılar.  Şeyh Adi’nin oğlu Şeyh Hasan b. Adi (Hasan Basri?), 1246‘da Moğol yanlısı Musul Valisi Bedreddin Lulu tarafından öldürtüldü. 1254‘te Moğollar bir Yezdi katliamı yaptılar. Bu olaydan sonra Adi ve Hasan’ın soyundan bazı şeyhler Mısır ve Suriye gibi ülkelere sığınırken, bazıları da başka topraklara göçtüler. Bu tarihten sonrası Yezdi tarihinin büyük ölçüde karanlığa gömüldüğü bir dönemdir.

Buna karşın bazı önemli ayrıntıları, örneğin onlardan bir bölümünün Malatya ve Harput’a göçtüğünü bilebiliyoruz.

Şöyle ki, tam bu sıralarda Selçuk devletinin yönetici sınıfı içinde de bölünmeler ve taht üzerinde savaşlar cereyan etmektedir. İkinci İzzeddin Keykavus yandaşları Moğollara karşı direnmeden yanadır. Selçuklu devletindeki bu bölünmeler ve iktidar mücadeleleri sırasında Babai önderi Sarı Saltık ile ittifak halinde gördüğümüz İkinci İzzeddin Keykavus, 1257 yılında Konya’da tekrar tahta oturur oturmaz, Yezdi şeyhlerinden Şeref el-Din Muhammed bin Adi ile Ahmet b. Bilas’ı rakiplerine ve Moğol istilacılarına karşı kendisine yardıma çağırmış, Malatya ve Harput bölgesinin yönetimini ve bölgenin Moğollara karşı savunulmasını bu Yezdi şeyhlerine bırakmıştı.

Dersim rivayetinde Moğol istilası önünden ve Malatya üzerinden Dersim’e girdikleri söylenen Şeyh Hasan ve Seyit kardeşlerin burda adları geçen Yezdi şeyhleri olması pekala mümkündür. Ben onları Kureşan (Rıfai) göçünün bir parçası olarak telakki ediyorum.

Kureşanlıların önde gelen kollarından Kudanlar, ‘Wayire Kudo Moro Şao‘ (Kudanlılar’ın ceddi siyah yılandır) derler. Şeyh Adi (Adi bin Musafir el-Hakkari, 1072?-1162?)‘nin Laleş’teki türbesinin üzerinde bir siyah yılan figürü kazılıdır. Tavus kuşu ve kara yılan Yezdiler’de güç sembolü iki külttürler. Bu iki kültün izlerini Dersim’de de görüyoruz. Öte yandan Yezdiler’de de tıpkı Dersim’deki gibi doğaya (güneşe, ışığa, suya, ağaca, kaynaklara, yılanlara, vd) kutsallık atfedildiğine tanık oluyoruz.

Bir şey daha:

Cevdet Türkay’ın yayınladığı aşiretlere ilişkin 17‘inci ve 18‘inci yüzyıla ait Osmanlı kayıtlarında  (Bk. Başbakanlık Arşivi Belgelerine Göre Osmanlı İmparatorluğunda Oymak, Aşiret ve Cemaatlar, s. 76 ve 330), Kilis ve Antakya’dan Erzurum’a kadar geniş bir alana yayılmış olarak gösterilen Dirsimli/Disimli aşiretine veya cemaatine düşülen notta yerverilen “Disimli Cemaatı, Okçuizzeddinlü Aşireti’ndendir“ şeklindeki açıklama, Yezdiler’le Dersimliler’i açıkça ilişkilendirmektedir.

Çünkü Yezdi adı İzed’den gelmedir.

Dersim geleneklerinde yalnızca bir değil birden çok Kureyş bulunduğunu, bunların değişik çağlarda yaşamış aynı soydan önderler olduğunu düşünüyorum. Yani I., II., III. vs şeklinde bir ayrım gerek burada. Bu adın Buyi Deylem devleti emirlerinden olup Arap olarak tanınan Ukayliler’den Kureyş bin Bedran (1010-1061) ile ilişki ve ittifakların ve Ukayliler ve Mezyediler’le karşılıklı karışmaların bir mirası olması da mümkündür. Ama adın kaynağı ne olursa olsun ve ilk Kureyş her kim olursa olsun, Dersim-Kızılbaş geleneklerinin sözünü en çok ettiği Kureyş özellikle 13. Yüzyılın Kureyş’idir ve bu çağın Kureyş‘i de Mahmut Hayrani’nin kendisi veya bir yakını olmalıdır. Sonraki dönemlerin Kureyşleri de bu aynı soya mensup olan önderlerdir. Onların merkezi Güney Irak olan Rıfai tarikatının kurucusu Ahmet Rıfai’nin soyundan geldiklerine ve Batı İran’daki Goranlar’la akraba olduklarına değinmiştim.

Dersim’in Şah Hasan-Seyit rivayetinde adı geçen ve Seydan aşiret grubuna adını verdiği söylenen Seyit de gerçek tarihte bir değil, iki ayrı kişiye referanstır. Çünkü bu rivayetin bir versiyonunda onun gerçek adının Seyit Ali (Seydali) olduğu söylenirken, bir diğer versiyonda ondan Kalemamsor diye sözedilmektedir. Kalemamsor/Qoze Sari (Surkhalaman) adının anlamını ve bunun Safevi Şah Haydar’a tekabül ettiğini az evvel izah etmiştim.

Peki Seyit Ali kimdir? Bence bu Seyit Ali, Kureyş ile birlikte yanan fırına girdiği rivayet edilen Derviş Gewr (Derviş Beyaz)‘in ta kendisidir. Kaldı ki gelenek ve secerelerde de Derviş Gevr’in gerçek adının Seyit Ali olduğuna işaret edilmektedir. Derviş Gevr, benim görüşüme göre aslında tüm Seydanlılar’ın değil, bu aşiret grubunda yeralan Goran (Gewu, Pezgoran, Pergoran) grubunun ceddi olmalıdır ve adı da Derviş Goran olarak yorumlanmalıdır.

Benim henüz kesin olamadığım nokta, Kureyşan aşiret grubunun bir kolu olarak karşılaştığımız Kudanlar’ın atası Kud (Kud Ali), Mahmut Hayrani’nin torunu Derviş Ali, Derviş Gevr (Seyit Ali), Kızıl Deli (Seyit Ali Sultan) ve Derviş Cemal’in aynı mı, ayrı mı olduklarıdır.

Böylece Seydan aşiret grubunun farklı göç ve istila dalgalarına ait Goran/Kureyşan ve Safevi karışımı olduğunu düşünmemiz gerektiğine inanıyorum. Seydanlılar, bazı kaynaklarda Şeyhanlılar olarak da adlandırılır. Seydan ve Şeyhan, aynı aşiret grubunun alternatif adlarıdır. Bu grubun Safevi kesimi ile Domane Kalmemi denen yedi aşiretin Geç Kalmem (Şah Haydar, Kalemamsor, Seyit)‘le birlikte gelenleri Seydanlılar kapsamına girer ve gelenekte kendilerine bazen asıl Dersim’in 12 Aşiret’i olarak referans verilir.

Sonuç olarak, Dersim’de seyit olduklarını söyleyen ve öyle görülen iki ana ocak mevcuttur: Bunlardan biri ve daha eskisi Kureşan (Goran, Babai-Bektaşi, Rıfai/Kadiri) ocağıdır. Sarı Saltık, Ağuçan,  Derviş Cemal ve Derviş Gevr ocaklarını Kureşan Ocağı’nın kolları olarak düşünüyorum. Diğer ana ocak ise Baba Mansur (Safevi, Haydari) ocağıdır. Seydan ve Bava Mansur ocaklarının başlangıçta aynı olduklarına inanıyorum. Dolayısıyla Seydan Şeceresi denen şecerenin kayıtları zaten mevcut olan Safeviler’in şeceresi ile aynı olduğunu sanıyorum.

Bu ocaklara bağlı aşiretlerin de topu birden zaman zaman Seydu (Seydanlılar) diye tanımlanırlar. Hem Kureşanlılar’a hem de Bava Mansurlular’a Seydu (nadiren Şıxu/Şeyhan) denildiği olmaktadır.

Her iki ocağın serçeşmesi ve Şeyh Hasan-Seyit kardeşlerin dip dedesi olarak Şeyh Ahmet diye birinden sözedilir. Bu Şeyh Ahmet’in nisbesi bazen Yesevi (Ahmet Yesevi), bazen de Basri (Ahmet Basri) olarak geçer ve sık sık birbirine karışır veya karıştırılırlar ki, bu durum uzak geçmişteki köken birliğine işaret eder gibidir. Benim vardığım sonuca göre bunlardan Ahmet Yesevi adı Safeviler’e (Erdebil Ocağı’na), Ahmet Basri adı ise Rıfailiğin kurucusu Ahmet Rıfai (Doğ. 1118, Basra-ölm. 23 Eylül 1182)’ye referanstır.

Geç Dersimliler kendilerinin bu iki atadan indiklerine inanırlar.

Safeviler’in seceresinde Ahmet adları bulunmakla beraber, bence bu ad kendinden önceki bir seri kişi içinden simge/sembol olarak ayıklanan, popüler hafıza tarafından en iyi hatırlanan ve sözlü gelenekte zaman zaman ait olmadığı bir geçmişe veya geleceğe yerleştirilen kollektif bir ad olarak düşünülmelidir.

Bu iki ocak arasındaki üstünlük savaşı rivayetlerde yeterince açık olarak yansıtılmaktadır.

Rivayette büyük Şeyh Hasan’ın Malatya’nın Şeyh Hasan adlı bir köyünde yattığı söylenmektedir. Onun yanında Şeyh Ahmet diye birinin de türbesi vardır ki, onun Ahmet Yesevi olduğuna inanılır. Bu köy Fırat kıyısında olup, Fırat’ın karşı yakasındaki Korucuk köyü ile karşı karşıyadır. Korucuk köyünde ise Hasan Basri’nin türbesi var. Bu türbe baraj inaşaatı nedeniyle Eski Malatya’ya taşınmış bulunuyor. Bu Hasan Basri’nin ünlü sufi Hasan Basri (642-728) olduğu söylense de, bu olasılık bana inandırıcı görünmüyor. Bence o, Şeyh Ahmet’in oğullarından biri olarak tanıtılan Şeyh Hasan olmalıdır. Cedleri veya babaları Ahmet Basri olduğuna göre oğulları da Hasan Basri (Şeyh Hasan) ve Ali Basri (Şeyh Ali) olarak bilinmiş olmalılar. Dolayısıyla Şeyh Hasan köyündeki Şeyh Ahmet de Ahmet Basri adına referans olsa gerektir.

Besbelli ki, Kureşan grubu aşiretleri (Rıfailer, Babailer-Bektaşiler) ilkin Harran, Karaman Eyaleti ve Malatya’ya yerleştiler, daha sonra da Dersim içine girerek Saltuklular ile birlikte Çemişgezek Beyliği’ni kurdular. Burada gerçek adının Mehmet Buhari olduğu söylenen Sarı Saltık’ın adındaki Buhari nisbesinin gerçekte Bahri (Bahr,  deniz demektir) ya da Basri (Basralı) olabileceğini düşündüğümü de not etmeliyim.

Geleneklerde Şeyh Ahmet’le karıştırılan veya özdeşleştirilen iki diğer isim Karaca Ahmet ve Safevi Şah Haydar’dırlar. Bu karıştırmanın nedeni bu ikilinin adı geçen iki ocağın/yolun daha geç tarihlerdeki temsilcileri olmalarıdır. Kendi çağlarında öylesine ünlendiler ki, mensup oldukları ocaklar/soylar onların adıyla anılır oldu ve uzak geçmişteki serçeşmelerle özdeşleştirildiler.

Karaca Ahmet (Ahmet Karaca), benim bulgularıma göre Anadolu’da Seyit Ahmet Rıfai (Ahmet Kuçek-i Rıfai) olarak da bilinen kişi ile aynıdır ve aynı adı taşıdığı için Rıfailiğin kurucusu ile karıştırılmaktadır. Karaca Ahmet’in kendisinden sonra da onun soyundan gelip bu aynı adla bilinmiş olan şahsiyetler vardır.

O nedenle farklı çağlarda yaşamış en az birkaç Karaca Ahmet’le karşılaşırız ki, burada da tıpkı Kureyş adlılar için önerdiğimiz gibi I., II., III. gibi bir ayrıma kesinlikle ihtiyaç vardır.

Evliya Çelebi (1611-1682), bir Acem/İran Şehzadesi olduğunu söylediği Şeyh Karaca Ahmet Sultan’ın mezarının Akhisar’da olduğunu, ama Kırşehir’de de bir makamı bulunduğunu ve her iki yerin de ziyaret edildiğini yazmaktadır. Kendi kitabının bir diğer yerinde ise mezar ya da türbeden sözetmeksizin Üsküdar’da Karaca Ahmet Efendi Hazretleri’ni ziyaret erttiğini söylemektedir. Evliya Çelebi, bu konuya ünlü Celaliler’den Kara-Haydar Oğlu’nun asılışını anlattıktan hemen sonra değinmektedir (I. veya II. cilt, s. 40, 51, 197).

İbrahim Hakkı Konyalı’nın Abideleri ve Kitabeleriyle Üsküdar Tarihi (İst., 1977, cilt 2, s. 495) adlı kitabında Karacaahmet’in adını taşıyan bir torununun (Şeyh Ahmet İbn-i Ali Dede, ölm. 1601/2) da Karacaahmet Mezarlığı’nda yattığı kaydedilmektedir.

Acaba Üsküdar’da yatan Karacaahmet gerçekte dedesi (bence dip dedesi demek gerek) ile karıştırılan bu torunu mudur? Bu Karacaahmet (kaçıncısı ise) Evliya Çelebi’nin ziyaraet ettiğini söylediği Karacaahmet ile aynı mıdır, yoksa bir diğeri midir?

İbrahim H. Konyalı, sevilen ve sayılan ölüler için asıl kabrinin bulunduğu yerden başka yerlere taşlar dikildiğini (uzun mesafeli güç yolculukları vs düşünerek) ve bunların Makam Taşı diye bilindiğini kaydederek çok önemli bir noktaya açıklık getirmiş olmaktadır. Böylece bir ve aynı kişinin mezarının neden birden çok yerde gösterildiği anlaşılır olmaktadır.

Kendi menakıbnamesinde Zeyd ve Battal Gazi soyundan geldiğini söyleyen Veli Baba’nın verdiği Zeyd soyu şeceresinde de Seyit Cafer (ölm. 1282)‘in oğulları olarak tanıtılan Uzun Er (Seyit Ali) ile Karaca Ahmet Veli adlarında iki kardeşten sözedilir (Bk. Veli Baba Menekıbnamesi, Bedri Noyan çevirisi).

Çevirisi çok kötü olan bu kitapta bu iki kardeşten Seyit Ali (Uzun Er)‘nin Hacı Bektaş’ın halefi olduğu söylenir. Bu bilgiyi başka verilerle birleştirdiğimde buradaki Seyit Ali (lakabı: Uzun Er) ile Kızıl Deli diye de bilinen ünlü Seyit Ali Sultan’ın aynı olabileceklerini düşünüyorum.

Fakat şimdilik benim asıl işaret etmek istediğim Veli Baba’da da bir Karacaahmet (Karaca Ahmet Veli)’ten, hatta bir de kendisinin çağdaşı olduğu anlaşılan ve İğdedibi’nde medfun  olduğunu söylediği Karaca Ahmet Veli Salis’ten sözedildiğine dikkat çekmektir. Ayrıca yalnızca Karaca Ahmet adında bir başkasını daha anar.

Okuyucuya Sani sözcüğünün ikinci, Salis‘in ise üçüncü anlamına geldiğini hatırlatmak zorundayım. Yani Veli Baba Menakıbnamesi, Karaca Ahmet Veli Salis derken Üçüncü Karaca Ahmet Veli demiş olmaktadır.

Böylece az önce önerdiğim gibi Karacaahmet ismi sözkonusu olduğunda da I., II., III. ve daha sonraki Karacaahmet’lerin varlığını düşünerek bir ayrım yapmanın ne denli gerekli olduğu kendiliğinden anlaşılmaktadır.

Hasılı Karaca Ahmet adını taşıyan pek çok kişiyle karşıkarşıya olduğumuzu, bunların Karaca Ahmet‘in soyundan gelen değişik kuşakları temsil ettiğini bilerek fikir yürütmeliyiz.

Seyit Ahmet Kuçek-i Rıfai (Karaca Ahmet), bence Mahmut Hayrani’nin kardeşi ve Sarı Saltık’ın da derecesini henüz saptayamadığım çok, ama çok yakın bir akrabasıdır. Hacı Bektaş Vilayetname’sine göre, Hacı Bektaş vasiyetini Saru’ya (bence Saru Saltuk olmalı) yapmıştır ki, bu da çok yakın bir akrabalığa işaret edebilir.

Hacı Bektaş adı da benzer şekilde çiftleşir.

Benim vardığım sonuç şudur:

Eğer 13. Yüzyılda Hacı Bektaş diye bilinen biri yaşadıysa, O, Karaca Ahmet (Seyit Ahmet Kuçek-i Rıfai)’in kendisinden başkası olamaz. Daha sonraki bir çağda yaşamış olması halinde ise Safevi Şah Haydar (Bava Mansur, Kalemamsor)’dan başkası olamaz. Nitekim geleneklerde Hacı Bektaş’a ilişkin olarak söylenenlerin bu ikilinin bir bileşkesine tekabül ettiğine tanık olmaktayız. Yeri gelmişken Dersim geleneğindeki Kıncısur’un da Kadıncık Ana (Fatma Bacı)‘nın paraleli olduğuna işaret etmeliyim.

Dersim geleneklerine göre Dersim’in kutbu/kabesi Düzgün Baba (Tujik Baba?, Sultan Baba?)‘nın gerçek adı Şah Haydar’dır. O halde Düzgün Bava ile Safevi Şah Haydar (Bava Mansur, Kalman Sar) bir ve aynı olmalıdırlar. Belki Düzgün Baba (Dolu Baba, Deli Duzgın) durumunda da Karaca Ahmet ve Şah Haydar’ı kombine eden bir figür sözkonusudur. Tam burada bir deyişinde gerçek adının Koca Haydar olduğunu ve Yemen asıllı olduğunu söyleyen Pir Sultan’ı hatırlamak zorundayız. Ben, ünlü Pir Sultan’ın yine Yemen soylu ve seyit olduklarını iddia eden Safeviler’e mensup olup ya Safevi Şah Haydar ya da Şah Cüneyt ile aynı olduğunu düşünüyorum.

Böylece Geç Dersimliler’in ve Alevi geleneklerinin eksenindeki adlar konusunda ne düşündüğümü özetle açıklamış bulunuyorum. Geç Dersim ve Alevi tarihi bu isimler çevresinde döner.

Eğer burdaki saptamalar isabetliyse Alevi tarihi ve Aleviliğin içeriği üzerindeki esrar perdesi kalkmış demektir. O taktirde Alevi tarihini yeni baştan yazmak, yeniden harmanlamak gerekeceği de açıktır.

Yukarıda söylenenler Dersim ve Kızılbaş geleneğindeki Ahmet Yesevi’nin Türk Ahmet Yesevi ile hiç bir alakası olmadığını, Hacı Bektaş’ın Türk olmadığını apaçık ortaya koymaktadırlar.

 

 

Çemişgezek Krallığı

 

Etnik orijini ve Başlangıcı (Saltuklular)

Bu krallığın veya beyliğin tarihi Şerefname’de anahatlarıyla anlatılmaktadır (Bk. Şerefname, s. 188-202).

Şeref Han’ın kaydettiği geleneğe göre Çemişgezek beyleri Erzurum ve dolaylarını yöneten Saltuklu emirlerinden Melik Şah (Melkiş)’ın soyundan gelmedirler ve bu nedenle de Melkişiler olarak bilinmişlerdir.

Şeref Han, Çemişgezek beylerinin atası Melik Şah’ın şeceresini babadan oğula şu şekilde vermektedir:

Kasım, Ali, Emir Salik (Emir Salik Bin Ali Bin Kasım), Melik Muhammed, Cakdaş (Emir Salik’in torunu) ve Melik Şah (Melik Şah Bin Muhammed, ölm. 1202).

Şerefname’de verilen bilgilere göre Çemişgezek beylerinin ceddi olduğu ve Melkiş olarak da çağrıldığı söylenen Melik Şah (Melik Şah Bin Muhammed), Saltuklu tahtına oturduğunda Selçuklular’dan bağımsızlaşma girişiminde bulunmuş, bu yüzden patlak veren savaşta Selçuklu Süleyman Bin Kılıç Arslan tarafından öldürülmüştür (1202).

Bu tarihten sonra Erzen-i Rum (Erzurum) artık Rum Selçukluları’nın egemenliği altına girer.

Ama Şeref Han’ın kaydettiği aynı geleneğe göre, Selçuklular tarafından 1202 yılında öldürülmüş olan Melik Şah (Melkiş)’ın soyundan gelen ve onun gibi yine Melkiş adıyla ünlenen biri kısa zamanda  çevresinde büyük güçler toplayarak 32 kale ve 16 nahiyeyi istila eder ve istila ettiği bu topraklardan meydana gelen Çemişgezek Krallığı’nı kurar.

Şerefhan’ın Çemişgezek beylerinin atası derken kastettiği de açık ki özellikle bu Melik Şah (Melkiş)’tır. Bu tarihten sonra ona bağlı olanlar da onun adıyla Melkişi (Melkişiler) olarak adlandırılır ve 32 kale ve 16 nahiyeden oluşan Çemişgezek beyliği babadan oğula onun soyu tarafından yönetilir (Bk. Şeref Han, Şerefname, s. 188-190).

Ben Malatya ve Harput’un da Memlükler’e tâbi şekilde bir biçimde Melkişiler’in yönetimi altında olduğunu düşünüyorum. Örneğin Doğan Avcıoğlu Memlükler’in vasalı Dulkadırlı Halil Bey’in 1353 yılında Harput’u Melkişiler’in elinden aldığını ve Malatya’yı da tehdit ettiğini yazmaktadır (Avcıoğlu, Türkler’in Tarihi, Beşinci kitap, s. 2194). Bu bilgi Malatya’nın 1300-1381 arasında Danişmendiler’in Malatya kolu olan Sun’ullah-zadeler (Melik Sunullah ailesi) tarafından yönetildiği ile birlikte düşünülmelidir. 1381-1402 arasında Osmanlılar’a, 1402-1516 arasında ise Memlükler’e tabi şekilde Malatya hala Danişmendiler’in bu kolu tarafından yönetilmekteydi. Danişmendiler’in bir kolu da Karesi Beyliği idi.

İlk kez Babai ayaklanmasının önderlerinden Sarı Saltuk’un başlattığı Balkanlar’ın istilasında sonraki yıllarda öncü roller oynamış olan Hacı İlbeyi, Evrenos, Ece Halil ve Gazi Fazıl gibi isimler Karesi general ve amiralleri idi ve başta Ece Halil olmak üzere bunların bir bölümü de Sarı Saltık’ın halifeleriydi. Cevdet Türkay’ın yayınladığı Osmanlı kayıtlarında Dersim’in Şeyh Hasanan (Şah Hasanan) aşiretinin bulunduğu yerler arasında Karesi de vardır. Karesi adıyla Harran’ın eski bir yöneticisinin ve ayrıca Akçadağ’ın eski adlarından biri olarak da karşılaşıyoruz.

Dersim’de Dimetoka’dan geldiğini söyleyen Balaban aşireti çok büyük ihtimalle Sarı Saltuk ve diğer akıncı şefleri eşliğinde Balkanlar’ın fethine katılıp sonraları onun halifesi Ece Halil’le birlikte Karesi üzerinden geri dönenler arasındaydı. Yazıcıoğlu Ali’nin yazdıklarını değerlendirirken Paul Wittek’in sözünü ettiği Karesi geleneğinin ayrıntılı olarak çalışılması bu bakımdan önemlidir.

Saltuklular’ın kökeni ve tarihleri bazı boyutlarıyla henüz yeterince netleşmemiş olmakla birlikte Şerefname’nin yazıldığı döneme kıyasla bugün onlar hakkında daha fazla bilgilere sahibiz.

Saltuklu Beyliği, genel kabullere göre Malazgirt Savaşı sonrasında Türk kaynaklarda Alp Arslan’ın kumandanlarından biri olarak tanıtılan Ebulkasım Saltuk tarafından 1071/2’de kurulmuştur. 130 yıl yaşayan bu beyliğin başlangıçta Büyük Selçuklular olarak da bilinen İran Selçukluları’na, 1140’larda ve 1150’lerde Hemedan başkentli Irak Selçukluları’na, en son Anadolu Selçukluları’na bağlı olduğu kaydedilmektedir.

Saltuk Bey, beyliğin kurucusu ve ailenin başı olarak bilinmektedir.

O öldükten sonra yerine Emir Ali olarak da bilinen ve Saltukname (Saltuk’un Kitabı)’de de kendisine bu adla referans verilen oğlu Ali geçer (ölm. 1123/1124). Journal Asıatıque’nin Haziran 1849 tarihli sayısında (s. 491-498) yeralan Saltuklular’la ilgili bir Fransızca metinde ‘Emir Seif ben Ali ben Casim’ adında bir Saltuklu emirinin de adı geçmektedir (Bk. a.g.y., s. 494).

Sarı Saltuklular’da sık rastlanan Seyfi ve Kasım adlarıdır bunlar.

Gürcü kronikleri Emir Ali’den Artuk olarak sözetmektedirler.

Haçlılar’la sürmekte olan savaşlar ortamında Saltuklu toprakları Gürcüler’in istilasına uğrar (1115-1118). O sıra Saltuklu tahtında bulunan Emir Ali Bin Saltuk, 1121 yılında Mardin egemeni Artukoğlu İlgazi’nin Gürcüler’e karşı seferine katılır.

Onun ölümünü takiben yerine Emir Gazi olarak da bilinen Ziyaeddin Gazi geçer. O da kendisinden önceki Saltuklu emirleri gibi Gürcüler’e karşı savaşır, bu tarihlerde Oltu’ya dek gelmiş olan Gürcüler’e karşı yapılan seferlere katılır ve zafer kazanılmasına katkıda bulunur (1126-31).

Emir Gazi öldükten sonra Saltuklu tahtına yeğeni İzzeddin Saltuk (II. Saltuk) geçer (1132). Saltuklu beylerinin en ünlüsü olan İzzeddin Saltuk’a Gürcü kronikleri Artuk oğlu Saltuk olarak referans verirler. F. Kirzioğlu’nun Kars Tarihi’ne göre Saltuk adını taşıyan ilk kişi odur ve çok ünlendiği için ondan itibaren bu soya Saltuklular adı verilmiştir. Kirzioğlu, İzzeddin Saltuk’un Firuz- Akay adında bir vezirinden de sözeder.

İzzeddin Saltuk; Sökmen emiri II. Sökmen, Demleçoğulları’ndan Fahreddin Devletşah ve Erzen hakimi Togan Arslan ile karşılıklı evlilikler yoluyla akrabalıklar ve ittifaklar kurar.

Ani kentini Gürcüler’e karşı koruyamadığını ve Saltuklular’a bırakmak istediğini söyleyerek İzzeddin Saltuk’u Ani’ye davet eden bu kentin emiri Fahreddin Şeddad onu Gürcü kralı Dimitri’ye ihbar etmiş ve beraberindekilerle birlikte Ani civarında esir edilmesine neden olmuştur. Fakat çok geçmeden İzzeddin Saltuk kendisinin damadı olan Ahlatşahı II. Sökmen ve Mardin Artuklu emiri Necmeddin Alp’ın istenen fidyeyi ödemeleri sonucunda serbest bırakılmıştır. Bu tarihten sonra İzzeddin Saltuk Gürcü kralı Giorgi’nin 1161 yılında Ani’yi işgal etmesi üzerine Ahlatşahı II. Sökmen, Erzen egemeni Devletşah ve Mardin Artuklu emiri N. Alp ve başka bazı beylerle birlikte Ani’yi Gürcüler’den almak amacıyla yapılan yeni bir sefere ve 1163 yılı başlarında yeralan Gürcistan istilasına katıldı.

Kaynaklar yönetimi altındaki halka, özellikle Müslüman-olmayanlara adil davrandığı için İzzeddin Saltuk’tan çok sözederler.

O öldükten sonra yerine oğlu Nasıreddin Muhammed geçmiştir (1168). Irak Selçuklu sultanı III. Tuğrul’a tâbi olduğu söylenen N. Muhammed döneminde de Saltuklu-Gürcü savaşları devam eder.

Daha sonra Saltuklu tahtında Nasıreddin Muhammed’in kızkardeşi Mama Hatun görünür (1190/91). Dersim türkülerinde adı geçen Mama Hatun bu Saltuklu emiresi olmalıdır. Eyyübiler’le ittifak halinde 1191 yılında Ahlat (Ermen)-Şahlar denen Sökmeniler’in elindeki Malazgirt kuşatmasına katılan Mama Hatun, çok geçmeden tahttan indirilip gözaltına alınır ve yerine Nasıreddin Muhammed’in kısaca Melik-Şah olarak da referans verilen oğlu Alaeddin Melikşah geçer (1200/1201).

Bölgedeki Mengücek ve Harput Artuklu beylikleri gibi Melik-Şah döneminde Saltuklu Beyliği de 1202 yılında Gürcistan’a düzenlediği bir sefer sırasında Selçuk Sultanı Rükneddin Süleymanşah (1150-1204) tarafindan ilhak edilir. Bu Selçuk sultanı Erzurum’a vardığında kendisini karşılayan Melik-Şah’ı tutuklatıp hapse attırır ve tüm Saltuklu topraklarını kendi kardeşi Mugisüddin Tuğrulşah’ın yönetimine verir (1202).

Böylece Saltuklu Beyliği son bulur.

(Bk. A. Sevim-Y. Yücel, Türkiye Tarihi, s. 149-151; Kirzioğlu, Kars Tarihi).

D. Avcıoğlu Konya Selçuk sultanlarının Akşehir (Konya) ve Kırşehir’i ikta olarak Erzurum ve Erzincan prenslerine ayırdığına, Kırşehir ve Akşehir iktalarının onlar için yaratıldığına  dikkat çekmektedir (Bk. Avcıoğlu, Türkler’in Tarihi, Beşinci kitap, s. 2092-2093).

Saltuk ve Artuk (Artık) adları Gürcü kroniklerinde birbiri yerine kullanılmaktadır.

Esas sahaları bugünkü Mardin, Diyarbakır, Elazığ, Urfa, Siirt ve Dersim olmakla birlikte Kuzey Irak (Musul) ve Kuzey Suriye (Halep)’ye dek sarkan Artuklular (1098-1409)’ın en ünlü isimleri onlara adını veren Artuk (Artık) ile bu hanedanlığın iki dalının kurucuları olan Artuk (1086-91)’un oğulları İlgaazi ve Sokman (Sökmen)’dırlar. Artuk’un torunu Belek de hayli ünlenmiştir.

Daha sonra Danişmendiler’e bırakılmış olan toprakların gerçekte ilk olarak Artuk tarafından fethedildiği kaydedilmektedir. Danişmendname’de Artuk’un öyküsü de ayrıntılı olarak anlatılmaktadır.

Artuk adı ile Artuşi (Hartuşi) aşiret federasyonunun ve Ermenistan Artsrunileri’nin adları arasındaki benzerlik dikkat çekmektedir.

Bazı kaynakların Saka orijinli Döğer (Tuhar) aşiretinden olduklarını söylediği Artuklu hanedanının atası ve Artuk’un babası Eksik (Eksük)’ün adı ise Kırmanciye (Ermenistan)’nin büyük evlerinden biri olan Kamsarakanlar’ın ceddi Kam-Sar (Kem-Sar, Eksik Baş)’ın adını hatırlatıyor. Bir rivayete göre ona Kem-Sar adı bir çarpışmada başından yaralandığı için verilmiştir. Kamsarakanlar, Pehleviler (Partlar)’in bir kolu idiler.

Bazen Sanduk şeklinde karşılaştığımız Saltuk adı ise Tzan (Sani, Çan) etnik adıyla bağlantılı olabilir.

Kısacası, Artuklular’la  Saltuklular’ın gerçekte Dersim’in eski halk tabakasına, yani Sinler (Saniler, Mamakanlar)’le Partlar’a mensup olmaları mümkündür.

Nitekim Kirzioğlu’nun aktardığı bir gelenekte Sultan Melik Saltuk, Melik Mengücek ve Melik Fahreddin kardeş olarak gösterilmekte olup Çanestan’dan geldikleri söylenmektedir. Kirzioğlu, Tevarih-i Cedid-i Mirat-ı Cihan adlı bir kaynakta Saltuklular’ın Pasin-Erzincan-İspir bölgelerine daha M.S. 941-942 yılında geldiklerinin kaydedildiğini de aktarmaktadır.

Saltuklular’la Akkoyunlular arasında en azından Çemişgezek beyliği peryodunda karşılıklı evlilikler ve akrabalıklar kurulduğunu biliyorum. Ama Kirzioğlu’nun çok kesin ifade etmese de Evliya Çelebi’nin dediklerinden hareketle Saltuklular’ın Akkoyunlular’dan geldiği şeklindeki görüşünü  ikna edici bulmuyorum.

Dersim’deki Sağman adının Artuklular’ın bir kolu olan Sökmeniler’den kalma olduğu sanılmaktadır. Sökmeniler, adlarını Artuk’un büyük oğlu Sokman (1091-96)’dan almaktadırlar.

1085-1112 yılları arasında Çubukoğulları’nın yönetiminde bir Dersim Beyliği oluşmuştur. Bu beyliğin merkezi kaynaklarda bazen Harput, bazen de Çemişgezek olarak görünür. Dersim Beyliği, 1112 yılında Çubukoğulları’nın elinden çıkarak Artuklu Belek Bey’in yönetimi altına girer.

Belek (Balak), Sokman’ın yeğenidir.

1124 yılında Belek öldürüldükten sonra onun prensliği başlangıçta Hasankeyf emiri olan amcası Sokman (ölm. 1104)’ın oğlu Rukn al-Dewle Daud’un eline geçer ve bu tarihten sonra onun soyundan emirlerce, yani Artuklular’ın Sökmeniler dalı tarafından yönetilir. Daud’un 1124 yılında Palu’yu da kendi topraklarına kattığı kaydedilmektedir.

Enc. Of Islam’da verilen listeye göre Harput ve Çemişgezek’i yöneten Sökmeni emirleri Rukn al-Dewle Daud, Kara-Arslan, İmad al-Din Ebu Bekr (1185-1203), Nizam al-Din İbrahim (?), Hızır (Hıdır) ve Nur al-Din Artuk-Şah’dırlar.

Yılmaz Öztuna, Sökmeniler’in Harput dalının kurucusu olarak gösterdiği İmad al-Din Ebu Bekr’den sonraki adları onun oğlu II. Ebu Bekr ve II. Ebu Bekr’in oğlu Ahmet şeklinde daha farklı vermektedir.

1234 yılında Selçuklular Harput Beyliği’ne de elkoyarlar.

Böylece  Saltuklular’ın Çemişgezek Beyliği’ni kurdukları tarihten önce Çemişgezek’in bir dönem boyunca Artuklular’ın Harput dalı olarak adlandırılan Sökmeniler’in yönetiminde olduğu ve onlardan Selçuklular’a geçtiği anlaşılmaktadır.

Bu bilgilerin ışığında Sağman adının Sökmeniler’in Dersim Beyliği döneminden kalma olduğu söylenebilir.

Yılmaz Öztuna, Devletler ve Hanedanlar adlı kitabında ilk başkentleri Erzurum olan ve bir keresinde bugünkü Erzurum’un yanısıra Kars, Artvin, Tortum, Bayburt, Tercan, Micingerd, İspir, Pasinler, Oltu, Gümüşhane ve Rize illerini içine alacak denli yayılmış olan Saltukoğulları (1071-1202)’nın yöneticilerini ve yönetim dönemlerini kısmen farklı vermektedir:

Saltık (Artık) Bey, Ebu’l-Kasım Saltık bin Saltık/Artık (1071?-1102), Melik Ala’üd-Din Ali (1102-1145), Melik İzzü’d-Din Saltuk II (1145-1174, bacısı Şah-Banu, Ermen-Şah ünvanlı II. Sökmen ile evliydi), Melik Nasırü’d-Din Mehemmed/Mehmet (1174-1185?), Melik Rüknü’d-Din Melik-Şah (1185?-1202).

(Öztuna, a.g.e., s. 40).

Kirzioğlu, Melik Nasıreddin Mehmet’in adını Muhammed Kızıl-Arslan (1174-1200) olarak da yazar. Bu listedeki sonuncu isim olan onun oğlu Melik Şah (Kirzioğlu’nda Ala’üddin Melikşah), Melik Tuğrul-Şah bin Kılıç Arslan II tarafından öldürüldü, böylece Erzurum Anadolu Selçukluları’nın yeni bir kolunun (Erzurum dalı) eline geçti.

Öldürülen Saltuk emiri Melik Şah’ın Mıcıngert adıyla bilinen Sarıkamış-Pasinler arasındaki bölgenin beyi olan Ebu Mansur Muzafferi’d-Din Ergin Basat (Pusat?Vasak?) Bey (ölm. 1250?) adında bir kardeşi kaydediliyor. Kirzioğlu’nda Mıcıngerd, Aşağı Pasin’in merkezi olarak tarif edilir. Şerefname’de Çemişgezek’e bağlı gösterilen ve bazı kaynaklarda Mazgirt olarak yorumlanan Mıcıngerd gerçekte Aşağı Pasin bölgesinin merkezidir.

Öztuna’nın verdiği bilgilere göre Çemişgezek Beyleri (1287-1515), işte bu Ebu Mansur Muzaafferiddin Ergin Basat Bey’in  oğlu olduğu sanılan Alaüddin Ali Bey (ölm. 1287)’in soyundan gelmedirler (Bk. Öztuna, a.g.e., s. 42).

Kirzioğlu’na göre ise Selçuklular’ın Erzurum’u ele geçirmesi üzerine Erzurum’dan Dersim balkanlıklarına çekilip Çemişgezek Beyliği’ni kuran kişi Nasıreddin Muhammed (Muhammed Kızıl-Arslan)’in oğlu Ala’üddin Melikşah (Ali Şah, 1200-1202)’tır.

Böylece Erzurum’u yitiren Saltuklular’ın bir kolu Çemişgezek’te Melkişiler adı altında devam eder. Kirzioğlu’nda Alaüddin Melikşah’ın Ebu Mansur adında bir oğlundan da sözedilmekte ve Saltuklular’ın bir kolunun da Erzurum sınırında onun yönetimi altında varlığını sürdürdüğü kaydedilmektedir. Bu kol Çemişgezek Kırallığı’nın Mıcıngert dalı olsa gerektir.

Açık ki, Saltuklular konusunda henüz yeterli bilgilere sahip değiliz. Farklı yazarlar kısmen farklı isimler, şecereler ve tarihler vermektedirler.

Bu nedenle Şerefhan’ın Çemişgezek Beyliği’ni kurduğunu söylediği Melik-Şah’ın yukarıdaki alternatif isimlerden hangisi (1287’de öldüğü söylenen Alaüddin Ali Bey mi, yoksa Nasıreddin Muhammed’in oğlu Ala’üddin Melikşah mı) olduğu konusunda şu anda kesin konuşamıyorum.

Bu durum Çemişgezek Beyliği’nin başlangıcını da belirsiz kılmaktadır. Ama herhalükârda Çemişgezek Beyliği’nin 13. Yüzyılda doğduğu kesindir. Şerefhan’ın anlatımına daha uygun görünen Kirzioğlu’nun görüşü temel alınırsa 13. yüzyılın başında, çok daha taraflı davranan pek güvenilir bulmadığım Öztuna’nın dediklerine göre de 13. yüzyıl sonlarında doğmuş olmalıdır.

Yeri gelmişken Saltuklular’dan bu yüzyılın en ünlü isminin Sarı Saltık olduğuna dikkat çekmek zorundayım. Şerefhan’ın Melik-Şah dediği kurucunun Sarı Saltık olabileceği ihtimali üzerinde de durmak gerekir. Saltukname adı verilen eserde anlatılanlar belki de Saltuklu ve Çemişgezek beyliklerinin öyküsüdür.

 

Çemişgezek Beyleri

Öztuna, adı geçen kitabında Çemişgezek beylerinden adları bilinenlerin listesini Şerefname’ye dayanarak kronolojik düzende ve babadan oğula şu şekilde vermektedir:

Şeyh Bey: Karakoyunlular’a tâbi.

Yalman Bey: Akkoyunlu Uzun Hasan’a tâbi.

Şeyh Hasan Bey: (…)

Hacı Rüstem Bey: Şah İsmail’e tâbi olduğu için 1514 yılında Yavuz Selim’in emriyle idam edildi.

Pir Hüseyin Bey (1514-1543): Çemişgezek’in Osmanlılar’a tâbi ilk sancak beyi. O ölünce sancağı Mıcıngert, Pertek ve Sakaman olarak üç küçük sancağa ayrılarak 16 oğlundan üçü arasında payedildi, geri kalan oğullarına ise zeametler verildi (Bk. Öztuna, a.g.e., s. 516).

Ben Şerefname’yi M. E. Bozarslan’ın Türkçe çevirisinden inceledim.

Şimdi Şerefname’de adları verilen Çemişgezek beylerini ve onlar hakkında verilen bilgileri kendi anladığım şekilde özetleyeceğim. Ayrıca  Şeref Han’ın dediklerine başka kaynaklardan bilgileri de ekleyerek olayları ve isimleri elden geldiğince bir kronolojiye oturtmaya çalışacağım:

 

Melik Şah (Melkiş)

Saltuklular’dan olan Çemişgezek Beyliği’nin kurucusu ve ilk yöneticisi. O’nun soyundan olan sonraki Çemişgezek beyleri Şerefname’ye göre bu beyliğin topraklarını Moğol Cengiz Han, Timur ve Karakoyunlu Kara Yusuf gibi büyük fetihçiler zamanında bile ellerinden çıkarmamışlardır. Ancak Uzun Hasan  (yönetim dönemi: 1466-1478) zamanındadır ki Çemişgezek Hırbendelu aşireti dolayımıyla bir süre için Akkoyunlular tarafından emir Şeyh Hasan’dan alınmış, ama çok geçmeden istilacı Akkoyunlular ülkeden çıkartılmıştır.

 

Şeyh Bin Emir Yalıman (Belan) (1389?-1402/1460?)

Şerefname’ye göre bunun zamanında İran’da yönetim Akkoyunlu Uzun Hasan’a geçti.

Benim düşünceme göre Y. Öztuna bu adı yanlış ele alıyor. Burdaki yazım şekli doğruysa, yani çeviride hata yoksa,  benim anladığım kadarıyla burada aynı zamanda Belan (Dersim geleneği ve aşiret adlarına bakılırsa BalBalan olmalı) adıyla bilinen veya adı bu şekilde de söylenen Emir Yalman diye biri ve bir de sadece Şeyh olarak bilinen onun bir oğlu var. Burdaki Şeyh, Dersim geleneğinde Şeyh Hasan’ın kardeşi Seyit olarak anılan kişi veya Seyit diye anılanlardan biri olabilir. Öyle anlaşılıyor ki, önce babası Bal (Yalman, Balan), sonra da kendisi yönetmiştir.

Dolayısıyla gerçekte Balan (Yalman) ve Şeyh (Seyit) adlarında birbirini izleyen iki emir sözkonusudur gibi. Şerefname’ye göre Pir Hasan’ın 16 oğlundan birinin adı da Yalman’dır ve onun bu adı Yaman ve Süleyman şeklinde de yazılmaktadır. Buna bakarak Emir Yalman’ın adının bu şekiller altında da geçebileceğini düşünmek gerekir.

Benim ulaşabildiğim verilere göre, Emir Yelman, Timur’un 1393-94 Anadolu seferinde vasalı gibi göründüğü Erzincan emiri Mutahharten (Tahirten) ile birlikte Timur’la görüşerek bağlılık bildirir (1394).

1389 yılında Yelman’ın Erzincan emiri Mutahharten ile Akkoyunlu Ahmet arasında iki tarafı barışa ikna etmek için arabuluculuk yaptığı kaydedilmektedir. Yelman, Timur ile Bayezid arasında 1402 yılında yapılan savaş sırasında hala Çemişgezek emiri olup Timur’a tâbidir. Bunu Timur’un 1402 yılı ilkbaharında I. Bayezid’e gönderdiği ültimatom niteliğindeki dördüncü mektubundan anlıyoruz. M. Halil Yınanç Emir Yelman’dan “Çemişgezek ve Dersim havalisi hükümdarı” olarak sözeder (Bk. Prof. Dr. Yaşar Yücel, Anadolu Beylikleri Hakkında Araştırmalar, cilt II, s. 162, 195, 272, 276, 296; M. H. Yınanç, İslam Ansiklopedisi I. Bayezid Maddesi).

Çemişgezek’te Yelmaniye Camisi olarak bilinen ve üstündeki yazıtta Timur döneminde Taceddin Yalman (Taceddin Yalmak) tarafından yaptırıldığı kaydı bulunan caminin işte bu Emir Yalman tarafından yaptırıldığını ve böylece onun tam adının da Taceddin Yalman olması gerektiğini düşünüyorum.

 

Şeyh Hasan (Birinci Şeyh Hasan, 1460?-1473?)

Şerefname’ye göre bunun zamanında Akkoyunlu Uzun Hasan Hırbendelu Türkmen aşiretiyle Çemişgezek  Beyliği’ni istila ettirdi ve beyliği Şeyh Hasan’ın elinden aldı.

Harput Yollarında adlı kitabının ikinci cildinde İshak Sunguroğlu, Çemişgezek’in 14. Yüzyıl başlarında Akkoyunlu Kara Yülük Osman tarafından ele geçirildiğini yazmaktadır. Doğan Avcıoğlu ise bu istilanın 1461 yılında yapıldığını söylemektedir. Bazı kaynaklara göre de bu istila Timur Anadolu’dan gittikten sonra, 1433 yılında yeralmıştır. Bir görüşe göre Kara Yülük Osman Çemişgezek’i Pir Hüseyin Bey’den ele geçirmiştir.

Böylece Dersim Akkoyunlular’ın yönetimi altına girer.

Şerefname’ye göre  Şeyh Hasan büyüyünce düşmanı kovup ülkesini ve yönetimi geri aldı.

Başka kaynaklardaki bilgilere göre Fatih (1444-1481) ile Uzun Hasan arasındaki savaş sırasında Çemişgezek emiri bu Şeyh Hasan’dır. Uzun Hasan’ın annesi ünlü Sare Hatun ile birlikte Akkoyunlu Uzun Hasan tarafından elçi olarak Fatih’e gönderilmiştir. Daha doğrusu o, gönderilen elçi heyetinin başkanıdır. Bu olay Fatih’in Trabzon Rum İmparatorluğu (Komnenler) üstüne seferi sırasında, yani 1461 yılında cereyan eder. Fatih’in Şeyh Hasan ve Sare Hatun’a hürmet ve itibar gösterdiği kaydediliyor. Sare Hatun (Sara Hatun) Trabzon’un kendi gelini Despina’ya ait olduğunu söyleyerek Fatih’i seferinden vazgeçirmeye çabalar.

İdrisi-i Bitlisi de bu olaydan sözetmektedir. Erzincan ve Kemah dağlarına çekilen Akkoyunlu Uzun Hasan’ın Osmanlı kuvvetlerine sık sık akınlar yaptığı, onun amcasının oğlu Hurşit Bey’in Munzur Dağı’nda Gedik Ahmet Paşa kumandasındaki Osmanlı kuvvetlerini pusuya düşürdüğü de kayda geçmiş bilgilerdir (Bk. Y. Yücel, a.g.e., cilt I, s. 225-226).

Bazı kayıtlarda Sare Hatun ile birlikte Fatih’e elçi gönderilen Çemişgezek emirinin adı Şeyh Hüseyin olarak verilir. Böylece Çemişgezek emiri Şeyh Hasan’dan bazen Şeyh Hüseyin olarak da sözedildiğini öğreniyoruz.

Tam burada ünlü Akkoyunlu sultanı Uzun Hasan’ın annesi Sare Hatun’un bir ihtimalle Çemişgezek emiri bu Şeyh Hasan’ın bir yakını, belki bacısı veya muhtemelen kızı olduğunu düşündüğümü not etmek istiyorum.

Dersim’in Şeyh Hasan-Seyit geleneğinde Akkoyunlu Uzun Hasan ile Şerefname’de Saltuklular soyundan oldukları söylenen Çemişgezek emirleri iki Hasan’ın karıştırılıyor olmasının önemli bir nedeni bence bu tür çok yakın akrabalıklardır. Çünkü Sare Hatun’un Çemişgezek emiri Şeyh Hasan’ın kızı olması halinde, Dersim’li Şeyh Hasan Akkoyunlu Uzun Hasan’ın dedesi konumuna girer.

Mazgirt merkezinde içinde Uzun Hasan’ın kızkardeşi Elti Hatun, Uzun Hasan’ın annesi (Sare Hatun) ve Uzun Hasan’ın bir yeğenine ait oldukları söylenen üç mezarın bulunduğu Elti Hatun Türbesi’ne adını veren Elti Hatun, Sare Hatun’un kızı, dolayısıyla tahminim doğruysa Çemişgezek emiri Şeyh Hasan’ın torunu olabilir. Jandarma Umum Kumandanlığı’nın yayını olan Dersim adlı kitapta Nazımiye merkezinde aynı adı taşıyan bir türbeden bahsedilmekte ve Elti Hatun’un  Karakoyunlu hükümdarları ailesinden olduğu öne sürülmektedir.

Akkoyunlu Uzun Hasan’la Saltuklu soyundan Çemişgezek emirleri Hasan’lar benim görüşüme göre sadece gelenekte değil iki dünyanın ikisinde de birbirlerine karışmış görünmektedirler.

 

Sohrab Bey  (1476?-?)

Suhrab Bey Bin Şeyh Hasan’dır. Şeyh Hasan’ın oğlu ve halefidir. Minorsky, onun adını Mansur Suhrab Bey olarak tespit eder ve 1478 yılında babası Uzun Hasan’ın yerine geçen Akkoyunlu hükümdarı Halil’in onun kızı veya bacısıyla evli olduğunu söyler. Akkoyunlu Halil’in İran’da Fars eyaleti emiri iken 1476 tarihinde  Band-i Mir civarında Fars’taki ordu birliklerini denetlediği bir geçit töreninde Mansur Suhrab da yeralmıştır. Bu resmi geçide ilişkin kayıtlarda Mansur Suhrab’dan Büyük Emir diye sözedilir (Bk. Minorsky, A Civil and Military Review İn Fars İn 1476).

 

Hacı Rüstem Bey (ölm. 1514)

Sohrab’ın oğlu ve halefidir. Fatih Sultan Mehmet’in 1474 yılında Kemah Kalesi üzerine seferi ve Akkoyunlu Uzun Hasan ile savaşı sırasında Kemah’ın Fatih’e teslim edilmesine engel olan kişiydi. Bu olayın doğru tarihi 1473 olmalıdır. Uzun Hasan, Fatih Mehmet’le 1473’te yaptığı Otlukbeli Savaşı’nda yenik düştü ve 1478 yılında öldü.

Kemah’ı uzun süre Hacı Rüstem yönetti.

Şerefname’ye göre İran’da Şah İsmail Safevi’nin ortaya çıkması bu Çemişgezek beyinin dönemine rastlar. Şah İsmail, “Kızılbaş beylerinden Nur Ali Halife”yi (Dersim geleneğindeki Seyit Ali ile kıyaslanabilir) Çemişgezek’i istilaya yollar. Hacı Rüstem Çemişgezek’i bir savaş olmadan Kemah’la birlikte Nur Ali Halife’ye bırakıp Şah İsmail’e gider ve kendisine Irak’a bağlı bazı kesimlerin yönetimi verilir (Irak ve Isfahan yöresinde). Şeref Han’a göre Çemişgezek aşiretleri baskıcı bir yönetim kuran Nur Ali Halife’ye karşı ayaklanıp Hacı Rustem’i geri çağırırlar. Ama bu olay Çaldıran Savaşı sıralarına  denk gelir. Hacı Rustem, Çaldıran Savaşı (1514)’nda Şah İsmail’in yanında savaştı. Yenilgiden sonra Yavuz Sultan Selim’le görüşmeye gittiğinde, kendisi, torunu ve kendi aşireti Melkişiler’in reislerinden 40 kişi ile birlikte (kırk Melkişi) öldürüldü.

 

(Kesinti: Nur Ali Halife’nin yönetim  dönemi, ölm. 1512/1514?): (…)

 

 

 

 

Pir Hasan (Pir Hüseyin, İkinci Şeyh Hasan, 1514-1543/1544)

Hacı Rüstem’in oğlu. Şeref Han, bu Çemişgezek emirinden bazen Pir Hüseyin, bazen de Pir Hasan (‘Pir Hasan Bin Hacı Rüstem Bey’, s. 193) diye sözeder. Dersim geleneği ile birlikte düşündüğümüzde gerçek adının Pir Hasan olduğu kesindir.

Önemsiz gibi görünen bu ayrıntı bence Dersim geleneğindeki Şeyh Hasan’ın kimliği bakımından çok büyük önem taşımaktadır. Çünkü bu Pir Hasan, benim görüşüme göre Şeyh Hasananlılar’a adını veren ve Irak’tan ülkesine geri dönüşü gelenekte yanlış şekilde bir göçe öncülük ettiği tarzında yorumlanan Dersim geleneğinin ünlü Şeyh Hasan’ıdır.

Geleneğimizi  iyi anlamak için onun Şerefname’de anlatılan aşağıda özetlediğim burdan sonraki öyküsü iyi izlenmelidir:

Pir Hasan; babası ve oğlu (en büyük oğlu Halid Bey olmalı bu) Yavuz Selim tarafından öldürüldüğü zaman kendisi Irak’ta bulunuyordu. Olayı duyar duymaz Mısır Memlük Sultanı’nın hizmetine girmek ve Mısır’a iltica etmek için hemen yola çıktı (geleneğimizdeki Mısır seyahatidir bu).

Yavuz zamanına kadar Mısır’ın Anadolu’da hayli etkin olduğunu hatırlatmak zorundayım.

Pir Hasan ilkin Malatya’ya geldi ve orada Mısır Memlükleri’ne bağlı Malatya valisi Memay Bey ile görüştü (geleneğimizdeki Irak’tan Mısır’a gidiş ve Malatya’ya göçtür bu).

Memay Bey’in tavsiyesi üzerine Mısır’a gitmekten vazgeçip o sıra Amasya’da bulunan kendi babasının ve oğlunun katili Yavuz Sultan Selim’le görüşmeye karar verdi.

Şeref Han’ın Memay Bey dediği başka kaynaklardan biliyorum ki Mamay Haseki’nin ta kendisidir. Bu adam daha 1490’larda Mısır Memlük sultanının elçisi olarak Osmanlı padişahına yollandığında tutuklanan ama olaylar çıkınca 1491 yılında serbest bırakılan aynı adamdır. Memlükler’in Malatya yöneticisi olarak kaynaklarda ondan bahis vardır (Bk. Y. Yücel, a.g.e., cilt I, s. 210).

Pir Hasan’ın tüm olan bitene rağmen Yavuz’a başvurması ve cesareti nedeniyle Çemişgezek Beyliği kendisine bırakıldı. Bunun üzerine Pir Hasan bir ordu toplayarak Çemişgezek’e gitti (geleneğimizdeki Malatya’dan Dersim’e göçtür bu).

Pir Hasan o sırada Çemişgezek’i hâlâ elinde bulunduran Nur Ali Halife’yi Takır Yaylağı denen yerde kanlı bir savaşın ardından yenilgiye uğrattı ve öldürttü, böylece ülkesini ve beyliğin yönetimini geri aldı.

Nur Ali Halife’nin Şeref Han’ın yazdığı gibi Pir Hasan tarafından öldürüldüğü doğru görünmüyor. Çünkü başka kaynaklarda Nur Ali Halife’nin Koyulhisar’da Şah İsmail adına başlattığı ve Sivas’ı kuşattığı ayaklanma sırasında 20 Temmuz 1512 yılında öldürüldüğü belirtiliyor.

Pir Hasan, tam 30 yıl (1514-1543/1544) yönettikten sonra geride 16 erkek çocuğu bırakarak öldü.

Çemişgezek girişinde yanlışıkla Uzun Hasan’a ait gösterilen ve bu nedenle Uzun Hasan Türbesi olarak bilinen türbe bana göre kesinlikle Çemişgezek emirlerinden Birinci Şeyh Hasan’a veya burada anlatmakta bulunduğum İkinci Şeyh Hasan (Pir Hasan)’a ait olmalıdır. Çünkü Akkoyunlu Uzun Hasan’ın mezarının Tebriz’de olduğu bilinmektedir.

Pir Hasan’ın onaltı oğlunun adları Şerefname’de şöyle verilmektedir:

Halid (Çaldıran’dan hemen sonra dedesi ile birlikte Yavuz Selim tarafından öldürülen olmalıdır), Muhammedi (Mıcıngerd sancak beyi, onun Mustafa, Zülfikar, Sohrab ve Elkas adlı oğullarının adları verilir), Rüstem (Pertek sancak beyi, oğulları Baysungur, Muhammed ve Ali’nin adları verilir), Yusuf (erkek çocuğu olmadığından öldüğünde mirası Muhammedi’nin dört oğlu arasında payedildi), Pilten (Kanuni zamanında Mıcıngerd sancak beyi, onun Ali, Cihangir, Osman ve Kel Ahmet adında dört oğlu ile bunlardan Ali’nin Haydar, Allahverdi ve Pilten adlarında oğullarının adları bilinmektedir), Keykubad (Yemen’e gidip döndükten sonra geride Hüseyin, Mesih, Zahidi ve İslam adlarında dört oğul bırakarak öldü), Behlül (Behlül’ün Muhammedi adında bir oğlu ve bu Muhammedi’nin de Elvend, Oruç ve Ahmet adında üç oğlunun adları bilinmektedir), Muhsin (İbrahim, Cafer, Şeyh Hasan, Murat ve Vaybe Sultan adlarında çocukları bilinmektedir; M. Nuri Dersimi’nin Dersim geleneğindeki Şeyh Hasan olduğunu iddia ettiği burda adı geçen kişidir), Yakup (Ferh, Dündar ve Babür adında üç oğlu vardı), Ferhşad (Muhammedi’den sonraki Mıcıngerd sancak beyi, Hüseyin ve Halil adlarında iki oğlu vardı), Ali, Külay veya Gülabi (Serdar Mustafa Paşa’nın Şirvan seferine katıldı, Çıldır Savaşı’nda öldürüldü, onun Muhammedi, Muhammedi’nin de Ali Han adında bir oğlu bilinmektedir), Keyhüsrev (Sağman sancak beyi, Salih-Kasım-Ömer adlarında üç oğlundan ve bunlardan Salih’in de Keyhüsrev adında bir oğlu ile adları bilinmeyen iki diğer oğlundan sözedilir), Keykavus (Mansur adında bir oğlu kaydedilir), Perviz (Haydar adında bir oğlunun adı verilmektedir) ve Yalman (adı bazen Yaman ve Süleyman olarak da geçer, 1597’de hâlâ yaşıyordu).

Çemişgezek’teki  “Ferruh-Şad Bey Türbesi”, benim görüşüme göre kesinlikle Pir Hasan’ın 16 oğlundan Mıcıngerd sancağının ikinci beyi Ferhşad’a aittir. Burada onun adı Ferruh-Şad olarak bölünmüştür.

Pertek ilçesindeki Bay Sungur Camisi (Yukarı Cami) ise çok açıktır ki Şerefname’nin yazıldığı 1597 yılında hâlâ Pertek sancak beyi olan Pir Hasan’ın torunu Baysungur’un adını taşımaktadır. Sağman Camisi ise Pir Hasan (Pir Hüseyin de denir ona)’ın torunu ve Keyhüsrev’in oğlu Sağman sancağının ikinci beyi Salih tarafından yaptırılmıştır.

Çemişgezek emirlerinin Safevi yandaşlığı (Kızılbaşlığı) kesindir. Buna rağmen camiler yaptırmaları farklı nedenlerden veya zorlamalardan kaynaklanabilir.

Şeref Han’ın Saltuklular’dan geldiklerini kaydettiği Çemişgezek emirlerinin yapıtlarının neredeyse tamamen Akkoyunlular’a maledilmesi gibi bir durumla karşı karşıyayız. İlginçtir ki, adı Dersim türkülerinde, yer ve köprü (Pırdê Mama Xatunê) adlarında hâlâ yaşayan Saltuklu emiresi ünlü Mama Hatun da Akkoyunlular’a maledilmektedir.

Bu durum Akkoyunlular’la Saltuklular arasında gerilere dayalı yakın ilişki ve ittifaklara işaret olabileceği gibi, ortak orijinden olmalarının bir sonucu da olabilir.

Saltuklular’la Akkoyunlular’ın bir ve aynı etnik gruba mensup olmaları olasılığını tamamen dışlamıyorum, ama şu anda bu konuda beni ikna eden yeterli kanıt da göremiyorum.

Örneğin Dersim geleneği Şerefname’nin Saltuklular’dan geldiklerini söylediği Çemişgezek emirler ailesini (Melkişiler), dolayısıyla Saltuklular’ı da Safeviler’le ilişkilendirmektedir. Bu durumda geleneğimizde her ikisi de Şeyh Hasananlılar (Şah Hasananlılar) kapsamına sokulan Saltuklular ile Akkoyunlular arasında bir karışma yaşandığını ve bu kaynaşma sürecinin zamanla  ikisi arasında bir ayniyet kurulmasına yolaçtığını düşünmek gerçeğe daha uygun düşebilir. Çünkü geleneğimizde cedlerinin Khalemamsor (Kırmızı Elbiseli), yani benim düşünceme göre Safevi Şeyh Haydar olduğu söylenen Seydanlılar’ın bile Şeyh Hasananlılar genel adı altında ele alındıklarını görmekteyiz.

Pir Hasan (1514-1543)’ın ölümünden sonra oğulları birbirine girdiler ve anlaşmazlığın çözümü için Kanuni Sultan Süleyman’a başvurup beyliğin bölünmesine sebep oldular.

Böylece Pir Hasan, birleşik Çemişgezek Krallığı’nın son hükümdarı oldu.

 

Bölünmeden Sonraki Durum

Pir Hasan’ın ölümünü takiben oğulları arasında patlak veren anlaşmazlık üzerine Çemişgezek Beyliği ilkin Mıcıngerd (Pasinler-Sarıkamış arasındaki bölge) ve Pertek olmak üzere iki küçük beyliğe bölündü. Sonra bunlara Sakaman (Sağman) da eklenince ortaya üç sancak çıktı. Çemişkezek merkez sancağı ise bu bölünme sırasında Osmanlı yönetimi ve mülkiyetine geçti. O da dahil edilirse bu sıralarda eski Çemişgezek krallığı dört parçaya ayrılmış olmaktadır. Bunlardan üçünün yönetimi Melkişiler’in üç dalının elinde kaldı.

 

Mıcıngerd Dalının Beyleri

Bu kolun ilk beyi Pir Hasan’ın büyük oğlu Muhammedi’dir. Kanuni döneminde ve sadece bir yıl yönetti. O öldükten sonra yerine kardeşi Ferhşad geçti, ama diğer kardeşleri tarafından öldürüldü. Bu olay üzerine bir kesinti yaşandı. Bu kesinti sırasında Mıcıngerd sancağı Erzurum Beylerbeyi Arnavut Sinan Paşa’nın kardeşi Kasım’a verildi. Ama daha sonra Muhammedi ve Ferhşad beylerin bir diğer kardeşleri olan Pilten atandı bu göreve. Pilten, bu sırada Serdar Mustafa Paşa’nın Şirvan seferinden dönmekteydi ve Mıcıngerd sancağına giderken Tercan’da öldü. Yerine büyük oğlu Ali geçti. O’nun yönetimi III. Murat zamanına rastlıyor. Daha sonra Ali’nin yerine yönetmeye fırsat bulamadan ölen büyük oğlu Haydar, Haydar’ın yerine de Allahverdi Bey geçmiştir. Şerefname’nin yazıldığı 1597 yılında sancağın başında o vardı.

 

Pertek Dalının Beyleri

Pertek sancağının ilk beyi Pir Hasan’ın ikinci oğlu Rüstem Bey’dir. Kanuni zamanında ve uzun yönetti. O’ndan sonra da bu sancağın yönetimi oğlu Baysungur’a düştü. 1597’de Baysungur hâlâ yaşıyordu ve kendi sancağını yönetmenin yanısıra amcalarının oğullarıyla birlikte Çemişgezek aşiretlerinin başkanlığını yapıyordu.

 

 

 

 

Sağman (Sakaman, Seqeman) Dalının Beyleri

Sağman’ın ilk beyi Pir Hasan’ın oğlu Keyhüsrev’dir. Uzun yönetti. Kendisinden sonraki Sağman beyi oğlu Salih, daha sonra kardeşi Salih’i öldürüp sancağın yönetimini ele geçiren Ömer, en son ise intikam olarak Ömer’i öldürüp yönetimi kendi ellerine alan Salih’in büyük oğlu Keyhüsrev’dir.

1597’de Sağman sancağını hâlâ Keyhüsrev yönetiyordu.

 

Çemişgezek Beyliği’nin Akıbeti

Şeref Han, Melkişiler’in Kırmanciye’de (o ‘Kürdistan’ der) büyük ihtişamları, taraftarlarının ve hizmetçilerinin çokluğuyla ün yaptıklarını, onlardan bin kadar ailenin Safevi şahlarına katıldıklarını ve bir kısmının da Şah’ın muhafız subayları arasında yer aldıklarını yazmakta, bunlardan bir bölümünün Safevi imparatorluğunun çeşitli eyaletlerinde bağımsız yöneticiler haline geldiklerine işaret etmektedir.

Bunlara Horasan’da bir Çemişgezek bulunduğu da eklenmelidir.

O’nun yazdığına göre genişlik ve önem bakımından Melkişiler’in ülkesi uzak yakın herkesçe Kürdistan (Kırmanciye anlayın) özel adıyla tanınmış, öyle ki berat ve emirnamelerde ve diğer sultanlık belgelerinde ‘Kürdistan’ adı geçtiği zaman bundan yalnızca Çemişgezek anlaşılmıştır.

Geçmişteki bu büyüklüğüne ve ününe rağmen 13. yüzyılda doğmuş olan Çemişgezek Krallığı paylaşılıp parçalanmak suretiyle giderek etkisizleşir ve ondan doğan beylikler Tanzimat’a kadar şöyle ya da böyle varlıklarını sürdürürler.

Tanzimat sonrasında ise yeni bir döneme girilir.

 

Ana Bileşenleriyle Dersimliler’in Kimliği

Eski Dersimliler’in yazılı tarihin Mamakan, Part ve Sasani adlarıyla tanıdığı toplulukların bir sentezi olduğunu birçok kez ifade ettim.

Geç Dersimliler ise, tekrar söylersek, geleneğe yansıyan temel öğeleri itibariyle, Saltuklular (Artuklular?, Melkişiler), Rıfailer/Goranlar (Babailer, Yezdiler), Safeviler ve Akkoyunlular’dan bileşen halk tabakasıdır. İç Dersim’e çok daha geç bir tarihte (17./18. Yüzyılda) çevre kesimlerden girdikleri söylenen ve genelde Zaza veya Zaza kökenli olarak tanımlanan Suran, Yusufan, Ciban ve Çarekan aşiretleri de kronolojik bakış açısından Geç Dersimliler kategorisine sokulabilir.

Daha önce de ifade ettiğim gibi benim görüşüme göre Geç Dersimliler’e damgasını vuranlar Deylemi (Gilani) öğelerdir. Bununla birlikte bu Geç Dersimliler arasında Türkmen olarak bilinen Ak ve Kara-Koyunlular’ın yanısıra başta Şadilliler olmak üzere Kürt aşiretlerinin de varolduğu unutulmamalıdır.

Modern Dersimliler, Eski ve Geç Dersimliler’den bileşen bir sentezi temsil etmektedirler.

Geç Dersimliler’den Saltuklular ile Rıfailer’e daha evvel ayrıntılı olarak değindim. Şimdi de Geç Dersimliler’in arta kalan diğer iki ana bileşeni Akkoyunlular ve Safeviler üzerinde duracağım.

 

 

SELÇUK MOĞOL PERYODU SONRASINDA DERSİMLİLER VE ZAZALAR

Selçuklular-sonrası dönemde tarih sırasıyla Moğollar, Timuriler, Karakoyunlular, Akkoyunlular ve Safeviler göründüler.

Özellikle Kara- ve Ak-Koyunlular peryodu Geç-Dersim tarihi bakımından büyük önem taşıyor. Kırmanc-Zaza tarihinin Selçuk-Moğol sonrası peryodu esas itibariyle bu federasyonların bünyesinde yaşanmış olup onların adları altında saklıdır.

Bu iki nedenden dolayı böyledir:

Birincisi Dersim-Zaza aşiretlerinin nerdeyse tamamı bir dönem boyunca bu iki rakip federasyonda örgütlendiği için. İkincisi de bu ikili bir dönem boyunca İran’ın tümü (Azerbaycan ve Batı İran dahil) ve Irak’ı egemenlikleri altında bulundurdukları gibi, Dersim ve çevresini de aralarında paylaştıkları içindir.

O nedenle de tarihlerde genellikle ‘Türkmen Peryodu’ olarak referans verilen Kara ve Ak-Koyunlular’ın tarihleri bilinmeden Dersim tarihinin önemli bir kesiti karanlıkta kalır.

Ama ilkin Moğollar ve Timuriler peryoduna ilişkin özet bir arkaplan gerekli.

Moğollar deyince pekçok kişinin aklına sadece ‘barbarlık’ gelirse de, bu yalnızca onlara özgü olmayıp her halkın tarihinde rastlanan bir aşamadır.

Moğol adının çağrıştırdığı isimlerin başında Cengiz Han gelir (1155-1227).

Sayısız Moğol aşiretini ilk birleştiren ve onları güçlü bir halka dönüştüren odur. Moğolların birliğini o kurmuş, üstelik bunu diğer Moğol aşiretleriyle savaşarak, yani zor yoluyla gerçekleştirmiştir (1206). Ardından kendi yönetimi altında topladığı Moğolların ünlü at ve avcılık sporunu bir savaş taktiğine dönüştürüp irili ufaklı birliklerden oluşan ve çok hızlı hareket eden son derece disiplinli ordusuyla Çin Seddi’nin bile durduramadığı muazzam bir fetih hareketi başlatmıştır.

İlkin Çin’e akınlar yapan Cengiz Han, daha sonra teknolojik olarak kendilerinden çok daha ileri ve yerleşik diğer medeniyetlere dönmüş, elçilerini tutuklayan ve kendisine küçümseyici mesajlar yollayan Harzemşahlar imparatorluğunu zaptettiği yetmiyormuş gibi (1220/21), onun halefleri bir yandan Celaleddin Harzemşah’ı köşe bucak kovalarken, öte yandan Harzem zanaatçılarını ve teknolojisini Moğolistan’a taşıyarak kendi ülkesine de uygarlığı ekmiştir.

Selçuklular’ın 1243 Kösedağ bozgunu ile birlikte Doğu ve Orta Anadolu’da da Moğol egemenliği başladı.

Cengiz Han, katılır yada katılmayız, tarihlerde Hun Atilla ve Makedonyalı Büyük İskender gibi müthiş bir fetihçi, asker ve siyaset adamı olarak değerlendirilmektedir. Moğolların birliğini kurmakla kalmamış, ülkesini göçebe nitelikte de olsa bir dünya imparatorluğuna, hem de dünyanın tanıklık ettiği en büyüklerinden birine dönüştürmüştür.

O’nun asıl adı ‘Cengiz’  değil, Temuçin’dir. ‘Cengiz’ ünvanını yönetici olduktan hemen sonra 1203/6’da almış ve daha çok bu ünvanla tanındığı için, ünvanı adına dönüşmüştür. Onun çağdaşı Çinli tarihçi Meng-hung, ‘Cengiz’ sözcüğünün Çince’deki T’ien-tze (‘Son of heaven’, Cennet Oğlu) kelimesinin bozulmuş bir şekli olduğunu söylüyordu. Bir diğer Çin kaynağı ise bu sözcüğün etimolojisini Ching-sze (Perfekt Savaşçı) diye açıklar. Raşid al-Din’in aktardığı Moğol geleneğindeki etimoloji ise, bu sözcüğü güçlü anlamlı Cingiz (cink) sıfatından türetildiğini söyler (Bk. Enc. Of Islam, Cıngız-Han Md).

Cengiz Han’ın Cuci (ölm. 1227), Çağatay (ölm. 1242), Ügedei (Ögedey) ve Tuli (ölm. 1240) adlarında dört oğlu vardı. Zapettiği toprakları bu dört oğlu arasında payetti. Batı Sibirya, Kıpçak havzası ve Harzem kardeşlerin en büyüğü olan Cuci’ye düşmüştü. Sonraları Kıpçak ovasında Altın Ordu devleti kuruldu. Özellikle Berke Han (1256-66) döneminden itibaren 13.-15. Yüzyıllar arasında önemli bir rol oynayan, ama daha sonra birkaç hanlığa bölünen bu imparatorluğun bir bölümünde daha geç bir tarihte yine Cengiziler soyundan gelen Giraylar’ı görüyoruz. Kırım Hanlığı (1420-1783)’nı kuranlar onlardı. (Bk. Enc. Of Islam Cengiziler Md).

Moğolların Cengiz-Han’dan önce Tatar adıyla bilindiklerine işaret eden Enc. Of Islam’ın ‘Cıngız-Han’ Maddesine göre, Moğol adı Cengiz Han döneminde kullanıma girmiştir.

İran, Irak ve Anadolu’da Moğol varlığı Çobaniler (1321-1355), Celayirler/İlhanlar (1336-1410) ve Eretna Beyliği dolayımıyla 14. Yüzyıl sonlarına dek sarktı. Çobaniler’den Timurtaş ibn Emir Çoban (ölm. 1328), Şeyh Hasan b. Timurtaş (Hasan Küçük, ölm. 1343), Melik el-Eşref b. Timurtaş Azerbaycan’ı, Celayiri Tacu-Din Hasan Buzurg (Şeyh Hasan, ölm. 1356), Üweys ibn Hasan, Celalu’d-Din Hüseyin ibn Üweys, Gıyassu’d-Din Ahmed ibn Üweys ve onun yeğeni Şah Veled ibn Ali ise Irak ve Azerbaycan’da etkindiler. Çobaniler Tebriz’den, Celayirler ise Bağdat’tan yönetiyorlardı. Çobani ve İlhanlı emirlerinin bir bölümü Şeyh Safi’ye bağlandılar. Şeyh Safi’ye mürit olan Moğol emirleri arasında Emir Çoban ve Büyük Şeyh Hasan da varlardı. Ama Emir Çoban’ın torunu Melik Eşref, Safevi şeyhi Sadr al-Din’i hapsetti. Melik Eşref’in zulmü nedeniyle bir aralık Gilan’a sığınmak zorunda kalan Sadr al-Din, daha sonra bazı yandaşları ile birlikte Batı Kıpçak’ın Cengiz Han soyundan olan Mavi Ordu yöneticisi Cani Beg Mahmut’a sığındı. Onu büyük bir saygıyla karşılayan Cani Beg, Azerbaycan’ı istila ederek Tebriz civarında ele geçirdiği Melik Eşref’i öldürttü.

Daha sonra Orta Asya’dan çıkan ‘barbar’ akınlarının ve büyük fetihçilerin sonuncusu Timur’u görüyoruz tarih sahnesinde. Onun Türkleşmiş bir Moğol kabilesi olan Barlas aşiretine mensup olduğu kayddediliyor.

Enc.Of Brittanica’nın Timur maddesine göre, Cengiz Han’ın oğlu Çağatay’ın seferlerine katılan bu aşiret, bu sıralarda Kazakistan’a yerleşir. Burada büyüyen Timur, 1370’de Semerkent’te  yönetimi ele geçirdi. 1383’te Herat’ı zaptederek İran’daki fetihlerini başlattı. 1386-94 yılları arasında İran, Irak, Ermenistan ve Gürcistan Timur’un elindeydi artık. 1398’de Hindistan’ı istila etti. 1399 yılı sonunda Osmanlı Sultan’ı Birinci Bayezid ve Memlükler’e karşı son büyük seferine çıktı. 1401’de Halep’te Memlük ordusunu yendikten sonra Bağdat’ı zaptetti. 20 Temmuz 1402’de ise Ankara civarında Bayezid’in ordusunu yoketti. 1404’te kendi başkenti Semerkent’e geri dönen Timur, Çin seferine çıkışında hasta düştü ve öldü (1405).

Timur’un 1381-1404 arasındaki İran seferleri sırasında Moğol istilası sonrasında oluşan çeşitli prenslikler (Çobaniler ve Celairler gibi geç Moğol hanedanlıkları dahil) sona erdiler. Timur’un fethettiği topraklar ilkin onun iki oğlu (Miranşah ve Şah Ruh) ve torunları arasında payedildiyse de, çok geçmeden bütün imparatorluğu en küçük oğlu Şah Ruh altında yeniden birleştirildi..

Kısacası geç Moğol emirlikleri Çobaniler ve İlhaniler’i takiben bölgede Rusya ve Hindistan’dan Doğu ve Orta Anadolu’ya dek uzanacak olan Timuriler’in egemenliği kurulmuştu. Ama bu da göçebe türden bir imparatorluk olup pek kalıcı olamadı. Çok geçmeden Timuriler Azerbaycan’da kontrolü Karakoyunlular’a kaptırdılar. Azerbaycan daha sonraları Karakoyunlular’dan Akkoyunlular’ın eline geçti.

Bu özet arkaplanı takiben şimdi asıl konumuz olan Kara- ve Ak-Koyunlular’a dönebiliriz.

 

 

KARAKOYUNLULAR VE AKKOYUNLULAR (ŞECERELERİ ve BİLEŞENLERİ)

Türkler, Türk kaynaklarındaki görüşlere göre, kendi içinde Oğuz, Uygur, Karluk ve Kalac gibi kısımlara ayrılır. Bu ayrım lehçe farklılıklarına dayandırılıyor.

Anadolu Türkleri’nin atalarının Oğuzlar olduğu ve bunların Türkmen adıyla da bilindikleri söylenmektedir. Oğuz Türkleri (Türkmenler)’nin tarihi Oğuz Destanı denilen efsane ile başlatılıyor. İslam’dan önceki ve sonraki dönemlerde Türkler’in karıştığı çeşitli olayların işlendiği bu efsaneye göre onların atası Oğuzhan (Mete) adında bir kahramandır.

Oğuzhan’ın Denizhan, Dağhan, Gökhan, Yıldızhan, Ayhan ve Günhan adlarında altı oğlundan sözedilir. Bunların herbirinden dört boy türer:

Denizhan’dan Iğdır, Yıva, Büğdüz (Bunduz) ve Kınık,

Dağhan’dan Salur (Salar, Salgur), Eymür, Alayundlu ve Yüreğir (Üreğir),

Gökhan’dan Bayındır, Beçenek (Peçenek), Çavundur (Çavuldur) ve Çepni,

Yıldızhan’dan Afşar, Kızık (Çarukluğ), Beğdili ve Kargın (Kargı, Karkın),

Ayhan’dan Yazgır (Yazır), Döğer (Düğer), Dodurga ve Yaparlı (Yıparlı),

Günhan’dan ise Kayı (Kayıhanlar), Bayat (Beyat), Alkaevli ve Karaevli.

Böylece Türkmenler (Oğuzlar)’in toplam 24 aşireti/boyu sayılmakta ve kendi içinde Üçoklar (ilk üç kardeşten türeyenler) ve Bozoklar (son üç kardeşten gelenler) şeklinde iki büyük kol olarak düşünülmektedirler.

Bir teze göre Selçuklu Türkleri Kınık, Osmanlılar ise Kayı boyundan gelmedirler.

Asıl konudan sapmamak için burada bu tezlerin eleştirisine girmiyorum.

Ak- ve Kara-Koyunlular’a gelince:

Bu iki federasyona dahil aşiretlerin bir bölümü bu hanedanlıklar doğmadan önce de, örneğin en azından Selçuklular devrinde de bölgede oldukları için, onların analizinde sorunlar mevcut.

Birer “Türkmen hanedanlığı“ olarak tanımlanan bu iki gruptan Akkoyunlular Bayındır/Bayindiriya diye de bilinirler. Akkoyulular’ın kendi orijinlerini Oğuz’un dördüncü oğlu Gökhan’ın en büyük oğlu Bayındır’a dayandırdıkları kaydediliyor. Bayındır, hanedanlığın kurucusu olarak da görülür. Bayındır adı, müreffeh demektir.

Akkoyunlular’ın secereleri şöyle verilir:

Oğuz Han, Gökhan, Bayındır (Vayındır), Tur Ali, Kutluğ Bey (Hacı Kutluğ Şah, Fahrettin Kutlu), Bahaeddin Kara Osman (Kara Yülük, ölm. 1434/35), Ali, Uzun Hasan (1424-1478).

(Bk. Enc. Of Islam, “Ak-Koyunlu“ Md., W. Barthold).

Bir görüşe göre Oğuzlar’ın Üç-Ok koluna mensup olan Akkoyunlular 1281-92 arasında Türkistan’dan gelmişlerdir. Ama bu görüşler henüz kanıtlanabilmiş değildir.

Faruk Sümer Karakoyunluların Oğuzları oluşturan 24 boydan birine ait olduklarını düşünmekte, ama bunlardan hangisine ait olduklarının bilinmediğini not etmektedir.  Ona göre Karakoyunlular İğdır, Büğdüz, Kınık veya Hemedan bölgesinde yaşayan Yiva boyundan olabilirler (Bk. Faruk Sümer, Kara Koyunlular: Başlangıcından Cihan-Şah’a Kadar, I. Cilt, TTK Basımevi, 1967).

Sümer’in adlarını verdiği bu dört boy, destana göre Oğuzhan’ın altı oğlundan Denizhan’a dayanırlar. Karakoyulular’ın Moğol istilası nedeniyle Türkistan’dan İran’a, sonra da Doğu Anadolu’ya geldikleri yönünde görüşler var. Sümer’e göre Moğol istilası sırasında Musul-Kerkük bölgesi Karakoyunluların kışlak sahasıydı. Karakoyunlular ‘Barani’ (Baranlu) adıyla da bilindiler. Örneğin Kara Yusuf, Barani nisbesi taşıyordu. Bu adın orijini de henüz net şekilde açıklanabilmiş değil. Bir görüşe göre ‘Berani’ onların aile/hanedan adıdır. Türkçe’de ‘Baran’ kelimesi yoktur. F. Sümer de bunu kabul etmekte, bu sözcüğün Doğu Anadolu’da ‘Koç’ anlamına geldiğine de işaret etmektedir.  Sümer’in yazdığına göre Karakoyunlular adını taşıdıkları koyuna özel bir önem vermiş, hatta Koç heykellerini mezar taşları olarak kullanmışlardır. Karakoyunlular’ın bu pratiği ile sözcüğün anlamı arasındaki  paralelliğe işaret etmekte, ama kesin bir yargıda bulunmamaktadır.

Minorsky, Baran kelimesinin bir oymak adı değil, bir yer adı olduğunu düşünüyordu.

Karakoyunlu tarihi ile Muş bölgesi arasında eskiden beri sıkı bir ilişki olduğunu söyleyen Faruk Sümer, biri Varto’da, diğeri Çapakçur’da (Aşağı Karavelyan köyü civarında) olmak üzere eski Muş vilayeti dahilinde Baran adı taşıyan iki köy bulunduğunu, Eretna hükümdarlarından birinin bastırdığı paralarda geçen ‘Baran’ kentinin bunlardan birisi olabileceğini yazıyor. Ona göre Barani nisbesi Kara Yusuf ya da onun cedlerinden biri bu kenti aldığı, belki orada doğduğu için veya başka bir sebeple alınmış olabilir (Bk. Faruk Sümer, a.g.y).

Barani adının orijini konusunda Kirzioğlu (Bk. Kars Tarihi) ve Prof. Dr. M. Eröz (Doğu Anadolu’nun Türklüğü, İst., 1946)’ün düşünceleri de dikkate değer. Barani adı ile Muş-Ahlat-Bingöl ve çevresinin eski adı Duru Baran (Taron) arasında ilişki kuran M. Eröz, bu adın bu bölgeye Çanestan’dan gelen Mamakanlar tarafından M.S. 226’da getirildiğini ve onlarla ilişkili olduğunu düşünmektedir. Bu yazarlar Mamakanlara Dede Korkut Oğuznameleri’nde daha uzun yaşayan Konak adlı prensin adıyla Kara Konak diye referans verildiğini öne sürerler. Dolayısıyla Karakoyunlular (Baranlu oymağı)’ın Mamik-Konak aşiretinden, yani Mamakanlar’dan geldiklerini söylerler.

Bence Ak- ve Karakoyunlular’ın her ikisi de orijinde eski Dersimliler’le, yani Mamakan-Part ikilisiyle bir şekilde ilişkili olup sonraları Türkmenler’le karışmış ve Dümbeliler örneğinde tanık olduğumuza benzer şekilde bir hayli Türkmenleşmiş topluluklardır. Mümkündür ki bazı araştırmacıların Ak- ve Kara Koyunlular’la açıklamaya çalıştıkları Dersim’deki koç/koyun totemi de Mamakanların mirası olsun. Barani adının bir aşiret/soy adı olup aslının Bal/Balan olabileceği de düşünülebilir.

Adları ilk kez Moğol imparatorluğu dağılınca duyulan Ak- ve Kara-Koyunlular birbirlerine rakip birer aşiret federasyonu idiler. İlkine Bayındır aşireti reisleri, ikincisine ise Barani (Baharlu?) ailesi egemendi. Akkoyunlular’ın ilk merkezleri Diyarbakır, Karakoyunlular’ın ise Erçiş’ti.

Yüzlerini daha çok kuzeye ve batıya dönen Akkoyunlular zamanla kaçınılmaz olarak Osmanlılar’la karşı karşıya geldiler, onlara karşı Timur’la ittifak yaptılar. Özellikle doğuya doğru genişleyen ve yandaşlarını Ehl-i Hak’çı bir platform etrafında birleştiren Karakoyunlular ise Timur’a karşı Osmanlılar’la işbirliğine yöneldiler.

İkisi de göçebe aşiret federasyonları olarak tanımlanan Ak- ve Kara-Koyunlular’ın Ermenistan, Yukarı Mezopotamya ve Anadolu’ya Selçuklular devrinde yerleştikleri ve buralardan hareketle etrafa doğru yayıldıkları kaydediliyor. Bir görüşe göre bu adların kaynağı onların kendi bayraklarında Ak ve Kara renkli koyun resimleri bulundurmalarıdır. Daha yaygın bir görüşe göre ise bu adlar avcılıkla yaşadıkları dönemden kalma bir totem inancını ifade etmektedirler.

Ama Faruk Sümer’in de işaret ettiği gibi şu ana kadar ne onların bayraklarında bu tür resimler bulunduğu kanıtlanabildi, ne de totemlerinin hepsi “eti yenmeyen avcı kuşlardan” oluşan Oğuz boylarında koyun totemine rastlandı.

Minorsky bu adların onlara ait sürülerin rengi veya cinsi ile ilgili olabileceğini düşünür ki, bu olasılığı Faruk Sümer de akla uygun bulmaktadır (Bk. Faruk Sümer, Kara Koyunlular: Başlangıcından Cihan-Şah’a Kadar, I. Cilt, TTK Basımevi, 1967).

Çeşitli kaynaklarda Akkoyunlu konfederasyonuna dahil aşiretler şöyle verilmektedirler:

Bayındır, Bayat, Döğer, Çepni, Arapkirli, Duharlı, Hacılı, Pirnek, İnallı, Özer, Çakırlı, Köpek, Biçen, Bayramlı, Musullu, Hoca Hacılı, Avşar, Cihangirli, Ağmalı, Ağaçeri, Dulkadırlı, Saatlı, Alpavut, Kaçar ve Karaman.

Bu aşiretlerin bir çoğuna ilkin Karakoyunlu, sonra Akkoyunlu, daha sonra da Safeviler safında rastlarız. Aşiretler saf değişip yükseliş halindeki güce katılmışlar.

F. Sümer, 14’üncü ve 16’ıncı yüzyıllarda Anadolu genelinde Karakoyunlu (veya Karacakoyunlu) oymağı ile ilişkili veya onlarla siyasi ilişki içinde görünen aşiretlerin listesini şu şekilde vermektedir:

Karakoyunlu oymağı (çekirdek oymak), Sa’dlu (‘Karakoyunlu ulusunu’ oluşturan en kuvvetli iki aşiretten biri), Baharlu (Hemedan bölgesinden olan bu aşiret Karakoyunlu devletinin asıl dayanağını teşkil eden iki aşiretten biri olarak görünür), Duharlu (Eskiden beri Erzurum-Bayburd havalisinde yaşardı), Karamanlu (F. Sümer, bu oymağın kendi adını Kara Yusuf’un çağdaşı Gence ve Berda hakimi ‘Emir Karaman’dan aldığını ve Şah İsmail’in beylerinden Bayram Bey’in bu oymaktan olduğunu düşünür), Alpavut, Çekirlu/Cakirlu (Adını Celayirli emirlerden Emir Cakir’den aldığı söyleniyor), Ayinlu, Hacılu, Ağaç-eri,Döğer, Bayramlu (Adını Hoy şehrine sahip Kara Yusuf’un emirlerinden Bayram Bey’den almış), Süleymani, Zırki, Mahmudi, vd.

Karakoyunlular Kürt aşiretlerinden 50 bin evlik bir ‘El’ vücuda getirip buna ‘Kara Ulus’ adını vermiş ve Karakoyunlular’ın hizmetinde kullanmışlar.

(Bk. F. Sümer, a.g.y, s. 13-32).

 

KARAKOYUNLULAR (SİYASAL TARİHLERİ)

Bayram Hoca: Barani diye de bilinen Karakoyunlular’la ilkin Van Gölü bölgesinde Celayirlerin vasalları olarak karşılaşırız. 1375‘ten 1468‘e kadar İran ve Irak (Mezopotamya)’da yöneten bu hanedanlığın ilk yöneticisi Barani (Beharlu) klanı/ailesi reisi Bayram Hoca‘dır (ölm. 1380).

Uzun süre Celairiler’in hizmetinde bulunmuş, Celairi yönetici Sultan Üveys (ölm. 1374)’in sarayında önemli bir konum edinmişti. Bayram Hoca, Sultan Üveys ölünce Musul, Sincar ve Erciş’i ele geçirmişti.

Kara Muhammed Turmuş: Bayram Hoca’nın oğlu ve Karakoyunlular’ın ondan sonraki yöneticisi. Celairi Sultan Ahmet b. Üweys’in hizmetine girdi ve 1390’da Suriye’deki savaşta yaşamını yitirdi. Kara Yusuf (Şah Yusuf Noyan, Ebu’l Nasr Yusuf Bahadur Nuyan): Kara Muhammed Turmuş’un oğlu ve halefi. Timur’la savaşı sırasında Yıldırım Bayezit’e sığınmak zorunda kaldı. Timur’un Anadolu seferinden istifade ederek Arap Irak’ını ele geçirmeye çalıştıysa da Timur’un gönderdiği Mirza Ebu Bekir’e karşı Bağdat’ı savunamayarak bu kez de Mısır Memlük sultanına sığındı.

Timur ölünce Mısır’ın serbest bıraktığı Kara Yusuf, 1406 yılı Ekim’inde Nahçıvan civarında Ebu Bekr b. Miranşah b. Timur’u yenilgiye uğratarak geri zaptettiği Tebriz’e yerleşti. 1408’de Tebriz civarında onu bir kez daha yendi ki, bu savaşta Miranşah’ın kendisi de öldürüldü.

1407/8’de kendi oğlu Pir Budak’ı yönetimine ortak etti.

Tebriz dışındaki savaşta Üweys’in oğlu Sultan Ahmet Celair’i öldürüp bağımsızlığını ilan etti. Bastırdığı madeni paralarda kendisini Emir Yusuf Bahadur Nuyan, Emir-i Azam’ (Al-Nuyan al-Azam) olarak tanıttı (1410).

Tebriz’i kendisine başkent olarak seçen Kara Yusuf, arta kalan Celairi topraklarını da (Irak-ı Arab) elegeçirip oğlu Şah Muhammed’in yönetimine verdi.

Al-Sultaniya, Kazvin ve Sawa gibi Irak Acem-i kentlerini zaptetti.

Diyarbakır’ı Akkoyunlu Kara Osman (Kara Osman Bayendıri)’dan alarak kendi torpraklarına kattı. Bitlis egemeni Şems al-Din’i kendisine bağımlı kıldı ve Amid civarında Akkoyunlu Kara Osman’ı bir kez daha yenilgiye uğrattı. İbrahim Şirwanşah ve Gürcü kralı Kustendil’in kendisine karşı gönderdikleri orduları imha etti.

Böylece başlangıçta Celairilerin hizmetinde olan Karakoyunlular, en sonunda onları bertaraf edip tüm Celairi topraklarına egemen oldular.

Timur’un oğlu ve halefi Şah-Ruh’un kendisine karşı büyük bir ordu göndermekte olduğu bir sırada 65 yaşındaki Kara Yusuf  hastalanıp öldü (Aralık 1410).

Erciş’te dedesi Bayram Hoca’nın yanına gömülen Kara Yusuf’un yönetimi 14 yıl sürmüştü. Karakoyunlular’ı Celairiler’in vasalı bir grup aşiret konumundan Batı İran’ın hakim gücüne dönüştüren Kara Yusuf olmuştu.

Kara Yusuf’un Cihan Şah, İskender, Aspan, Şah Muhammed, Ebu Said adlarında oğulları sayılır.

Bunlardan Şah Muhammed, 1411-33 arasında Bağdat’tan yönetti. Minorsky’nin aktardığı bilgilere göre şeriatı takmamış olan Şah Muhammed bir zındık (heretik) olarak görülmüştür. 1433-35 yılları arasında Bağdat’ı onun yerine geçen kardeşi Aspan (Ispand, Emir Isfahan) yönetti. Aspan, bir süre de Adilcevaz’dan yönetmiştir (Bk. Minorsky).

Emir İskender (Kara İskender): Kara Yusuf’tan sonra onun en büyük oğlu Emir İskender öne çıktı. Kerkük’te yönetti. Şah-Ruh’a karşı Emir İskender savaştı, ama yenildi. Şah-Ruh’un Horasan’a dönmesi İskender’e Azerbaycan’ı geri alma fırsatı verdi. 1425’te Ahlat emiri Şems al-Din’i, 1427’de ise Kürt emir Sultan Ahmet’i ve İzz al-Din Şir’i yenilgiye uğrattı, Şirwan ve Al-Sultaniya’yı geri zaptetti. 1429’da Şah-Ruh’la yeniden savaştı, ama Salmas’taki bu savaşta kendisinin kardeşi Cihan Şah’ın kahramanlıklarına rağmen yenildi ve Anadolu’ya kaçtı. Şah-Ruh, İskender’den boşalan Tebriz yönetimine onun kardeşi Ebu Said’i oturttu. Bir süre sonra geri dönen İskender kardeşini devirdi ve öldürdü (1434/5). Şah Ruh’un oğlu Mirza Muhammed Cuki, 1435’te iskender’i Erzincan’a kadar kovaladı. Aynı yıl Şah Ruh Azerbaycan yönetimini İskender’in kardeşi Cihan Şah’a bıraktı (1436). İskender bu kez de kardeşi Cihan Şah’a saldırdı, ama yenildi. Bunun üzerine Nahçıvan’a yakın Alincak Kalesi’ne sığınan iskender orada kendi oğlu Şah Kubad tarafından öldürüldü veya intihar etti (1437).

İskender’in 18 yıllık yönetimi boyunca Karakoyunlular Kara Yusuf’un kazanmış olduğu toprakları korumakla meşgul oldular, Cihan Şah dönemine kadar hep savunmada kaldılar.

İskender’in iki kızı ve Hüseyin Ali ve Alvand adlarında iki oğlundan sözedilir. Oğlu Hüseyin Ali, bir derviş olarak bilinir.

Başlangıçta Timurilere karşı direnişte birlik olan Karakoyunlular’ın İskender’den sonra Tebriz yönetimi için onların egemenliğini tanımak zorunda kaldıkları görülüyor.

Mirza Cihan Şah ( Ebu’l Muzaffer el-Din Cihan Şah ibn Şah Yusuf Noyon, 1438-1466/7):  İskender’in 1435’te Timuriler tarafından tahta oturtulan kardeşi. Kara Yusuf’un oğullarından en ünlüsü. Sultaniyye’den yönetti. Onun döneminde Karakoyunlular İskender peryodundaki 18 yıllık savunma konumundan saldırı konumuna geçtiler. Azerbaycan’ı yeniden organize eden Cihan Şah, ilkin Irak Acemi ile İsfahan’ı, ardından Fars, Kirman ve Horasan’ı da kendi krallığına katmış, Timur İmparatorluğunun iç bölünmelerinden yararlanarak Karakoyunlu iktidarını tüm İran sathına yaymıştı (1452). Hemen sonra kendi başkentini Horasan’daki Herat’a taşıdı. Böylece bir dönem için Timur imparatorluğunun kalbi olan Horasan’da da Karakoyunlular egemen oldu. Ama Azerbaycan’da Timuri Ebu Said’in oğlu Hasan tahtı ele geçirince, Cihan Şah Ebu Said’le bir uzlaşma yapmak zorunda kaldı. Bu arada Pir Budak isyan etti (1465).

Cihan Şah döneminin sonlarında rakip Akkoyunlular ile aralarındaki güç dengesi Akkoyunlular lehine değişti. Öte yandan ilk kez Cihan Şah dönemindedir ki, kaynaklar Sultan Cüneyt liderliğindeki Safeviler’in politik iktidar için bir tehdit haline geldiğine değinir, Cüneyt’in şahsında yeni bir rakipten ve bir Safevi tehdidinden sözetmeye başlarlar. Cihan Şah, Safevi ailesini bölmek istedi. Şeyh Cafer gibi bazı Safevi şeyhlerini destekleyip yanına çekerken Şeyh Cüneyt’i kovdu. Ama Safevi Şah İsmail’in Akkoyunlular’la savaştığı sıralarda o zamanki Karakoyunlular onlara sempati duydular.

Cihan Şah, 1466’da sürpriz bir baskınla Akkoyunlu Uzun Hasan (Hasan Bayendıri) tarafından öldürüldü.

Bu sırada 70 yaşındaydı ve 32 yıl yönetmişti.

1468’de bu ailenin ana kolu artık tükenmiş, Bağdat’ı yöneten kolu ise Kara Yusuf’un oğulları ve torunlarına geçmişti (Bk. CL Huart, Enc. Of Islam, Kara-Koyunlu Md.).

Karakoyunlular’ın en ünlüleri Kara Yusuf ile oğlu Cihan Şah idiler.

Kalem adı Hakiki/Hakikat olan Mardin doğumlu Cihan Şah’ın Hasan Ali, Pir Budak ve Ebu Yusuf adlarında oğulları anılır. Cihan Şah’ın yerine geçen oğlu Hasan Ali, aşırı-Şii bir heretik olarak görülmüş, bir aralık Barda’daki Karamanlar’a sığınmıştır. Onun kendi babasına karşı birkaç isyanından da sözedilir. Bunlardan birinde Akkoyunlular’a sığınmış olan Hasan Ali, 1468’de Hemedan’da Uzun Hasan’ın birlikleri tarafından öldürülür (Bk. Minorsky). 1418’de ölen Cihan Şah’ın en büyük oğlu (?) Pir Budak Fars ve Şiraz’ı yönetti. Pir Budak’tan sonra Fars’ın yönetimi onun kardeşi Ebu Yusuf (Diya al-Din Yusuf )’a geçer.

 

AKKOYUNLULAR (SİYASAL TARİHLERİ)

Akkoyunlular’ın Tur Ali’den önceki reisleri yada liderleri bilinmiyor.

Akkoyunlular ile Dersimliler (özellikle Çemişgezek Emirleri ailesi), Trabzon Devleti ve Safeviler arasında karşılıklı evlilikler yoluyla kurulan ve Dersim geleneklerine de yansıyan akrabalık ilişkilerine dikkat çekmek için de olsa şeceredeki isimler hakkında ulaşabildiğim bilgilerin bir özetini vermek zorundayım:

Tur Ali (Deguignes’in Hist. Des Huns adlı kitabında Turhan Bey, bk. s. 328-30 )

13. Yüzyıl sonlarına doğru akınları başlar. İlki 1341’de olmak üzere, 1341, 1343 ve 1348 yıllarında Akkoyunlular’ın Trabzon Rum Devleti topraklarına akınlar yaptıkları kaydedilmektedir. 1348 yılındaki akına Tur Ali liderlik etmiştir. Böylece Akkoyunlular Trabzon bölgesinde ‘Gaza geleneği’ni temsil etmişler. Bu geleneğin devam ettirilmesi sonucunda Trabzon İmparatorluğu sınırlarında Taceddin-Oğulları, Canik Beyliği, Taşan-Oğulları ve Hacı Emir Oğulları gibi ‘Gazi beylikleri’ doğmuştur.

Kutluğ Bey (Hacı Kutluğ Şah, Fahrettin Kutlu)

1352 veya 1358’de Trabzon imparatoru III. Aleksios’ın kızı ya da bacısı olduğu söylenen Maria (Kyra Maria) ile evlenir. Bu evliliği takiben bu kadın Despina Hatun (Tesbine Hatun) adıyla anılır. Not edelim ki, Trabzonlu kişi adlarında kadınlarda Kyra (Kira), erkeklerde Kyr (Kir) öneki/ünvanı yaygındır.

Bayındır (Akkoyunlu) devletinin kurucusu Kutluğ Bey veya oğlu Bahaeddin Kara Osman’dır.

Kutluğ Bey’in dört oğlu: Ahmet Bey, Pir Ali, Hüseyin ve Bahaeddin Kara Osman.

Kutluğ Bey’in en büyük oğlu Ahmet, Kadı Burhaneddin’e katıldı ve kendisine Erzincan, Bayburt ve başka bazı yerler verildi.

Akkoyunlular’a bazı kayıtlarda ‘Amidliler’ (‘Amid Türkleri’) olarak referans verilmektedir.

Onların kurduğu hanedanlığın başkenti Timur dönemi öncesinde Diyarbakır (Amid), sonra da Tebriz’di.

Kara Osman (Baha al-Din Kara Osman, Kara Ilak, Kara Yülük, 1434/5?-1455?)

Kara Osman’ın annesi Trabzonlu prenses Maria idi (Bk. Minorsky, EI, Uzun Hasan Md).

Kendisi de Trabzonlu bir prensesle, Trabzon imparatoru Dördüncü Aleksios’un kızı ile evlenir.

Kara Osman, Sivas ve çevresi egemeniydi. Onun Kadı Burhaneddin’in vasallığına dahil Kemah’ın sahibi Hacı Hasan’ın ülkesine yağma akınları kaydedilir.

Kara Yülük Osman, 14’üncü yüzyıl başlarından itibaren Döğer boyundan Urfa’yı, Timur’un muhafızı Şemseddin’den Kemah’ı, Mutahharten’in torunu Yar Ali’den Erzincan ve havalisini, Dulkadir’den Harput’u, 1434’te Karakoyunlulara tabi Pir Ahmet (veya Duharlu’dan)’ten Erzurum’u alıp oğlu Kasım (Hasan veya Şeyh Hasan olabilir)’a verir.

Pir Hüseyin (Birinci Şeyh Hasan, S.C)’den Çemişgezek’i ele geçirir.

1399’da Timur’a bağlanır ve 1401/2’de kendisine Timur tarafından Diyarbekir verilir.

Akkoyunlu devletinin tamda bu sırada ve Kara Osman tarafından kurulduğu sanılmaktadır.

Harput Yollarında adlı kitabın yazarına göre 1433’te Pir Hüseyin’den Çemişgezek’i alan Kara Osman’dır. 1433’ten sonradır ki Çemişgezek Akkoyunlular’a bağlanır.

Fahreddin Kirzioğlu’nun Kars Tarihi adlı kitabında yerverdiği bir secerede Saltuklu Emiri İzzeddin Saltuk (1145-1174), türbesi Kemah’ta bulunan Melik Mengücek (Melik Fahreddin, 1168-1225) ve Akkoyunlu ‘Şehid Osman’ kardeş gösterilirler.

Trabzon prensesi Maria’nın oğlu Kara Osman’ın Ali Bey, İbrahim, Hamza Bey ve Kasım adlarında üç oğlu anılır. Hammer Kasım’ın adını Hasan olarak verir. Bazen de Şeyh Hasan olarak anılır. Kaynaklarda Akkoyunlu Kara Osman’ın soyundan gelme (yan koldan) Güzil Ahmet ve Ayba Sultan adlarında iki kardeş daha anılırlar. Bunlardan Ayba Sultan (Dana Halil, ölm. 1499)’ın  İbrahim b. Dana Halil ve Nur Ali Beg b. Dana Halil adlarında iki oğlunun adları kaydedilir.

Kara Osman’ın soyu Ali Bey üzerinden yürür.

Ali Bey

Kara Osman’în oğlu.

Çemişgezek Emiri Birinci Şeyh Hasan’ın kızıyla evliydi.

Ali Bey’in Uzun Hasan, Cihangir Mirza ve Uwais adlarında üç oğlu anılır. Cihangir’in Murat ve İbrahim adlarında iki oğlu vardı. Anneler’i Cihangir’e Mardin, Uzun Hasan’a da Diyarbakır yönetimini verdi. Uzun Hasan’la rekabet eden kardeşi Cihangir sonunda Karakoyunlu Cihan Şah’a sığındı ve onunla işbirliği yaptı. Yönetici soy Uzun Hasan üzerinden sürdü.

Uzun Hasan (Dersim geleneğinde Seyit’in kardeşi Şah Hasan olarak anılır, 1425-1478)

Asıl adı Hasan’dır. ‘Uzun’, onun lakabıdır. Deguignes’e göre ona uzun lakabını, uzun, zayıf ve beyaz saçlı olması ve popülaritesi nedeniyle Avrupalı tarihçiler verdi. Ona göre Akkoyunlular beyaz saçlı, Karakoyunlular kara saçlıydı. Birincilerin bayrağının da beyaz olduğunu yazmaktadır.

Uzun Hasan’ın annesi diplomat bir kadın olan Sara Hatun’dur.

Uzun Hasan adına Fatih Sultan Mehmet’le görüşmeleri de sürdüren bu ünlü kadın çok büyük bir  ihtimalle Çemişgezek Emiri Birinci Şah Hasan’ın kızıydı.

Akkoyunlu devletini 1466-78 arasındaki oniki yıl boyunca Uzun Hasan yönetti. 1458 ve 1459’da Trabzon Rum İmparatoru Kalo Ioannes’in kızı Katherina (Despina veya Despina Caterina da denilir) ile evlendi. Bir kaynağa göre Kalo-Ioannes (John the Good, Yakışıklı John)  bu sırada yaşamıyordu. Dolayısıyla Kalo-Ioannes’in kızı Catherine’yi 1458’de Uzun Hasan’la evlendiren kişinin gerçekte Kalo-Ioannes’in kendisi değil onun kardeşi olan son Trabzon imparatoru David olduğu da söylenmektedir. Bu ilişki onu özellikle Osmanlılar’a karşı Komnenos Hanedanı’nın koruyucusu haline getirir. Böylece karşılıklı çıkarlar gereği iki taraf arasında akrabalık bağlarının başlattığı bir dostluk ve ittifak tesis edilir.

Catherina, daha çok Despina diye tanındı. Despina, onun ünvanıydı.

Dersim geleneğinin bir versiyonunda onun babası olan Trabzon Rum İmparatoru Kalo Ioannes, Kalemamsor ile karıştırılır (Kalemamsor’un kızını Şah Hasan’la evlendirdiğini söyleyen tersinden versiyon).

Despina (Katherina)  ile evlendiği sırada Uzun Hasan 34 yaşındaydı (Bk. Minorsky, EI, Uzun Hasan Md). Despina, evlendikten sonra da Hristiyan kaldı. 1471’de Harput’ta ikamet ettiği kaydedilen Despina, öldüğünde Diyarbakır’da bir kiliseye gömüldü. Uzun Hasan’a elçi olarak gönderilen Venedik Kent Cumhuriyeti’nin elçilerden Caterino Zeno, Despina’nın yeğeniydi (Bk. Minorsky, EI, U. Hasan Md). Bu evliliği takiben Kalo Ioannes daha önce Comnenoslar’ın Trabzon devletine bağlı olan Kapadokya (Orta Anadolu)’yı çeyiz olarak Akkoyunlu Uzun Hasan’a verdi.

Böylece yaklaşan Osmanlı tehdidine karşı Trabzon-Akkoyunlu ittifakı oluştu.

Uzun Hasan’ın Despina’dan bir oğlu, üç kızı vardı. Oğul Yakup (Jacop), 1478 Temmuz’unda kardeşi Halil’i yenilgiye uğratıp öldürdü ve onun yerine tahta geçti. Yakup’un Baysungur ve Murat adlarında iki oğlu anılır. Bir diğer kaynağa göre Despina’nın oğlu Yakup değil Maksut’tu.

Uzun Hasan’ın Despina’dan olma kızı Martha ise Safeviler’den Şah Haydar Erdebili ile evlendi ve Şah İsmail’in annesi oldu.

Kızılbaşlar’ın ‘Kabemiz insandır bizim’ sözü iş olsun diye söylenmemiştir. Çünkü Dersim’in kabesi Dersim geleneğinde kendisine Kalemamsor (Seyit) ve Saheyder (Düzgün Bava, Sultan Baba, Tujik Bava) olarak referans verilen Safevi Şah Haydar’dır. O, kendi çağında halkımız tarafından tanrılaştırılmış bir ceddir, gerçek ve somut bir insandır. Onun eşi Martha ise Dersim geleneğinin Kıncısur’u, Alevi geleneğinin Kırmızı Ebe (Kadıncık Ana)’sidir.

Silsilat el-Nesebi Safawiya’da Martha’nın adı Bagi Aka, Habib al-Siyar’da Halima Begi Aka, Müneccim-başı’nda Alam-Şah Begum diye geçer (Bk. Minorsky, Enc. Of Islam, Uzun Hasan Md).

Safevi Şah Haydar’ın annesi ise Uzun Hasan’ın bacısı Hadica Begum’du.

Uzun Hasan’ın diğer eşlerinden de çocukları vardı.

Bunlardan adları verilenler:

Muhammed (Uğurlu Muhammet/Mehmet), Baysungur (1490 sonunda Yakup ölünce Akkoyunlu tahtına geçti), Zeynel (annesi bilinmiyor), Maksut (Maksut’un 1497’de ölen Rüstem adında bir oğlu anılır), Yusuf (Yusuf’un Elvend ve Muhammed Mirza adında oğulları anılır), Masih (Massu/Masih, Yakup ölünce tahta talip oldu ve öldürüldü) ve Halil’dir.

Bunlardan Halil (ölm. 1478) ve Maksut (Yusuf, Masih) Uzun Hasan’ın Selçuk-Şah Begum adlı esas karısından olmadırlar (Minorsky, EI, UH Md).

Uzun Hasan’ın en büyük oğlu Muhammed (Uğurlu Mehmet/Muhammed)’in annesi ise kaynaklara göre Umm Walad adında ‘Kürt’ bir kadındır (Bk. Ibn Iyas ve Caterino Zeno’dan akt. Minorsky, EI, UH Md).

Muhammed’in ‘Kürt’ olduğu söylenen annesi büyük ihtimalle Çemişgezek emirleri ailesine mensuptu.

Muhammed, babası Uzun Hasan’ın emriyle İran’da öldürülmüştür. Uğurlu Muhammed’in Mahmut ve Ahmet adında iki oğlu anılır.

Uzun Hasan’dan sonra yerine Selçuk Şah Begum’dan olma oğlu Halil geçti (6 Ocak 1478-15 Temmuz 1478 arasında sadece altı ay yönetti). 1478’de Marand’da öldürülen Halil’den sonra da Yakup yönetti.

Uzun Hasan’ın oğlu Halil (Khalil) Çemişgezek Emiri Mansur Suhrab Bey’in bacısı veya kızıyla evliydi. Halil’in Elvent adında bir oğlu anılır.

Uzun Hasan, Kürdistan beyliklerinin pek çoğunu zaptetti. Kardeşi Cihangir’le savaşında Urfa’yı aldı, Mardin’i kuşattı. Ama diplomat annesi Dersimli Sara (Sarê) onu Diyarbekr’e dönmeye zorladı. Karakoyunlu hakimiyeti altındaki Erzurum, Awnik ve Bayburt gibi yerlere saldırdı. Erzincan’ı almayı başaramayınca geri Diyarbakır’a döndü. Karakoyunlular’a ve onlarla ittifak kuran kardeşi Cihangir’e karşı bir kez daha Tercan ve Erzincan üzerine yürüdü. Cihangir, Cihan Şah’ın kendisine gönderdiği yardıma rağmen Uzun Hasan’a yenildi (1457).

Böylece Uzun Hasan, sonunda Cihangir de dahil tüm kardeşlerine boyun eğdirerek onların elindeki bölgeleri de kendi topraklarına kattı.

Yani Dersim, en azından önemlice bir bölümüyle, çok açık ki ilkin Karakoyunlular’ın yönetimi altındaydı. Ama başlangıçta Karakoyunluların elinde olan Erzurum, Bayburt, Awnik, Tercan ve Erzincan da Uzun Hasan döneminde Akkoyunlular tarafından ele geçirildi. Dolayısıyla Yılmaz Öztuna’nın şemasında Çemşigezek beylerinin bir dönem Karakoyunlulara bağlı olduğu tespiti doğru görünüyor ki, bu da Şerefhan’ın anlatımında yanlışlar ve eksiklikler bulunduğuna işarettir.

Karakoyunlu Cihan Şah’ın isyancı oğlu Hasan Ali bir aralık Uzun Hasan’a sığındıysa da, bir Alevi (Ehl-i Hakçı) heretik olması nedeniyle bir süre sonra Uzun Hasan tarafından kovuldu.

Hasankeyf’i Eyyübi soydan gelen Kürt beylerinden ele geçiren Uzun Hasan, bu kenti oğlu Halil’e bıraktı. Onun aldığı kentler arasında Siirt de vardı.

1459’da Uzun Hasan Gürcistan üzerine bir sefer yaptı. Bu seferi sırasında Uzun Hasan’ın kumandanlarından biri ‘Gilekli aşireti (Gilan Aşireti)’nden Derviş Beğ’di. Fahreddin Kirzioğlu’nun Kars Tarihi adlı eserine göre Derviş Beğ kumandasında bu ordu Çoruh boyu ile Göle-Ardahan-Ahıska bölgelerini Amid’e, yani Akkoyunlular’a bağladı.

Bu sıralarda (1459) Uzun Hasan’ın Osmanlı topraklarına da akınlar yaptığı kaydedilir.

Osmanlı sultanı Fatih (İkinci Mehmet, 1432-81) ile Akkoyunlu Uzun Hasan’ın (1425-1478) yönetim dönemleri çakışır.

Okuyucu Akkoyunlu Uzun Hasan derken, Dersimli ünlü Şah Hasan’dan sözettiğimizi mutlaka akılda tutmalıdır. Tarihler ondan Akkoyunlu ve Türkmen diye bahsetse de, O, en azından anne tarafından ve geleneğimiz itibariyle Dersimli ve Kırmanc’dır. Gelenekte o, Seyit (Safevi Şah Haydar)’in kardeşi gibi takdim edilir ve ikisi birlikte Geç Dersimliler’in son grubunun cedleri olarak görülürler.

Karaman ve Trabzon arasında başarılar kazanması Uzun Hasan’ı Fatih Sultan Mehmet döneminde Anadolu’daki beyliklere boyun eğdirmek için savaşmakta olan Osmanlılar ile karşı karşıya getirdi. Bu sırada Osmanlı tehdidi altındaki Karaman emirleri doğu komşuları Uzun Hasan’la ittifaka girdiler.

Trabzon Devleti ve Gürcistan birbirleriyle yakından ilişkili iki Hristiyan oluşumdu. Roma, Vatikan ve Venedik onların kaderiyle ve Osmanlı’nın yükseliş ve yayılma süreciyle yakından ilgileniyorlardı.

Bu sıralarda İran, Uzun Hasan‘ın rakibi Karakoyunlu Cihan Şah’ın elindeydi. 1467’de Cihan Şah, Diyarbakır (Akkoyunlular) üzerine sefere çıktı. Muş ve Çapakçur’a vardı. Ama burdaki savaşta yenilip Erzincan ve Bala-rud (Kelkit)’a gitmek üzere Kığı’ya doğru geri çekildi. İşte bu geri çekiliş sırasında Uzun Hasan’ın sürpriz bir saldırısına uğradı. Kaçmaya çalışırken 11 Kasım 1467‘de bu bölgede öldürüldü.

Bu tarihten sonra Uzun Hasan’a İran yolu açılmış, İran’da fetihler başlamıştı.

1471‘de Azerbaycan’ı Karakoyunlar’dan zapteden Uzun Hasan, hemen sonra kendi başkentini Tebriz’e taşıdı ve İran’ın geri kalanını da fethetti.

Bu büyük başarılardan sonra Asya’da Osmanlı ilerlemesini durdurabilecek tek güçün ancak Uzun Hasan olabileceği açığa çıkmıştı. Böylece yaklaşık bu sıralarda, aslında gelişmelerin yönünü tahmin ederek bundan daha önce başta Venedik Kent Cumhuriyeti ve Vatikan olmak üzere Osmanlılar’ın düşmanları olan Hristiyan güçler de Uzun Hasan’la ittifak politikasını benimsediler. Bu ittifak 1463-1473 dönemi boyunca yürürlükte kaldı.

Venedik Senatosu bu amaçla 1463’te L. Quirini’yi elçi olarak Tebriz’deki Uzun Hasan’a yollamıştı. 1464’te ise Uzun Hasan’ın ilk elçisi Mamenatazab (Hacı Muhammed, Azimamet?) Venedik’e gitmiş ve orada 6 ay kalmıştı. 1465’te bu kez Uzun Hasan’dan bir mektupla birlikte Kasım Hasan (?) Venedik’e varmıştır. 1471’de Uzun Hasan’ın elçisi Mirath (Murat?), Quırini ile birlikte Venedik’ten dönerken, Uzun Hasan’ın bir diğer elçisi de Vatikan’a vardı. İşte bu sıradadır ki, Venedik senatosu Caterino Zeno’yu da Uzun Hasan’a yolladı (1471). Aynı yıl Giosafa Barbaro Uzun Hasan’a silah, cephane ve bazı subaylar getirdi.

Ama İstanbul’un fethinden yirmi yıl kadar sonraki 1473 Otlukbeli Savaşı’nda Uzun Hasan Fatih’e yenildi. Bu yenilgi Kırmanciye tarihinin seyri bakımından büyük bir talihsizlikti. Bu gidişi Safevi yükselişi önleyebilirdi. Ama 1514 Çaldıran yenilgisi bu umudu da söndürdü. Böylece Dersimli Şah Hasan ve Seyit’in şahsında her biri büyük birer dönemeç olabilecek iki tarihi fırsat yitirildi.

Uzun Hasan (Dersimli Şah Hasan), 54 yaşında iken 5-6 Ocak 1478 gecesi Tebriz’de öldü.

Minorsky, Habib al-Siyar’dan Uzun Hasan’ın vezirlerinden üçünün adlarını aktarmaktadır:

°Shams al-Din Muhammed b. Seyit Ahmet

°Burhan al-Din Abd al-Hamid Kirmani ve

°Macid al-Din Shirazi.

Bir diğer yazısında ise Minorsky, Uzun Hasan’ın oğlu Sultan Halil’in divanında vezir olarak görev yapan Shah Imad Al-Din Salman Daylami adında birinden sözeder.

(Bk. Minorsky, A Civil And Military Review In Fars İn 1476 ve EI, UH Md).

Yukardan beri anlattıklarım Türkmen olarak bilinen Akkoyunlular içinde ve bu hanedanlığın yönetiminde Dersimli, Gilani, Kirmani ve Deylemi gibi değişik adlar altında karşılaşılan etnik öğenin yerini ve ağırlığını ve karşılıklı karışmaların boyutlarını tahmin etmek için yeterlidir inancındayım.

Akkoyunlular ile 11’inci ve daha sonraki yüzyıllarda daha çok Çanlar diye bilinen Eski Dersimliler (Mamıkanlar) arasında da çok yakın ilişkiler ve sıkı bir ittifak mevcuttu.

Çanlar (Saniler), Lazlar ve Haldiler Trabzon ve çevresinin en eski yerli halklarındandırlar. Genelde Rum diye bilinen Trabzon halkına Çanlar’ın adından hareketle Canit dendiği de olur. Bu adın o coğrafyada tarihin değişik dönemlerinde ülke veya eyalet adı olarak kullanıldığı da olmuştur. Çanestan ismi de bu adın bir şeklidir.

Geçerken bir uyarıda bulunmak zorundayım:

Rum sözcüğü orijininde Roma devleti vatandaşlığına referanstır. Bu imparatorluğun vatandaşları sadece Greekler’den ibaret değildi. Dolayısıyla Rum sözcüğünün etnik Greek karşılığında kullanılması yaygın olsa da yanlış bir kavrayışın ürünüdür. Bu yanlış kavrayış yanıltıcı bir tanımlamayla Rum diye anılagelen Trabzon Devleti halkının çok önemli bir kesimini oluşturan Çanlar’ın bir dönem Hristiyan olmuş olmalarının da katkısıyla etnik Greek gibi görülmelerine yol açmıştır. Oysa bu araştırmanın ortaya çıkardığı gibi Çan adı Eski Dersimliler (Mamakanlar)’in adlarının bir şeklidir.

Yeri gelmişken Trabzon Devleti ve bu devletin yönetici ailesi Comnenler hakkında özet bir bilgi yerinde olur kanısındayım:

Trabzon Devleti, 1204 yılında Bizans’ın kendisine yardıma çağırdığı Haçlılar (Latinler)’ın Bizans başkenti İstanbul’u Greekler’den ele geçirmeleri üzerine Trabzon’a sığınan Comnen ailesi tarafından kuruldu. İstanbul, Haçlılar’dan ancak 1261 yılında geri alınabildi. Yani Bizans başkenti İstanbul 1204-1261 yılları arasında Haçlılar’ın işgali ve yönetimi altında kaldı.

Ama bu süreçte doğan Trabzon devleti İstanbul geri alındıktan sonra da Osmanlılar tarafından ele geçirilene kadar varlığını sürdürdü.

Trabzon Devleti’ni kuran aile daha önce Bizans’ın kendisinde de yönetici konumlarda bulunmuştu.

Bu ailenin erken tarihi The Alexiad adı altında Anna Comnena tarafından yazıldı.

The Alexiad (Yunanca’dan İng.‘ye çeviren E. R. A. Sewter, 15 kitaplık bir cilttir) adlı kitabın yazarı Anna Comnena (1083-?), Comnen ailesinden olup Bizans İmparatoru Alexius I Comnenus (1081-1118)‘un kızıdır. Anna’nın kardeşlerinden John Comnen (1088-?) ve Isaak Comnen de iyi bilinirler.

Anna Comnena, The Alexiad adlı kitabıyla Bizans imparatoru babasını hayli ünlendirdi.

Onun babası Pavlakiler’le Bogomilleri imha etmeyi Bizans devletinin baş-sorunu olarak görmüştü. Bazı kaynaklara göre Comnen hanedanı orijinde Hadrianople (Adrianople, modern Edirne) civarındaki “Comne“ adlı yerden gelmeydi. Comneni aile adlarını da buradan getirmişlerdi. Bir diğer kaynakta ise Alex I Comnen, Trakyalı bir asker olarak, büyük ihtimal bir Vlach olarak tanımlanıyor. İmparator Basil II’nin kendisine Paflagonya’da topraklar verdiği ve onun bu topraklarda Castra Comnenon (modern Kastamonu) diye bilinen bir kale inşa ettiği kaydedilir. Babalarının bu toprağı Isaac ve John kardeşler tarafından miras alınmış. Kendileri de aristokrat olan bu kardeşler Bizans’ın büyük ve ünlü evleriyle evlilikler yapmışlar.

Bunlardan John Comnen (1088-?), babasının halefi olarak 1118-1143 yılları arasında Bizans imparatorudur. Lakabı Calo-Johannes’tir. Bu ad Kalo Ioannes şeklinde de yazılmakta ve Yakışıklı John ve/veya John The Good anlamına geldiği söylenmektedir. Bu adın ona halk tarafından takıldığı rivayet edilir. Onu sevmeyen ablası Anna Comnena kendisine karşı başarısızlıkla sonuçlanan bir isyan kışkırtmış ve bu yüzden sürgüne yollanmıştır.

John Comnen’in Danişmenler’le savaştığı ve Zengi’ye karşı Antakya’daki Fransız Haçlılarına yardım ettiği kaydedilir. Trabzon İmparatorlarından biri de bu aynı adı/lakabı taşıyordu ki, ona yukarıda değinmiştim. Bu ikisini karıştırmamak gerek.

Onun kardeşi Isaak Comnenus (General Isaac Comnenus) da Bizans imparatorluğu yapmıştır. Isaac’ın oğlu olmadığı için kendi halefi olarak bir Bizans aristokrat ailesinden olan Constantine Ducas’ı seçmiştir. Bu tavrının onun baldızı Anna Dalassena tarafından hiç affedilmediğine işaret edilir (Bk. Steven Runcıman, A History Of The Crusades, vol. 1, 1951-52).

Kısacası 1057-1185 arasında Bizans’ı Comnen hanedanı mensupları yönetmiştir.

1071 yılında Malazgirt’te yenilip esir düşen ünlü Romen Diyojen de bu ailedendi.

İstanbul’un Haçlılar tarafından işgalini takiben 1204 yılında Trabzon Devleti’ni kuranlar da onlar oldu. Ama bu devleti kurdukları topraklarda Çanlar, Lazlar, Haldiler vd gibi başka halklar da yaşamaktaydı. Yönetici ailesi nedeniyle (kaldı ki bu ailenin de orijini tartışmalıdır) ve vaktiyle bu bölgeye Greek kolonilerin yerleşmiş olmasından veya Hristiyan olmalarından hareketle bu devletin tüm halkının etnik Greek sanılması değişik boyutlara sahip bir yanılsamadır.

Danişmendlerin bölgede hakimiyet kurmasını takiben Trabzon ve çevresi buranın en eski yerlilerinden olan Çanlar (Mamakanlar)’ın adından hareketle daha çok Canik olarak bilindi. Canik adlı bu eyaletin başta gelen kenti Trabzon’du. Böylece Pontus eyaleti veya ülkesinin veya onun en azından bir bölümünün Çan (Sani) halkının etnik adıyla Canik olarak bilindiğini, Danişmend istilasını takiben bölgede çok eski olan Canik (Çanestan) adının tekrar öne çıktığını görüyoruz.

Çanlar, kendilerinden biri olan Sarı Saltık önderliğinde Babai yanlısı bir tutum aldılar. Sarı Saltık’ın Sani (Çan, Mamakan) kimliğine işaret eden tüm referanslar Saltukname’de sözcük oyunlarıyla ‘Sünni’ (Ortodoks Müslüman) şeklinde revize edilmiştir.

Trabzon Devleti’nden sözederken Sarı Saltık da nereden çıktı diyecekler olabilir.

O nedenle kısa bir açıklama gerek:

Sarı Saltık (1210/1215-1296/1300), Canit (Canik, Çanestan) diye de bilindiğine işaret ettiğim bu bölgede, Sinop ve çevresinde doğmuştur. Amasya, Trabzon ve Kastamonu’nun yanısıra Sinop da 1204 yılında kurulan Trabzon Devleti (Canit)’ne dahildi. Birinci İzzettin Keykavus 1214’te Sinop’u zapedip Trabzon devletinin elinden alırsa da, Sinop bir süre sonra tekrar Trabzon devletince işgal edilmiştir.

Sarı Saltık bu yıllarda doğar. 1230’ların sonlarında onunla ünlü Babalar (Babai) isyanının önderi olarak karşılaşırız. Bu sıralarda Baba İshak, Karaca Ahmet ve Mahmut Hayrani ile birliktedir ve faaliyetinin bir bölümüne sahne olan kentten dolayı Akşehirli diye de bilinmektedir.

Onun hayatının 1214-1261 arasındaki bölümü Anadolu’da geçer. Babai isyanından sonra da, özellikle 1254-61 arasında yine fırtınalı bir yaşam sürdürür. Bir aralık kendisine Selçuk Devleti’nin başına geçmesi önerilirse de kabul etmez. Ama Selçuk devleti içindeki çatışmalarda taraftır. İkinci İzzeddin Keykavus’un ardındaki en önemli faktördür. Rum diye bilinen kesimle oldukça sıkı bir ilişki ve akrabalığı vardır. 1266’da Selçuklu devletinin Moğol yanlısı Deylemli yöneticilerinden Süleyman Pervane Sinop’u Trabzon devletinden fetheder. Ama Saru Saltuk bu dönemde Canik (Trabzon)’da değildir Çünkü O, Tamda İstanbul’un Haçlılar’dan geri alındığı tarihte, yani 1261’de, yanında taht mücadelesinde yenik düşen eski Selçuk imparatoru İkinci İzzeddin Kaykavus ve ailesi de olmak üzere geniş bir yandaş kitlesiyle (onlarca aşiretten sözedilir) birlikte Bizans’a sığınmıştır. Daha sonra da Bizans tarafından yandaşlarıyla birlikte Dobruca’ya yerleştirilir.

Sarı Saltık’ın 1261 sonrası macerası ise Dobruca ve Kırım eksenlidir.

Balkanlar’ın fethini başlatan Osmanlılar değil, Sarı Saltık’tır.

Sarı Saltık’ın 1300 yılı dolayında Dobruca’da şehit edildiği sanılıyor. Pek çok yerde mezarının olduğu söylenirse de Baba Eski’de defnedildiğine inanılıyor. Bence, sözü edilen diğer mezarları makam taşlarıdır. O devirde makam taşları pratiğinin yaygın olduğu destanlardan da anlaşılmaktadır.

Sarı Saltık’la Dobruca’ya gidenler arasında Çanlar’ın önemli bir yer tuttuğuna inanıyorum. Onunla gidenlerin bir bölümü kendisi öldürüldükten sonra onun halifelerinden birisi olan Halil Ece önderliğinde Karesi üzerinden geri dönmüşlerdir. Dersim’de Dimetoka’dan geldiklerini söyleyen Balabanlar’ın Sarı Saltuk’la birlikte Balkanlar’a gidip Halil Ece önderliğinde geri dönenlerden olmaları mümkündür.

Saltukname’nin Sultan direktifleriyle ve sözlü geleneğe Sünni bir içerik ve söylem verilerek kaleme alındığı süreç (1473?-1480) ile Osmanlı’nın Trabzon Devleti ve Uzun Hasan üzerine sefer hazırlıklarının örtüşmesi bir tesadüf değildir. Kırmanciye üzerinde Dersimli Şah Hasan (Uzun Hasan) ve Düzgün Bava (Seyit, Safevi Şah Haydar) ittifakı ile Fatih arasında bir mücadelenin cereyan ettiği dönemdir bu.

Selçuklu devleti yıkılıp Moğol-İlhanlı hakimiyeti de zayıflayınca Trabzon çevresinde savaşçı beylikler yükseldi. Bunlar Trabzon devletini tehdit ediyorlardı. Bunların başında 13. Yüzyılın ikinci yarısında Erzurum havalisine kadar çıktıkları anlaşılan ve Trabzon-Greek kaynaklarında  “Amidliler“ olarak adlandırılan Akkoyunlular geliyordu.

Goloğlu’nun verdiği bilgilere göre, 1341 yılında Çanlar ve Akkoyunlular Trabzon devleti topraklarına akınlara başlarlar. 1347’de de ittifak halinde Trabzon üstüne sefere çıkarlar. 1347/48’deki seferi, bilinebilen ilk Akkoyunlu reisi Tur Ali’nin yönettiği söyleniyor.

Trabzon yöneticileri bu akınları durdurmanın tek çaresini onlarla akrabalık kurmakta bulurlar. Yaklaşmakta olan Osmanlı tehlikesi de bu ittifakı özellikle önemli kılmaktadır. Çünkü 1453’te Bizans başkenti İstanbul’u düşüren Fatih, Trabzon Rum devletini de ilhak etmek amacındadır. Onun için en büyük tehlike Trabzon Rum İmparatorluğu ile Akkoyunlu Uzun Hasan’dır. Fatih’in bu iki güce yönelik çabaları uluslararası boyutları devreye sokar. Yani işin içine batı dünyası da girer. İstanbul alınınca tıpkı İstanbul’un Haçlılar tarafından işgal edildiği 1204 yılında tanık olunduğu gibi bazı Bizans yöneticileri de Trabzon’a sığınmış ve bu sıralarda Komnenoslar Anadolu’daki tüm Grekler’in tek ve meşru koruyucuları haline gelmişlerdi.

İstanbul’un Yunanlılar’dan fethedildiği tarihte, yani 1453‘te Fatih’e yıllık haraç vermeye başlayan Trabzon devleti, 1456‘da bu haracı ödemeyince Osmanlılar tarafından kuşatıldı.

Tam bu sıralarda beklenmedik bir olay oldu.

Yeni bir faktör olarak Dersimli Düzgün Bava’nın babası Şah Cüneyt (Safeviler) göründü sahnede.

Yaşar Yücel’in aktardığına göre Safeviler’den Şeyh Cüneyt etrafında toplamış olduğu “Rafızi“ler ile birlikte 1456 yılı baharında Trabzon İmparatorluğu topraklarına girer, Akça-Kale’yi alır, karşısına çıkan kuvvetleri bozguna uğratıp Trabzon surlarına dayanır. Yücel’in verdiği bilgilere göre Şeyh Cüneyt’in bu saldırıları hakkında Bizans tarihçisi Laonicus Chalcocondyles’te geniş açıklamalar mevcuttur.

Ama Şeyh Cüneyt’in kente yaptığı hücumlar bir netice vermedi ve az sonra geri çekilmek zorunda kaldı. Çünkü,  “Tam bu sırada, Rum Beylerbeyi Hızır Bey’in Osmanlı kuvvetleriyle Trabzon’a doğru akına çıkması her halde bir tesadüf olmasa gerektir. Çünkü Osmanlı kaynakları bu akının, Cüneyd’i Komnenoslar’a ait bölgeden çıkarmak için yapıldığını yazarlar“ (Bk. Yaşar Yücel, a.g.e., II. cilt, s. 211).

Az ilerde Safeviler bölümünde Şeyh Cüneyt’in üzerine gönderilen Rum Beylerbeyi Hızır Bey’in kimliği konusunda da bilgiler vereceğiz. Hem Pir Sultan (Koca Haydar)’ın kimliği ve hem de gelenekte onu asan kişi olduğu söylenen Hızır’ın kimliği ve bu olayın hangi tarihte yeraldığı bakımından burdaki bilgiler bence anahtar önem taşımaktadırlar.

Bu Osmanlı akını sonucunda Trabzon imparatoru Kalo İoannes Osmanlılar’a yılda iki-bin altın haraç ödemeyi kabul ederek Osmanlı hakimiyetini tanır. Çünkü Şeyh Cüneyt olayı nedeniyle ve Osmanlıların da çevrede belirmesi yüzünden Kalo Ioannes Trabzon devletinin ve hanedanının geleceğini tehlikede görür. Anadolu içinden ve dışından müttefikler aramaya koyulur. Aklına Candaroğulları ve Karaman-Oğulları gelirse de en başta o sıralarda gittikçe güçlenen ve en güçlü olan Akkoyunlu Uzun Hasan’a başvurur. Bu amaçla Diyarbakır’a elçiler gönderir. Uzun Hasan’ın da Osmanlılar’a karşı ona ihtiyacı vardı zaten. Ve her ikisi (Kalo Ioannes ile Uzun Hasan) Osmanlılara karşı kolayca anlaştılar. Bu ittifakı pekiştirmek için Kalo Ioannes, Uzun Hasan’ın talebiyle kızı Katherina’yı Uzun Hasan’la evlendirip Diyarbakır sarayına gönderdi.

Trabzon imparatoru David (Kalo Ionnes’in kardeşi), Osmanlılar’a karşı tüm doğu hükümdarlarıyla ittifaklar kurdu, hatta bu ittifakın liderliğine soyundu. Osmanlılar’ı tehdit olarak gören Candar ve Karaman beyleri ile Akkoyunlu Uzun Hasan’ın da Osmanlıya karşı Hristiyan Batının desteğini almak için David’e ihtiyaçları vardı ve onu bu amaçla kullandılar.

Uzun Hasan 1458 yılında Gürcistan üzerine şiddetli bir akın yaptı. Oğlu Uğurlu Mehmet eliyle Koyul-Hisar’ı zaptetti ve Trabzon devletine arka çıktı. Bir yıl sonra da Fatih’in kendisi Koyulhisar ve Trabzon üzerine sefere çıktı. Uğurlu Mehmet Karahisar’a doğru geri çekilmek zorunda kaldı. Mevsim kıştı. Uzun Hasan bekledi. 1460 yılı baharında Uzun Hasan Koyulhisar’ı korumaya aldı. Sonuçta Fatih, ilkin Koyulhisar’ı fethetti, sonra da Erzincan’a doğru yöneldi.

İşte tam bu sıralarda Uzun Hasan annesi Sare Hatun ile Çemişgezek Emiri Şeyh Hasan’ı armağanlarla birlikte Fatih’e elçi olarak yolladı. Fatih, Bulgar yanında buluştuğu elçilere saygı ve hürmet gösterdi ve Trabzon’da ele geçirdiği ganimetten pek çoğunu bir süre rehin tuttuğu Sare Hatun ve Şeyh Hasan’a verdi. Sare Hatun, bu görüşmelerde Trabzon’un kendi gelinine ait olduğunda ısrar etti.

Uzun Hasan ve müttefiklerinin Batının Hristiyan dünyası ile kontaklar kurmaları bu tarihten hemen sonrasına rastlıyor. Ama Fatih Sultan Mehmet, Uzun Hasan’ın müdahalesini bertaraf etmek için bu girişimler henüz sonuç vermeden Trabzon’u zapteder ve bu devlete son verir (15 Ağustos 1461).

İdris-i Bitlisi’ye göre Trabzon devleti, Fatih’e karşı Uzun Hasan’dan yardım istemiş ve Uzun Hasan bunun üzerine Erzincan ve Kemah dağlarına çekilerek Osmanlı ordularına baskınlar düzenlemiştir. Uzun Hasan’ın amcasının oğlu Hurşid Bey, Munzur Dağı’nda (Erzincan civarında) Gedik Ahmet Paşa kumandasındaki bazı Osmanlı kuvvetlerini pusuya düşürmüştür. Sakal-Tutan üzerinden ilerleyen uzun Hasan ise Fatih’in önünü kesmek ister. Bunu haber alan Fatih’in Uzun Hasan’ın üzerine yürümeye hazırlındığı sıradadır ki, Uzun Hasan’ın kendi annesi Sare Hatun’u elçi olarak Fatih’e yolladığı kaydedilir.

Kısacası Trabzon İmparatorluğu Karadeniz bölgesinde ancak 1461‘e kadar tutunabildi.

Bu tarihte Comnenler, Osmanlılar tarafından devrilip sürgün edildiler.

 

Bu bölümde en sık başvurulan kaynaklar:

Anna Comnena, The Alexiad

William Miller, Trabizond-The Last Greek Empıre, London, 1926

Mahmut Goloğlu, Trabzon Tarihi, Ankara, 1975

Prof. Yaşar Yücel, Anadolu Beylikleri Hakkında Araştırmalar, cilt II

Deguıgnes, Hist. De Huns

Minorsky, EI, Uzun Hasan Md.

CL Huart, Enc. Of Islam, Kara-Koyunlu Md.

Steven Runcıman, A History Of The Crusades, vol. 1, 1951-52

Minorsky, A Civil And Military Review In Fars İn 1476

Fahreddin Kirzioğlu, Kars Tarihi

İshak Sunguroğlu, Harput Yollarında

Faruk Sümer, Kara Koyunlular: Başlangıcından Cihan-Şah’a Kadar, I. Cilt, TTK Basımevi, 1967

F. Kirzioğlu, Kars Tarihi

Prof. Dr. M. Eröz, Doğu Anadolu’nun Türklüğü, İst., 1946

Enc. Of Islam, Cengiziler Md.

Britannica, Timur Md.

Ebu’l Hayr-ı Rumi, Saltukname

 

 

 

SAFEVİLER

Doğuda (Kırmanciye’de) egemenlik peşinde koşan Osmanlı devleti başlangıçta Karamanlar’ın ve Uzun Hasan’ın Akkoyunluları’nın direnişi ve rekabeti ile karşılaştı. Akkoyunlu devleti dağılınca ise onun mirasçısı Safevi Devleti ile karşı karşıya geldi. Dersim geleneği onları kardeş gösterirken bu devamlılığa ve evlilikler yoluyla aralarında kurdukları akrabalığa işaret etmektedir.

Yönetici ailesi ve dayandığı ana güçler bakımından Safevi devleti de bir Doğu Anadolu Devleti, daha doğrusu Kırmanciye devleti olarak tanımlanabilir. Şerefname Safevi devleti için yer yer ‘Kızılbaşların Devleti’ kavramını kullanır ve bu devletin 1501/2 ila 1514 yılları arasında Kürdistan’da da varolduğuna işaret eder.

Doğu Sorunu”nun özellikle bu dönemde belirginlik kazandığı ve Osmanlı-Safevi savaşları sürecinde giderek keskinleştiği söylenebilir.

 

Dersim-Safevi İlişkileri

Safevi hareketi ve devrimi Dersimliler’in başlangıcından itibaren aktif şekilde karıştıkları bir süreçtir.

Örneğin, L. Molyneux-Seel, A Journey In Dersim başlıklı yazısında (1911) Dersimliler’den dinlediği Munzur efsanesini, efsanedeki Munzur’un kayıplara karışmasından yüz yıl sonra bir İran şahının Munzur gözesini ziyarete geldiğini ve yaptırdığı kazı sonucunda kayıplara karıştığı sırada (sır olduğunda) Munzur’un elinde bulunan kabı bulup beraberinde Tahran’a götürdüğünü ve ordaki müzeye koyduğunu anlatır.

Peki sözü edilen bu Şah kimdi?

Dersimliler arasında onun Safevi Şah İsmail olduğu sıkça telaffuz edilir. Bu olayın tarihi de Dersimli Alevi Olmak başlıklı yazısında İsmail Onarlı’nın işaret ettiği gibi 1500 yazı olmalıdır. Kaynakların Safevi Devrimi’nin başlangıcında Erzincan’da gerçekleştiğini söyledikleri ünlü bulışmanın tarihidir bu. Bu buluşma Dersim’de gerçekleşmiş gibi görünüyor. Dersim’de yeralan bu olayın, o tarihlerde Dersim’in Erzincan’a bağlı bulunması nedeniyle Erzincan buluşması olarak bilinmesi mümkündür. Kaldı ki, daha önce söylediğim gibi geleneğimizdeki Şah Haydar (Düzgün Bava), Şah İsmail’in babasıdır. Onun devrimi Munzur gözesi veya Düzgün Bava’daki bir buluşma ile başlatması oldukça anlaşılır birşeydir.

Öte yandan M. V. Bruniessen’e göre Çemişgezek Konfederasyonunu kuran da Safevi Şah Abbas (1587-1629) olmuştur ki, o vakit yer yer Abbasiler’den geldiğini söyleyen bu emirliğin yönetici ailesi ve Abbasanlar adı, Abbasiler’le değil de Safevi Şah Abbas’la ilişkili olabilir.

Şerefhan’ın kaydından biliyoruz ki, Çaldıran Savaşı’na Çemişgezekliler de katıldılar. Bu savaşa katılan Çemişgezek aşiretlerinden bazısı geri döndü, bir kısmı ise (Bruniessen’e göre bin kadar aile) İran’da kaldılar. Bu tarihten yüz yıl kadar sonra Şah Abbas’ın Çemişgezekli bu bin aileyi Safevi devletinin sınırlarını korumaları için Özbeklere ve Türkmenlere karşı sınır eyaleti Horasan’a yerleştirdiği söylenmektedir. Böylece orada Dersimli bir koloni (‘Horasan Dersimi’) oluşur.

Nadir Şah (1730-47), Bruniessen’e göre Şadilliler’in bir kolu olan Karaçorlu ve Emarlü aşiretlerini de getirip Horasan’a yerleştirmiştir. Böylece Kaçar zamanında (19-20’inci yüzyıl) Horasan’ın bazı bölgeleri İlhan ünvanı verilen Çemişgezekliler ve Şadi aşiretinden kişilerce yönetilmiştir (Bk. Bruniessen).

Dersim ve Anadolu Kızılbaşlığı ile Safevi Aleviliği de ilişkilidirler.

Anadolu’da Yesevilik denen şeyin gerçekte Safevilik (Kızılbaşlık) olduğunu bu çalışma boyunca tekrar takrar söyledim.

Şah Hasan-Seyit geleneğindeki Seyit’in Safevi Şah Haydar olduğunu, yani Geç Dersimliler’in son grubunun Seydanlılar adı verilen kesiminin Safeviler olduğunu da döne döne açıkladım. Dersim’in kabesi Düzgün Bava’nın Şah Haydar’ın kendisi olduğunu da daha önce yeterince vurguladım.

Bütün bunlar Dersimliler’in Safeviler’le akrabalığına ve Safevi olayına başından sonuna aktif şekilde katıldıklarına işarettirler.

Bu çalışmada Safeviler’e bir bölüm ayırmamızın nedeni budur.

 

Safevilerin Orijini

Safevilerle ilgili hayli kaynak mevcut. Buna rağmen Safevi peryodunun kronolojisi, özellikle Safevilerin erken tarihi henüz tam olarak bilinmiyor.

Onların Yemen orijinli ve Arap (bk. Hinz), Türk (bk. Aylon), Kürt veya saf İrani stoktan (bk. Kasrawi) oldukları şeklinde çok değişik tezler var. Safeviler’in kendileri Yedinci İmam Musa Kazım dolayımıyla imam Ali’den geldiklerini iddia ettiler.

Bir görüşe göre Safevi ailesi eskiden beri Azerbaycan’da yerleşikti.

Bu ailenin bilinebilen ilk üyesi 10./11. yüzyılda yaşayan Firuz-Şah Zarrin Külah’tır. Zerrin Külah adını Altın Külah (Altın Şapkalı) veya Kızıl Başlıklı anlamında yorumlayan yazarlar mevcut.

Firuz Şah’ın Sincar’dan veya Yemen’den gelerek 11. Yüzyılda Gilan sınırına yerleştiği söylenir. Dersimliler arasında da zaman zaman duyduğumuz bu Yemen referansları Safeviler’in kendilerinin Yemen orijinli oldukları geleneğiyle bağlantılı görünüyor. Bu çalışmanın Sasaniler bölümünde Deylemiler’in Yemen macerasını anlatmıştım. Bu geleneğin Yemen’den geri dönen Deylemiler’den miras kalmış olması olanaksız değil.

Z. V. Togan’a göre Safevilerin ataları Erdebil’e 1025’te Arran ve Muqan’ın yanısıra bu kenti de işgal eden Ravadidler ile birlikte gelmişlerdir. Bu istila Ravadid emiri Mamlan b. Vahsudan tarafından yapılmıştı. Ravadidler ve Şadiler ilişkilidirler. Kaynaklar Ravadidler’in orijinde Arap Azdi aşiretinden olduklarını, ama zamanla bu bölgenin yerlileri olan Kürtler ve Deylemiler’le karışarak onlar arasında eridiklerine işaret ederler. İslami dönemde Basra, İran ve Horasan’da Azd adında Yemen soylu bir aşiretin mevcudiyetinden sıkça sözedilir (Bk. Enc. Of Islam, Azd Md).

Thomas Artsruni’nin kitabını İngilizce’ye çeviren Thomson, bu kitapta M.S. 836-51 yılları arasındaki olaylar anlatılırken kendisinden sözedilen ve Tsovap’i diye bilindiği söylenen Abbasi veziri Emir Ali (Ali Tsovap’i)’nin tam adının Ala b. Ahmet al-Azdi ve Tsovap’i nisbesinin de gerçekte Sawafi olduğunu not düşmektedir. Bu sözcük Safevi sözcüğünün hemen hemen aynısıdır. Ama onun sözünü ettiği bu kişi hakkında şu ana kadar herhangi bir bilgiye rastlamadım. Bu nedenle Safeviler ile ilişkili olup olmadığını henüz bilemiyorum.

Bir geleneğe göre ise Firuzşah, ünlü Sufi ibrahim b. Ethem (ölm.777)’in İran yada Belh yöneticisi olan oğlu tarafından Erdebil Eyaleti’ne vali olarak atanmıştır. Belh (Balkh) orijinli İbrahim ibn Ethem’in 777 veya 780 yılında Bizans’a karşı bir deniz seferinde öldüğü söylenir (Bu efsane Battal Gazi’ye ilişkin gelenekle kıyaslanabilir).

Yaşamı hakkında çok az şey bilinen İbrahim Ethem’in dinsel faaliyetinin Suriye merkezli olduğu kaydedilmektedir.

Kendi adıma ben, daha önce de işaret ettiğim gibi, Safeviler’in orijinde Gilan ve Deylemiler’le ilişkili olduklarını düşünüyorum. Aşağıdaki anlatımda bu görüşümün kanıtları da açıklıkla görülebilecektir.

 

Safevilerin Seceresi (Saffat el-Saffa veya Silsilet-i Neseb-i Safeviye)

Onlara ilişkin kaynakların bir bölümü Safeviler’in bizzat kendilerine aittir. Bunların en eskileri ve en ünlüleri Safvat al-Safa, Silsilat al-Nasab-i Safaviya (Silsilet-i Neseb-i Safeviye) ve Tadhkirat al-Muluk adllarını taşıyanlardır. Resmi Safevi seceresi bu eserlerde, özellikle ilk ikisinde verilmektedir. Muhammed Muhsin’in Zubdat al-Tawarikh, Mirza Mehdi’nin Ta’rikh-i-Nadiri, Muhammed Kazım’ın Alam-ara-yi-Nadiri, Muhammed Halil’in Majma’ al-Tawarikh ve H.R.Roemer’in Die Safawiden: ein orientalischer Bundesgenosse des Abendlandes in Türkenkampf eserlerinde de şeceresel bilgiler mevcuttur.

Tüm bu kaynaklardan yararlanılarak çıkarılan şecerelerden biri babadan oğula şu şekildedir:

Abd al-Muttalib ibn Haşim, Ebu Talib (‘Abd Manaf), Ali (599-661, dördüncü halife, ilk imam), Hüseyin (626-680, üçüncü imam), Zeynel Abidin (659-719, dördüncü imam), Muhammed Bakır (677-733, beşinci imam), Cafer el-Sadık (699-765, altıncı imam), Musa el-Kazım (754-799, oniki imamcı Şiilere göre yedinci imam), Ebu’l-Kasım Hamza, Kasım, Seyit Ahmet el-Arabi, Muhammed, İsmail, Muhammed, Cafer, İbrahim, Muhammed, Hasan, Muhammed, Şerefşah, Muhammed, Firruzşah Zerrinkülah, İvaz (Avdal-Khawass), Muhammed Hafız, Salah el-Din Reşid, Qutb al-Din Ebu’l Baki Ahmet (bölgenin Gürcüler tarafından istila edildiği 1204/5’te hayattaydı. Bu istila üzerine ailesi Erdebil’e sığınır. Gürcüler bu evi de basar ve bu sırada yaralanan Qutb al-Din’i ölü sanıp bırakırlarsa da, bu olaydan sağ kurtulur. 1252/53’te hala yaşıyordu), Amin al-Din Jibrail, Şeyh Safi el-Din Erdebili (Safiyyu’d-Din Ebu’l Feth İshak Ardabili, 1252-1334; yedi kardeşin beşincisidir).

Bu şecerede Ebu’l Kasım Hamza’dan Firruzşah Zerrinkülah’a kadarki halkalar bazı yazarlarca inandırıcı görülmemektedir.

Yukarıdaki şecere Şeyh Safi’den sonra şöyle sürer:

Sadr el-Din Musa (1334-99; ‘Al-Musavi’ nisbesi kullandı. Kasrawi’ye göre bu nisbe imam Musa Kazım’a referans değildi), Sultan Khwaja Ali (1399-1420/9), Şah İbrahim (Şeyh Şah, 1429-47), Şeyh Cüneyt (Şeyh Junaid, 1447-1460), Şeyh Haydar (1460-88).

Şah Haydar’dan sonra gelen aşağıdaki isimler artık Safevi yöneticilerinin listesidir:

Şah İsmail I (1501-1524), Şah Tahmasp I (1524-76, Özbekleri Horasan’dan kovdu, Osmanlılara karşı savaştı), Şah İsmail II (1576-77), Muhammed Hudabanda (1577-87, Şah İsmail II’nin kardeşi), Büyük Şah Abbas (1587-1629, Şah İsmail II’nin kardeşi, Osmanlılara karşı savaştı, Özbekleri ve Türkmenleri Horasan’dan çıkardı. Kendisine haklı olarak ‘Büyük’ lakabı verilmiştir), (Safi Mirza), Şah Safi (Sam Mirza, 1629-42), Şah Abbas II (1642-66), Şah Süleyman (1666-94; 1666’da Şah Safi II ve 1669’da ise Şah Süleyman adıyla yönetti. Silsilatu’n Neseb-i Safeviye adlı ünlü kitap bu Şah Süleyman’ın yönetimi zamanında yazılmış ve ona adanmıştır. Şah Süleyman’ın adları verilen çocukları: Şah Sultan Hüseyin, Abbas Mirza, Murtaza Mirza, Mustafa Mirza, Sultan Hamza Mirza, Sultan İbrahim Mirza, Sultan Ahmet Mirza, ve 770-818 arasında yaşayan sekizinci imam Ali Rıza’nın Meşhed’deki türbesinin Mutawalli’si Mirza Da’ud ile evlenen Şahribanu Begum), Şah Sultan Hüseyin (1694-1722).

1722’de İran Sünni Afganlılar tarafından istila edilir ve Sultan Hüseyin devrilir. Bu işgal nedeniyle 1722-29 arasında bir kesinti yaşanır. 1729’da Afganlılar İran’dan kovulunca tahta Safevilerden Şah Tahmasp çıkarıldı. 1726’da Kirman’da Meşhed’deki İmam Rıza türbesinin mütevellisi Mirza Daud ile Şah Sultan Hüseyin’in kızı Şahribanu Begum çiftinin torunu Seyit Ahmet’e kendi destekçileri tarafından taç giydirildiği, ama bu Seyit Ahmet’in 1728’de Afganlı Eşref tarafından öldürüldüğü kaydediliyor. Tadhkirat al-Muluk adlı eser 1726’daki Safevi yönetimi tarafından yazıldı.

Afganlılar ülkeden kovulduktan sonraki Safevi yöneticileri şunlardır:

Şah Tahmasp II (1729-32), Şah Abbas III (1732-36), Şah İsmail III (Şah Sultan Hüseyin’in torunu. 1750’de ve ikinci kez 1752-56’da ismen yönetti), Seyit Muhammed (Meşhed’deki İmam Rıza türbesinin Mütevellisi Seyit Muhammed, 1749-50’de Şah Süleyman II adıyla yönetti. Majma’ al-Tawarikh kitabının yazarı Muhammed Halil, onun torunu ve Sultan Daud’un da oğludur).

(Bk. Camb. Hist. Of Iran?, Appendix I: Genealogical Table of The Safavi Dynasty, with Particular reference to ist concluding period).

Kimisi resmi Safevi şeceresinin ilk kez 14. Yüzyıl başında göründüğünü söyler. Kendisi de bir seyit olan Kasravi, Safevilerin seyitlik iddialarını uydurma bulur.

Savfat al-Safa (Dersimliler’in Yusuf Kitap dedikleri bu resmi Safevi şeceresi olabilir)’da Safevilerin 7. İmam Musa Kazım’dan geldikleri öne sürülür. Musa Kazım ile Şeyh Safi arasına 20 halka konur.

Bu şecereye ilk meydan okuyan Seyyid Ahmet Tebrizi (Kasravi) oldu. Aslında Musa Kazım soyunun şeceredeki ilk beş kuşağı ile Şey Safi’in son beş atası, yani şeceredeki 20 adın 10’u üzerinde ciddi bir anlaşmazlık yok. Ama Kasravi şecere zinciri ortalarındaki 8 halkanın kuşku götürdüğünü söyler ki, burada en azından dört bilinmeyen ad mevcut. Safevi ailesinin seyitlik iddiaları da kuşkulu. Öyle ki Şeyh Safi’nin karısının bile kocasının seyit olduğunu bilmediği, oğlu Khvaja Muhyi al-Din’in seyitlik iddiasının onu şaşırttığı öne sürülür. Şeyh Safi’nin Alavi Seyit mi, Şerif seyit mi, yani imamlarla bağlantısının baba tarafından mı, anne tarafından mı olduğu da tartışmalı. Kimi onların ‘Alavi seyitler’ olduklarını söyler, ama o zaman da Hasani seyitler mi, Hüseyni seyitler mi tartışması var.

Kasravi, 1927/28’lerdeki makalelerinde Safeviler’in Hoca Ali’nin oğlu Şeyh Cafer (Cihan Şah’ın çağdaşıdır) zamanına kadar seyitlik iddiası olmadığını veya bu iddialarının yaygınca bilinmediğini öne sürmekte, Hoca Ali’nin al-Alavi, Sadr al-Din Musa’nın ise al-Musavi lakapları kullandıklarına işaretle, bu nisbelerin İmam Ali ve imam Musa Kazım’a referans oldukları sonradan uydurulmuştur demektedir.

 

Erken Safevi Tarihi (İlk Safevi Büyükleri)

Safevi Devrimi 1301-1501 arasındaki 200 yılda hazırlandı. Bu aralıkta Safevi hareketi Anadolu’ya da sızdı. Özellikle Şeyh Cüneyt döneminden itibaren Anadolu’da da Safevi hareketi varoldu.

Şimdi Safevi ailesi ve hareketi, özellikle Dersim geleneğinin referans verdiğini düşündüğüm erken Safevi büyükleri hakkında özet bilgiler vereceğim.

 

Şeyh Safi

Safevi adı Firuzşah’ın soyundan Qutb al-Din Ebu’l Baki Ahmet’in torunu Şeyh Safi (Şeyh Safi al-Din İshak)’nin adından gelir. Anadolu’da Safevi adının Yesevi formuna büründüğünü, Yesevilik denen şeyin Safevilik olduğunu düşündüğümü daha önce ifade etmiştim.

Konukseverliği nedeniyle Şeyh Safi’ye ‘Halil-i Acem’ (İran’ın Halili) denmiştir. Yaşadığı çağda hayli ünlü ve etkili olduğu, güçlü bir yönetici olan Moğol bakan ve tarihçi Raşidu’d-Din Fadlullah’ın kendisiyle mektuplaşmasından ve mektuplarında ondan sözetmesinden de anlaşılabilir.

Şeyh Safi’nin doğduğu 1252’de dedesi Ebu’l Baki Ahmet hala hayattaydı. Bazı kaynaklarda Safevi adının Sofi (Sofiyan) şeklinde yazıldığını görmekteyiz. Batılı yazarlarda Safevi şahları Sophy, Sophi veya Soffi ortak adı altında anılmaktadırlar.

Moğol Hülagu’nun Alamut’u zaptettiği tarihte Şeyh Safi beş yaşındaydı. Eğitimini bir tarikat kurucusu olan ve Şeyh Zahid-i Gilani diye de bilinen Şeyh İbrahim El-Gilani’den aldı. Onun bir izleyicisi idi.

Şeyh Safi, tam 25 yıl Gilan’da kaldı ve Şeyh Zahid’in kızı Bibi Fatıma ile evlendi.

Üçü bu evlilikten, üçü de ikinci evliliğinden olmak üzere beş oğlu, bir de kızı vardı. Kızı, Şeyh Zahid’in oğlu Şeyh Şemsu’d-Din ile evlenmiştir ki, Silsilatu’n Nasab-i Safawiyya’nın yazarı bu çiftin soyundandır.

1301 yılında kendi şeyhinin ölümü üzerine tarikatın başına Şeyh Safi geçti. Bu tarihten sonra Şeyh Zahid’in Gilan’daki lokal sufi tarikatı Safaviyya adını aldı. Şeyh Safi’nin mürşidi Şeyh Zahid bazı kaynaklarda Halveti tarikatının kurucusu olarak tanıtılır ki, Sünni olarak bilinen bu tarikat Anadolu’da yaygındı. Gilanice ve Farsça şiirler yazmış olan Şeyh Safi’nin bu şiirlerinde Ali’ye adanmışlık görülür. Onun Türkçe şiirleri yoktur. Dersim geleneğindeki Seyit Sabun (Seyit Seyfeddin) ona veya aynı adı taşıyan bir yakınına referans olabilir.

Şeyh İbrahim El-Jili (Şeyh İbrahim Gilani, ölm. 1301)’nin kurduğu tarikatın başına Erdebil doğumlu Şeyh Safi (1252-1334) geçince, başlangıçta Şeyh İbrahim Gilani ailesine ait olan Erdebil Ocağı da Şeyh Safi soyuna geçer. Tarikatı şeyhi ve mürşidi İbrahim Gilani’den devralmış olsa da, kendi mürşidinin kızı Gilanlı Bibi Fatma ile evli olan Şeyh Safi de bu tarikatın kurucusu gibi görülür.

Şeyh Safi’nin kendisi bazı iddialara göre Şafi okuldan bir Sünni idi. Tamamen lokal karekterdeki bu sufi, sıradan ve ortodoks (Sünni) Gilan tarikatı onun ailesi tarafından İran, Suriye ve Anadolu’da nüfuz sahibi büyük bir harekete dönüştürüldü (1301-1501).

Okuyucunun dikkatini şu olguya çekmek isterim: Hareketin başlangıcı Gilan’dır ve zaferine kadarki 200 yıl boyunca da bu hareketin üssü gene Gilan olmuş, daha sonra Dersim de bu hareketin tarihinde Gilan kadar önemli bir rol oynamıştır.

Anadolu’da daha çok Yesevilik olarak bilinen Safevilik de, tıpkı Kadirilik, Rıfailik, Kalenderilik, Haydarilik ve Ehl-i Hak gibi Gilan çıkışlı bir tarikattır.

Erdebil Sufizminin başı Şeyh Safi, istilacı göçebe Türkler ve Moğollar arasında çok taraftar kazandı. Moğolların çoğu İslam’ı onun çabalarıyla benimsedi. Safevi ordusunun elit birlikleri arasında Türkmen aşiretleri de vardı.

 

Sadr al-Din Musa (El-Musavi)

Sadr el-Din Musa (1305-92), ‘Al-Musavi’ nisbesi kullandı. Kasrawi’ye göre bu nisbe sanılanın aksine İmam Musa Kazım’a değil, Sadr el-Din Musa’ya referanstı.

Onun döneminde İlhanlı emirlerinin pek çoğu ve Moğol soyluları Erdebil Ocağı’na mürit oldular. Daha Şeyh Safi sağken Moğollar’dan güçlü İlhanlı emiri Emir Çoban, Şey Safi’ye bağlanmıştı. Daha bu tarihlerde, yani 14. Yüzyılın başlarında Safevi propaganda şebekesi Doğu Anadolu ve Suriye’ye uzanmış ve buralarda hayli taraftar toplamıştı. 1377-78’de uzak Herat (Horasan)’ta bile Safevi propagandası mevcuttu.

Sadr al-Din’in tarikatın başına geçişiyle (1334), İran ve Mezopotamya’daki İlhanlı imparatorluğunun çözülmeye başlayarak rakip Moğol fraksiyonlar ve lokal İranlı emirler arasında bölünüşü aynı döneme rastladı. Çobaniler ve Celayiriler gibi güçlü emir aileleri imparatorluğu aralarında payettiler.

1381’de Timurlenk’in İran dünyasına girişi de Sadr el-Din dönemine rastlar.

Bu aralıkta Van Gölü çevresinde başlangıçta Celayiriler’e bağımlı olan Karakoyunlular’ın yükselişi görüldü. Bu aşiret federasyonu 1390’da Azerbaycan’ı eski efendileri Celayiriler’den ele geçirdi.

Erdebil ve çevresi rakip güçler arasında sık sık el değişti. Çarpışmalara ve istilalara sahne oldu.

Tüm bu alt-üst oluşlar sırasında tarikatın başında Sadr el-Din Musa vardı. Birçok Moğol soylusunu tarikata o kazandı.

Okuyucunun dikkatini bir kez daha çekmek isterim: Erdebil şeyhleri zor durumda kaldıkları her seferinde Gilan’a sığındılar. Gilan, onlara bir üs ve dayanak noktası olarak hizmet etti. Sadru’d-Din de İran egemeni Melik Eşref’in zulmü ve cezalandırmaları nedeniyle bir keresinde Gilan’a sığınmak zorunda kalmıştır.

1391/2’de ölen Sadr al-Din babası gibi Erdebil’deki ocakta (türbede) gömüldü.

Sadru’d-Din’in Khwaja Ali, Şeyh Şihabu’d-Din ve Şeyh Cemalu’d-Din adlarında üç oğlu vardı. Medine’yi ziyaret ettiği söylenen Sadru’d-Din dönüşünde oğlu Hace Ali’yi halefi olarak belirledi.

 

Seyit Ali (Al-Alavi)

Sadr al-Din’i takiben hareketin başına 1392’de Hace/Khwaja Ali geçti (Bektaşi geleneğndeki Seyit Ali Sultan ile kıyaslayın).

Onun zamanındadır ki Safevi tarikatı Alevi-Şii bir kimlik kazandı. Bazı kaynaklara göre başlangıçta Sufi-Sünni olan bu ocak Hace Ali (Hoca Alauddin Ali) zamanında Alevi-Şii bir karekter kazanmıştır. Şeyh Safi ailesinden ‘Şii’ olduğunu açıkça söyleyen ilk kişi Seyit Ali Acem ve Şeyhler’in Şahı diye de bilinen Hoca Ali’dir.

Anadolu’da Safevi propagandası ve Safeviler’in yandaş bulmaya başlaması Hoca Ali dönemine (1392-1427/28) rastlıyor. 13., 14. ve 15’inci yüzyılların İran’ında Sufi tarikatlarda genelde Alevi-Şii inançlara bir yöneliş görülür ki, nedenleri henüz tam açıklanamayan karışık bir olgu bu. Roger M. Savory, bunu 19. yüzyıl Rusya devrimci hareketine Marksist fikirlerin sızması ile kıyaslar.

Hoca Ali’ye pek çok keramet atfedilir. Onun üç kez Timur’la (Timur’un 1381-1404 yılları arasındaki seferleri sırasında) görüştüğü, bu görüşmelerinden birinde Timur’un kendisine ikram ettiği bir kap zehiri içip bedeninden bal olarak akıttığı, bunun üzerine Timur’un ona mürit olduğu rivayet edilmektedir (Dersim geleneğinde aynı kerameti gösterdikleri söylenen Ağucan ve Hüsameddin Aseli’yle kıyaslayın).

Rum (Anadolu)’u zaptettikten sonra Azerbaycan’a dönen Timur, rivayet edildiğine göre Rum’dan getirdiği bazı esirleri (Asiran-ı Rum) Hoca Ali’ye vermiş, o da bunları serbest bırakıp orada yerleştirmiştir ki, bunlardan gelen soy burada ‘Sufiyan-ı Rumlu’ diye bilinmiştir.

Timur (ölm. 1405)’un Hamadan, Isfahan, Talvar ve Kızıl Uzun civarındaki bazı toprakları da Hoca Ali ve çocuklarına bıraktığı söylenir. Onun oğlu Şah-Ruh da Hoca Ali’ye saygı gösterir.

Silsilet-i Neseb-i Safeviye’de Seyit Ali’nin bir görüşmesinde Suriye’deki ‘Yezidi Kürtler’in Muawiye yandaşı olduklarını ve peygambere inanmadıklarını söyleyerek Timur’dan onları cezalandırmasını talep ettiği kaydedilir. Ben bunu Safevi-Rıfai/Babai üstünlük mücadelesiyle, Dersim rivayetlerinde sözü edilen Düzgün Bava (Safevi Şah Haydar)’nın yandaşları ile Abdal Musa’nın askerleri arasındaki çarpışmalarla  ilişkilendirebileceğimizi düşünüyorum.

Hoca Ali’nin Şeyh Cafer (onun soyu Şeyh Caferiler diye bilinirler), Şeyh Abdu’r-Rahman (onun soyundan gelenler, bu soydan Mirza İbrahim’in adıyla İbrahimiyan diye bilinirler) ve Şeyh İbrahim (Şeyh Şah) adlarında üç oğlu vardı.

1427’de hac için Mekke’ye giden Hoca Ali yerine üçüncü oğlu İbrahim’i bırakırsa da, babasının ayrılığına dayanamayan İbrahim onun arkasından Mekke’ye, sonra da birlikte Filistin (Kudüs)’e gider. Hoca Ali Kudüs’te iken ölür ve orada gömülür. Tarikatın başına Küdüs’ten dönen İbrahim geçer. Rıza Zelyut’a göre Anadolu’da kendisinden Şah İbrahim Veli diye sözedilen odur.

Kaynaklar Şah İbrahim (Şeyh Şah)‘le birlikte Safevi tarikatının bir kadın kolu oluşturduğunu da kaydederler (Bacıyan-ı Rum ile kıyaslayın).

Hoca Ali, Seyit Ali Acem veya sadece Seyit Ali olarak da bilinirdi. ‘Al-Alavi nisbesi kullandı. Kasrawi’ye göre onun bu nisbesi/lakabı imam Ali’ye değil kendisine referanstı.

Eğer Kasravi’nin Alavi ve Musavi nisbelerinin İmam Ali ve İmam Musa Kazım’a değil, gerçekte Safevi şeyhleri Seyit Ali ve Sadr el-Din Musa’ya referans olduklarına dair görüşü doğruysa, Dersim ve Kızılbaş şecere ve geleneklerindeki bu tür referansların (Alevi, Musavi ve Caferi) bir de bu bakış açısıyla analizinde zorunluluk vardır.

 

Şah İbrahim Veli (Şeyh Şah)

Seyit Ali’nin oğlu Şah İbrahim döneminde Anadolu’da Safevi/Erdebili etkisi arttı.

Daha çok Şeyh Şah diye bilinen Şah İbrahim (1428-47), amcası Şeyh Sadru’d-Din’in oğlu Şeyh Cemalu’d-Din’in kızı Hanzade Paşa ile evlendi.

Onun altı oğlunun adları şu şekilde verilir:

Şeyh Ebu Said, Seyit Ahmet (çocuk bırakmadı), Şeyh Bayazid, Hace Jan Mirza (anne tarafından büyük babasının adıyla İkinci Şeyh Cemaleddin diye çağrılırdı), Şeyh İbrahim Hacegi (soy bırakmadı) ve Şeyh Cüneyt.

Bir de kızından sözediliyor ki, Şah İbrahim’in bu kızı, tarikatın kadın kolunun başıydı (Bk. J. P. Brown, a.g.e).

Şah İbrahim’in halefi ise Cüneyt’ti.

Böylece 1447/8’lerde Safevi tarikatının başında Cüneyt’i, tarikatın kadın kolunun başında ise Cüneyt’in adı verilmeyen bacısını buluyoruz (Cüneyt’in Seyit Ahmet adında bir kardeşinin varlığı da akılda tutulmalı).

 

Bektaşi ve Safevi Tarikatları Arasındaki Paralellikler

Burada Bektaşi geleneğinde Bacıyan-ı Rum diye de anılan Kadın Kolu’nun başındaki Kadıncık Ana veya Fatma Bacı ile bir kıyaslama yararlı olur. Bektaşi geleneği Karaca Ahmet ile Fatma Bacı’yı kardeş gösterir ki, bu da düşündürücüdür.

J. P. Brown da Bektaşi ve Safevi tarikatları arasındaki açık paralelliklere işaret eder ve bunlardan biri olarak da Büyük Şah Abbas’ın 1600 yılında Şeyh Zahid Gilani’nin soyundan Şeyh Abdal’ı Erdebil’deki türbenin koruyucusu olarak atamış olmasını gösterir. Böylece Erdebil’deki ocak geri tarikatın kurucu ailesine veriliyor ki, bu örnek, Hacı Bektaş’tan sonra Kırşehir’de posta kimin oturduğu, Bektaş’ın soy bırakıp bırakmadığı, tarikatın başına bel oğlunun mu, yol oğlunun mu geçtiği tartışmalarında ufkumuzu açabilir.

Brown, kronolojik sorunlar konusunda haklı olarak tarikat tarihçilerine ve kronikçilere pek güvenilmemesi gerektiği uyarısında bulunur.

Paralelliklerden biri de bu tarikatların her ikisinin kurucularının da kendi şecerelerini Musa Kazım’a dayandırmalarıdır. Musa Kazım soyundan geldikleri rivayet edilen Hacı Bektaş ve Şah Haydar’ın soy şecereleri arasında apaçık bir paralellik var. Bu şecerelerde sıraları değişse de ortak veya benzer adlara rastlanmaktadır.

Evliya Çelebi’deki bilgilere göre de Erdebil şeyhleri ile Bektaşiler arasında yakın kontaklar vardı. Onun anlatımına göre Şeyh Safi Erdebil’den gelerek Bektaşi seyit Pir Marizat (Pir Mirza/Mirka)’ın Şamakhi yakınındaki türbe veya tekkesini ziyaret etmiş ve bu türbenin inşaası yada restorasyonu için bir servet harcamıştır (akt. J. P. Brown, a.g.y).

Ancak burada adı geçen Şeyh Safi’nin tarikata adını veren figürün  kendisi olup olmadığı net değil. Çünkü Safi sözcüğü tarikatın tüm başlarının ortak adı gibi de kullanılabilmektedir.

Tüm bu veriler rivayetlerde Safevi tarihinin bazı kesitlerinin Bektaşilik adı altında (ikisi karıştırılarak) anlatıldığına işaret olabilirler. Bunun tersi de mümkündür.

 

Safevi Şeyh Cüneyt’in Öyküsü (Safeviler’in Yükselişi)

Şah İbrahim’den sonra Erdebil postuna onun oğlu Şah Cüneyt oturdu. Safeviler’den Sultan ünvanını kullanan ilk kişi odur (Pir Sultan ünvanını hatırlayın). Bu ünvanı kullanması onun siyasal iktidar hedefine yorumlanır.

Cüneyt, Tabarsaran’da din adına açtığı söylenen savaşta öldürüldü.

Cüneyt’in müritleri onu açık açık “Allah (İlah)”, oğlu Haydar’ı ise “Allah’ın oğlu (İbn Allah)” diye çağırmışlardır (Bk. R. M. Savory).

Şeyh Safi tarikatın başına 1301’de geçmişti. Safevi devleti ise 1501’de Şah İsmail tarafından kuruldu. Bu arada 200 yıl var. Safevi tarikatının çekirdeği işte bu 200 yıllık dönemde oluştu.

1447/8’de Cüneyt’in tarikatın başına gelişi bir dönemeç olmalı. Çünkü Cüneyt zamanının çoğunu Anadolu (Rum)’da ve Suriye’de bir Safevi yeraltı örgütü inşa etmekle geçirir. Her yana halifeler yollayarak dinsel görünüm altında militan bir siyasi faaliyet yürütür. Kendisini aktif şekilde Safevi davasını propaganda etmeye adar, iktidara gözdiker. Böylece onunla birlikte Safevi devrimci hareketi en militan, en aktif ve en siyasi evresine girer. Siyasi iktidarı açıkça hedefleyen ilk Safevi lider odur. Cüneyt, Minorsky’nin Bolşevik Partisi ile kıyasladığı bir Safevi şebekesi kurmuştur. Brown, İstanbul’da da bir Safevi/Erdebil tekkesinden sözedildiğine (kentin kapısı ile Topkapı ve Silivri Kapısı arasında ve yol üzerinde) işaretle, İstanbul’da bile şubesinin olmasını bu tarikatın ve Safevi hareketinin bir zaman oldukça yayıldığına yorumlar.

Bu örgütlenmenin Cüneyt zamanında mı, yoksa onun halefleri Haydar veya Ali döneminde mi başladığı çok açık değilse de, 1494’te, yani Ali zamanında böyle bir örgüt artık kesinlikle mevcuttur.

Safevilerin yükselişi, Karakoyunlular altında ve Cihan şah döneminde başlar. Bu sıralarda Cihan Şah, kendi isyancı oğlunun yanısıra, Cüneyt’in şahsında bir diğer rakiple karşı karşıya gelir.

Bu tarikatın büyüyen gücü ve Cüneyt’in çevredeki Hristiyan devletlere karşı Osmanlı’nın Bizans’a karşı yaptığına benzer bir gaza (cihad) savaşı başlatmış olması, o tarihlerde nüfuzu Gürcistan’dan Pers Körfezi’ne dek uzanan Azerbaycan ve Batı İran’ın egemeni Karakoyunlu Cihan Şah’ı ürkütür. İlk kez Cihan Şah’ın yönetimi dönemindedir ki kaynaklar ‘Sultan Junayd’ın liderliği altında bulunan Safevilerin politik iktidar için bir tehdit ve alternatif haline geldiklerinden sözederler. Tüm bunlar Safevilerin yükselişinin Cüneyt’le başladığının kanıtlarıdır. O’nun İran’da iktidarı amaçlayan bu faaliyetleri Ehl-i Hak inancını benimseyerek dinsel alanda Safeviler’e rakip çıkan Karakoyunlular’ı ürküttüğü içindir ki, kendisini siyasi bir tehdit olarak değerlendiren Karakoyunlu Cihan Şah (şiirlerindeki adıyla Hakiki veya Hakikat), Cüneyt’e kuvvetlerini dağıtmasını, Erdebil’i ve kendi hakimiyeti altındaki diğer toprakları terketmesini bildirir. Bu emre uyulmazsa Erdebil imha edilecekti.

Bunun üzerine Cüneyt yandaşlarıyla birlikte Anadolu’ya kaçar. Bu sırada Cihan Şah, sınırdışı ettiği Cüneyt’in yerine Erdebil postuna onun amcası Cafer bin Hoca Ali’yi oturtur.

Cüneyt, 1449-59 arasında yıllarca Anadolu’da ve Suriye’de faaliyet yürütür. Baha Sait’in yazdığına göre bir süre Konya’da bulunmuş, Sadr ud-Din Konevi’nin bu kentteki türbesini ziyaret etmiştir. Bu türbedeki adamın bir heretik diye Cüneyt’i reddetmesi üzerine Halep bölgesindeki Jabal Arsus’a sığınmış ve orada bir tekke inşa etmiştir. Burada bulunduğu sırada Şeyh Bedreddin’in bazı izleyicileri de dahil kendisine yandaşlar bulmuştur.

Bazı kaynaklara göre de ilkin bir süre Karamanlılar’ın yanında kalan Cüneyt, en sonunda Akkoyunlu Uzun Hasan (yönetim dönemi: 1466-78) tarafından Diyarbakır’a davet edilir. Böylece Cüneyt, 1456-1459 arasında tam üç yıl boyunca Diyarbakır’da kendisine koruma veren Uzun Hasan’ın yanında kalır (Hacı Bektaşi’ın Rum’a gelişine dair öykü ile kıyaslayın: Bektaş, ilkin bir müddet Kürdistan’da kalır, vs vs). Bu sırada Uzun Hasan’ın kızkardeşi Hatice Begum ile evlenir. Özellikle Orta ve Doğu Anadolu’daki göçebe aşiretleri kendisine kazanmak için çalışır. Belki de onun, oğlu Haydar ve torunu İsmail’in aşırı olarak tanımlanan görüşlerinde bu aşiretleri kazanabilme çabası etkili olmuştur.

Bu sıralarda Karakoyunlular’ın Ehli Haklar (Goranlar) ile kurduklara ittifaka karşılık, onların rakibi Akkoyunlular’ın da Safeviler’le ittifaka yöneldiklerini görmekteyiz. Goranlar (Ehl-i Haklar)’ın ve Safeviler’in bu dönemde Anadolu’ya bu siyasi ittifakların adı altında gelip yayıldıkları açıktır. Karakoyunlular’ın kendi yandaşlarını Ehl-i Hak’çı bir platform etrafında toplamaya başladıkları bir sırada Azerbaycan ve İran’a doğru genişlemek isteyen Uzun Hasan ve Sünni Akkoyunlular için Cüneyt’le işbirliği iyi bir fırsattı.

Cüneyt’in faaliyetleri Rum (Anadolu)’un en uzak köşelerinde bile duyulur. Ondan önceki Safevi şeyhlerinin tüm halifeleri ona hizmet etmeye başlarlar.

Evliya Çelebi’nin kendisinden Şeyh Safi diye sözettiği Şah Cüneyt, Şirvan üzerine yaptığı seferde Şirvan Şah’lar tarafından öldürüldü (4 Mart 1460).

Onun yaşamını yitirdiği bu seferin değişik versiyonları var (seferin nereden başladığı ve güzergahı dahil). Bir anlatıma göre, 1460 yılında onbin kişilik bir kuvvetle Şirvan’a bir sefer yaptı. Bazı kaynaklar bu seferin gerçekte Çerkezistan üzerine düşünüldüğünü, onun daha önce Çerkezistan üzerine yaptığı daha büyük akınların bir halkası olduğunu söylerken, bazıları asıl niyetin İran’ı istila için üs olarak kullanmak amacıyla doğrudan Şirvan’ın kendisini zaptetmek olduğunu düşünürler. Amaç her ne idiyse, her halükarda Şirvanşahlar’ın toprağından geçmesi gerekti. İşte bu seferi sırasında Tabarsaran civarındaki Kur nehri havzalarında Cüneyt’in kuvvetleri Şirvan Şahı’nın saldırısına uğradı ve Cüneyt’in kendisi de 4 Mart 1460 günü burada öldürüldü (Dersim takvimindeki Kara Çarşamba ile kıyaslayın).

Bu olayla birlikte Safevilerin uzun yılları alan sabırlı propagandasının amacının İran’da iktidarı almak olduğu herkes tarafından açıkça anlaşıldı.

Safeviler’le savaşan Şirvaşahlar, Şirvan’da kurulan hanedanlıkların sonuncusuna aittirler. Şeyh İbrahim Darbandi’nin 1382 yılında kurduğu bu hanedanlığa Son Şirvanşahlar diye de referans verilmektedir. Şeyh Cüneyt, bu hanedanlığın ikinci yöneticisi Khalil Allah b. Şeyh İbrahim Darbandi döneminde öldürüldü. Cüneyt’in oğlu Haydar ise Farrukhyasar b. Khalil Allah (1468-1500/1) zamanında öldürüldü (1 Temmuz 1488). 1500 yılının Aralık ayında Şirvan’ın başkenti Shamakhi’ye giren Şah İsmail Farrukhyasar’ı öldürttü.

Şirvanşahlar hanedanlığına ise 1550 yılında Safevi Şah Tahmasp tarafından son verildi (Bk. Minorsky, Hudud al-Alam).

 

Cüneyt’in iki karısından biri Uzun Hasan’ın bacısı, diğeri ise bir Çerkez cariye idi. Bu iki kadından iki oğlu oldu. Şeyh Haydar, Uzun Hasan’ın bacısından, Hoca Muhammed ise Çerkez kadından olmaydı.

 

Bir Paralellik Üzerine    

Gelnekteki Ahmet Yesevi ve Safevi Şeyh Cüneyt (E. Çelebi’de ona da Şeyh Safi denilir)‘in şecereleri arasında dikkate değer benzerlikler var:

Küçükken Yesi’ye yerleşip Yesevi ünvanı aldığı söylenen Türkistanlı A. Yesevi’nin babasının adı Şeyh İbrahim olarak verilir. Şah Cüneyt’in babası da Şah İbrahim (1428-47)‘dir. Türkistanlı Ahmet Yesevi’nin Haydar adında bir bel- yada nefes-oğlundan sözedilir ve onun Haydariliğin kurucusu Qutbeddin Haydar olduğu söylenir. Şah Cüneyt’in de Haydar (ünlü Şeyh Haydar, 1460-88) adında bir oğlu vardır ve onun kurduğu veya yeniden kurduğu tarikat Kızılbaşlık adının yanısıra Haydarilik diye de bilinmiştir. Tek oğlunun Karamanlar tarafından öldürüldüğü söylenen A. Yesevi’nin kan davası olmasın diye kendi kızını bu Karamanlı katille evlendiridiği ve onun soyunun bu kız üzerinden (Karamanlılar’dan) yürüdüğü söylenir ki, burada da kısmi bir paralellik gözlenebilir. Şöyle ki, bir rivayete göre Şeyh Cüneyt Karakoyunlu Cihan Şah tarafından sınır dışı edilince Anadolu’ya yerleşmek için İkinci Murat (1421-44 ve 1446-51)‘a başvurup izin ve yer istemiş, ama rededilince Karamanlılar arasında yerleşmiştir. Ne var ki amacı bilindiğinden burada da barındırılmamış.

Öte yandan bazı geleneklerde Azerbaycan’a ‘Türkistan’ diye referans verildiği (istilalar sonucunda Türkleşmesi üzerine) bilinen bir şeydir. Örneğin bir Ehli Hak geleneğinde Şah İsmail’den ‘Şah-ı Türkistan’ diye sözedilmekteir. Gelenekteki Ahmet Yesevi’nin Badehşan’da esir düştüğü ve onu kurtarmak için Hacı Bektaş’ın gönderildiği şeklindeki hikaye de, Şah İsmail’in intikam almak için hem dedesi Cüneyt’in hem de babası Haydar’ın öldürüldüğü Şirvan üzerine seferini anımsatmaktadır. Birindeki Badehşan’ın yerine Şirvan konursa çok benzer bir öykü ile karşılaşılır.

Bence bir fabrikasyondan ibaret olan Türkistanlı Ahmet Yesevi figürü, Rıfailiğin kurucusu Ahmet Rıfai, Karaca Ahmet, Safevi Şah Cüneyt ve oğlu Şah Haydar’dan aşırılan parçalardan imal edilmiş hayali bir kişilikten başka bir şey değildir.

 

Şah Haydar

Cüneyt’ten sonra posta oğlu Şah Haydar geçti. Şah Haydar’ın pirliği 1460-88 yılları arasına rastlamaktadır. Uzun Hasan’ın Diyarbakır’daki Akkoyunlu sarayında doğduğu söylenen Şah Haydar’ın annesi Uzun Hasan’ın bacısı Hatice Begum’du.

Onun izleyicileri kendisinin adıyla Haydari, partizanlarına giydirdiği başlığın renginden dolayı da Surhu Ser (Türkçe tercümesi: Kızılbaş) diye bilindiler. Oniki imama atfen oniki dilimli Tac-ı Haydari (Tac-ı Sultan Haydar, Kızıl Taç)’yi o koydu. Ondan itibaren Safevi hareketine Kızılbaşlar ve/veya Haydariler dendi.

Şah Haydar, Uzun Hasan’ın bacısının oğludur ve dayısı Uzun Hasan’ın kızıyla evlidir. Uzun Hasan, Dersim geleneğinin Şah Hasan’ı, Şah Haydar ise bu aynı geleneğin Seyit (Kalemamsor) denen figürüdür. Orta Anadolu’da Haydar Sultan ve Hasan Dede diye bilinen Kızılbaş köy adları da onlarla ilişkili olabilir. Purchas, Şah Haydar’ın adını Aydar (Aidere) olarak verir ki, Nazımiye’nin eski adı da Aydari/Haydari’dir ve buradan İç-Dersim’e göçmüş olan Dersim aşiretlerinden biri de Haydaran adını taşımaktadır. Bu bölgenin ve aşiretin Şah Haydar (diğer adıyla Düzgün Bava)’ın adını taşıdıklarını düşünüyorum.

Bazı kaynaklar ve secereler ondan Haydar Baka, Haydar Sultan, Haydar Mirza vd gibi adlarla sözederler.  Mirza, Aka, Baka ve Bektaş sözcüklerinin birbiri yerine kullanıldıklarına tanık oluyoruz.

Purchas’a göre Şah Haydar’ın üç oğlu, üç de kızı vardı. Ama o, bunların hepsinin adını saymaz. Sadece oğullarından ikisinin adlarını (İsmail ve Süleyman) verir.

Benim düşünceme göre onun adlarını vermediği Şah Haydar’ın bu üç kızı Dersim geleneğinde asıl adının Şah Haydar olduğu söylenen Düzgün Bava’nın üç bacısı olarak anılan  Buyere, Jele ve Haskare (belki Haksar) üçlüsüdürler.

O da babası Cüneyt gibi militandı ve babası gibi o da muharebe meydanında düştü.

Babasının Akkoyunlular’la ittifak siyasetini (askeri-politik ittifak) Şah Haydar da devam ettirdi. Bu ittifakı Akkoyunlu Uzun Hasan’ın son Trabzon İmparatoru Kalo Joannes’in kızı Despina Hatun ile evliliğinden olma Marta ile evlenerek pekiştirdi. Şeyh Haydar’ın eşi Marta bu Rumca adının yanısıra başka adlarla da bilinir:

Halime, Baki Aqa, Baki Ağa, Bagi Aka (bk. Silsilat al-Nasab-i Safaviya), Alem-Şah Begum (bk. Müneccimbaşı), Halime Begum veya Begi Aka (bk. Habib al-Siyar) gibi. Dersim geleneğinde ise Şah Haydar’a Kalemamsor, karısı Marta’ya ise Kınc-ı Sur denilmektedir. Bu sözcüklerin ikisi de Kırmızı Elbiseli demektirler.

Bu evlilikten Şah Haydar’ın üç oğlu oldu:

En büyüğü Şah Ali (Sultan Ali, Sultan Ali Padişah, Ali Mirza, Yar Ali, ölm.1494, Akkoyunlular tarafından öldürüldü, Erdebil’de gömüldü), ortancası İbrahim, en küçüğü de Şah İsmail’dir. Deguignes, Şeyh Haydar’ın Ali Mirza’ ve İsmail Sofi adlarında iki oğlundan sözeder yalnızca.

Bazı kaynaklara göre ise Şah Haydar’ın toplam 7 oğlu vardı. Ama Şah Haydar’ın 7 oğlundan sadece Alemşah Begum’dan olma üçünden sözederler, arta kalan 4 oğlunun adlarını ve annelerinin kimliğini vermezler. Bence bu yedi oğul, Dersim geleneğinin Domane Kalmemi dediği yedi Dersim aşiretine adlarını verdikleri söylenen yedi kardeştirler. Dersim geleneği Seyit diye de andığı Khalemamsor’un Kıncısur’dan olma üç oğlunun adlarını Kal, Gew ve Koç şeklinde vermekte ve bu adları taşıyan Dersim aşiretlerinin onlardan türediğini söylemektedir.

Akkoyunlular’ın Karakoyunluları devirmesinden sonra Safevi-Akkoyunlu ittifakının sona ermesi ve bu iki gücün çatışan politik amaçlarının karşı karşıya gelmesi sadece bir zaman sorunuydu. Bunun zamanı Akkoyunlu tahtına Yakup’un geçmesiyle gelecekti.

1478’de Uzun Hasan öldükten sonra çeşitli emir evleri arasında taht üzerinde 25 yıl süren iç savaşlar yeraldı. Uzun Hasan ölünce yerine ilkin oğlu Halil geçtiyse de yönetimi çok kısa sürdü ve onun yerine çok geçmeden küçük kardeşi Yakup geçti. Yakup, Şah Haydar’ın kayınbiraderi idi. Haydar, Yakup’un bacısı Alemşah (Kınc-ı Sur) ile evliydi.

Yakup’la birlikte Akkoyunlular’ın Safevilere dönük politikası değişmeye başladı. Yakup’un Haydar’ı ötedenberi sevmediği, babası Uzun Hasan’ın severek giydiği söylenen Kızıl Tac’ı da giymeyi reddettiği, tahta çıkar çıkmaz Safevi tarikatı mensuplarının bile bu tacı giymelerini yasakladığı söylenir. Kaynaklara göre Yakup, Şah Haydar’ın kendi bacısı Alemşah (Kıncısur)’tan olma üç oğlunu Erdebil’de yakalatıp dört-buçuk yıl boyunca Fars (Istakhr)’ta hapis tutmuş, ama Akkoyunlu Rüstem başa gelince onları serbest bırakmıştır (1493).

Şah Haydar’ın amacı kendi devletini kurmaktı. Akkoyunlular’la kapışmadan evvel Çerkezistan ve Dağıstan Hiristiyanlarına (Ossetler diye de bilinen Hiristiyan Alanlar ve Kobard Çerkezleri) akınlar yaptı. Ama oraya varmak için Şirvanşahların topraklarından geçmek zorundaydı. Şah Haydar’ın 1483 (veya 1486) ve 1487 yıllarındaki ilk iki seferine izin vermiş olan Şirvanşahlar, 1488’de tavır değiştiler. O zamanki Şirvan Şahı, Farruhyasar adında biriydi (1460’ta Şah Haydar’ın babası Cüneyt’i öldüren bu Farruhyasar’ın babası Halil Allah? İdi). Akkoyunlu Yakup onun damadıydı. Haydar Şirvan’ın başkenti Şamahi’ye saldırınca Yakup’tan yardım istedi ve onun yolladığı dörtbin mevcutlu Akkoyunlu birliğini de alarak Şah Haydar’a saldırdı.

Şah Haydar (Kalemamsor, Düzgün Bava), yaşamını intikamını almaya çalıştığı babası Cüneyt’in öldürüldüğü Tabasaran’da Darban adlı yerin yakınındaki bu muharebede aldığı ağır bir ok yarası (Baha Sait’e göre “Şirvan saray başbuğu Süleyman’ın” oku ile) sonucunda yitirdi ve yandaşları tarafından orada muharebe alanında gömüldü. Böylece Safevi devrimci hareketi baba-oğul iki liderini de Şirvan’da muharebe alanında yitirdi. Şah Haydar’ın öldürüldüğü tarih bazı kaynaklarda 30 Haziran 1488, bazılarında 1 Temmuz 1488, en sık olarak da 9 Temmuz 1488 şeklinde verilir.

Bu yenilgide ve Şah Haydar’ın öldürülmesinde Akkoyunlu Yakup’un gönderdiği birlikler kesin bir rol oynadı.

Şirvan’da öldürüldüklerine göre Cüneyt ve Şah Haydar’ın cesetlerinin Düzgün Bava ve/veya Tujik Bava’da’da olup olmadığı tartışılabilir. Mümkündür ki getirilip burada gömülmüş olsunlar. Ama makam taşları geleneğini burda da hatırlatmam gerekir. Yani Düzgün Bava’daki mekan bir makam taşı (nisange) olabilir veya onların kendileri değilse bile bir yakınlarının mezarı olabilir. Öte yandan Dersimliler’in kendi cedlerinin ölmeyip sır oldukları şeklindeki inançlarını da hatırlamak da yarar var. Dolayısıyla cedleri için bir mezar düşünmedikleri, en azından bir dönem onların gömülmediklerine inandıkları dikkate alınmalıdır. Dersim geleneğinin sır olduklarını (ortadan kaybolduklarını) söylediği bu baba-oğul olmalıdırlar. Burada bu baba-oğulun kendi zamanlarında yandaşları tarafından Allah olarak bilindikleri ve Dersimliler’in kendi cedlerine tanrısal atfettikleri dikkate alınarak fikir yürütülmelidir.

Rivayet edildiğine göre, öldürüldüğü üçüncü seferinden, yani 1488’den kısa bir süre önce, Şah Haydar bir rüya görür. Rüyasında İmam Ali, Şah Haydar’a yandaşlarını ayırt etmesi için onlara giydirilmek üzere 12 Şii imamın anısına oniki dilimli (‘bi-dawazdahtark’) bir baş giysisi tarif eder. Böylece tarif edilen bu Sufi Taç, Safevi Evi’nin sembolüne dönüşür. Haydar’ın Çerkes ve Dağıstan Hristiyanlarına karşı seferinde partizanlarına bu tacı giydirdiği söylenir. Onlara Kızıl-Baş adı bu başlık yüzünden takılır. Bir Safevi Evi tarihçisine göre Şah Haydar bu tacı kendisine ilk gösterdiğinde, Uzun Hasan bu  tacı öper, başına koyup kendisi de giyer. Buna göre bu tacın Uzun Hasan sağken keşfedilmiş olması gerekir. Uzun Hasan 5-6 Ocak 1478’de Tebriz’de öldü. O halde bu taç onun öldüğü 1478’den önce veya en geç bu tarihte keşfedilmiş olmalıdır. Ama bu keşif Şah Haydar’ın 1488’deki üçüncü seferinden az önceyse, o tarihte Uzun Hasan yaşamıyordu ve bu öykü de doğru olamaz. Her halükarda bu tacın 1478-88 arasındaki bir tarihte keşfedildiği düşünülebilir.

 

Pir Sultan Abdal Kimdir? Şah Cüneyt Mi, Şah Haydar Mı?

Safeviler de Trabzon, Gürcistan ve Şirwan gibi Müslüman-olmayan krallıklara karşı Akkoyunlular’ın devam ettirdiği aynı ‘Gaza geleneği’ni sürdürdüler.

Nitekim 1456 yılında ‘Rafızi’ (Kızılbaş) yandaşlarını toplayarak Trabzon İmparatorluğu topraklarına giren Şeyh Cüneyt, Akça-Kale’yi alır, karşısına çıkan kuvvetleri dağıtıp Trabzon surlarına dayanır. Tam bu sırada onu bu bölgeden çıkarmak amacıyla Komnenoslar’ın yardımına Rum Beylerbeyi Hızır Bey’in kumandasındaki Osmanlı kuvvetleri gelir. Bu olayı takibendir ki 1461’de Trabzon İmparatoru Kalo Ioannes Osmanlı hakimiyetini tanır ve her yıl ikibin altın haraç ödemeyi kabul eder.

Böylece Trabzon Osmanlılar’ın eline geçer.

Şeyh Cüneyt, 1460’da Şirvan’da öldürüldü. Trabzon seferinden 4 yıl sonradır bu.

Trabzon’daki Osmanlı Valisi ise 1461 yılında Yavuz Selim’dir. Çünkü o, tahta çıkmadan önce 1461’de Osmanlılar’ın eline geçen Trabzon’da valiydi ve daha Trabzon valisi iken Safevilerle savaşıyordu. Daha sonra padişah olup Çaldıran’da Safevileri yenilgiye uğratan da o oldu.

Onun rolü öyküdeki Hızır Paşa’yı anımsatmıyor değil. Ama gerçek Hızır Paşa, bu adı taşıyan bir başkası olsa gerek. Öyle görünüyor ki onun kimliği Trabzon olayında saklıdır.

Cüneyt’in Trabzon seferine Baha Sait de değinir. O’nun yazdığına göre, bir keresinde yanında dervişleri ve müritleriyle Sivas-Amasya üzerinden Canik (Kastamonu) bölgesine gelen Şeyh Cüneyt Rafıziler’den beş-on bin kişilik bir kuvvet toplayıp Trabzon’a saldırır. Amacı Trabzon Rum Devleti’ni ele geçirmektir. Fakat üzerine Rum Beylerbeyi Mehmet Ağa veya Hızır Bey gönderilince geri çekilip Akkoyunlu Uzun Hasan’a sığınır. O’nun anlatımına göre Cüneyt’in Uzun Hasan’a sığınması ve onun bacısı ile evlenerek siyasi bir ittifak başlatması bu olayı takibendir.

Bir diğer versiyona göre ise, bir aralık Diyarbakır’dan geri Azerbaycan’a dönüp Erdebil postuna oturmak isteyen Cüneyt, Cihan Şah’ın kendisini yakalama girişiminde bulunması üzerine yanındaki kuvvetleriyle Çerkezler üzerine bir sefere çıkar ve bu sıradadır ki Şirvan Şah’ı Halil Allah b. Şeyh İbrahim’in topraklarından geçerken Tabarsaran’a yakın bir yerde saldırıya uğrayıp öldürülür (4 Mart 1460).

Pir Sultan Abdal adlı kitabında Abdülbaki Gölpınarlı’nın da işaret ettiği gibi birkaç dörtlüğünden anlaşıldığı kadarıyla asıl adı Haydar olan Pir Sultan Yemen orijinlidir.

Pir Sultan Abdal’ım destim damanda

İsmim Koca Haydar aslım Yemen’de

Gölpınarlı, bir dörtlüğüne dayanarak Pir Sultan’ın Şah İsmail’in oğlu Şah Tahmasb (1524-1576) zamanında yaşadığını düşünmekte ve yine şiirlerinden hareketle onun Safeviler adına Osmanlılar’a karşı bir isyan düzenledikten sonra yenildiği ve Hızır Paşa adlı bir Osmanlı veziri tarafından Sivas’ta astırıldığı sonucuna varmaktadır (Abdülbaki Gölpınarlı, Pir Sultan Abdal, Milliyet, Varlık Yay., 1995).

Nesimi, Hatayi (Şah İsmail), Fuzuli, Kul Himmet, Yemini ve Virani ile birlikte yedi büyük Alevi ozanından biri olarak görülen Pir Sultanı’nın yaşadığı dönemi ve karıştığı isyanı tespit etmekte önemli bir ipucu onu astıran Hızır Paşa’nın kimliğidir.

Gölpınarlı’ya göre adı geçen Hızır Paşa, Köstendil (1552), Şam (1554) ve Bağdat (1560) beylerbeyliği yapmış ve 1567 yılında ölmüştür. Buradan hareketle Gölpınarlı Pir Sultan’ın 1560’lı yıllarda öldüğü sonucuna varmaktadır (Bk. Gölpınarlı, a.g.e).

Rıza Zelyut’a göre Pir Sultan’ı astıran Hızır Paşa 1547 yılında Sivas’a vezir atanan Rum Beylerbeyi’dir. Çünkü, Zelyut’a göre, Sivas (Rum)’ta görev yapan tek Hızır Paşa odur. Böylece Zelyut’un vardığı sonuç Pir Sultan’ın 1550 yılı dolayında astırıldığıdır.

Ama Zelyut’un dediği Hızır Paşa Sivas’ta görev yapmış ne ilk ne de tek Hızır Paşa’dır. Sivas (Rum)’ta görev yapmış ilk Hızır Paşa kayıtlarda Gölpınarlı ve Zelyut’un verdikleri tarihten yaklaşık yüz yıl önce görünür.

Benim vardığım sonuç şudur:

Pir Sultan olayında adı geçen Hızır Paşa en büyük ihtimalle 1456 yılında Safevi Şeyh Haydar’ın babası Şeyh Cüneyt’i bastırmaya yollanan yukarıda da değindiğim Sivas Beylerbeyi (Rum Beylerbeyi) Hızır Paşa’dır.

Yaşar Yücel ve Ali Sevim’in ortaklaşa kaleme aldıkları Türkiye Tarihi adlı kitapta Şeyh Cüneyt olayı ve bu Hızır Paşa konusunda bazı bilgiler verilmektedir.

Buna göre 1456 yılında etrafına ‘Rafızi Türkmenleri’ toplayıp Trabzon İmparatorluğu topraklarına giren Şeyh Cüneyt Akça Kale’yi alır, karşısına çıkan kuvvetleri yenilgiye uğratıp Trabzon surlarına dayanır. Ama kente yaptığı saldırı sonuç vermeyince bir süre için geri çekilir. Tam o sırada Rum Beylerbeyi Hızır Bey’in kumandasındaki Osmanlı kuvvetleri Şeyh Cüneyt’i Komnenoslar’ın bölgesinden çıkarmak amacıyla yardıma gelirler. Bu sırada kızı Despina Akkoyunlu Uzun Hasan’la evli olan Trabzon imparatoru Kalo Ioannes Osmanlı hakimiyetini tanır (Prof. Yaşar Yücel-Ali Sevim, Türkiye Tarihi, s. 215).

Trabzon’un eski yerli halkının Çanlar olduğuna işaret eden Mahmut Goloğlu da Trabzon Tarihi (1975) adlı kitabında daha önce Amasya Valisi Şehzade Bayezit’in maiyetinde bulunmuş olan ve 1456 yılında Amasya vali vekilliği yapan Hızır Bey’in 1462 yılında Trabzon valiliğine atandığını yazmaktadır. Bu Hızır Bey, 1465 yılında emekli olup Trabzon’dan ayrılır ve yerine Trabzon valisi olarak ilkin Hayreddin Paşa, onu takiben de Zağnos Paşa  atanır (Bk. Goloğlu, a.g.e).

Prof. Yaşar Yücel’in Anadolu Beylikleri Hakkında Araştırmalar adlı kitabında Goloğlu’nun sözünü ettiği burdaki Hızır Bey’in Rum Beylerbeyi olduğuna işaret edilmektedir.

Şeyh Cüneyt’i Comnenler’in toprağından çıkarmaya giden aynı Hızır Paşa’dır bu.

Bilindiği gibi 1456 yılında Osmanlılar tarafından kuşatılan Trabzon, Uzun Hasan’ın annesini rehin alan Fatih Sultan Mehmet tarafından 1461 yılında teslim alınmıştır.

Goloğlu, Trabzon Salnamesi (Trabzon Yıllığı)’ne göre Trabzon’un ilk Osmanlı valisinin Osmanlılar’ın Trabzon fethine katıldıktan sonra 1462 yılında bu göreve atanan Hızır Bey adında birisi olduğunu aktarmaktadır.

Az evvel sözünü ettiğimiz aynı Hızır Bey’dir bu.

Bizim görüşümüze göre öyküde Pir Sultan’ı astırdığı söylenen Hızır Paşa işte bu Hızır Paşa’dır.

O halde Pir Sultan’ın Safevi yanlısı isyanı ve yenilip asılması 1456 yılında veya 1456-1465 arasındaki bir tarihte yeralmış olmalıdır.

Pir Sultan isyanının kendi başına bir olay olmayıp Anadolu’nun doğusunda kritik bir döneme rastladığı, Safevi şeyhleri Şeyh Cüneyt ve oğlu Şeyh Haydar’ın bölgedeki faaliyetleri ve onların müttefiki Akkoyunlu Uzun Hasan ile Osmanlılar arasında sürmekte olan üstünlük mücadelesiyle bağlantılı olduğu yukarıda anlattıklarımızdan kolaylıkla görülebilecektir.

Yemen-soylu ve Banaz doğumlu bir seyit olduğu kaydedilen Pir Sultan’ın üç oğlu bir de kızı vardı.

Gölpınarlı’nın yazdığına göre Pir Sultan’ın bu üç oğlundan Seyit Ali Banaz’da, Pir Mehmet Tokat’ın Daduk köyünde, Er Gaib ise Dersim’de yatıyor (Bk. Gölpınarlı, a.g.e., s. 16).

Dün gece seyrinde coştuydu dağlar

Seyrim ağlar ağlar Pir Sultan deyu

(…)

Pir Sultan kızıydım ben de Banaz’da

Kanlı yaş akıttım baharda güzde

Dedemi astılar kanlı Sivas’ta

Darağacı ağlar ağlar Pir Sultan deyu

(…)

Bu ünlü mısraların hakkında fazla bilgimiz olmayan Pir Sultan’ın kızına ait olduğu sanılıyor.

Dersim’de Pir Sultan Ocağı ve Pir Sultan soyundan geldiğini söyleyenler var. Jandarma Umum Kumandanlığı’nca hazırlanan Dersim adlı kitapta Pir Sultan Evladı aşireti olarak referans verilen Dersim Pülümür’deki Pir Sultanlar, Zımak ve Hagülü (Hacılı) köylerinde yaşıyorlar. Ocakları Zımak köyündedir. Bu ocak yöre halkından aldığımız bilgiye göre ‘iki yılan tarafından Horasan’dan Pülümür’e getirildiği rivayet edilen büyük bir direktir’ (‘Çerango de gırs esto. Vane dı moro Horasan ra ardo Pılemoriye’).

Yanıbaşındaki ev yandığında bu direğin sağlam kaldığı rivayet edilmektedir. Naşit Uluğ’un aktardığı versiyonda Pir Sultan’ın Horasan’dan gelirken bu direği beraberinde getirdiği söylenir. Yandığı rivayet edilen yapı da bu direğin etrafına yapılmıştır.

Burada Dersim’de hayli yaygın olduğunu gözlediğimiz yılan kültünün bir örneğini görüyoruz. Bizce asıl totem direk veya asa (tarik) değil, yılandır. Nitekim Pir Sultanlar’ın yaşadığı Erzincan’ın Kiştim köyü de Mehmet Nuri Dersimi’nin anlattıklarından açıkça görüleceği gibi yılan (Kiştim Mar’ı veya Kiştim Evliyası) kültünün merkezlerinden biridir. Bu köy M. Nuri’de Balaban aşiretinin köyleri arasında sayılmaktadır.

Naşit Uluğ’un aktardığı bir Dersim geleneğine göre hepsi seyit olan Hagülü köyü halkı Sivas’ın Hanas (Banaz olmalı) köyünden gelmiş olan Haydar adında bir Kızılbaş babanın torunlarıdır.

Pir Sultan’ın asıl adı Haydar olduğuna göre, Dersim geleneğinin referans verdiği Kızılbaş baba, Pir Sultan’ın kendisi olmalıdır. O’nun oğlu Er Gaib’in Dersim’de yattığına da yukarıda işaret ettik. Er Gaib’in mezarının Dersim’de Pir Sultanlar’ın ocak merkezleri olan Zımak veya Kiştim köylerinden birinde veya Düzgün Bava dağında olması mümkündür.

Benim görüşüme göre Pir Sultan sadece bir Safevi yandaşı olmayıp büyük olasılıkla bizzat kendisi de bir Safevi’ydi. Çünkü Safeviler’in geleneği de Yemen orijinli oldukları yönündedir.

Evliya Çelebi’nin kendisinden Şeyh Safi diye bahsettiği Şeyh Cüneyt, uzun bir süre (1449-1456 arasında) Suriye ve Anadolu’da kalmış ve faaliyet yürütmüştür. 1456-59 tarihleri arasındaki üç yılı Diyarbakır’da Uzun Hasan’ın yanında geçiren Şeyh Cüneyt, onun bacısı Hatice Begum ile evlenmiş, 1460 yılında öldürüldükten sonra Erdebil Sufileri onun oğlu Şeyh Haydar’a  bağlanmışlardır.

Ama Şeyh Haydar (ölm. 1488, Şirvan/Tabarsaran)’ın daha dört-beş yaşlarında bulunduğu bu sıralarda enteresan bir gelişme olur.

Mehdi’yem irşada geldim“ diyen Şeyh Celal adında biri Tokat’ta Mehdi olarak ortaya çıkar veya Mehdi’nin yakında geleceğini ilan eder. Başlangıçta Şeyh Cüneyt (ölm. 1460, Tabarsaran/Şirvan)’in kendisi olduğu sanılan Şeyh Celal yakalanır. O’nun Şeyh Cüneyt olmadığının anlaşıldığı ve serbest bırakıldığı söylenmektedir. Nejat Birdoğan’ın aktardığına göre, Şeyh Cüneyt değil Celal olduğunda ısrar ettiği için kendisine kızan Cüneyd’in müritleri onun burnunu kesmiş ve öldü sanıp bırakıp gitmişlerdir. Şeyh Celal sonunda kendi adamları tarafından kurtarılıp götürülür.

Ama Şeyh Celal (ölm. 1460/68)’ın ortaya çıktığı dönem hakkında birbirini tutmayan görüşler var. Örneğin Kürtler adlı kitabın yazarı İzadi, Şeyh Celal’ın Birinci Şah İsmail öldükten sonra İkinci Şah İsmail olarak ortaya çıktığını yazmaktadır.

Üçüncü Murat döneminde Malatya beyine gönderilen 1578 tarihli bir fermanda da Malatya’da Şah İsmail adına (Şah İsmail adıyla) ortaya çıkan birinden sözedilmekte ve onu destekleyen Malatya livasına bağlı İzolu, Rişvanlı, Eşkanlı, Solaklı, Şah Hüseyinli, Soydanlı (Seydanlı olsa gerek), Eğirbüklü, Adaklı, Kalaçaklı (Kolu Açıklı), Bezki, Çakalı, Mihriman, Karasaz ve Kömürlü adlı toplulukların imhası buyruğu verilmektedir (Bk. Nejat Birdoğan, Anadolu ve Balkanlarda Alevi Yerleşmesi, s. 289).

Bu fermanda adı geçen aşiretlerin bir bölümü (Şah Hüseyinli, İzolu, Seydanlı gibi) Dersim aşiretleridir.

Şeyh Celal’le Şeyh Cüneyt arasında kurulan ilişkinin arkaplanı açık değil.

Şeyh Celal’in yandaşları onun adıyla Celaliler olarak bilindiler ve yüzlerce yıl boyunca kendilerinden sözettirdiler.

Celaliler’e adını veren Ünlü Şeyh Celal, R. İzadi’nin Kürtler adlı kitabında verilen bilgilere göre bir Dımıli idi. Safeviler’in de Dımıli olduklarını düşünüyorum. İzadi’ye göre de Safeviler denenler M.S. 10. Yüzyılda Sincar bölgesinden Dımıla aşiretiyle birlikte Hazar’ın güneybatısına göçedenlerdir ve Safi al-Din kökende Dımıli’dir (İzadi, a.g.e., s. 50).

F. Sümer, Safevi hanedanının Firuz Şah adlı ‘Sincarlı bir Kürd’ün’ soyundan geldiğinin kesin olduğunu ve onların seyitlikle alakası olmadığını savunur (Akt. B. Aksoy).

Şeyh Celal’le birlikte Alevi inançlara sahip yönetim karşıtı herkes ve hemen her kalkışma Celali olarak tanımlanmıştır. Sürh-i Ser (Kızılbaş) adı ise babası Cüneyt’in yerine geçen Şeyh Haydar’la birlikte başlamıştır.

Şeyh Celal ile Şeyh Haydar arasında ne tür bir kişisel ilişki vardı bilmiyoruz. Ama bu ikiliyle birlikte yaklaşık aynı sıralarda kullanıma giren Celali ve Kızılbaş adları bundan böyle yüzlerce yıl boyunca fiilen bir ve aynı topluluğu tanımlayan ve benzer anlamlar yüklenen alternatif adlar olarak görünürler.

Böylece Pir Sultan olayının Şeyh Celal ve Celaliler’le ilişkisinin ne olduğu da merak edilmesi gereken bir sorudur.

Başka sorular da sorulabilir:

Örneğin, Pir Sultan’ın Şeyh Cüneyt, Safevi Şeyh Haydar veya Bozok’lu Şeyh Celal olarak bildiğimiz figürlerden biri olması mümkün müdür?

Hüseyin Akar, Dersim’den Portreler (Kalan Yayınları, 1999) başlıklı bir kitapta Sey Can diye de bilinen Sa Heyder (Şah Haydar, 1881/1886-1936) adında Pülümürlü bir Dersimli ozanı tanıtır. Benim Bamasurlu olduğunu duyduğum Sa Heyder, Akar’ın yazısına göre Kureyşanlı bir seyittir. Asıl adı Haydar olan bu Dersimli ozan adını verdiğimiz kaynağa göre pir olması ve şah deyişleri söylemesi nedeniyle halk tarafından Şah Haydar olarak çağrılmış, ama kendisi bu adı pek benimsememiş.

Akar’ın verdiği bilgiye göre onun dizelerinde Şah Haydar, Pir Sultan’ın yoluna asıldığı şahtır.

(Bk. H. Akar, a.g.e., s. 84).

Pir Sultan’ı Safevi Şeyh Haydar dönemine yerleştiren Dersimli ozan Sa Heyder’in görüşü bizim Pir Sultan’ın yaşadığı dönem ve ilişkili olduğu olaylar hakkında söylediklerimizi destekler niteliktedir.

Sonuç olarak, Pir Sultan, benim düşünceme göre, en büyük ihtimalle, ya Şah Cüneyt ya da oğlu Şah Haydar’dır.

 

Şah Ali

Şah Haydar’ın yerine ilkin Alemşah Begum’dan olma üç oğlundan en büyüğü olan oğlu Şah Ali geçti (Sultan Ali Padişah, 1488-1494). Konuyla yakından ilgilenenlere onu Hacı Bektaş’ın yerine geçtiği söylenen Kızıl Deli (Seyit Ali Sultan) ile kıyaslamalarını öneririm.

Ali, kendi politik özlemlerini (iktidar hedefini) belli eden ‘Şah’, ‘Sultan’, ‘Padişah’ ünvanlarını aldı. ‘Padişah’ ünvanını kullanan ilk Safevi lideri oydu. Sultan ünvanını ilk kullanan Safevi lideri ise büyük ihtimal Cüneyt/Junayd idi. Ama bazı kaynaklara bakılırsa Şeyh Safi ve Sadr al-Din de Sultan ünvanı taşımışlardır.

Erdebil’de Sufilerin başı ilan edilen Ali, Akkoyunlular’dan babası Haydar’ın intikamını almaya hazırlandı. Bunu öğrenen Akkoyunlu Yakup hemen harekete geçerek Erdebil’e birlikler gönderdi, üç kardeşi (Ali, İbrahim ve İsmail) ve kendisinin öz-bacısı olan onların anneleri Alem Şah Begum’u tutuklayıp Fars valisi ‘Mansur Beg Purnak’ idaresindeki Istahr Kalesi’ne hapsetti. Yakup’un niyeti Ali’yi öldürmekti, ama onun annesi ve kendisinin de öz-bacısı olan Alem Şah Begum’un müdahalesiyle Ali’nin hayatı bağışlanır. Bu üç kardeş bu kalede 4,5 yıl hapis kaldılar (Mart 1489’dan Ağustos 1493’e kadar). En küçük kardeş İsmail, 17 Temmuz 1487 doğumlu olup bu sırada henüz iki yaşında bile değildi.

24 Aralık 1490’da Sultan Yakup ölünce Akkoyunlu imparatorluğunda taht kavgaları, iç-anlaşmazlıklar patlak verdi. Uzun Hasan’ın oğullarından Masih/Mesih Burujird’de, Mahmud bin Ughurlu Muhammed ise ‘Ali Purnak’ tarafından Hemedan’da padişah ilan edilmişlerdi. Ama Atabek Emir Sufi Halil Mawsillu bu sırada Yakup’un en büyük kardeşi Baysungur’u tahta oturttu. Onun rakiplerinden Masih’i ve Mahmut b. Ughurlu Muhammed’i yenilgiye uğratıp öldürdü. Ughurlu Muhammed’in oğlu ve Rustem’in kuzeni Ahmet b. Uğurlu Muhammed Osmanlı topraklarına kaçtı ve 1490’da orada İkinci Bayezid’in kızıyla evlendikten sonra Azerbaycan’ı istila etti. Uzun Hasan’ın torunu Rustam b. Maqsud ise Alinjaq’da hapsedilmişti. Ekim 1491’de Diyarbakır valisi Süleyman Beg Bizhan-oğlu Van civarında Sufi Halil’i yenilgiye uğrattı ve öldürdü. Bu sıralarda Rüstem’i serbest bıraktıran ihtiraslı bir soylu, Mayıs 1492’de Tebriz’e girince Süleyman Beg Diyarbekir’e kaçtı, ama orada ‘Nur Ali Beg b. Dana Halil’ tarafından astırıldı. 1493’te Şirvan’a kaçan Baysungur, Şirvanşah Farrukyasar’ın ordusuyla Azerbaycan’ı istila etti. Bayanduri emirleri kendilerine danışan Rustem’e Sultan Ali ve kardeşlerini serbest bıraktırıp Safeviler’e katılmasını, onların desteğini almasını önerdiler. Rustem söyleneni yaptı ve serbest bıraktırılan Ali, Tebriz’e girdi.

Akkoyunlular arasındaki bu iç-bölünme Yakup sağken şanslarını yitirmiş görünen Safevi ilerlemesine yolu yeniden açtı. Akkoyunlu taht kavgalarında taraflardan biri olan Rüstem, kendi rakiplerine üstünlük sağlamak için Safevileri kazanma politikası izledi ve bu amaçla 1493’te dörtbuçuk yıldır hapiste bulunan Şah Haydar’ın oğulları üç kardeşi serbest bıraktı. Bunlardan Ali’ye ‘benden sonra İran kralı sen olacaksın, sen kardeşim gibisin’ diyerek onlara yapılan haksızlığı onaracağına söz verdi. Böylece Rüstem ile Ali ittifakı oluştu. Sultan Ali, kendisinin Safevi izleyicilerinden oluşan kendi kuvvetleri ve Dana Khalil (Ayba Sultan, ölm. 1499) kumandasındaki Akkoyunlu birliklerini alarak Ahar ve Mişkin bölgesindeki savaşta Şirvanşah destekli Baysungur’u yenilgiye uğrattı ve öldürttü. Bu savaşta Sultan Ali’nin adamları arasında sonraları Şah İsmail altında yüksek mevkilere gelecek olan ‘Husayn Beg Lala Shamlu’ ile ‘Dada Beg Talish (Abdal Ali Beg)’ de varlardı. Sultan Ali, ‘Qara Piri Beg Qajar’ altında bir kuvveti de Baysungur lehine isyan eden Isfahan valisi ‘Kusa Hajji Bayandur’ üzerine gönderip onu da öldürtmüştü. Böylece tüm rakipler bertaraf edilerek Safevi kuvvetlerinin belirleyici rol oynadığı bir zafer kazanıldı.

Tebriz’e zaferle dönen Sultan Ali, Rustem’den izin alarak annesi ve kardeşleriyle birlikte Erdebil’e döndü ve Safevi tarikatının liderliğini üstlendi. Ama bir yıl sonra 1494’te Safevilerin gücünün büyüklüğü karşısında alarma kapılan Rustem, kendi amcası Yakup gibi Safevilerin politik ihtiraslarını ve güçlerini tehdit olarak görüp politikasını değiştirdi, Ali’yi ve kardeşlerini yeniden tutuklattı, yandaşlarından uzak tutmak için onları kendisinin Hoy’daki kampına getirtti. Niyeti Sultan Ali’yi öldürtmekti. Bunu öğrenen Ali, kardeşlerini de yanına alarak ‘Ehl-i İhtisas’ adı verilen yedi kişilik adanmış bir özel komitenin eşliğinde Rustem’in kampını terkedip Erdebil’e yöneldi. Kaçmakta olan küçük Safevi grubunun bir bölümü Erdebil yolunda Rüstem’in peşlerine taktığı Ayba Sultan (Dana Halil) kumandasındaki Akkoyunlu birliklerince Erdebil’e yakın Shamasi’de yakalandı ve Ali burada öldürüldü. Annesi Alamşah Begum’un emriyle Ali’nin cesedi Erdebil’e götürülüp orada gömüldü. Sultan Ali tamamen Akkoyunlulardan bileşen birlikler tarafından öldürüldü. Akkoyunluların hem Şah Haydar’ın öldürülmesindeki rolü ve hem de Sultan Ali’nin onlar tarafından öldürülmesi Akkoyunlular ile Safevilerin karşılıklı ilişkilerinde köklü bir değişime sebep oldu.

 

Şah İsmail Safevi (1487-1523/4), Ehl-i İhtisas ve Safevi Devriminin Zaferi

Rüstem’in ordusu tarafından takip edilmekte olan Ali, yolda ölümünün yaklaştığını farkederek Erdebil’e varmadan evvel, küçük kardeşi İsmail’e Sufi Taj’ını giydirip kendi halefi olarak belirlemiş ve ona ‘Hasan Padişah oğullarından benim, babamın ve atalarının intikamını almanı istiyorum. Cennet’in seçimi senin adındır. Çok geçmeden Gilan’dan yanan bir güneş gibi çıkacak ve kılıcınla inançsızları yeryüzünden sileceksin’ demiştir.

Böylece Safevi hareketinin başına İsmail geçti.

Ehl-i İhtisas eşliğinde Erdebil’e ulaşmayı başaran İsmail, Sünni Akkoyunlular’ın egemen olduğu Erdebil’de ilkin Safevi türbesine sığındı. Ayba Sultan, Rustem’in emriyle ev ev arama yapıyordu. Bunun üzerine İsmail, Qadı Ahmet Kakuli’nin evinden alınarak Khan Jan adında bir kadının evine, oradan da Dhu’l-Qadar aşiretinden Uba-yi Jamaha adında bir başka kadının evinde saklandı. İsmail’in yeri sadece anne tarafından teyzesi olan Şah Paşa Hatun tarafından biliniyordu. İsmail’in yerini öğrenmek için Ayba Sultan onun annesi Alamşah Begum’a işkence yaptı, ama bundan sonuç alamadı. İsmail bu şekilde altı hafta Erdebil’de gizlendikten sonra ‘Rustam Beg Qaramani’ tarafından Karğan köyüne götürülüp hatip Farrukhzade Gurgani’nin evinde saklandı. Buradan da Ehl-i İhtisas’a mensup adanmış yandaşları tarafından ‘Şii Gilan’daki Lahican’da Karkiya Mirza Ali’nin (Baha Sait’e göre Şerif Hasan Han’ın) sarayına götürüldü. Lahican sözcüğü, Dersim’deki Laç ve Laçinan adlarıyla aynıdır.

Gilan’da Emir Muzaffar (Tul ve Naw emiri), Emir Siyavuş (Gaskar valisi) ve Emir Ishaq (Rasht valisi) tarafından başarılıca gizlendi. (Gaskar adını Koşkar ve Haskar ile kıyaslayın). En son Lahijan emiri Kar Kiya Mirza Ali tarafından koruma altına alındı. Bu aralıkta Erdebil’de Uba-yi Jarraha’yı konuşturan Ayba Sultan, İsmail’in nereye ve hangi yoldan götürüldüğünü bütün ayrıntılarıyla öğrenmiş ve bu kadını Rustem’in emriyle astırmıştı.

İsmail’i yakalamak için Rustem her yolu denedi. Safevi tarikatı içine ve Gilan’a casuslar gönderdi. Karkiya Mirza Ali’ye birbiri ardına üç kez elçiler yollayıp onun iadesini talep etti. Ama bu isteği reddedildi. Bunun üzerine Lahijan’a birlikler gönderen Rustem, tamda Gilan’ı büyük bir orduyla istilaya hazırlandığı bir sırada Akkoyunlular arasındaki iç problemler nedeniyle 1497’de kendi kuzeni Ahmet b. Ughurlu Muhammed tarafından devrildi ve öldürüldü (Ahmet b. Uğurlu Muhammed, Osmanlılar’a sığınıp orada 1490’da İkinci Bayezid’in kızıyla evlenmiş, sonra da oradan gelerek Azerbaycan’ı istila etmiş, Aras Nehri üzerindeki savaşta Ayba Sultan’ın ihaneti sonucu Rüstem’i yenmiş ve öldürtmüştür).

Böylece 5,5 yıl boyunca Azerbaycan, iki Irak, Fars ve Diyarbekir’i yönetmiş olan Rustem’in devri kapandı. Şimdi Tebriz’de tahta Ahmet b. Uğurlu Muhammed oturmuştu. Beş ay sonra Ayba Sultan Ahmet’e karşı ayaklandı. Shiraz valisi Qasım Beg Purnak da  Ayba Sultan’a katıldı. Böylece 14 Aralık 1497’de Isfahan civarında Kaniz Ulang’daki savaşta yenilgiye uğratılan Ahmet b. Uğurlu Muhammed öldürüldü. Ayba Sultan, Şirvanşah Farrukhyasar’ın torunu ve İsmail’in de kuzeni olan Murat b. Yaqup’u çıkardı tahta, ama çok geçmeden onunla anlaşmazlığa düşerek tahttan indirdi ve hapsetti. Ardından onun annesi (bu kadın Sultan Khalil Şirwanşah’ın kızıydı) ile evlendi. Sonra da Tebriz’de tahta Alwand b. Yusuf’u çıkardı. Ama Yazd valisi Murat Beg Bayandur, Mayıs 1499’da Alwand (Elvend)’ı alaşağı ederek onun yerine tahta Alwand/Elvend’ın kardeşi Muhammadi Mirza’yı çıkardı. Bu savaşta Ayba Sultan öldürüldü (1499). Daha sonra da Muhammadi Mirza bir isyanla devrilip öldürüldü (Mayıs-Haziran 1500).

Tahtı talep etmekte olan Alwand ve Murat, Gilan’daki Safevi faaliyetlerinin oluşturduğu tehdit karşısında kendi aralarında anlaşarak Akkoyunlu topraklarını payettiler. Alwand’a Azerbaycan, Arran, Mughan ve Diyarbekir; Murat’a ise Irak-ı Acem, Kirman ve Fars düştü.

İsmail, 1494-1499 arasındaki yaklaşık beş yılı Lahican’da geçirdi. Karkiya Mirza Ali, Mevlana Şems al-Din Lahij’i onun Farsça ve Arapça öğretmeni olarak atamıştı. Akkoyunluların kendi aralarındaki çatışmalar İsmail’in Safevi müritlerinin Gilan’a rahatça gidip gelmelerini sağladı. Her yandan, ismail’i görmek için Gilan (Lahican)’a müritler aktı. Bunlar, özellikle Rum (Anadolu), Karaca-dağ ve Ahar’dan geliyorlardı. Bu müritlerin bazısı Gilan’da (Lahican) kalırken, bazısı da geri kendi ülkelerine dönüp Gilan’daki Safeviler lehine propaganda yapmaktaydı. Bu propagandalarında İsmail’den Mürşid-i Kamil ve Padişah diye sözediyorlardı. İsmail, Lahican’da Akkoyunlu emirleri arasında devam eden iç-savaşlardan yararlanarak yakın danışmanları Ehl-i İhtisas ile Akkoyunlu devletini yıkmak için planlar yapmaktaydı.

Ehl-i İhtisas, 1499 Ağustos’unda iktidarı almak için zamanın geldiğine karar vererek devrimi başlattı. 22 Ağustos 1499’da henüz 12 yaşındaki İsmail’i alarak Lahican’dan hareketle Tarum ve Khalkhal üzerinden Erdebil’e geldiler.

Minorsky, İsmail’in Gilan’dan Erdebil’e dönüşünü Nisan 1917’de Lenin’in sürgünden Petrograd’a dönüşüne benzetir.

İsmail’i Lahican’dan Erdebil’e getiren yedi adam şunlardı:

Husayn Beg Lala Shamlu, Dada Beg Talish, Khadim Beg Khalifa, Rustam Beg Qaramani, Bayram Beg Qaramani, İlyas Beg Ayghur-oğlu ve Qara Piri Beg Qajar (Bk. Studies On The Hisory Of Şafawid İran, Roger M. Savory, s. 62, dipnot 282).

Özel görevler verilen seçkin kişilerdi bunlar. Bu yedi adam ‘Safevi Parti’nin Ehl-i İhtisas’ını oluşturuyordu. Minorsky, bu yediliyi Bolşevik Partisi’nin Ekim Devrimi’ni yöneten Politbürosu’na benzetir.

Yolda onlara Suriye ve Anadolu’dan gelen 1500 adam katıldı. Erdebil’in Akkoyunlu valisi Sultan Ali Beg Chakarlu (Jagirlu/Jagir) İsmail’e Erdebil’i terketmesi emrini verdi. Güçleri henüz direnebilecek sayıda değildi. Bu nedenle ismail, Akkoyunlular karşısında bir süre daha geri çekilmek zorunda kalarak 1499-1500 kışını Talish’te Astara yakınındaki Arjuwan’da geçirdi. Bu kış boyunca onu esir etmek veya bir suikastle öldürmek için Alwand, Şirwanşah Farrukhyasar ve Ali Beg Jagir tarafından elbirliğiyle yapılan girişimler başarısızlıkla sonuçlandı.

İsmail, annesi Alemşah ve ailenin geri kalanıyla görüşmek için 1500 yılı baharında Erdebil’e geri geldi. Bu arada Suriye ve Anadolu (Rum)’daki yandaşlarına (devrimci hücrelere) elçiler yollayarak devrimin başladığını duyurdu ve onları kendisiyle buluşmak üzere kuvvetlerini de alarak Erzincan’da toplanmaya çağırdı. Ayrıca Acem (İran) ve Azerbaycan’daki müritlerine de kuryeler yollayıp toplanmalarını emretti. Bu kuryelerden biri ‘Hamza Beg Fath-oğlu Ustajlu’ idi. İsmail, daha sonra Ermenistan’daki Çukur Sa’d bölgesine gitti. Orada iken Anadolu (Rum)’dan bir Sufi kuvvet ile birlikte gelen  Karaca İlyas katıldı ona. Karaca İlyas’ın Bayburtlu aşiretinden olduğu söyleniyor. 1500 yılı yazında Erzincan’a gelen İsmail’e burada Anadolu (Rum)’dan gelen 7000 mevcutlu bir kuvvet katıldı. Erzincan’da İsmail’e katılan yedi-bin kişilik bu kuvvet Çemişgezek ve Hınıs aşiretlerinin yanısıra, Ustaclu, Şamlu, Rumlu, Takkalu, Dhu’l-Kadr, Afşar, Kaçar ve Varsak aşiretlerinden gelmeydiler. Safevi ordusunun belkemiğini uzun süredir Safevi davasını benimsemiş bu aşiretlerden gelenler oluşturdu. Bunlardan Ustaclu aşireti Erzincan’a kadınları ve çocuklarıyla birlikte 1000 aile tek adam gibi gelmişti. Ve bunu duyan etraf aşiretleri de çoluk çocuk ve kadınlarıyla olduğu gibi çıkıp geldiler. Böylece gelenlerin sayıları 7000’i buldu.

Aralık 1500’de İsmail, Kur Nehri’ni karşıya geçip Şirwan’ın başkenti Shamakhi üstüne yürüdü. Gülistan Kalesi civarındaki muharebede Şirwanşah Farrukyasar (Bu Şirvanşah, 1468’den 1500/1’e kadar 32 yıl yönetmişti) yenilgiye uğratıldı ve öldürüldü (Aralık 1500). Böylece Bakü zaptedildi. Bunu duyunca sıranın kendisine geldiğini anlayan Akkoyunlu Alwand Nahçıvan’a yürüdü. Piri Beg Kaçar kumandasındaki öncü Safevi kuvveti Akkoyunlu ordusunun ileri kolunu Nahçivan civarında yenilgiye uğratırken, yedi-bin mevcutlu ana Safevi kuvveti ile birlikte olan İsmail ise Şarur’da Alwand’ın 30 bin mevcutlu ordusunu hezimete uğrattı. Bu savaşta Alwand’ın sekizbin adamı öldü.

Ardından İsmail Akkoyunlu imparatorluğunun başkenti Tebriz’i zaptederek Azerbaycan’ın yöneticisi haline geldi (Seyit Ali’den sonra Bektaşi postuna oturan Balım Sultan’ın diğer adı Sarı İsmail Sultan’dır. Hozat’ın Karaca köyündeki mezar da Sarı Saltık’ın yanısıra, bazen Sarı İsmail Sultan’a atfedilir. Sarı Saltık ve Sarı İsmail adındaki ‘Sarı’ sözcüğünün Türkçe’deki renkle ilgisi yoktur. Bu sözcüğün kökü Sar olup Şah anlamı vermektedir.  Soru şudur: Balım Sultan ve Sarı İsmail adları Şah İsmail’e referans olamaz mı? Hozat’taki sözkonusu türbede Sarı İsmail’in yattığı görüşü Karaca köyündeki ocağın Safeviler’e bağlanmasını ya da Sarı Saltık ile Şah İsmail arasında bilinçli olarak bir bağlantı ve özdeşlik kurma çabasını ifade edemez mi?)

Böylece 200 yıllık bir hazırlıktan sonra Safevi devrimi iktidarı nihayet ele geçirmişti. İslam-sonrası dönemin yerli İrani hanedanlıklarının en ünlüsü olarak tanımlanan Safevi devleti işte böyle doğdu.

İsmail’in tahta çıkış tarihi 1501 yılı ortası olarak tahmin ediliyor. Bazı kaynaklar ise bu tarihi Mart-Nisan 1502 olarak verir. Bu sırada Oniki İmam adına hutbe okunur, Safevilik (bazı kaynaklar Caferilik-Onikici Şiilik der) devlet dini ilan edilir ve İsmail adına madeni para basılır.

Safevi Devleti 16. Yüzyıl sonunda kendi otoritesini İran’ın geri kalan kesimlerinin yanısıra Azerbaycan, Şirwan ve Irak’a da yaydı. İran’da Alevilik çok önce de popülerdi, ama onu İran’da devlet dini haline getiren ilk yönetici Şah İsmail oldu. Bazı kaynaklarda erken Safevilik Oniki İmamcılık olarak tanımlanırsa da, Anadolu ve Kırmanciye’de büyük destek bulan Ehl-i Hak ve Safevi inançları (‘Kızılbaş Sufiliği’) gerçekte gulat adı verilen aşırı kanada daha yakın düşüyor ve Manesçi-Mezdekçi görüşlerle bir karışımı temsil ediyorlardı.

Safevi devletinin kurucusu ve ilk hükümdarı ünlü Şah İsmail (Şah Hatayi, 1487-1523/24), Dersim geleneğine göre Khalemamsor (Düzgün Bava) – Kıncısur çiftinin oğludur.

Safevi Parti”nin tahta çıkışıyla Anadolu ve Kırmanciye’den akın akın Şah’a (Erdebil’e) gidiş başladı. Sürekli yeni ve taze güçler aktı İran’a. Şah İsmail’’n ölümünden sonra bile Şah Tahmasp Anadolu’dan takviyeler almaya devam etti. .“Biz ölüye değil, diriye gideriz”  (Kâbe’ye değil Erdebil’e) sözü bu dönemden kalmadır.

Her devrimden sonra tanık olunduğu gibi Safevi Devrimi sonrasında da devrimin nasıl durdurulacağı, ateşin nasıl düşürüleceği (aşırı devrimci coşkunun nasıl söndürüleceği) ve düzenin nasıl restore edileceği sorunu gündeme gelmiştir.

Bu aşırı devrimci coşku başlangıçta Anadolu’ya dönük bir seri askeri sefere kanalize edildi. Bu seferlerin en önemlisi 1512 yılında Nur Ali Halife’nin yaptığıdır. Anadolu derinliklerine dek sızan Nur Ali Halife Tokat’ı almış ve Osmanlılar’a bazı yenilgiler tattırmıştı. Ardından 1514 yılındaki Osmanlı misillemesi geldi.

Çaldıran sonrasında, 1924’te Stalin’in kendisini uluslararası devrimden ayırmak için geliştirdiği tek ülkede sosyalizm teorisi ile eski anlayışı devam ettiren Troçki arasında patlak veren Troçki-Stalin çatışmasının bir benzeri Safevi hareketinde yaşanır. Bu çatışmanın Osmanlılar’ın 1514 Çaldıran Seferi’nden iki yıl kadar önce başladığına işaret edilir.

Safeviler’in 1512 seferi Osmanlılar’ın geçmişte Bizans’a karşı yaptıkları gazi akınları ile çok benzerlik taşıyordu. Ama Çaldıran’daki Osmanlı zaferi Anadolu’yu umut olmaktan çıkarınca, militan kuvvetlerin nasıl entegre edileceği sorunu yaşadı (Bk.. Bk. Studies On The Hisory Of Şafawid İran, Roger M. Savory, s. 26-27).

Şiirlerindeki kalem adı Hatayi olan Şah İsmail, Safevi propagandasını etkili kılmak için yandaşları arasında Türkçe konuşanların çokluğu nedeniyle Azeri Türkçesiyle de şiirler yazdı

Safeviler’i Azerbaycan ve İran’da iktidara getiren esas güç Kırmanciye aşiretleri olmuştu. Bu devrimle birlikte nüfusunun üçte-ikisi Sünni olan Tebriz ve İran’a Kızılbaşlık dayatıldı. Kızılbaşlık ideolojisi Safevi Devleti’ni Sünni Osmanlı devletinden açıkça ayırt ediyordu. Böylece İran’da Erdebil’den yönetilen teokratik bir devlet oluştu. Horasan da Safeviler tarafından fethedilmiş ve Sünniler Özbek başkenti Buhara’ya kaçmak zorunda kalmışlardı.

Şeyh Cüneyt (1447-60)’in ve Şah Haydar’ın yandaşları onlara “Allah” diye hitap etmişlerdir. Dersim’de de bu baba-oğul kendi zamanlarında Hızır olarak görülmüşlerdir. Şah İsmail’e de yandaşları tarafından “Veli-Ullah” denilmiş, Ali’yle aynı ya da eşit statüde görülmüştür. Nitekim bir Venedikli tüccar “İran’da Tanrı’nın adı unutuldu, yalnızca İsmail adı biliniyor” demektedir.

Örneğin aşağıdaki şiirinde Şah İsmail (Şah Hatayi, ölm. 24 Mayıs 1524) Mehdi veya Gizli İmam değil, İmam Ali’nin kendisi olduğunu söylemekte, kendisini bir inkarnasyon (ruh göçü) olarak tanıtmaktadır:

 

Ali İsmail’em geldim

Alemi seyran eylerem

Zülfikâr durmaz kınında

Günde yüzbin kan eylerem

 

Görürüm düzen düzeni

Kırarım yoldan azanı

Yeni baştan bu düzeni

Bir kavim erkân eylerem

 

Şah İsmail’in Farsça ve Türkçe şiirleri var.

Minorsky’nin kaleme aldığı The Poetry of  Shâh İsmail I (Eylül 1941) başlıklı yazıda Şah İsmail’in şiirlerinden örnekler verilir. Bu şiirlerinde Ali’ye Haydar, Şah ve Murtaza Ali diye referans veriyor. Haydari derken hem imam Ali’ye hem de babası Şah Haydar’a göndermede bulunuyor.

Bu aynı şiirlerinde Şah İsmail kendisini şöyle tanımlamaktadır:

Adım Şah İsmail. Tanrı’nın sırrıyım. Gazilerin lideriyim. Annem Fatıma, babam Ali’dir. Oniki imamın piriyim ben. Yezid’den babamın intikamını aldım. Ben özünde Haydari’yim. Ben yaşayan Hızır ve Meryem oğlu İsa’yım. Çağın İskenderi’yim. Muhammed Mustafa’nın yolunu izliyorum ben. Ben Murtaza Ali’nin Kanber’iyim. Benim sirem Safi, babam Haydar’dır. Ben bir Hüseyni’yim, Yezid’e küfrüm var. Ben Hata’i’yim, şahların bir hizmetkarıyım. Şah (=Ali, Min.)’ın imanıyım.

Sufilerin yoldaşıyım. Mansur ile gibbette idim. İbrahim’le ateşte, Musa ile Sina’da.

Ben peygamber Yusuf’un güzelliğine sahibim. Bilesin ki: Hata’i kutsaldır, Muhammed Musatafa’yla ilişkilidir. Safi’den gelmedir, Cüneyt ve Haydar’ın soyudur. Ali Murtaza’yla ilişkilidir. Hasan aşkı için meydana girdi. O, Kerbela’daki Hüseyin’le ilişkilidir…Adım Veli Şah İsmail (Şah İsmail Veli, SC), soyadım Khata’i…Şah Haydar’ın intikamı henüz alınmadı….Ehl-i Hak güneşten daha açık delillere sahip. Kalk ve yürü ey Hatayi, bir gezi yap, çünkü ata-yurdun Erdebil kentindedir…Bu çağ için gelen benim. Ben Khata’i’yim. Gerçeğe hizmete geldim. Haydar’ın oğluyum. Feridun’um, Hüsrev’im, Cemşit’im, Zohak (?)’ım, Zal’ın oğlu Rustem’im, İskender’im. Ene’l-Hakk’ın sırrı benim kalbimde gizlidir (= Ben Hakkım, Hak benim. SC). Ben Mutlak Gerçek’im (=Ben Allah’ım, Min.). Ben Veli (=Ali, Min.)’nin izleyicilerinin dinindenim. Tüm Müslümanlar’ın rehberiyim/önderiyim… Ben Tanrı’yım, gel, Gerçeğe (=Allah’a, Min.) gel…Benim sembolüm Taj-i Haydari’dir“

(Bk. Minorsky, a.g.y).

Minorsky, Şah İsmail’in dedesi ve babasının ölümünden sorumlu tuttuğu Şirvanlılar üstüne seferine, Şirvanşah Farrukh-yasar’ı 1509’da öldürdüğüne işaret ederek, burdaki şiirlerinin bu tarihten önce yazılmış olduklarını tahmin eder ve şu notu düşer:

Şah İsmail’in kullandığı dil onun ırkı veya milliyetine işaret etmez. Onun atası karışıktı. Büyük-annelerinden biri Trabzonlu bir Rum prensesti. O’nun kanının esas olarak Türk-olmadığı inancı var. O’nun oğlu Şah Tahmasp zaten kendi ‘Türkmen’ koruyucularından kurtulmaya başlamıştı.

Doğu Anadolu’da çok sayıda Safevi yandaşı vardı. Bu Safevi varlığı, Türkmen hanedanlıkları (Karakoyunlular ve Akkoyunlular dönemi) peryodunda başlar. Osmanlı otoritesi için Doğu’daki bu güçlü Safevi varlığı ciddi bir tehdit olarak görülüyordu.

 

Safevi Tarikatının Anadolu’daki Kolları

Ehl-i Haklar’ın Anadolu’da özellikle Karakoyunlular, Safeviler’in ise Akkoyunlular peryodunda yükseldikleri ve yoğunlaştıklarını düşünüyorum.

Şah Safi bir Dımli’dir.

Safevi Devletinin kuruluşunda Dımıliler’in rolü önemlidir ve daha da netleştirilmelidir.

Safevi şeyh ve şahları Orta ve Doğu Anadolu’da üstünlüğü kendilerinden önceki Rıfai-Kadiri’lerden ele geçirdiler. Yandaşları oldukça çoktu ve bu topraklarda çok ünlüydüler.

Anadolu’nun en az yarısının hac yeri Erdebil’di.

Şah Cüneyt, Şah Haydar ve Şah İsmail, Anadolu’da Karaca Ahmet ve Kureyş kadar, hatta onlardan daha fazla ünlendiler.

Yesevi soydan olduklarını söyleyenlerin referansı gerçekte Safeviler’dir. Onların etkinliği Yesevi-soylu olduklarını söyleyenlerin çokluğundan kolaylıkla anlaşılabilir. Daha önce açıkladığım gibi, ‘Yesevi’ sözcüğü gerçekte ‘Safevi’ adının bir şeklidir.

Safevilerin Anadolu’daki büyük nüfuzuna dikkat çekmek için onların değişik tarikatların adı altındaki varlıklarına da kısaca değinmek zorunda kaldım.

Anadolu’da Safeviliğin kollarından birkaçı şunlardır (Daha fazla bilgi için bk. J. P. Brown, The Darvishes, 1868 ve Lucy M. J.  Garnett, The Darvishes of Turkey, 1912):

Bayramiler: Hacı Bayram’ın izleyicileri bu adla bilindiler. Bu tarikat Ankara’nın Solfasol/Zülfadl köyünde doğduğu söylenen Hacı Bayram Veli (Hacı Bayram Ankaravi, 1357-1429/71) tarafından kurulmuş olup onun adını taşıyor. Hacı Bayram’ın babasının adı ‘Koyun Ahmed’ olarak verilir (Koyun Ahmet ve Karaca Ahmet adlarının ilişkili olup olmadıkları üzerinde düşünmek gerekebilir). Kendisinin asıl adı ise Numan’dır. Şeyhi, Somuncu Baba diye de bilinen Hamid Hamidüddin’dir. Ona bir bayram günü intisap ettiği için bayram adını aldığı rivayet edilir. Hacı Bayram Veli’nin izleyicileri arasında Şeyh Sinan (Hakim Sinan, ölm. 1451) gibi ünlü Nesimi ile ilişkide olan ve onunla arkadaşlıkları veya dostlukları bulunan figürler de var. Hallacı Mansur ve Hurufi etkisi bu tarikatta çok açıkça görülebilir. Bu tarikatı Melamiye (Melami: Arapça’da suçlamak, kınamak, boşvermek anlamlıdır)’nin bir şubesi gibi görenler de var. Horasan çıkışlı bir tarikat olarak görülen ve kurucularından birisinin de Nişaburlu Hamdan Kassar (ölm. 884) olduğu söylenen Melamilik ile Kalender Yusuf Andalusi (Şahbaz-i Kalender) tarafından kurulduğu rivayet edilen Kalenderilik çok yerde birlikte anılırlar. 1247’de öldürülen ünlü Şems-i Tebrizi (Lokman-ı Perende?, SC) de bazı kaynaklarda bir Kalenderi olarak görülür. Bayramiler’in yol (tarikat) secerelerine bakıldığında da onların Safeviliğin bir kolu oldukları açıkça görülür. Örneğin bu secerede Ebu’l Necip Suhrawardi’nin yanısıra İbrahim Zahid Gilani, Safi-ud-Din Ebu İshak Erdebili, Sadreddin Musa Erdebili, Hoca Ali Erdebili, İbrahim Erdebili gibi adları görürüz. Bu şecerede anılan Şeyh Kutb-ud-din Abhari ise büyük olasılıkla Kutbeddin Haydar’dır. Kadiriliğin Anadolu (Rum)’daki önde gelen temsilcilerinden şair Eşref-Oğlu Rumi, Bayramiliğin kurucusu Hacı Bayram Veli’nin damadıydı. H. Bayram Veli, aynı zamanda Eşrefoğlu’nun manevi/ruhani babasıydı. EI’ın ‘Tarika’ Maddesine göre merkezi Erdebil olan Safevi tarikatı, bir Bağdat tarikatı olan Suhrawardiya’nın Azerbaycan koluydu. Suhrawardiya, Abd al-Kahir Suhrawardi (ölm. 1167) ve Umar Suhrawardi (ölm. 1234) tarafından kurulmuş. Bir diğer yerde ise Şihab al-Din Suhrawardi (1144-1234) tarafından Bağdat’ta kurulduğu ve bu adamın Cibal’deki Suhraward’da doğduğu, şeyhlerinden birinin Abdül kadir Gilani olduğu söylenir.

Sünbüliler: Bu kolun kurucusu Sünbül Sinan Yusuf el-Merzifoni (ölm. 1529)’dir.

Gülşeniler: Bunların tarikat şeceresi de Bayramiler’inki gibi Şeyh İbrahim Zahid Gilani’ye kadar gerilere dayanır. Gülşeni (=gül bahçesinden biri) adı, bu tarikatın kurucusu İbrahim Gülşeni (ölm. 1533)’den gelmektedir.

 

Safeviler’le İlgili En Önemli Kaynaklar

1)Şafvat al-Şafa (Safwat al-Safvat), Derviş Tevekkül ibn İsmail (Ibn Bazzaz), 1357/58.

Resmi Safevi seceresi Saffat el-Safa adıyla bilinen bu kitaptır. Dersim’de kendisinden bahsedilen Seydan şecereleri Rıfailer’in şeceresi ile bu kitabın nüshaları olabilirler. E. G. Browne’nin verdiği bilgiye göre bu eserin bir nüshası Safwatu’s-Safa adı altında British Museum’da, Add, 11, 745’e kayıtlıdir. Rieu tarafından Persian Catalogue, syf. 345-46’da açıklanır. Bu eser 1350 yılında, yani Şeyh Safi öldükten 15 yıl sonra Ibnu’l Bazzaz diye bilinen Darwish Tawakkul ibn İsmail tarafından kompoze edilmiştir.

2)Silsilat al-Nasab-i Safaviyya (Silsilatu’n-Nasab-i-Safawiyya), Şeyh Husain ibn Şeyh Abdal Zahidi, İranschahr Publications, No. 6, Berlin 1343/1924-5, 65 (SN).

Bu eser 1649’da yazılmış.

Safeviler’in seceresini veren ve tarihlerini anlatan bu ünlü kitap hakkında Michel M. Mazzaoi’nin yazdığı ‘The Origin of The Safawids’ (Wieasbaden, 1972) adlı bir çalışma ile Edward G. Browne’nin Note on an apparently unıque Manuscript History of the Safawi Dynasty of Persia başlıklı bir yazısı (1921, JRAS, s. 395-418) mevcuttur. Browne’nin verdiği bilgilere göre bu el-yazması kitaptaki son tarih 1649’dur. Şah Süleyman döneminde (1667-94) Şeyh Safi’nin mürşidi olan Gilanlı Şeyh/Seyit Zahid (1301’de 80 yaşını aşkın bir yaşta öldü)’in soyundan Şeyh Husayn ibn Şayh Abdal-i-Zahidi tarafından kaleme alınmış ve Şah Süleyman’a adanmıştır. Bu eserde Şeyh Safi soyunun 1649’a kadarki seceresi verilir (esas olarak Şeyh Safi’den bu aileden ilk Şah olan Şah İsmail’e kadarki 7 kuşak). Hem Şeyh Safi hem de Şah İsmail aynı zamanda şair idiler. Adı geçen kitapta her ikisinin de Farsça, Türkçe ve Gilaki dillerinde yazdıkları şiirleri verilir.

Ben Browne’nin adı geçen kitaptan aktardığı secereyi gördüm ve yararlandım.

Bu ikisi Safevilerin kendilerine ait iki ana kaynaktırlar

Bu konudaki diğer en önemli kaynaklar:

3)Tadhkirat al-Muluk, tran. & and explaned by Minorsky, London, 1943 (E.J.W. Gibb Memorial Series, New Series, vol. XVI, 1943, 190 TM).

1726’da Safevi yönetimi tarafından yazdırılan bu eserde Cihan Şah’ın sürgün ettiği Şeyh Cüneyt’in Diyarbakır’a varmadan önceki eyleminin ayrıntısı da anlatılır.

4) His Pilgrimage, Samuel Purchas, 1617 (ilk baskısı 1613 tarihlidir)

5)Walther Hinz’in kitabı, 1936.

Şeyh Cüneyt döneminde Safevi tarikatı hakkındaki ayrıntılar işlenir.

6)Sayyid Ahmad Kasrawi (Tabrizi)’nin yazıları.

Kasrawi, 1927-28’lerde yazdığı Safevilerin orijini üstüne bir seri yazısında Safvat al-Saffa’da verilen resmi Safevi seceresinin doğruluğuna inanmıyor, Safevilerin seyitlik iddiasını da redediyor.

7)Ghulam Sarwar’ın kitabı (1943)

8)Vladimir Minorsky’nin yazıları (1943)

9)The Development of The Early Safawid State Under İsmail and Tahmasp, 1958

10)Timur und Hoga Ali, Wiesbaden, 1958

11)The Origin of the Safawids, Michel M. Mazzaoui, Wiesbaden, 1972 (Safvat el-Safa üzerine bir analizdir)

12)The Poetry of Shah İsmail I, Minorsky, BSOAS, XVI/2, 1954, 295 (in the Bulletın of School of oriental and African Studies, X, 1942; British Museum, MS. Or. 141 NJA).

13)The Fall of The Safavi Dynasty and the Afghan Occupation of Persia, Laurence Lockhart, Cambrıdge, 1958

14)The Land of the Great Sophy, Sir Roger Stevens, London, 1962

15)Religion in Safavid Persia, Seyyed Hossein Nasr, 1974 (in İranian Studies, VII)

16)The Office of Khalifat al-Khulafa Under the Safawids, R. M. Savory, 1965 (in Journal of the American oriental Society, LXXXV)

17)Travels in Persia, Caterino Zeno (in A Narrative of İtalian travels in Persia in the 15th and 16th centuries, trans. By Charles Grey, in Travels of Venetians in Persia).

Caterino Zeno, Venedik’in 1471’de Uzun Hasan’a (Tebriz) gönderdiği elçidir. Anne tarafından Uzun Hasan’ın karısı Despina Caterina’nın yeğeniydi. Ondan evvel Venedik’ten L. Quirini adında bir elçi gönderilmiştir (1464). 1473’te bu kez Giosafa Barbaro, Venedik tarafından Uzun Hasan’a elçi olarak yollanmıştır.

Uzun Hasan da Venedik’e elçiler yollamıştır.

Bunların ilki 13 Mart 1464 yılında gönderilen Mamenatazab (?)’dır. 1465’te Kasım Hasan (?) adında birini de elçi olarak yollar. Onun Venedik’e gönderdiği elçiler arasında Mirath (Murad?) diye biri de geçer. 1471’de Azimamed (Hacı Muhammed?) adlı birini daha elçi olarak Venedik’e yollamıştır (Bk. Enc. Of Islam).

18)A Chronicle of the Carmelites in Persia, 2 Vols., London, 1939

19)The Last Safavids (1772-1773), J. R. Perry

20)A History of Shah Isma’il Safawi, Ghulam Sarwar, 1939

21)Abd al-Razzaq ibn Quli Khan Dunbuli, Ma’athir-i-Sultaniya, English trans. By Sir Harford Jones Brydges, entitled ‘The Dynasty of the Kajars’, 1833

22)Manuscript History of the Safawi Dynasty of Persia, Prof. E. G. Browne, in J.R.A.S, 1921

23)A Chronicle of the Early Safawis, being the Ahsanu’t-Tawarikh of Hasan-i Rumlu, Vol. I (Persıan text), ed. C. N. Seddon, Baroda, 1931

24)Ta’rikh-i-Rawabit-i Iran u Uropa dar Daura-yi-Şafaviya, Dr. Nasrullah Falsafi, Tahran, 1937

25)The Persion Cromwell, London, 1724 (Anonim)

26)Studies on the History of Şafawid Iran, Roger M. Savory, London, 1987

27)Safawid Persia-The History and Politics of an Islamic Society, Ed. By Charles Melville, 1996

28)Iran Under the Safavids, by Roger Savory, 1980, Cambrıdge Unıversity Press, 1980

29)Fava’id-i Şafaviya, Abu’l-Hasan ibn İbrahim Qazvini, MS. No 62 (oo. 6.41), Camb. Un. Library

30)Enc. Of Islam, Safeviler md., T. W. Haig

 

 

Not: Dersim-Zaza Tarihi: Sözlü Gelenek ve Tarihsel Gerçek başlıklı bu kitap çalışmasının bundan sonraki bölümü (Beşinci Bölüm), kitabın son bölümü olacaktır.

 

IVBen gizli bir hazineydim, bilinmeyi arzu ederdim!

 

 

Sözlü Gelenek ve Tarihsel Gerçek

ESKİ DERSİM (ESKİ DERSİMLİLER)

Dersim’in limitleri hakkında kısa bir açıklama ile başlamam gerekecek.

Binlerce yıllık tarih yolunda çok geniş bir coğrafyaya yayılmış olan Zazalar, bugün Anadolu’nun doğusunda, Dicle-Fırat kaynakları, Yukarı Fırat, Murat, Harçik (Pülümür Suyu) ve Munzur havzalarında yerleşiktirler.

Bu coğrafyanın alan itibariyle en büyük ve en Zaza-yoğun parçası Dersim adıyla bilinen Karasu ve Murat nehirleri arasındaki bölgedir.

Dersim (=Zazana) adını geniş manada Zaza topraklarının tamamına karşılık olarak kullanıyorum. Bu tarihi Dersim’in sınırlarıyla bağdaşan bir yaklaşımdır. Sözcüğün geniş anlamında Dersim, başka türlü ifade edilirse, Koçkiri, Şeyh Sait ve İç-Dersim direnmelerinin toplam etki alanı demektir. Dar anlamda ise resmi dilde Tunceli adı verilen iç kesimlere denk düşer. Ben buna İç-Dersim diyorum. Çünkü Tunceli adı verilen topraklar tarihi Dersim’in bütünü değil, sadece çekirdek parçasıdır.

Bir halkın veya ulusun tarihi onun oluştuğu ve geliştiği bölge eksene konarak anlatılmalıdır. Bu çalışmada da genelde Urartu (Kırmanciye, Ermenistan), özelde Dersim adını taşıyan coğrafyanın kendisinde yaşanan şekillenme esas alınmıştır.

Dersim geleneği modern Dersimliler’in Eski Dersimliler ve Geç Dersimliler (Sonradan Gelenler) olmak üzere iki tabakadan bileştiğini söyler. Bu gelenek tarihsel gerçeklerle örtüşüyor. Orijin ve tarih problemini çözmek için farklı göç veya istila dalgalarına ait bu iki katmanın tespit edilip tanımlanması gerekti.

Bu nedenle Dersim tarihini Eski Dersim ve Geç Dersim olmak üzere iki ana bölüm halinde işlemek zorundayım.

Bu bölümde esas olarak Eski Dersimliler’i, onların orijini ve tarihlerini ele alıyorum. Daha sonra Geç Dersimliler konusuna gelinecektir.

 

DERSİM’İN ESKİ HALK TABAKASI

(Genel Bir Bakış)

Dersim; kale ve kent harabeleri, kervan yolları, hamam, köprü, kervansaray, pagan dönem ile Hristiyanlık ve İslam peryodlarına ait tapınak ve türbeler  gibi tarih kalıntılarına sıkça rastlanabilen bir coğrafyadır.

Bu kalıntıların bir bölümü taş çağı kadar gerilerden kalmadır.

Örneğin İç Dersim’in en önemli iki vadisi olan Kutu Dere ve Ali Boğazı’nda taş çağı insanı tarafından barınak olarak kullanıldığı kuşku götürmeyen sayısız inler ve mağaralar mevcuttur.

Bunlar, Dersim içinde Eski Taş Çağı’ndan beri insan topluluklarının yaşadığının açık kanıtlarıdır.

1937-38 Dersim katliamına dek halen bu vadilerdeki ilkel barınaklarda yaşayan kabileler ve aileler vardı.

Sözgelimi Koçan grubu aşiretleri 1920’lere ve 30’lara kadar Çemişkezek’in oldukça sarp Tağar Deresi ve Ali Boğazı mıntıkalarındaki mağaralarda yaşar ve Dersim’in erken sakinleri gibi hayvancılık yaparak geçinirlerdi. Onların bir bölümü yurt edindikleri bu vadilerden devlet tarafından zor yoluyla veya çeşitli vaadlerle çıkarılabildiler.

Devlete karşı direnen veya devlet zulmünden kaçan Dersimliler için bu vadiler ve oralardaki ilkel barınaklar son zamanlara kadar sıkça kullanılmıştır. 1937-38 katliamı sürerken binlerce Dersimli ailenin hayvanlarıyla birlikte aylarca bu vadilerde ve barınaklarda yaşadığı bir sır değildir. Bugün dahi onbinlerce yıl öncesine ait bu barınaklar gerillalar tarafından yer yer sığınak olarak kullanılmaktadır.

Dersim içinde Neolitik Devrim’in, yani göçebelikten yerleşik yaşama ve tarıma geçişin kanıtları da bir o kadar açıktır.

Bu geçişin izleri doğal olarak ülkenin tarıma en elverişli kesimlerinde ve ırmak boylarındadır.

İç Dersim’in tarıma elverişli kesimleri ise, Çemişgezek, Pertek, Çarsancak, Ovacık, Mazgirt, Pah (Parçik) ve  Türüşmek gibi merkezlerdir.

Dersim’de ilk siteler (kentler) de Mazgirt, Çemişgezek, Sağman, Pertek, Peri, Kığı, Bağin, Kemah, Palu ve Ovacık (efsanelere bakılırsa) gibi merkezlerde kurulmuşlardır.

Ama bu sitelerin bir bölümünün ne zaman ve kimler tarafından kurulduğu henüz kesin olarak bilinemiyor.

Dersim ve çevresinin en eski sakinlerinin Hattiler ve Hurriler olduğu sanılıyor.

Tarihsel Değişim Sürecinde Tunceli (1985) adlı çalışmasında Bilal Aksoy’un aktardığına göre, Arthur Ugnad, Dersim ve çevresinin M.Ö. 2200’lerde Subartular’ın ülkesi olduğunu yazmaktadır (Bk. Aksoy, a.g.e., s. 31).

Bu araştırmanın Giriş kısmında Subartular adının daha çok Hurriler’e karşılık olarak kullanıldığını, ama zaman zaman Asurlular’ın da bu adla bilindiklerini not etmiştim.

M.Ö. 2. Milenyumda Dersim ve çevresinin Hurriler’le (Hurri kökenli İşuvalılar) yerleşik olduğunu başka bazı kaynaklar da yazmaktadırlar. Örneğin Türkçe Britannica’ya göre o zamanki Dersim halkı Hurriler’di.

Hurrice’nin Hozatça olduğunu öne süren görüşler de var.

Dersim ve yakın çevresinin zaman zaman kısmen veya tamamen Mitanniler’in yönetimine girdiği sanılıyor. Mitanniler de Hurri orijinli idiler.

Daha sonra Dersim ve çevresinde Hititler’le Asurlular etkinlik kurmuşlardır.

Bazı tarih atlasları M.Ö. 1600-1300 arasında Dersim’i Hitit imparatorluğunun sınırları içinde gösterirler. Dersim içinde Hititler’e ait yazıtların bulunuşu da Dersim’in en azından bir bölümünün Hitit hakimiyetini yaşadığına işaret eder.

Ama Hitit imparatorluğunun kuruluşu gerçekte 15. Yüzyıl ortalarına rastlıyor ve Hitit tarihinin imparatorluk adı verilen bu döneminin Hurri orijinli yeni bir hanedan tarafından belirlendiği sanılıyor.

Dersim’de bir Asuri (Süryani) öğenin varlığı da kesindir.

Bunun en açık kanıtlarından biri Aşuran (yani Asuriler) adını taşıyan Dersim aşiretidir. Ama bu Asur kolonisinin Dersim’e ne zaman geldiği veya yerleştirildiği konusunda şu anda kesin konuşamıyorum. Munzur ve Suran gibi aşiret adlarının Asuri-Süryani öğeyle ilişkisinin ne olduğu konusunda da henüz kesin değilim. Bazı yaşlılarımız Haydaran ve Demenan aşiretlerinin soyağacında da Asur adında birinden sözeder ve onu Demen’in torunu gibi tanıtırlar.

M.Ö. 1200 yılında Hititler yıkıldıktan sonra bazı tarih atlaslarına göre Dersim’de Yeni Hititler (Geç Hititler) olarak tanımlanan prensliklerin yönetimi kurulmuştur. Örneğin M.Ö. 1000 yılında Dersim Yeni Hititler’in egemenlik alanında gösterilmektedir.

Dersim’in bazı kesimlerinin Yeni Hitit olarak tanımlanan Tabal Konfederasyonu’na dahil edilmiş olması mümkündür. Sözgelimi Peri kentinin bu konfederasyonun bir parçası olduğuna işaret eden verilere rastladım.

Yeni Hititler’le Muşkiler’in ilişkileri neydi?

Çünkü tarihsel kaynaklara göre, Hitit yıkılışı sonrasında Anadolu’da yeni bir denge oluşmuş, bu yeni dengede Frigyalı fetihçilerle aynı veya en azından onlarla akraba oldukları sanılan Muşkiler öne çıkmıştır. Bu nedenle de Asur kaynakları Hitit yıkılışından başlayarak Kızılırmak doğusundaki halkı veya halklar grubunu Muşkiler olarak adlandırırlar. Tevrat yazarlarına göre Muşki ve Tabal adları Anadolu orijinlileri temsil ederdi (Bk. The Cambrıdge Ancient History).

Hitit iktidarının dağılmasından yararlanan Muşkiler, M.Ö. 1160 yılı civarında Asurya’ya tabi Alzi (Azzı) ve Purulumzi (Purukuzzi) bölgelerine, yani yukarı Fırat bölgesi içlerine ve Murat Suyu boylarına girdiler. Onların M.Ö. 1170 yılında Samsat civarındaki Kummukh, Karçemiş ve Malatya arasına yerleştikleri, böylece Asur sınırlarına kadar dayandıkları kaydediliyor.

The Cambrıdge Ancient History, Muşkiler’in Fırat havzalarındaki doğu grubunun Hurriler’in liderliği altında göründüğünü söyler. Maspero, Muşkiler’in Alzı ve Purukuzzı eyaletlerini Asuriler’den aldıklarına işaret eder. King, Muşki istilasını Tiglat-Pileser I döneminden elli yıl kadar önceye yerleştirir.

Ama bu istilalar sürekli sonuçlar üretmedi. Örneğin bu Muşki istilasından Hitit benzeri bir imparatorluk doğmadı.

Asur kaynakları Muşkiler’e bazen Muşki, bazen de Tabal (Taballar) olarak referans vermekte, bir Muşki ve Tabal özdeşliği kurmaktadırlar. Muşkiler’in Asurlular tarafından yer yer Kaskalar’la da ilişkilendirildikleri görülür. Belki de Muşkiler’in Hititler’i Kaskalar’la ittifak halinde yıkmalarından dolayıdır bu.

(Bk. The Cambrıdge Ancient History, II, Part 2, Demir Çağında Frigya ve Anadolu Halkları başlıklı XXX. Bölüm).

E. Yavuz, kendi kaynaklarına dayanarak Muşki (Maski)’lerin bir aralık Frig topluluğuna dahil olup daha sonra onlardan ayrıldıklarını ve bağımsız bir krallık kurduklarını yazmaktadır. O’nun dayandığı kaynaklara göre, bir Milit-Muşki ittifakı vardı ve daha sonra Komuklar da bu Milit-Muşki topluluğuna katıldılar, Dicle ve Yukarı Balik civarında Kurhi (Hurri)’leri buyruklarına almayı başardılar. Tiglat-pileser I’in seferi, ona göre, bu ittifaka karşı yapılmıştı. Yavuz’a göre Komuklar da Hititler’den ayrılmış bir krallıktı. Sanırım onun kastettiği Milli (Milan) aşiretiyle ilişkisini kurduğu Militler (Melitenler)’in yanısıra Komuklar’ın da Geç-Hitit devletlerinden biri olduğudur.

Asur kralları elli yıl kadar bu yeni gelenlerle uğraşmak zorunda kalırlar.

Tiglat-Pileser I, M.Ö. 1113 veya 1120 yılında işte bu Muşkiler’e karşı bir sefere çıkar, onları yenilgiye uğratıp Alzi-Purukuzzi bölgesini bir eyalet olarak geri ilhak eder.

Tiglat-Pileser bu seferi sırasında Muzri’ye de girdiğini kaydeder.

Bu kayıtlarda geçen Muzri’nin Dersim’in eski bir kantonu olan Munzur havzalarına ve civarlarına, geniş manada Batı Dersim’e referans olması büyük bir olasılıktır.

Kısacası, Asur kralı Tiglat-Pileser I’in yazıtlarından anlaşılıyor ki, Dersim, Muşki istilası öncesinde Asur hakimiyeti altındaydı. Aynı yazıttan hareketle Azzı (Azza)Purulumzu ve Munzur gibi adların Dersim ve çevresine referans oldukları söylenebilir.

Tigalt-Pileser I’in kaydına bakılırsa Asurlar Dersim’de kendi hakimiyetlerini yeniden kurmuş olmalıdırlar.

Türkçe Britannica’nın Tunceli maddesinde  verilen bilgilere göre, Dersim halkı M.Ö. 9. Yüzyılda Asurlular tarafından Muşkiler olarak adlandırılıyordu.

Kendi incelediğim Asur yazıtlarında böylesine spesifik bir referansa rastlamadım. Britannica’nın aktardığı bilgi doğruysa Tiglat-Pileser’in yenilgiye uğrattıklarını ve kovduklarını söylediği Muşkiler sonunda Dersim’de tutunup yerleşmiş olmalıdırlar.

Muş adının yanısıra, Dersim’in Bozku (Keçel) ve Maskan aşiretlerinin adları da belki Muşki adıyla ilişkilidirler. Bu aşiretlerin (Bozku ve Maskan) Dersim içine bahsi geçen Muşki istilasıyla girmiş oldukları düşünülebilir.

Asur yazıtlarında Salmaneser I’den itibaren Muzri adının yanısıra Dersim ve çevresinde de tanışık olduğumuz Gilkhi, Gilzan, Tsugi (Tuskan, Tuskhan, Tsukhi), Zimaki, Lukhi vd gibi halk, aşiret, kent ve bölge adları ile karşılaşmaktayız. Sözgelimi Salmaneser I’in Asur kolonileri yerleştirdiği Tsugi kentinin adı bir dönem Dersimliler’in genel adı olarak da kullanılmış olan Tujikler adını hatırlatır. Bu ad  ‘Gilkhi ülkesine ait Tsugi topraklarına vardım’ diyen Tiglat-Pileser I’in yazıtında da anılır. Asur-nasir-pal II’nin kayıtlarında geçen ve Asurya civarında görünen Zimaki adı antik bir yerleşme olduğu açık olan Dersim’in Zımek köyünün adıyla aynıdır.

Daha birçok örnek gösterilebilir.

Asur tarihinde Dicle kaynakları kuzeyine doğru yayılışın ve buralarda koloniler kurmanın en belirgin safhası Salmaneser I ile başlıyor. O, The Struggle Of The Nations adlı eserinde Gaston Maspero’nun deyişiyle Asur tarihinin kahramanlık döneminin en parlak yöneticisidir. Asurlar’ın Dicle kaynaklarında, Chanigalbat, Muzri, Ergani, Tushkan gibi bölgelerde ilk görünmeleri ve bu bölgelerin Asur egemenliğine giriş süreci onunla başlatılabilir. Salmaneser I’in oğlu Tukulti-Ninurta/Ninib I ve daha sonraları Tiglat-Pileser I ile birlikte kuzeydeki Asur ilerleyişi devam ettirilir.

Asurlular egemenlikleri altına aldıkları ülkelere kendi kontrollerini sürekli kılmak için askeri koloniler yerleştirdiler.

Tiglat-Pileser I’in kendi kayıtlarında fethettiği ülkeleri Asur egemenliğinin yanısıra Magi dini altına soktuğunu söylemesi üzerinde durulmaya değer bir noktadır. O’nun bu kaydı Magi dininin Zerdüşt’ten önce de varolduğunu, ama zamanla artık Zerdüşt-olmayan Magiler’in  kalmadığını söyleyen El Biruni’nin ifadeleriyle birlikte ele alındığında, bu dinin başlangıcı konusundaki görüşleri gözden geçirmek gerekebilir. Biruni’ye göre Zerdüşt ve Buda’nın ikisi de Harranlılar olarak da bilinen Sabiler sektine mensuplardı.

M.Ö. 9. veya 8. yüzyıldan itibaren Dersim ve çevresi Urartu krallığının sınırlarına dahil edilir. Bazı kaynaklara göre Urartu kralı Menua’nın bölgedeki fetihlerini anlatan Bağin’deki yazıtta Dersim ve Elazığ yörelerine Supani denmektedir. Bu adın sonraları Sofene (Sophene) şekli altında yaşadığını görmekteyiz.

Mazgirt, Palu, Bağin, Kayalıdere (Muş ovasında ve Varto civarında), Altıntepe, Aznavur ve Kömürhan’daki Urartu kalıntıları, Dersim ve çevresinde Urartu varlığı ve hakimiyetine işaret ederler.

Urartular da, Hurri kökenli idiler.

Dersim’in en azından bir kesiminde M.Ö. 8. yüzyıl sonrasında Urartu (Hurri) varlığı ve hakimiyeti kesindir.

Urartular-öncesi çağlar hakkında yeterli kanıtların yokluğundan dolayı aynı kesinlikte konuşamasam bile, Dersim ve çevresinin eski halk tabakası içinde Hatti, Hurri ve Asuri (Suri) öğelerin önemlice bir yer tuttuğuna kesin gözüyle bakılabilir.

Urartular sonrasında Dersim ve çevresi kısmen Lidya’nın, kısmen de Asur ve Urartu devletlerine son veren Medler’in kontrolü altına girer.

Dersim ve çevresinin bu dönemde kısmen Lidya imparatorluğunun yönetiminde olabileceğini söylerken Heredot’un yazdıklarına dayanıyorum. Çünkü o, Chalyb’leri de Lidya kralı Croesus (560-546 M.Ö)’un tebaları arasında saymaktadır ki, onların esas üsleri Kızılırmak doğusuna düşüyordu.

Strabo, Chalybler’in Haldiler (Chaldaei), yani Urartulular olduklarını düşünüyordu. Grammatik bir analizden hareketle N. Adontz da Strabo’nun Chalybe (Chalube) ve Chal-daei (Haldi) özdeşliği kuran görüşüne katılır. Ona göre bu adlardaki –ib ve –di çoğulluk takıları olup asıl kök aynıdır, yani bu sözcükler bir ve aynı adın farklı şekilleridir ve bu farklılığın kaynağı da tarihin farklı aşamaları veya yaşadıkları farklı bölgeler olmalıdır.

Strabo, Ermeniler’in Karen (Erzurum)’in yanısıra Derxene bölgesini (Tercan ve Eski Dersim) de Zariadris ve Artaxias döneminde Chalybler (Haldiler)’den ve Mossynoechi’lerden ele geçirdiklerini yazmaktadır.

Bu bilgiler hep birlikte ele alındıklarında Haldiler (Urartular)’i anılan dönemin Eski Dersim sakinleri olarak görmek gerekir. Adontz’un Chaldia (Haldi ülkesi) ve Tzanika özdeşliği kurması da bu görüşümü pekiştirir (Bk. Adontz, a.g.e., s. 43, 47-49, 306-7).

O halde; Eski Dersim, Tercan ve Tzanika’nın Croesus’un Lidya imparatorluğuna dahil olmaları ihtimali vardır ve bu durum Dersimliler’le Tyrsenoi’ler (Etrüskler) arasında kurduğum akrabalığın bir diğer kanıtı gibi görünüyor.

Lidyalılar ve Medler sonrasında ise Dersim ve çevresi bu iki imparatorluğu yıkan Akamenidler’in eline geçer.

İlk kez Akamenidler dönemindedir ki eski Urartu coğrafyası Ermenistan adıyla bilinmeye başlar.

Böylece Akamenidler (Farslar) çağından itibaren Dersim artık Ermenistan’ın bir parçasına dönüşür ve Ermenistan’ın ortasında yeralan konumu nedeniyle ülkenin kaderi bu tarihten sonra Ermenistan’ın kaderinden ayrılamaz hale gelir.

Dersim, Akamenidler’i yıkan Makedonlar’ın hakimiyeti altına girdi mi?

Bu noktada kesin bir şey söylenemez.

1851 yılında Urmiye’de Amerikalı misyoner Rev. Dr. Justin Perkıns tarafından bulunup İngilizceye çevrilen İskender romanının bir Süryanice versiyonunda (tarihi ve yazarı bilinmeyen) Büyük İskender’in ordusuyla birlikte Dersim’e girdiği anlatılmaktadır (Bk. American Oriental Society Journal, vol. 4, New York, 1854 içinde Notice Of A Life Of Alexander The Great, s. 429-440).

Notes Of Researches In The Deyrsim Dagh (JRGS, cilt 38 içinde, 1866) başlıklı gezi notlarında J. G. Taylor da İskender romanının bu Süryanice versiyonuna değinmekte ve bazı yorumlar yapmaktadır.

Taylor’a göre bu romanda geçen Moses Dağı (Musa Dağı), Munzur Dağı’nın adının bozulmuş Süryanice (Aramice) şeklidir. Adı geçen romana göre Büyük İskender Moses Vadisi (Musa Vadisi)’ne, yani Ovacık’a girmiştir. Bu aynı romanda İskender’in kamp kurduğu söylenen Bahelipta ise Taylor’a göre Dersim Dağı’nın kapısı olan Mazgirt’tir.

Böylece sözünü ettiğim Süryanice roman Büyük İskender’i Dersim’de göstermektedir.

Taylor’un yorumuna göre bu romanın yazarı Dersim’i bizzat görmüş olmalıdır. Çünkü ilgili kısımda tarif ettiği coğrafya gerçekten de Dersim’dir. Ama Taylor, bu romanın yazarının İskender’i yanlış ve imkansız bir coğrafyaya yerleştirdiğini, yani İskender’in Dersim’e gelmiş olamayacağını düşünür.

Makedonlar ve Selukidler sonrasında Dersim Ermenistan’la birlikte Roma, Part, Bizans ve Sasaniler’in yönetimi altında kalır. Daha sonra da Sasaniler’i deviren Araplar’ın  etkinlik alanına dahil edilir.

 

Eski Dersim (Esas Dersim)

Bugünkü Dersim’in belirli bir bölgesi, kabaca Munzur Nehri ile Pülümür Suyu (Harçik) arasındaki dağlık kesim, kaynaklarda Eski veya Esas Dersim olarak tanımlanmaktadır. Bu bölgenin kuzey sınırı Çin Seddi’ni andıran Munzur-Mercan dağ kümesidir. Güney ucu ise Türk askeri kaynaklarında (Jandarma Umum Kumandanlığı tarafından 1932 yılında hazırlanmış olup yakın zamanlara kadar gizli tutulan Dersim adlı kitapta) Munzur ve Harçik (Pülümür) ırmaklarının birleştiği kavşak noktası olarak gösterilir.

1866 yılında Dersim’i dolaşan Britanya’nın Erzurum konsolosu J. G. Taylor da benzer bir tarif yapmaktadır.

O’na göre Esas Dersim (Gerçek Dersim), Halvori, Mazgirt ve Kiğı’nın gerisindeki dağlık bölgedir. Bu bölgenin kapısı Mazgirt, kuzey hududu ise Karasu Nehri’dir

(Bk. Journal Of A Tour In Armenia, Kurdistan And Upper Mesopotamia With Notes Of Researches In The Deyrsim Dagh, Journal Of The Royal Geographical Society, cilt 38, s. 281-361).

19. Yüzyıl sonunda Dersim’i gezen Ermeni Andranik, sonraları Tunceli adı verilen topraklara ek olarak Tercan  kazasını da Dersim’in bir parçası olarak tarif eder.

Ama Esas Dersim (Gerçek Dersim) ayırdı Andranik’te de mevcuttur. O’na göre de Esas Dersim, Tujik (Abasan) ve Kutu Deresi mıntıkalarıdır. Bu bölge Antranik’in gezisi sırasında Dersim’in bağımsızlığını hala koruyabilen yegane parçasıydı (Bk. Andranik, Dersim, Tiflis, 1901).

Kısacası, hemen tüm kaynaklarda bugünkü Dersim’in belirli bir bölgesinin Esas Dersim (Eski Dersim) olarak tanımlanıp ayırt edildiğini görüyoruz.

Bu ayrımın anlamı Dersim sözcüğünün ilk olarak tarif edilen bölgenin adı olmasıdır.

Dersim, Tercan’ı ve Tzanika (Çanestan)’yı şimdilik hariç tutarsak, başlangıçta sadece bu bölgenin adı olarak kullanılmış ve bu tanım Tanzimat’a kadar egemen olmuştur.

 

Dersim Kavramının Ortak Bir Ulusal Ada Dönüşümü

Tanzimat (1839)’tan 1938’e kadar süren Dersim direnişleri çağında Dersim adının anlamı da, limitleri de değişir.

Dersim Sorunu’nun gündeme oturduğu bu süreçte, özellikle Birinci Savaş sonrasında Dersim kavramı giderek daha geniş bir coğrafyayı, başka deyişle Dersim Ulusal Sorunu’nun etki alanını tanımlamaya başlar.

Böylece Dersim kavramı bir ulusun ortak ve genel adına dönüşür.

Bu ulusun özgürlük sorunu da tarihe başka bir adla, sözgelimi Zaza Sorunu diye değil, ama Dersim Sorunu adıyla geçer.

Dersim olayının süreklilik kazandığı sahayı Dersim adına ve sınırlarına bağlayan az evvel adını verdiğimiz askeri kaynakta Dersim Sorunu’nun evrimiyle doğrudan bağlantılı olan bu dönüşüm karşıt bir cepheden gayet açık bir biçimde ifade edilmekte ve izlenen karşı-strateji de açıklanmaktadır.

Bu strateji; Pertek, Çemişgezek ve Mazgirt gibi pasifize edilip devlet otoritesi altına sokulan yerleşmelerin Dersim direnişleri çağında artık özgürlük ve direniş anlamına gelen Dersim kapsamından çıkartılması, bir bölümünün başka illere bağlanması ve kitlesel sürgünlerin de yardımıyla Dersim coğrafyasının ve halkının parça parça dağıtılmasını hedefliyordu.

Nitekim devlet tarafından önceden planlanmış bir hareket olan 1937-38 katliamı ve sürgünü arefesinde aynı stratejinin bir gereği olarak Dersim’in  adı Tunceli olarak değiştirilip tarihten silinmek istenmiştir. Türk devletinin çeşitli biçimler altında hâlâ yürürlükte tutulan Dersim’i imha stratejisi etkili bir karşı-stratejiyle boşa çıkartılmadığı sürece de devam edecektir. Munzur ve Pülümür vadilerinde yapımı başlatılan bir seri baraj projesinin amacı da çok açık ki Dersim’i sular altında bırakıp insansızlaştırmaktır.

 

Tarihsel Kayıtlarda Dersim

Bugünkü Tercan ve yukarıda tanımını yaptığımız Eski Dersim antik kaynaklarda Xerxene (Derxene) adı altında görünürler.

Xerxene veya Derxene adı ilk kez M.Ö. 401/400 yılında Onbin Yunan askerinin  yürüyüşüne öncülük edenAnabasis’in yazarı Xenophon’da geçer.

Bu adın Esas Dersim (Eski Dersim) ve modern Tercan’a referans olduğu genel kabul gördü denebilir.

Prof. N. Adontz,  Armenia In The Period Of Justinian adlı çalışmasında Xerxene, Derxene ve Derjan (Tercan) adlarının modern Dersim adının erken formları olduğunu ikna edici bir biçimde açıklamaktadır.

Xerxene adı Pontus’un Amasya kentinden olan coğrafyacı Strabo’da da geçer. Strabo (M.Ö.58-M.S. 25), Selukid kralı Büyük Antiochus’un satrapları Zariadris ve Artaxias zamanındaki Ermeni fetihleri arasında Xerxene’yi de saymaktadır (Bk. The Geograph Of Strabo).

The Natural History adlı eserinde coğrafyacı Pliny (M.S. 23/24-79) de Fırat’ın güzergahını tarif ederken Derxene’den sözeder (Bk., The Natural History Of Pliny, cilt 1, İngilizce’ye çev. John Bostock ve H. T. Rıley, London, 1855, s. 441). Taylor’un da dikkat çektiği gibi Pliny’nin Fırat adı altında tarif ettiği gerçekte Munzur ırmağıdır

Eski Dersim ve Tercan, çok erken bir tarihten beri, en az Zariadris ve Artaxias döneminin fetihlerinden itibaren nominal anlamda bile olsa artık Ermenistan’ın birer parçası olarak görünürler ve bu durum sonraki asırlarda süreklilik kazanır.

Esas Dersim  ve Tercan coğrafyasına daha geç tarihlerdeki referanslar da doğal olarak hemen tamamen Ermenice kaynaklarla sınırlıdır.

Ermeni literatürünün başlangıcı ise, Ermenice’nin ilk kez yazı dili olarak kullanılmaya başlandığı M.S. 5. Yüzyıldır.

Agathangelos, Lazar Parpetsi’nin sıralamasına göre ilk Ermeni tarihçisidir. Dersim adı Agathangelos’ta ve sonraki Ermeni kaynaklarının birçoğunda Derjan (Derxene) şekli altında geçmektedir.

 

Dersim, Mamekiyê ve Khalmem Ocağı Adlarının Anlamı

ve Eski Dersimliler’in Temel Çekirdeği

M. Khorene, History Of The Armenians adlı eserinde ünlü Tufan olayı ve bu olayın kahramanı olarak bilinen Nuh (Khorene’de Xisut’ra) ve oğullarına ilişkin efsanenin bir versiyonu olan aşağıdaki rivayeti aktarmaktadır:

“Gemisi Ermenistan’da karaya oturan Xisut’ra’nın oğullarından Sem, keşif amacıyla kuzey-batıya doğru gitti. Uzun bir dağın yanındaki küçük bir ovaya vardı. Bu ovanın içinden Asurya istikametine doğru akan bir nehir geçiyordu. Bu nehrin yanında iki ay kalan Sem, ordaki dağa kendi adıyla Sim adını verdi. Daha sonra geldiği yere geri döndü. Ama onun en küçük oğullarından Tarban kendisinin otuz kardeşiyle on-beş bacısını ve onların eşlerini de alarak gidip aynı nehrin havzasına yerleşti ve orayı kendi adıyla Tarawn Eyaleti olarak adlandırdı…” (Bk. Khorene, a.g.y., s. 79-80).

Hübschmann’a göre Sim, Sasun (Sason)’da bir dağ, Tarawn ise Van Gölü batısında bir eyalettir.

J. G. Taylor, az önce adını verdiğim yazısına düştüğü bir dipnotta Moses Khorene’deki bu pasajın enteresan bir yorumunu yaparak burada Dersim adının ve Esas Dersimliler (Eski Dersimliler)’in orijininin verildiğini düşündü.

O’na göre yukarıdaki pasajda Muş ovası kastediliyor gibi görünse de, yapılan tarif gerçekte Dersim’in Ovacık ovasına ve bu ovadan geçen Munzur ve Mercan ırmaklarına daha çok uymaktadır. Sim adı verildiği söylenen dağ da ona göre Dersim’dir.

Taylor’un vardığı sonuç, Dersim adının Nuh’un oğlu Sim’in adından geldiği, Eski Dersimliler’in de Sim’in soyundan olduklarıdır.

Taylor’un bu yorumunda tek önemli nokta, Dersim adını bölmesi ve bu adın Sim sözcüğünden geldiği görüşüdür.

O’na göre Dersim adının aslı Sim’dir, fakat yanlışlıkla Dersim olarak çağrılmaktadır.

Prof. N. Adontz,  Armenia In The Period Of Justinian adlı çalışmasında Dersim adının etimolojisi konusunda gerçeğe öylesine çok yaklaştı ki, benim için arta kalanını açıklayıp onun analizini tamamlamak ya da kesinleştirmek olanaklı hale geldi.

İlkin Adontz’un analizini özetlemeliyim:

Buna göre klasik literatürde ve daha eski çağlarda iyi bilinen Derjan (Xerxene, Derxene) adı, günümüze kadar Tercan ve Dersim olmak üzere iki şekil altında yaşadı. Dersim adı, Adontz’a göre, Ermenice söylenişteki Derjan’ın Arapça ve Farsça telaffuzudur. Derjan (Terjan, Derxene) adı ise iki kısımdan oluşur: Dar (Der) ve Jan. Diğer şekiller de benzer biçimde Ter-Jan ve Der-Xene (Xer-Xene) olarak düşünülmelidir.

Adontz, bu adın ilk kısmı olan Dar (Der) sözcüğünü Colchis (sonraları Lazika) halklarından birisi olan Darili’lerin adıyla (-ili, -eli bir sonektir), ikinci kısmı olan Jan (veya –Xene) sözcüğünü ise ülkeleri antik Derjan bölgesinin yanıbaşında bulunan Tzanlar’ın etnik adıyla ilişkilendirdi, daha doğrusu ilişkili olabilecekleri ihtimalinden sözetti.

Tzanlar’ın adı kaynaklarda San (Sani) ve Çan (Can, Caneti) olarak da geçer. Ülkeleri ise Tzanica, Caneti ve Moses Khorenatsi’de rastladığımız Caniwk (San-ebi-k) gibi değişik biçimler altında görünür.

Sonuç olarak Adontz, Derjan (Dersim) adının bahsi geçen iki etnik adın bir kombinasyonu olabilecekleri savını öne sürdü

(Bk. Nicolas Adontz, a.g.e., s. 47).

Adontz, Ermeni kaynaklarda Mamikonyanlar olarak bilinen Mamanlar (Mamakanlar)’ın orijinine ilişkin Mamik-Konak rivayetini  yorumlarken belki farkında olmadan bize bir yardımda daha bulundu.

Bu rivayet Mamakanlar’ın Çin orijinli olduklarını, Çin’den geldiklerini söyler. Adontz, bu rivayette kendisinden Çin olarak sözedilen ülkenin gerçekte bildiğimiz uzak Çin değil, ama San (Çan, Tzan) halkının ülkesi Tzanika olması gerektiğini savundu.

(Bk. Adontz, a.g.e., s. 312-13).

Bu yorumlarında bir eksiklik görsem bile gene de Adontz’un bana büyük yardımı dokunduğunu teslim etmek zorundayım.

Dersim adının orijini ve anlamı konusunda kendi son sözümü söylemeden önce Ocağê Khalmem’i (Türk askeri kaynaklarında Kalman Ocağı) ve Mamekiyê adları üzerinde de kısaca durmam gerekecek.

Dersimliler, Eski veya Esas Dersim olarak bilinen bölgeye Khal Mem Ocağı (Ocağê Khal Mem’i) olarak da referans verirler.

Jandarma Umum Kumandanlığı yayını olan Dersim (1932) adlı kitapta da Eski Dersim mıntıkasında oturan aşiretlerin, hatta bütün Dersim aşiretlerinin Eski Dersim’e aynı zamanda Kalman Ocağı dedikleri kaydedilmiştir.

Öte yandan her Dersimli bilir ki, Dersimliler bu aynı bölgeye Mamekiye de demektedirler.

Bu ad Ermenice kaynaklarda Mananalı (Mamanalı, Manan-alı, Maman-alı) olarak geçmektedir.

Toparlarsak; Dersim (Eski Dersim), Ocağê Khalmem’i (Kalmem Ocağı) ve Mamekiye adları bir ve aynı bölgenin veya ülkenin alternatif adlarıdır.

İşte bu çalışmanın nihai görüşü:

Khalman veya Khalmem adı, önüne Khal ünvanı getirilen Man veya Mem (Mam, Maman, Mamakan, Mamikonian) kavim adının ta kendisidir.

Kavim adları destanlarda kişileştirilerek ifade edilir.

Burdaki Man veya Mem, Eski Dersimliler’in kendi orijinlerine ilişkin geleneklerinde kendi cedlerinden biri olarak gösterdikleri ve adının önüne Khal ünvanı koyarak Khal-Mem dedikleri kişilik olup, ilk Ermeni tarihçilerinin aktardığı Mamakanlar’ın geleneğinde onların atalarından biri olarak da anılan Mamik (Mamık)’le tamıtamına aynıdır.

Yani Eski Dersimliler’in çok önemli bir bölümü  kaynaklarda Ermeni olarak tanımlanan, ama Ermeni asıllı olmayan Mamanlar (Mamakanlar)’dan gelmedirler. Eski Dersim’in alternatif adlarından Ocağe Khal Mem’i (Kalmem Ocağı, Kalman Ocağı) ve Mamekiye kavramları da etnik Mamakan adından gelirler.

Ermeni kaynaklarda Mamakanlar’la Saniler (Tzaniler)’in bir ve aynı halkın kolları  oldukları görüşü kaydedilmiş bir olgudur.

Adontz’un Der-Sim adının ikinci kısmını Sanlar (Tzanlar)’la ilişkilendirdiğini ve benim de bu görüşü paylaştığımı yukarda zaten izah etmiştim. San ve Sin sözcükleri sık sık birbirinin yerini alan bir ve aynı adın biçimleridir.

Yani ülkemizin adının Dersim şekli gelenekte Çin (Sin) orijinli oldukları da söylenen  Sanlar’dan, Mamekiye ve Khal Mem Ocağı şekilleri ise Sanlar’la aynı halka ait bir diğer boy olan bu dağların erken halkı Mamakanlar’dan gelmedirler.

Böylece ülkemizin Dersim, Mamekiye ve Kalmem Ocağı gibi alternatif adlarını çözerken, aynı zamanda halkımızın orijini sorununun en azından bir  yarısını, ona adını veren ve Eski Dersimliler’in hakim öğesi olarak görünen Mamakanlar (Tzanlar) gerçeğini de ortaya çıkarmış bulunuyorum.

Eski Dersimliler’in bileşiminde bir ikinci etnik unsur daha vardır ki, bu fetihçi öğeye de az ilerde Eski Dersimliler’in Orijini başlıklı kısımda değinecek, böylece Dersimliler’in temelinde yatan ikili sentezi açığa çıkartacağım.

 

Kırmanc Terimi Üzerine

Az önce söylenenler, öyle görünüyor ki, Kırmanc teriminin orijinini de açıklayıcı niteliktedirler.

Şöyle ki, bu ad Kır-Man-c şeklinde bölünebilir.

İlk kısım olan Kır, Kal ve Kar sözcüklerinin bir şekli veya benzeri; ikinci kısım olan Man, Mamakan ve/veya Manna etnik adı; son kısım olan –c ise bazen –z veya –j şeklinde de karşılaşılan mensubiyet bildiren köken soneki olarak yorumlanabilir.

Kir (Kyr, Kiwr), Ermenice’de efendi (senyör, soylu) demektir. Kır ve Kar sözcükleri sık sık kent anlamı da taşırlar.

Buradan hareketle Kırman sözcüğünün Mannalar’ın Kenti (Yurdu) ve/veya Mamakanlar’ın Kenti (Maman Yurdu) anlamlı olduğu söylenebilir.

Kırman adı, basitçe, Khalman (Khalmem) sözcüğünün bir diğer şekli olarak düşünülebilir.

R ve L seslerinin birbirine dönüştüğü ve sesli harflerin birbiri yerine geçtiği sıkça görülür. Bu nedenle Khalman > Karman > Kırman dönüşümü oldukça mümkündür.

O taktirde Kırmanclar adı Khalmanlar (Khalmem Oğulları, Domane Khalmemi, Mamakanlar) anlamına gelebilir.

Bazı kaynaklarda Dersim’de Karaman (Karman) adında bir aşiretin varlığına işaret edildiğini de hatırlarsak burdaki muhakeme üzerinde ciddi olarak durmak gerektiğini düşünüyorum.

Ermeni (Armanc, Dersim dilinde Hermeni) ve Kırmanc adlarının ilişkli olmaları da bana olanaksız görünmüyor.

Enc. Of Islam’ın Maraş maddesi Roma hakimiyeti döneminde Markasi (Maraş)’ye Germanikeia (Germankiye) adı verildiğine işaret eder.

Ermeni tarihçisi Moses Khorene’ye göre bu ad sonradan Sezar adını alan Roma imparatoru Germanicus’un adından gelmedir.

Madeni paralarda Caesarea Germanike olarak görünen Germanikeia adı, Enc. Of Islam’a göre, Maraş kentine Roma imparatoru Caligula’nın onuruna verilmiştir.

Ermeni kaynaklarda, sözgelimi Urfalı Matthew, Vehram ve diğer bazılarında Maraş (Germanikeia)’ın adı Germanik veya Kermanig olarak geçer.

Benim görüşüme göre Germanikeia (Kermanig, Germanik) adının bir Roma imparatorunun adından gelmiş olması zayıf bir ihtimaldir. Bu terimin orijin olarak Roma hakimiyetinden daha gerilere dayandığını, Moses Khorene’de ve Enc. Of Islam’da söylenenin aksine adı geçen Roma imparatorunun adını buradan aldığını sanıyorum.

Çünkü o dönemin töresi, Bizans tarihçisi Agathias (ölm. M.S. 579)’ın The Histories adlı yapıtında anlattığı gibi iddia edilenin tam tersiydi.

İşte Agathias’ın dedikleri:

“Vahram IV’e Kermanşah ünvanı verildi. Bu tür ünvanların neden verildiğini daha önce açıkladım. Kerman, galiba bir halkın veya bir yerin adıydı. Şüphe yok ki, Vahram, bu ünvanı o halk ya da ülke kendi babası tarafından fethedilince almıştır. Tıpkı bir kimsenin zaptettiği bir diğer ulusun adıyla ilişkili olan özel bir ad aldığı eski Roma törelerinde olduğu gibi. Örneğin Afrikanus ve Germanicus örneklerindeki gibi.” (Agathias, a.g.e., II. kitap, IV. kısım, s. 129).

Agathias’ın dedikleri Khorene’nin yanısıra otorite sanılan kalemlerin yazdığı Enc. Of Islam’ın Maraş maddesi yazarını da tekzip ediyor, Germanikeia adının Roma-öncesi devirlere ait olduğunu kanıtlıyor.

Ben bu adda Dersimliler’in kendi ülkeleri için kullandıkları Kırmanciye teriminin tıpkısını buluyorum. Germanikeia kavramı, Kırmankiye veya Kırmanciye okunabilir.

Bu bölgede benzer başka adların varlığına da işaret etmem gerek.

Eski Tabal-Melid toprağına tekabül eden Kapadokya’nın bir zamanlar Ermeniler tarafından Kimmerler’le ilişkilendirilen bir adla Gamir olarak bilinmesi gibi. Kırım adının Kimmerler’in adından geldiği kabul edilir. Kırım çevresinde bu adın Kirman şekline dönüştüğünün de örnekleri var.

Ayrıca başkenti Sis (Kozan?) olan Ermenek’in eski adı Germanikopolis ve başkenti Ermenek olan sonraki dönemlerin Karaman beyliği ile Germiyanlar’ın adlarını da hatırlamak gerekir.

Bu bilgiler, Kırmanc ve Ermeni adlarının bazen birbiri yerine geçtiğini ve her ikisinin de Kimmer bağlantılı olabileceğinin yanısıra, Kırmanc ve Kırmanciye adlarının Dersim’e Kapadokya’dan taşınmış olmaları ihtimalini, bu adların Kapadoklar’la veya daha eski Tabal-Melid’lerle ilintili olabileceğini akla getirirler.

Agathias’ın yukarıya aldığımız açıklamasından görülebileceği gibi, İran’ın Fars eyaleti yanındaki Karman bölgesi ve halkının adıyla Kırmanc kavramı arasındaki yakınlık da dikkat çekmektedir.

Son olarak Mamik-Konak rivayetinin kaynaklarda Gog ve Magog olarak referans verilenlerle  bir ilişkisi olup olmadığı konusunu araştırılmaya değer bulduğumu söylemeliyim. Gog ve Magog denenler iki İskit (Saka) boyu veya Kimmerler’le İskitler olmalıdırlar.

 

Dersim Rivayetinin Khal Mem’i Urartu Kralı Menua Olabilir Mi?

Khalman Ocağı adı daha eski ve başlangıçta farklı veya daha geniş bir coğrafyanın adı olabilir.

Dersim ve Mamakan geleneklerindeki Mem (Khal Mem) ve Mamık adlarının bana tekrar takrar ünlü Urartu kralı Menua (810-785 M.Ö)’yı hatırlattığını not etmeliyim. Prof. Sayce O’nun adını Mennas olarak okumuştu.

O’nun zamanındadır ki Urartu batıda ve kuzey-batıda yayılmaya ve büyük bir güç olmaya başlar. Supa (Sofene, Harput-Dersim bölgesi), Khuzana, İzolu, Sasilu, Zua ve Utu gibi kentlerin yanısıra Palu’yu fetheden oydu.

Dersim içindeki en eski sitelerden biri Mazgirt’tir.

1071 savaşında adı geçen Manazkert (Manzikert, Malazgirt) kentinin adı gibi, Mazgirt’in adı da Urartu kralı Menua’nın adından gelmedir ve onun tarafından inşa edilmiştir.

Bu adların ikisi de Menua’nın Kenti (Manaz-Gert, Manaz-Girt) anlamına gelmektedirler.

Khal Mem (Khal Man) adındaki Khal sözcüğünün kent anlamlı Kar veya Kir, Mem’in Man/Maman kavmi olduğunu düşünürsek, Dersim geleneğindeki Khal Mem adı Manlar (Mamanlar)’ın Kenti anlamı verir ki, Menua’nın Kenti anlamlı Manaz-Girt veya Mazgirt ile aynı sözcük olabilir bu.

Duzgı Bava (Düzgün Baba) eteğindeki Ocağê Khalmemi (Khalmem Ocağı) ve yine o çevrede bulunan ve Dersim rivayetlerine bakılırsa adeta Dersim içine girişte zorunlu bir menzil veya kapı gibi görünen Khalmem köyünün bu adları Urartu kralı Menua’ya referans olabilirler ve bütün Mazgirt (eskiden Pah, Türüşmek, Mameki ve Şıxmamed yörelerini de kapsardı) ve Nazımiye yöresinin Urartular çağındaki adı da Khalman Ocağı olabilir.

Mümkündür ki Dersim geleneğindeki Khal Mem, Urartu kralı Menua (Mennas)’nın kendisi olsun. Mazgirt (Manaz-Girt) adı da Khalmem Ocağı demek olabilir.

Bu olasılık doğru çıkarsa, Dersim’in kabesi Duzgı Bava ve yanıbaşındaki Khalmem adlı yerlerin Dersimliler için taşıdığı büyük önemin arkaplanı da açıklığa kavuşabilir.

Dersim içi ve çevresinde Urartular’dan kalma başka tarih kalıntıları da var ve bunların büyük bölümü Menua dönemine aittirler. Bu olgu sözünü ettiğim kalıntılarda tespit edilen Urartu yazıtları tarafından kanıtlanmaktadır.

Mazgirt Kalesi’nin yanısıra Palu kalesi ve Mazgirt’e bağlı bir yerleşme olan Kiğı Suyu üzerindeki Bağin kalesi de birer Urartu yapısıdırlar.

1911 yılında Dersim’i gezen L. Molyneux-Seel, The Geographical Journal (Temmuz-Eylül 1911) adlı periyodikte yayınlanan A Journey In Dersim başlıklı gezi notlarında Bağin Kalesi’nde rastladığı bir yazıtı kopye ederek Prof. Sayce’ye tercüme ettirdiğini ve Sayce’nin kendisine bu yazıtta Van Krallığı (Urartu Krallığı)’nın Kral Mennas dönemindeki sınırının kaydedildiğini bildirdiğini yazmaktadır. Sayce’nin Mennas olarak okuduğu kral Menua’nın adıdır. Bağin köyü kalesinde bulunan Urartu kralı Menuas’a ait yazıt şimdi Harput Müzesi’nde korunmaktadır.

Patnos’a yakın Aznavur’da da Urartu kralı Menua döneminden kalma kale, tapınak ve saray tespit edildi. Ayrıca Kömürhan, Kayalıdere (Varto civarında) ve Erzincan’a yakın Altıntepe’de Urartu kalıntıları (tapınak, saray ve mezarlar) bulundu. Kayalıdere’de bulunan kale ve tapınağın Urartu krallarından Sarduri II (760-730 M.Ö) veya Rusa I (730-714) tarafından yapıldığı sanılmaktadır

(Bk. D.M. Lang, The Peoples Of The Hills-Ancient Ararat And Caucasus, 1971).

Mazgirt’e bağlı Kale ve Anbar köylerindeki kaleler de Urartular tarafından yapılmıştır.

Tunceli adlı kitabında Yusuf Cengiz’in aktardığına göre, tümü Urartular’a ait olan bu kalelerin haberleşme ve barınma amaçlı olduğu sanılıyor. Hepsinde taşlar oyularak evler, sulama kanalları, havuzlar, tüneller ve yeldeğirmenleri yapılmıştır.

Aynı kaynaktaki bilgilere göre Mazgirt Kalesi’nin M.Ö. 9. Yüzyılda yöreye hakim olan Urartular tarafından yapıldığı Mazgirt Kalesi’nde bulunan Rusa II (685-645)’ye ait yazıttan anlaşılmaktadır.

Mazgirt, Palu, Bağin, Kale, Anbar, Kayalıdere (Muş ovasında), Altıntepe, Aznavur ve Kömürhan’daki Urartu kalıntıları, Dersim ve çevresinde Urartu varlığı ve hakimiyetine işaret ederler.

Palu, Mazgirt ve Bağin gibi eski kentler sıradan mevkiler olmayıp Dersim ve Zaza tarihinde önemli roller oynamış merkezlerdir.

Tüm bu verilerin toplamıdır ki, Mamakanlar’la ilişkilerini açıkladığım Eski Dersimliler’in geleneğindeki Khal Mem’in aynı zamanda Urartulular’a (Urartu kralı Menua’ya) referans olabileceğini düşündürtmektedir.

Dikkatli okuyucu yukardan beri Man (Manna) ve Maman (Mamakan) adlarını bazen birlikte anmak zorunda kaldığımı farketmiştir. Çünkü kayıtlara Urmiye Gölü çevresinde girmiş olan antik Manna (Tevrat’ta Minni) halkının adıyla Mamanlar’ın adı arasındaki büyük benzerlik ister istemez onlar arasında bir akrabalık olabileceğini akla getirmektedir. Tam da bu nedenledir ki bu kitabın girişinde onlara da bir bölüm ayırmak zorunda kaldım. Benim görüşüme göre Urartular diye bilinen halkın Manlar ve/veya Mamanlar’la ilişkili olması olasılığı vardır. Öte yandan Manlar ve Mamanlar ile Medler (Marlar) arasında bir akrabalık olup olmadığı da kesinlikle araştırılması gereken bir konudur.

 

BİRKAÇ DİĞER GENEL VE LOKAL AD ÜZERİNE

Tarihin belirli dönemlerinde ülke veya halk adı olarak Dersim ve Dersimliler’e karşılık kullanılmış adlardan birkaçı üzerinde daha durmak zorundayım. Aşağıda bunlardan Dujik, Çemişgezek, Hozan, Pulur ve Munzur adlarını ele alacağım.

 

Dujik

Coğrafyacı Pliny (M.S. 23/24-79), The Natural History adlı kitabında Fırat Nehri’nin güzergahını tarif ederken, bu nehrin Büyük Ermenistan’daki Caranitis (modern Erzurum) eyaletinde doğduğuna işaret eder ve çeşitli yazarların Fırat’ın kaynağına ilişkin görüşlerine değinir.

Domitius Corbulo, O’nun aktardığına göre, Fırat’ın Aba Dağı’nda doğduğunu, Licinius Mucianus ise bu nehrin Capotes Dağı dibinde doğduğunu söylemektedirler. Capotes Dağı’nın Zimara’nın 12 mil yukarısında bulunduğunu söyleyen Licinius, Fırat nehrinin doğduğu bu yerde Pyxurates adını taşıdığını belirtir.

Pliny’nin çevirmeni burada bir not düşerek Capotes Dağı’nın Ermenistan’daki modern Dujik Dağı olduğu açıklamasını yapar.

Pliny, Fırat’ın doğduğu yerden sonra ilkin Derxene (Xerxene, çev.)’den, sonra da Anaitica’dan geçerek Kapadokya’da Ermenistan bölgelerinden çıktığını kaydeder.

Fırat’ın Ermenistan’dan ayrıldığı söylenen yer, Pliny’nin çevirmenine göre, Fırat’ı oluşturan iki suyun birleştiği Keban Madeni’dir

(Bk. The Natural History Of Pliny, cilt 1, İng.’ye çev. John Bostock ve H. T. Rıley, London, 1855, s. 441).

Pliny’de geçen Anaitica, Adontz’a göre, o bölgede tapılan tanrıça Anahit’in adından gelme olup Akilisene’ye verilen ikinci bir isimdir.

Aba Dağı ve Xerxene adları coğrafyacı Strabo’da da geçerler.

Pliny’deki Aba Dağı’na Strabo Abus Dağı der.

Yani Capotes (Dujik) dağı, Abus sıradağının bir parçası olarak tarif edilir. Abasan aşiret adının Aba ve Abus terimleriyle bir ilgisi olabilir. Tujik ile Munzur adlarını aynı dağın adları gibi kullanan Taylor, Pliny’nin tarifinden hareketle Romalılar’ın Munzur Dağı’na Capotes demiş olabileceklerine işaret etmektedir.

St. Martin’e göre Capotes adı genelde yüksek dağlar için kullanılan Ermenice bir sözcük olup mavi anlamına gelen Gaboid’den türetilmedir

(Akt. Dictionary Of Greek And Roman Geography, cilt 1, 1853, s. 505-506, Capotes/Dujik Dağ maddesi).

Capotes’in Dujik Dağı veya Fırat’ın iki kolu olan Murat ve Karasu arasındaki dağlık bölge olduğu diğer bazı kaynaklarda  da (örneğin: Ritter, Erdkunde, cilt x) kaydedilmektedir.

Böylece Dersimliler için kullanılan genel adlardan biri olan Tujik teriminin bir keresinde bütün Dersim’in alternatif adlarından biri olduğu da açığa çıkıyor.

Dujik Dağı’nın diğer adı olduğu söylenen Capotes sözcüğünün sonundaki Yunanca  –es eki atılırsa artan kalan Capot kökü bana Dersim’deki Kafat adını, ayrıca Kapadokya ve Kapadoklar’ın adını anımsatıyor.

 

Çemişgezek

Çemişgezek, ortaçağlarda Dersim tarihinde önde gelen bir rol oynamıştır. Nitekim uzun bir dönem boyunca Dersim coğrafyası Çemişgezek adıyla bilindi. Bu kentin antik çağlarda da benzer bir önem taşıdığını düşündüren işaretler vardır. Kendi ideolojik ve Kemalist tanımı gereği Mazgirt’i Dersim hudutlarına dahil etmeyen Türk gazeteci Naşit Uluğ, Tunceli Medeniyete Açılıyor adlı kitabında, Dersim içindeki en eski sitelerin Çemişgezek, Pertek ve Sağman merkezlerinde kuruldukları görüşündedir. O’na göre üçü de tarih-öncesi çağlarda kurulmuş olan bu sitelerin en eskisi Tağar Deresi üzerindeki Çemişgezek Kalesi’dir. Bu kalenin etrafında kurulan Çemişgezek kenti Uluğ’a göre Dersim’in en ilk sitesidir. Esas/Eski Dersimliler’in Kürtleşmiş Tuharlar(Tağarlar) olduğunu söyleyen Jandarma Umum Kumandanlığı’nın Dersim adlı yayınındaki görüşleri kopye eden Uluğ, Tağar adını Tuhar olarak yorumlamakta ve buradan hareketle Çemişgezek sitesinin Ortasya’dan gelen Tuharlar tarafından kurulduğunu düşünmektedir.

Yolu Ortaasya’ya veya Horasan’a düşen veya oralardan gelen herkesi Türk gibi gösteren Kemalist literatürün bu tür gülünç iddialarını ciddiye almak için sebep yoktur. Tuharlar’ın Türk değil, fakat genelde İskit stoktan İrani bir halk olarak görüldükleri de biraz tarih bilen herkesin farkında olduğu bir ayrıntıdır.

Ama Çemişgezek’in Dersim’in en eski sitelerinden biri olduğu doğrudur.

Çemişgezek’in Pulur (Sakyol) köyü civarında 1960’ların sonunda yapılan kazılarda tarımın keşfedildiği Yeni Taş Çağı’na ait bulguların yanısıra tunçtan yapılmış aletlere ve eşyalara rastlandı.

Pulur Höyüğü, Erken Tunç (Bronz) Çağı’na ait bir kültürün temsilcisi olarak tanımlanıyor.

Çemişkezek adının orijini henüz saptanabilmiş değil.

1473 yılında Erzincan’dan Malatya’ya giderken Mercan Boğazı yoluyla Dersim içinden ve Çemişgezek’ten geçen Akkoyunlu Uzun Hasan’ın elçisi Joseph Barbaro’nun gezi notlarının editörü, Taylor’un aktardığına göre,  bu adın Cimis ve Casseg sözcüklerinin bir kombinasyonu olduğunu düşünüyordu.

1866’da Dersim’de bir gezi yapan Erzurum’un Britanya konsolosu J. G. Taylor, Çemişgezek adının bu şekilde bölünmesinin yanlış olduğuna inandı.

(Bk. Taylor, a.g.y., JRGS, cilt 38, Türkçe çevirisi için bk. Dış Kaynaklarda Kırmanclar-Kızılbaşlar ve Zazalar, Desmala Sure Yayınları, s. 18-27).

Çemişkezek’in eski Hierapolis kenti olduğunu söyleyen Ermeni kaynakları, daha çok Tchimish-Gadzak (Taylor’a göre bu ifade Çemiş’in Doğum Yeri demektir) adıyla bildikleri bu kentin adının Bizans tarihinin kahramansal figürlerinden biri olan ünlü Bizans generali ve imparatoru Çemişgezek’li John I Tzimisces (M.S. 969-76)’in adından/soyadından geldiğini ve Tzimisces’in Kenti anlamlı olduğunu kaydederler.

Dağar (Tağar) Suyu havzasında bazı antik taş-odaların varlığına işaret eden M. Seel’in A Journey In Dersim (1911) adlı gezi notlarında aktardığı bir geleneğe göre de, Bizans generali ve imparatoru Çemiş bir keresinde buraya sığınmış ve kente onun adı verilmiştir. M. Seel, aktardığı gelenekle uyumlu olarak Çemişgezek adının Çemiş’in Sığındığı Delikler anlamına geldiğini yazmaktadır.

Ermeni orijinli olduğu söylenen bu imparatorun adı kaynaklarda Chimishk (Yunanca’da Tsimisc), Chimishkik, Tsimisces, Zimiskes, Zimisces (Bk. Gibon), Tzimiskes, Shimishkik (Bk. E. Honıgmann), Jan (Hovannes) ve sair gibi değişik şekillerde yazılmaktadır.

Ermeniler onu  Kiwrzhan (Lord John, Kir Jan) olarak da adlandırır.

Kiwr (Kyr, Kir), efendi/soylu demektir.

Tsimisces’in kendisinden önceki Bizans imparatoru ve Focas (Phocas) aşiretinin reisi Nicephorus II Phocas (963-969)’ın akrabası olduğuna işaret edilir.

Ermeni rahip Urfalı Matthew (ölm. 1144?), kendi kroniğinde 969-70 yılı altında bir Çemişgezek’li olduğunu söylediği John Tzimisces (Ermenice’de Hohannes Ch’mshkik)’in kısa bir hayat öyküsünü anlatır.

O’nun kaydına göre, 969/970 yılında hapishane olarak kullanılan bir adada ölüm cezasından hapis yatmakta olan Tzimiskes, Bizans imparatoru Romanus II’nin dul karısı imparatoriçe Theophano tarafından gizlice İstanbul (Bizans)’a getirtilir. Tzimiskes’le evlenmeye ve onu imparator yapmaya karar veren bu kraliçe, Tzimisces’i kullanarak ikinci kocası olan o tarihteki imparator Phocas’ı öldürtür. Böylece bir saray darbesi/komplosu ile Tzimisces oturur Bizans tahtına.

İşlediği cinayetten pişmanlık duyan Tzimisces, kendisiyle işbirliği yapan kraliçenin ilk kocası Romanus’tan olma iki oğlu Basil ve  Constantine’yi Handzit bölgesindeki  Vasakavan’a gönderip onları koruma altına alır. Çünkü kraliçenin onları da öldürtebileceğinden kuşkulanır

(Bk. Armenia And The Crusades Tenth To Twelfth Centurıes, The Chronicle Of Matthew Of Edessa, İng.’ye çev. Ara Edmond Dostourian, 1993, Armenian Heritage Series).

Handzit ve Vasakavan adlı yerlerin ikisi de Dersim ve çevresindedirler. Handzit (Anzitene), Bizans yazarlarında Chanzit olarak geçer. Bu adın Chanzit şekli Çan (Tzan) adını hatırlatır.

Matthew’in yazdığına göre sonraları Basil’i tahta çıkartan Tzimiskes’tir.

Urfalı kronikçi 972-73 yılı altında Tzimisces’in Bizans’ın Doğu generali olarak atadığı Melias (Ermenice’de Mleh) adlı birinden de sözeder. Bu ada bakılırsa onun Mil (Milan) aşiretinden bir Dersimli olduğu anlaşılmaktadır. Bu ad bazı nüshalarda Damyaligos Mıleh veya Mıleh Demeslikos olarak geçmektedir.

Ama Dersim’li Bizans imparatoru Tzimisces gibi, Melias ve daha niceleri kaynaklarda Bizanslı (Rum, Romalı) ve Ermeni olarak tanımlanırlar.

Bunların Hristiyan olmaları ve Müslümanlar’a karşı savaşmaları bu tür tahrifatları kolaylaştırmakta, bu ve benzer yöntemlerle resmi tarihlerin Dersim’i tarihsiz ve kimliksiz bırakma mekanizması işleyip durmaktadır.

Dersimliler, Eski Dersimliler (Mıleto Qan) denen tabakanın eskiden pagan, daha sonra da en azından kısmen Hristiyan olduklarını farkedip pagan ve Hristiyan geçmişlerine de sahip çıkmadıkları sürece bu oyun devam ettirilecektir.

Mark Sykes,  The Caliphs’ Last Heritage – A Short History Of The Turkish Empıre (1915) adlı eserinde bizzat ziyaret ettiği Çemiş-Gezek’in antik adının Jemshidabad olduğunun söylendiğini aktarmaktadır (Bk. Sykes, a.g.e., s. 368-370).

Sykes’ın kaydettiği ad Cemşitabad (Cemşit-abad) olarak okunmalı.

Cemşit, İran ulusal efsanesinin en önemli figürlerinden birinin de adıdır. Medler’le ilişkilendirilen efsanevi Pişdadiler’in krallarından biridir. Cemşit adının son kısmı olan –şid, Hurşit (Güneş) adında da karşılaştığımız bir ünvandır. Adın aslı Cem (Jam)’dir. Çemiş adı da –is soneki almış Cem’den gelebilir. Bu adları Çan, Sim veya Sem okumak da mümkün.

Tam bu noktada Munzur Efsanesi’ni hatırlamamız gerek.

Çünkü bu efsanenin M. N. Dersimi’nin Kürdistan Tarihinde Dersim adlı kitabında yeralan versiyonunda rivayetteki Munzur’un efendisi Cemşit adında bir Dersim (M. N. Dersimi’de Kürdistan) prensidir. Cemşit adlı bu prens Ovacık’ın Kedak köyündendir. Bu prens cenge gider, cenkte iken canı eşinin elinden helva ister ve bunu hisseden çobanı Munzur helvayı yaptırıp ona ulaştırır ve döner. (Bk. Dersimi, a.g.e., s. 9-10).

Dersim’de Munzur kaynağındaki Ziyaret Köyü’nde  Hızır adlı bir Dersimli’den dinlediği bu aynı efsanenin bir versiyonunu da Tunceli Medeniyete Açılıyor adlı kitabında Naşit Uluğ aktarmaktadır. Gedek Köyü bu versiyonda da geçer ve Munzur Suyu boyunda Ziyaret Köyü’ne varmadan biraz önceki bir mevki olarak tarif edilir. Ama efsanedeki Munzur, Gedek Köyü’nden Karahacı adında zengin bir adamın çobanı olarak tanıtılır. Munzur helvayı daha dumanı tütmekteyken hac için Hicaz (Kabe)’da veya Kerbela’da bulunan Karahacı’ya götürür. Karahacı kendi köyü Gedek’e dönünce halk tarafından karşılanır, ama kendisini karşılayanlara kendisinin değil Munzur’un elini öpmelerini söyleyince, bu köyden Ziyaret Köyü’nün olduğu yere doğru kaçan Munzur’un elindeki süt dolu tas dökülür. İşte kaynağı Dersim’in en yüce mihrabı olan kutsal Munzur ırmağı böyle doğar. (Bk. N. Uluğ, a.g.e., s. 81).

Benim ilgilendiğim nokta efsanenin bu versiyonlarında, özellikle N. Dersimi’nin aktardığında Cemşit ve Kedak adlarının birlikteliğidir. Cemşit, Kedak’lıdır.

Bu iki adın kombinasyonu bize Çemiş-Gezek adını vermez mi?

Acaba Munzur efsanesinde geçen Çemşit, adını Çemişgezek’e verdiği söylenen Bizans imparatoru mudur? Çünkü o, adının yanısıra, yaptığı fetihler ve savaşlar nedeniyle de Munzur’un efendisi gibi tanıtılan Cemşit’in kişiliğine uyuyor. N. Dersimi’nin aktardığı versiyonda Cemşit’in bir kral (prens) olarak tanıtılması da Bizans imparatorunu akla getirmektedir.

Urfalı Matthew, Bizans imparatoru Tzimiskes’in savaşlarını uzunca anlatmaktadır. O’nun Bağdat dolaylarına dek fetihler yaptığını, ardından geri döndüğü Amida’dan ayrıldıktan sonra  Kudüs üzerine yürüdüğünü, kendisine karşı gelen Mısır Fatımi kuvvetlerini yenilgiye uğratıp Fenike ve Filistin’e yöneldiğini ve büyük zaferler kazandığını kaydetmektedir.

Efsanedeki Kerbela veya Kabe, adı geçen Bizans imparatorunun Bağdat civarları ve Kudüs gibi mevkilere dek seferler yapmış olmasının anısı olabilir.

Gedek, bir Dersim aşiretinin de adıdır. Yukarı Karabal aşireti ile Munzur dağ silsilesinde oturan Arslan Uşağı aşiretinin birer kabilesi Gedikler adını taşırlar. Efsanedeki Munzur sözcüğü de aslında bu adı taşıyan Dersim aşiretine (Munzur aşireti) referanstır. Tarihsel kayıtlarda Dersim’in Munzur aşiretiyle aynı adı taşıyan ünlü bir halkın varlığını da biliyorum ve bu ikisi arasında bir ilişki olduğuna inanıyorum. Bu noktaya az sonra Munzur bölümünde değineceğim.

Cemşit’in ünlü Bizans imparatoru olduğu doğru varsayılırsa, onun döneminde Munzur aşiretinin Dersim’de bulunduğu, belki de bu dönemde Dersim’e yerleştirildiği veya bahsi geçen Bizans imparatorunun seferlerine katıldığı düşünülebilir.

Munzur rivayetinin daha gerilere ait olaylarla ilişkili olması halinde benim aklıma iki olasılık geliyor: O vakit ya Mısır’la Hititler arasındaki ünlü Kadeş Savaşı ile ilişkilidir ya da Dersim efsanesindeki Munzur İbrani geleneğindeki Musa Peygamber’dır. Son olasılığı güçlendiren başka kanıtlar (Munzur adının İskender romanında Musa olarak geçtiğine işaret etmiştim) ortaya çıkarsa o zaman İbraniler’in efsanesindeki Mısır’ın Dersim veya Dersim’deki Munzur, taştan tabletlerin alındığı rivayet edilen Sina Dağı’nın da Dersim dağı olması gerekir. Geç-Hitit devletlerinin en önemlisi olan Karçemiş’in adıyla Çemişgezek ve ünlü Kadeş kenti ile Gedek arasındaki yakınlık da dikkat çekmektedir. Heredot (II. kitap, s. 375 ve sonrası), Mısır’ın Theban eyaletinde Chemmis adlı bir büyük kentten bahseder ki, bu ad da Çemiş’le aynı türden görünüyor.

Tevrat’taki biçimiyle Karchemish olarak bilinen ad  A History Of Egypt Under The Pharaohs (London, 1881, ing. baskı) adlı eserin yazarı H. Brugsch Bey’de Qir-Kamosh şeklinde verilir ve ‘Kamosh’un Kenti’ olarak açıklanır. Brugsch Bey’e göre bu adın ilk kısmı olan Qir (Kir, Kirjah) İbranice’de kent/kasaba demektir ve Asurca karşılığı ise Kar’dır. Asurca’da Gar-gamis dendiği de görülür. Bu ad Kar önekiyle Karkamış olarak söylenir.

Böylece Qir-Kamoş, Kar-kemiş, Kairkamaşa, Karkamaş (Sandars’a göre Klikya’daki Coracesium) gibi adlar ve şekillerle karşılaşılır.

Prof. Sayce’ye göre Karçemiş bir keresinde Ninus adıyla biliniyordu. Henry George Tomkins, Sayce’nin bu görüşünden hareketle, Kadeş Savaşı’ndaki Hitit müttefiklerinin adlarını kaydeden Mısır yazıtında geçen Ni adlı yerleşmenin ve Salmaneser II’nin yazıtında Ninni olarak kaydedilen yerin de Karçemiş kentine referans olabileceklerini düşünür (H. G. Tomkins, The Campaıgn Of Rameses II İn His Fifth Year Agaınst Kadesh On Orontes, London, 1882).

Brugsch Bey Mısır yazıtlarında adı Dema-n-Ni olarak geçen kuzey Suriye’deki bir kentin bu adını Ni Kenti olarak açıklar ki, Tomkins’in Karçemiş olabileceğini söylediği aynı kent olmalıdır bu. Ama Brugsch Bey Dema-n-Ni’nin Kadeş’in daha kuzeyinde yeraldığını tahmin eder ve bileşimindeki n harfinin ikilenmesiyle adının Nenni olarak da okunduğuna işaret eder. Brugsch Bey, Ni kentinin sık sık Nineveh olduğunun düşünüldüğünü de not etmektedir.

Bu tahminler doğruysa Karçemiş bir dönem boyunca Ni (Ninus, Ninni) adıyla bilinmiş olmalıdır.

Efsaneler Ninus’u Bal (Belus)’ın oğlu, Semiramis’in kocası, Asur krallığının kurucusu ve ilk kralı olarak tanıtır ve Nemrut (Nimrod)’la aynı olduğunu söylerler. Nineveh, Calah (Kalchi, Kalkhu, Nemrut), Resen ve Urfa kentlerini de onun kurduğu rivayet edilir ve kendisine tanrılık atfedilir (Bk. J. B. Segal, Edessa: The Blessed City, 1970).

Burada Nemrut’un Salmaneser I’in oğlu Tukulti-Ninib (Tukulti-Ninurta) I olduğu şeklindeki görüş de hatırlanmaya değer. Çünkü Ninib (Ninurta) öğesi ile Ni (Ninus, Ninni) sözcüğü birbirlerine oldukça benzerdirler.

Çemişkezek’in eski Hierapolis kenti olduğunu söyleyen Ermeni kaynaklarından sözetmiştim.

Hierapolis adını taşımış olan iki kent  biliyorum. M.Ö. 37 yılında Partiya tahtına oturan Dördüncü Ferat’tan kaçıp Roma’ya sığınan ünlü Part kumandanı Monaeses’e Roma generali Mark Antony’nin verdiği kentlerden biri Hierapolis (Membic) adını taşıyordu. Kapadokya’daki ünlü Comana kenti de sonraları Hierapolis olarak adlandırılmıştır.

Çemişgezek ile bu kentler arasında ne gibi bir ilişki olduğunu merak ettimse de yeterli veriler edinemedim.

Son olarak bir diğer olasılığı, Cemşit ve Munzur adlarının her ikisinin de Mamanlar veya Medlerle ilişkili olabileceğini not etmeliyim.

 

Hozan (Balahovid, Balabitene)

Urfalı Matthew, 972-73 yılı altında, Bizans imparatoru Tzimisces’in Çemişgezek’li olduğunu kaydederek, kendi zamanında (M.S. 11./12. yüzyıl) Ch’mshkatsakk (Çemişgezek) adıyla bilinen bölgenin daha eski tarihlerde Khozan adını taşıdığını belirtir.

Bir dönem Dördüncü Ermenistan’da yeralan bir kentin de adı olan Khozan, bugün Çemişgezek’in yanıbaşında bulunan Hozat ile aynı olmalıdır.

Açık ki, Khozan, eskiden Çemişgezek’i de içeren geniş bir bölgenin, muhtemelen Batı Dersim’in tümünün adıydı. Koçan, Kozluca, hatta Pülümür’ün adlarından Kuzuçan da Khozan adıyla ilişkili olabilirler.

Bu sözcüklerin bir ve aynı adın versiyonları olmaları halinde bütün Dersim’in bir aralık Khozan (Hozan) adı taşıdığı söylenebilir. Khozan (Hozan) adı ile birbirlerine dönüştüklerine tanık olduğumuz Gozan ve Zozan sözcükleri de çok benzerdirler. Gozan adı Mısır kayıtlarında geçmektedir. Belki de Zaza adı o çağda bu şekil altında göründü.

Hozan (Khozan, Hozat), İncicyan’a göre, Dördüncü Ermenistan’ın bir bölgesiydi ve merkezi Palu kenti olan Palahovid (Palu Vadisi, Balahovid) mıntıkası da Hozan’a dahildi. Urfalı Matthew ise, Hozan’ın daha eski zamanlarda Palakhovid (Palahovid) olarak bilindiğini yazmaktadır. Sonradan Çemişgezek adını alan Hierapolis kenti de Hozan bölgesine dahildi.

 

Pulur

Dersim’de sıkça rastlanan Pulur adı da eski bir tarihte tüm Dersim’i ve çevresini tanımlayan bir kavram olabilir. Çünkü sözgelimi Ovacık’ın Zeranik (Yeşilyazı) köyünün ve Ovacık’ın kendisinin de eski bir adı Pulur’dur. Çemişgezek’te Pulur adını taşıyan yerleşmeler var. Pülümür adı da Pulur adıyla ilişkili olabilir.

Dersim çevresinde de (örneğin Erzurum’da) bu aynı adı taşıyan yerleşmelere rastlanmaktadır.

Böylece Dersim içi ve çevresinde yaygınca rastlanan bir adla karşılaşmaktayız. Bu ipuçlarından hareketle Muşki istilasında ve Asur kralı Tiglat-Pileser I’in Muşkiler üzerine seferinin kayıtlarında anılan Prulumuzi adının Dersim’e ve çevresine referans olduğunu veya olabileceğini düşünüyorum.

Nitekim daha önce bahsini ettiğim bazı kaynaklar o dönemin Asur kayıtlarında Dersimliler’e Muşkiler olarak referans verildiğini yazmaktadırlar.

Pulur ve Bal adlarının benzerliği üzerinde de durulabilir.

 

Munzur

Bu ad Asur yazıtlarında sık geçer. Ama bu yazıtlarda bir değil, iki Muzur (Muzri) var. Bunlardan biri Mısır’a karşılık düşer. Asur yazıtlarında geçen diğer Muzur (Muzri) ise, Ermenistan (Doğu Anadolu)’da bir ülkedir.

Mısır, Asyatik bir ad. Bugünkü Mısır’a bu ad Asya halkları tarafından verilmiştir. Bu adı kendi dillerinde Asurlar Muzur olarak, İbraniler Mazor veya Mizraim (Misraim), Persler Mudraya, Araplar ise Mısr olarak söylemişlerdir.

(Bk. Dr. Henry Brugsch-Bey, A History Of Egypt Under The Pharaohs, 1876-77, 1881 tarihli ikinci İngilizce baskı, Almanca’dan İng.’ye çeviren Phılıp Smith, Cilt I, s. 18 ve 231).

Berlin Üniversitesi eski Professörlerinden Brugsch-Bey’e göre Mısır adının burada anılan bütün şekillerinin orijini üç harften oluşan M-z-r sözcüğüdür kesinlikle ve bu sözcüğün aslı ise tahminen İbranice’deki Mazor/Misraim ya da Arapça’da halen mevcut olan Mısr kelimesidir.

Mısır adının anlamı üzerinde henüz bir fikir birliği oluşmuş değil.

Bu adın başlangıçta tüm Mısır’a değil, sadece Nil deltasının doğusundaki parçasına verildiğini ve bu bölgenin özelliğinin de pek çok kalenin varlığı olduğuna işaret eden Brugsch Bey, buradan hareketle Mısır adının kaleli (surlu, takviyeli) anlamına gelen Mazor’dan türediğini öne sürer. O’na göre zor sözcüğü, kale veya sur demektir; Mazor ise kaleli ya da surlu anlamı vermektedir. Böylece kalelerle kaplı bu bölgeye Kaleli/Surlu Toprak anlamında Mazor denmiştir ki, doğudaki bu sınır kesime yine kaleli-surlu ülke anlamında Tamazor adı da verilmiş olabilir. Yazıtlara göre Mazor adını taşıyan bu bölgenin halkı yabancı orijinli idi.  (Brugsch Bey, a.g.e., s. 18 ve 230-231).

Asur yazıtlarında geçen diğer Muzur (Muzri)’un ise Ermenistan’da bir yer ve halk-aşiret olduğunu söyledim.

Ama Muzri adının anlamı ve Muzri olarak adlandırılan toprakların yeri konusunda farklı görüşler var.

Asur yazıtlarına göre Salmaneser I, Khali-Rabbat (Malatya?)’ı zaptettikten sonra Muzri’ye dek sızar. Bazı yazarlar Salmaneser I’in girdiği veya istila ettiği burdaki Muzri’nin yerinin saptanamadığını, Muzri sözcüğünün ‘sınır topraklar’ anlamına geldiğini öne sürerler. Muzri teriminin Asur genişlemesinin hudutlarını tanımlayan bir sözcük olduğunu ve ‘sınır topraklar’ anlamına geldiğini düşünen yazarlara göre, bu anlamı nedeniyle Muzri olarak tanımlanan saha sürekli değişmektedir. Salmaneser I’in girdiği söylenen Muzri, bu görüşteki yazarlardan Tiele’ye göre Klikya’nın sınır kesimleriydi, Winckler’e göre ise Salmaneser’in bu seferi sırasında Muzri adı Kuzey Suriye’ye referanstı (Bk. Bab. Assy. Gesch. ve Alttestamentliche Untersuch., akt. J. Garstang, The Land Of Hittites, 1910).

Winckler, Muzriler’in Salmaneser-I zamanı kadar erken bir tarihte tüm Kuzey Suriye sathına yayıldıklarına işaret eder (akt. Maspero, a.g.e., s. 608, dipnot). Maspero, Winckler’in bu sözlerinde Muzriler’in öneminin abartıldığını düşünür. Maspero’ya veya onun kitabını İngilizce’ye çeviren Sayce’ye göre, Salmaneser I’in yazıtında geçen Muzri (ve Muzriler), Klikya civarında olup, büyük ihtimalle klasik coğrafyacıların Sofene (Sophene) ve Gumathene dedikleri sınır topraklarda, ya da Dicle-Fırat havzaları arasındadır (a.g.e., s. 607-609).

Tiglat-Pileser I de istilacı Muşkiler’e karşı M.Ö. 1113 veya 1120 yılındaki seferi sırasında Muzri’ye girdiğini kaydeder.  O’nun seferinin coğrafyası da farklı yorumlanıyor.

Tiglat-Pileser I, kendi yazıtına göre, Milid/Milidia (modern Malatya’ya tekabül eden bu ad Milidiye okunabilir ki, Hitit yazıtındaki Dımılkiye/Tamalkiye ile aynı olabilir) topraklarına yakın yerdeki Musri’ye girmiş ve bu sırada Kumaniler’in saldırısına uğradığı için, bu kez Kumaniler’in üzerine yürüyerek onlara üstünlük sağlamıştır (Maspero, a.g.e., s. 654).

O bölgelerin (Yukarı Fırat) fethini tamamlamak amacıyla, Tiglat-Pileser I, yönetiminin beşinci yılı başında Yukarı Fırat eyaletlerinde yeniden göründü. Seferine Musri’ye saldırarak ve yıkarak başladı. Az evvel işaret ettiğimiz gibi bu Musri, Milid toprağına yakındı. O, Musri ile uğraşırken Kumaniler’in saldırısına uğradığını söyler. Bu yüzden Kumaniler’in üstüne yönelir ve onlara üstün geldiğini, Kuman’ların geri kalanını Aisa Dağı’nın dibindeki Arini Kalesi’ne hapsederek orada onları kendi ayaklarını öpmeye zorladığını kaydetmektedir (Maspero, s. 655).

Maspero, T-P I’in bu seferine değinirken Kharusa, Musri, Khunusa ve Tala Dağı gibi mevkilerin birbirlerine göre coğrafi konumlarını açıklar. Elimde H. Rawlinson’un çevirdiği metin var ki, burada Aisa adı bu şekilde değil, fakat Ayatsa olarak geçer, Ayatsa ülkesi altındaki Arin kentidenir.

Ayatsa, Hitit kayıtlarının Azzı-Hayasa’sı olmalı ki, bu da, T-P I’deki Musri’nin Dersim’deki modern Munzur ırmağı vadisi ve çevresi olduğunu kanıtlar bence.

Muzri’nin yanısıra yazıtlardaki Purulumuzi adının da Dersim ve çevresine bir referans olması gerektiğini düşünüyorum. Togarmah adı da Tağar’a referans olabilir. Dersim’in antik tarihi bakımından önemli bulgular veya ipuçlarıdır bunlar. Bunlara yazıtlardaki Tamalkiye ve Milidia (yani Milidiye)’yı da eklemek gerekir.

Tiglat-Pileser I’in Muşkiler’e karşı seferinde Karadeniz’e kadar ilerlediğini tahmin eden J. Garstang’ın yorumuna göre, Tiglat-Pileser I (1115-1077), bu seferinde Karçemiş civarında Fırat’ı karşıya geçip Antep-Karçemiş arasındaki Bişri Dağı’nı kılıçtan geçirir, hemen sonra kuzeye ilerleyip Muzri adı verilen sınır topraklara girerek bu bölgeyi yıkıma uğrarır.

Garstang da Muzri adını sınır topraklar anlamında yorumlar ve Tiglat-Pileser I’in Muşkiler’e karşı bu seferi sırasında (1120) Muzri’nin Salmaneser I’in seferi sırasında olduğundan daha kuzeyde yeraldığını, bu kez Kummukh denen bölgenin ötesinde olup Malatya Krallığı yakınında bulunduğunu düşünür.

Bu Asur saldırısı sırasında büyük bir olasılıkla Comana çevresindeki dağlarda yaşadıkları sanılan Kumaniler, kendi halklarının (yani Muzri’de oturanların, Muzriler’in) yardımına koşar, ama Kumani birlikleri Asuriler tarafından yenilgiye uğratılıp Arinni kalesine hapsedilirler (Bk. J. Garstang, a.g.y).

The World’s History yazarlarına göre Muzri (Mussri), Kapadokya’nın bir parçası olan Anti-Toroslar’daki Komana (Kammanu)’dır. Ama aynı kaynakta bir diğer yerde Mussri’nin Sangara (Shancar) olduğu da söylenmektedir. Belli ki, bu kaynağın görüşü de Muzri’nin sınır topraklar anlamlı olduğudur.

The Cambrıdge Ancient History ise Malatya ve Kammanu özdeşliği kurmaktadır.

Komana ve Kumani aynıdır.

Garstang’a göre klasik zamanlarda Comana olarak bilinen Kumani’nin başkenti Kibshuna idi. Comana, Garstang’a göre, tıpkı Malatya gibi bir papaz-hanedanlık idi.

Her ikisi de kadınların toplumdaki yüksek konumlarının erken örnekleri sayılmaktadırlar.

W. Wright’a göre Comana Kuru-Bel civarındaki modern Shahr köyüdür. Anti-Toroslar’da yeralan ve Tevrat’ta Tubal olarak anılan Tabal Krallığı, daha doğru bir tanımla Tabal Konfederasyonu, Ekrek, Mazaca ve Fraktin (Ferahettin, Dastarkon) bölgelerinin yanısıra Komana/Kammanu prensliğini de içeriyordu.

Eğer bu bilgiler doğruysa, Muzriler’le ilişkilendirilen Kumanlar’ın Tabal (Tubal, Tibar)’lara dahil oldukları anlaşılıyor.

Yazıtları dikkatle inceleyip karşılaştırınca Ermenistan’daki Muzriler’i Dersim’de veya bir zaman sonra Dersim’de ve çevresinde yerleşmiş buluruz. Bu, Dersim’deki kutsal Munzur Dağı, bu dağdan çıkan ünlü Munzur/Muzur Nehri ve Munzur aşiretinin adını ve orijinini de açıklar.

Böylece eski çağlarda Dersim’e, en azından bir yarısına yer yer Muzur adıyla referans verildiğini öğrenmiş oluyoruz.

Muzri’yi fethettiğini kaydeden Salmaneser I, bu nedenle kendisini “Musri fatihi” olarak nitelemiştir. Tiglat-Pileser I de Muzri Ülkesini fethettiğini söyler. Salmaneser II’de ise Muzri ülkesinin haracını (vergisini) tahsil ettiği kaydı vardır. Muzri’nin adı Tiglat-Pileser II’nin yazıtlarında da geçer. Sargon, Sennacherib, Asurbanibal ve  Nebuchadnezzar’ın yazıtlarında, ayrıca Behistun yazıtlarında (Mizar olarak) da geçer bu ad.

Bu referansların bir bölümü bugünkü Mısır’a, bir kısmı da Ermenistan’daki Muzur’a ilişkindir.

Edwin Norris, Assyrian Dictionary adlı çalışmasında Asur yazıtlarında bu adın Muzri, Muzrai, Muzuri, Muzurai ve Muzur şekilleri altında geçtiğini, Behistun’da ise Mizar olarak göründüğünü tespit ediyor. İlk iki formuyla Tiglat-Pileser I’de, sonraki iki şekliyle Sennacherib’de, Muzur olarak da Assurbanibal’de rastlandığına işaret ediyor (Bk. E. Norris, a.g.e., London, Nisan 1872, s. 760-761).

Sözcüğün bütün biçimlerini ele alan Norris, bunlardan bir bölümünün bugünkü Mısır’a, geri kalanın ise Mısır’la aynı adı taşıyan Dicle’nin kuzeyi veya kuzey-doğusundaki bir ülkeye referans olduğunu belirtiyor. Muzri şekli, Norris’e göre, kesin her iki ülkeyi de temsil ediyor, ama diğer şekiller onun tahminine göre, genelde Mısır’a referans olmalılar.

Yazıtlarda geçen Muzri ile Mısır’ın değil de, “Dicle ötesindeki” bir ülkenin tarif edilişine çok kesin ve net bir örnek olarak Tiglat-Pileser I’in şu yazıtını verir:

“ana kasad Muzri Asur bili umahra-ni ma birti Elamuni Tala va Harusa lu azbat Muzri ana şiharti-sa aksud”.

(akt. E. Norris, a.g.e.,  s. 760-761).

Türkçesi:

“Lord’um Asur beni Muzri’nin fethine çağırdı. Elamuni, Tala ve Kharuşa içlerinden geçerek, bütün Muzri’yi zaptettim”.

Aynı yazıtta:

“Ummanat Qumani ana nirarut Muzri lu illikuni ina sade itte-sunu lu amtahiz”

(akt. Norris, a.g.e., s. 760-61).

Tercümesi:

“Koman (Coman)’ların askerleri Muzriler (Muzri’nin)’in yardımına geldiler. Dağlarda onlarla savaştım”.

Tiglat-Pileser I’in bu yazıtındaki Muzri’nin bugünkü Mısır olmadığının hiç bir kuşku ve tartışma götürmediğine işaret eden Norris, Mısır adına benzer başka bir adın varlığının kendisine Heredot’un Colchiler’in Mısır orijinli olduğunu söyleyen satırlarını hatırlattığını, o halde bu yazıtta sözü edilen Muzriler’in Colchiler olabileceğini öne sürer (a.g.e., s. 760-61).

Norris, Tiglat-Pileser I’in bu yazıtında geçen Muzri’nin Dersim’le ilişkisini kuramıyorsa da, o mekana hayli yaklaşıyor. Bence bu yazıttaki Muzri Dersim’e veya Dersim’in bir parçasına (Munzur ırmağının kaynağı ve Munzur ırmağı havzası) referanstır.

Komana adlı yer ve buranın Ma adlı tanrıçayla ilişkisine bakılırsa, Komanlar’ın da Mamanlar’a referans olması olanaksız değil. Comana adında iki ayrı yer vardı. Biri Kapadokya’da, diğeri Pontus’ta idi. Pontus’taki adını Kapadokya’dakinden aldı. Kapadokya’daki Comana sonraları Hierapolis, daha sonra da Şar diye bilindi (Cataonia). Pontus’taki Comana Pontica (Hierocaesarea) olarak da adlandırılırdı. Pontus’taki Comana’nın Zile (Zela) ile Niksar arasındaki modern Gümenek olduğu söylenir. Pontus’taki Zela (Zile), Anahita (Anaitis, Artemis)’ya adanmış eski ve otonom/bağımsız bir tapınak toprağıydı.

Norris’in dediği gibi, Muzriler’le Colchiler’in aynı olmaları mümkündür. Belki Comanlar da bu ikiliyle ilişkilidirler.

Salmaneser; Suriyeli Benhadad, Ahab, Jezreel, Arvad kralları, Hamath ve diğerlerinin ordularıyla savaşırken kendisinin yardımına gelen Muzrai’lerden sözetmektedir. Bunların vergi veya haraç olarak “çift hörgüçlü develer” verdikleri de söyleniyor. Bu tip develerin Bactrian cinsi olduğunu belirten Norris, buna bakarak Baktrian tipi develeri olan buradaki Muzrailer’in de Asya’nın bir parçasında olmaları gerektiğini söylerse de, aynı develerin belki Mısır’da da bulunabileceği olasılığı nedeniyle Salmaneser’in yazıtında geçen Muzrai’nin (veya Muzrailer’in) hangisi olduğu konusunda kesin konuşmaz (a.g.y., s. 760-61).

Salmaneser II’nin yazıtını çeviren A. H. Sayce, O’nun bu yazıtında geçen Muzri’nin, Mısır değil, Ermenistan’daki Muzri olduğunu yazar (Bk. Records Of The Past, Cilt 5, Sayce çevirisi).

E. Norris, Muzri adının, bazı durumlarda (yukarda verdiği örnekler dışındaki), sınır veya toprak anlamlı ya da komşu yer/toprak anlamında kullanıldığını da düşünmektedir. O’na göre yazıtlarda sınır veya toprak anlamında kullanıldığı bütün durumlarda bu sözcük Mizr (yazım farklarıyla mizri, mizir, mizra; çoğulu mizriti sınırlar/topraklar demek) olarak geçmekte, Mısır’a karşılık kullanıldığında ise Muzr (Persçe şekliyle Mizar veya Misar) şekline girmektedir.

Böylece O, bu terimin yazım farkları ile anlam farkları arasında bir ilişki kuruyor.

Sargon’un, “O, Elam sınırındaki Rasi’den….Muzri’nin büyük nehrine kadar geniş Fenike ve tüm Hitit toprağını yönetti” denen yazıtındaki Muzri ile Sennacherib’in “Muzuri kralları (sarranı Muzuri), kral Meroe’nin askerleri,…atları,…toplandılar ve onların yardımına koştular” şeklindeki yazıtındaki Muzuri, Norris’e göre, Mısır’a referanslardır (a.g.y., s. 761-62).

Muzri, Hommel’e göre, saf Asurice bir addır ve tarihinin değişik çağlarında Asurya krallığının veya imparatorluğunun askeri sınırlarını tarif etmektedir.

(Akt. Gaston Maspero, The Struggle Of The Nations, A. H. Sayce’nin edite ettiği II. baskı, London, 1910, s. 608, dipnot).

Maspero’ya göre, Hommel’in bu görüşü benimsenirse, Muzri adının neden sık göründüğü açıklanabilir.

 

MODERN DERSİM’İN İÇERDİĞİ ESKİ KANTONLAR

Dersim’in andaki sınırları Eski Dersim (Derjan, Derxene)’in bir kesiminin yanısıra Ermeni kaynaklarda Xorjayn (Chorzene), Palnatun, Mzur (Muzuron), Daranalik, Ekelaç, Manalik  ve Mardalik adlarıyla anılan bazı komşu bölgeleri de içermektedir. Klasik çağda ve daha eski çağlarda iyi bilinen bu bölgeler Ermenistan’ın sık değişen yönetsel bölünümünde zaman zaman aynı, bazen de farklı eyaletlerde görünürler.

Bunlar hakkında bazı özet bilgiler vermem gerekecek.

 

Derjan

Adontz’a göre ana kenti Mamahatun olan bugünkü Tercan kazası adını taşıdığı antik Derjan’dan alan olarak çok daha büyüktür ve antik Derjan’ın yanısıra antik Manalik (Man-alik)’i de içermektedir.

 

Munzur

Dersim’in bir kesiminin, en azından Batı Dersim’in bir zaman için Munzur Eyaleti olarak bilindiği Ermeni kaynaklarda kaydedilen bir olgudur. Örneğin Lazar Parpetsi’nin Agathangelos’la birlikte ilk Ermeni tarihçisi olarak tanımladığı Faustos’ta bu eyaletten Mzur (Muzuron) adı altında sözedilir. Faustos’taki Mzur Eyaleti’nin Munzur dağı dibinde ve halen aynı adı koruyan Munzur ırmağı boyundaki topraklara referans olduğunu Prof. Adontz da yazmaktadır. Kıbrıslı George’nin listesinde Orzianines ve Palines’le birlikte Muzuron şekli altında geçer (Nicholas Adontz, Armenia In the Period Of Justinian, çev. Nina G. Garsoian, 1970, syf. 39-43).

Munzur Dağı ve Munzur Nehri’nin adları ilk Ermeni tarihçilerinden Faustos’ta geçtiklerine göre Dersim’deki bu adlar Çemişgezekli Bizans imparatorunun döneminden çok daha eskidirler.

 

Peri

Dersim’in eski kentlerinden biri olan Peri’nin adı Asur yazıtlarında geçer. The Cambrıdge Ancient History’de verilen bilgiye göre Dersim’deki modern Peri’nin adı Asur kralı Salmaneser III’ün M.Ö. 836/835 yılına ait kayıtlarında Perria kenti olarak geçmektedir. Bu tarihte 23/24 kentten (prenslikten) oluşan Tabal konfederasyonunun yanısıra, Perria kenti de  Salmaneser III’e boyun eğmek zorunda kalmıştır. Peri’nin o tarihte Tabal Krallığı’na dahil kentlerden biri olup olmadığı açık değil.

 

Kiğı

Korzene, Chorzane (Xorjayn) veya  Khorceank adlarıyla bilinen modern Kığı ve çevresi eski bir sitenin yurdudur. Korzene (Kiğı), Adontz’a göre, büyük ihtimalle Ermeni kaynaklarda Hasteank (Asthianene) olarak bilinen Palu-Çabakçur (Bingöl) bölgesini de içerirdi. Kiğı, Agathangelos’ta Xorjanakon adı altında geçmektedir. Chorzane, ilk olarak tarihçi Procopius’ta Chorzianene ve Chorzane gibi iki biçim altında anılır (Bk. Adontz, a.g.e., s. 39).

 

Palin (Bağin, Palnatun)

Kiğı’nın batsında Palan Eyaleti (Palnatun, Palankatun) vardı. Bu eyalet  Peri Suyu (eski adıyla Gayl, Keli)’na katılan  kollardan biri üzerinde yeralıyordu. Peri kenti yakınında bulunan ve Dersim’in eski sitelerinden biri olan Bağin, bu eyalete dahil gelişkin bir kentti. Adontz’a göre bugünkü Bağin eskiden Palin adıyla bilinen kenttir. Palnatun bölgesi adını bu bölgenin ana kenti olan Palin (Bağin)’den alıyordu. Palin, kendisine komşu Balu gibi önemli bir kale olarak değerlendirilirdi. Adontz’un aktardığına göre hem Palin (Bağin) hem de Balu kalelerinin adları Kıbrıslı George’nin kitabında Palios ve Ba(iou)louos formları altında geçerler. Burdaki Palios, Palin’dir. Balouos ise Bilabetines’tir. Palin kenti Bağin adı altında küçük bir yerleşme olarak bugüne dek yaşadı (Bk. Adontz, a.g.e., s. 39).

B. Aksoy’un aktardığına göre Bağin (Bagin), daha Urartular zamanında Palin adını taşıyordu. İshak Sunguroğlu’na göre Palin adlı yerleşme Mazgirt’e yakın Pah veya Muhundu’nun yukarıları olmalıydı (Akt. Aksoy, a.g.e).

 

Palu ve Balabitine

Palan Eyaleti’nin güneyinde ve Murat (Arsanias) nehri üzerinde Balahovit adını taşıyan eski ve önemli bir diğer kent daha vardı ki, bu kent modern Palu (Balu)’dan başkası değildir (Bk. Nicholas Adontz, Armenia İn The Period Of Justinian, s. 13-16, İng.’ye çev. Nina G. Garsoian, 1970).

Palu, en az Hititler çağından beri önemli bir merkezdir.

Cyril Toumanoff’a göre Ergani Sancağı içinde yeraldığı Osmanlılar dönemindeki sınırları itibariyle modern Palu kazası antik Paluni Prensliği’ne tekabül eder. Ermeni kaynaklarda Paluni adıyla anılan bu ev (kabile), Toumanoff’un görüşüne göre, Hitit kayıtlarında adları geçen Pala (Bala) halkının, yani Palalar (Balalar)’ın devamıdır.

Pala (Bala) Prensliği, Hititler zamanında da sonraki çağlarda olduğu gibi Palu-Çapakçur ve Muş (Taraun, Daron) arasında bulunuyordu. Palunik, sonraları Mamikonyanlar’ın Taron Prensliği’ne ilhak edilir ve bunun üzerine Vaspurakan Eyaleti’ne göçen Paluni Evi prensleri orada kendi adlarını taşıyan başka bir prenslik kurarlar. Paluni Evi’nden son söz M.S. 6. yüzyılda işitilir.

Paluni Prensliği’ne komşu Balabitene adı ve Balabitene hanedanlığı da Toumanoff’a göre gene Hititler çağından beri mevcuttur. Bunlar da Hititler çağının Pala (Bala) halkının arta kalan parçalarından idiler. Balabitene (Belabitene) adı Ermenice’de Balahovit olarak geçer, ama hiç bir Ermeni kaynağında bu ev anılmaz. (Bk. C. Toumanoff, Studies In Christian Caucasian History, Georgetown University Press, 1963, s. 171-172, 212).

İncicyan’a dayanarak Balahovit adını Palahovid olarak yazan ve bu sözcüğün Palu Vadisi anlamına geldiğini söyleyen Edouard Dalaurer’in açıklamasına göre, Palahovid, merkezi Palu olan mıntıkanın adıydı ve  bu mıntıka Dördüncü Ermenistan’ın bir kısmını teşkil eden Khozan bölgesinde yeralıyordu.

Hitit Krallığı, çok sayıda halktan ve prenslikten oluşan bir konfederasyon olarak görünüyor. Hitit başkentindeki yazıtlarda tam sekiz dil kullanıldığı tespit edildi. Bunlar Hititçe, Hattice, Luwice, Palaik, Hurrice, Hurri orijinli Mitanniler’in ek olarak kullandığı Aryan dili, Akadca ve Sümerce’dirler.

Adı geçen sekiz dilden üçü (Hititçe, Luwice ve Palaic) dil bilimciler tarafından Hint-Avrupa dil grubuna dahil edilmektedirler.

Palaik (Palaumnili) denen dil Pala adlı bölgede konuşulan dildi.

Bu bölgenin yeri konusunda başka kaynaklarda bir kesinlik yok. Ama Toumanoff’un söylediklerinden çok açıkça görülüyor ki, Pala adlı bölge Palu-Çapakçur ve Muş arasında yeralan Hititler çağının Paluni (Palu) Prensliği’ne ve çevresine tekabül etmekte idi.

O halde Palaik denen dil de çok büyük olasılıkla bu bölgenin dili, yani Pala (Bala) adlı halkın diliydi.

Bağin, Pah, Peri ve Kığı da öyle görünüyor ki, bu eyalete dahillerdi veya ona komşu kentlerdi.

Burada ister istemez bugün Zazaca konuşan Palulular ve yine aynı dili konuşmakta olan hayli geniş bir alana dağılmış Dersim’in Bal (Balan) aşireti akla gelmektedir. Pal (Palu, Pala) ve Bal bir ve aynı addır.

Balanlar (diğer adlarıyla Palulular), tüm bu verilerden anlaşılıyor ki, Hititler çağından beri Dersim içinde ve çevresinde varlardı. Onların Zaza olduğu bugün konuştukları dilin yanısıra, Tevrat’ta yerverilen uluslar şeceresinde Palu ile Zaza’nın kardeş olarak gösterilmesinden de anlaşılmaktadır.

Bu durumda Hitit krallığında konuşulan ve Palaic denen dilin Zazaca ile aynı olduğunu düşünmek için ciddi nedenler var demektir.

Soru şudur: Bal aşiret veya halk adıyla Babil’in süper tanrısı Bal’ın ilişkisi nedir? Babil ve Bal adları arasında bir ilişki var mıdır? Balanlar’la Eski Babil halkı (Babil milliyeti) aynı mıdır? Bu konudaki düşüncelerimi kısmen de olsa önceki kısımlarda ifade ettim.

 

Daranalik

Kemah bölgesinin bir adıdır. 680 tarihli Meclis’te temsil edilir ve adı bu meclisin protokollerinde geçer. Adontz’un aktardığına göre T’ordan ve Kemah (Ani)’ı içerecek şekilde bu bölgenin adı Faustos’ta geçmekte ve Agathangelos tarafından da bilinmektedir. Garni de Daranalik’in bir parçasıydı.  Latince çevirilerde Daranalia adı Analiba/Aliwn ile özdeşleştirilir (Bk. Adontz, a.g.e., s. 39).

Daranalia, Analiba (Aliwn) ve Ani (Hani, Ainia, Kemah)’nin bir ve aynı eyaletin adları olduğuna işaret eden Adontz’un görüşlerine göre bu adların orijini Mardlar gibi Atropatene (Azerbaycan)’den gelmiş olan Aniler’in etnik ismidir. Ona göre Sirak’taki Ani ile Daranalik’teki Ani (Kemah) aynı ulusun adlarıdır. Analia, Aniler’in ülkesi, Analiba ise Aniler demektir (Bk. Adontz, a.g.e., s. 46-47).

 

Ekelaç (Acilisene, Ekeleats, Ekeleaç)

T’il ve Xax ile birlikte Faustos’ta geçmektedir. Adını antik Erez’den alan Erzincan (Erzenka) bölgesine tekabül ederdi. Doğuda Fırat’ın bendine dek yaklaşan Ekelaç, bu kavşakta Manalik ve Derjan’la bitişiyordu. Strabo, bu eyaleti Zariadris’in toprakları arasında saymaktadır. Bir keresinde Sophene’ye dahildi. Akilisene, sonraları Akilisene diye bilinen eyaletin yanısıra, Daranalia (Kemah, Analiba), Mananalı, Aliwn ve Muzuron eyaletlerinin tümünün topraklarını içine alacak şekilde geniş bir eyalet haline gelmiştir (Adontz, a.g.e., s. 39, 44-45).

Akilisen, açık ki Dersim’in belirli kesimlerini içermiş ve bu bölgeler bir dönem bu adla bilinmişlerdir.

Pliny, Akilisene’den Anaetica (Anahtakan) diye sözeder. Bu ad Akilisene’de tapınağı bulunan tanrıça Anahit’in adından gelmedir ve bu eyalete onun onuruna verilmiştir. Strabo’ya göre Akilisene Derxene ile Dostal (Kemah-Eğin arasındaydı) civarındaki nehir bendi arasında yeralıyordu. Akilisene Ptolemy tarafından da bilinmektedir. Procopius’ta bu eyaletin adı Ekelesene olarak geçer. 387 yılındaki Acilisene barışıyla Ermenistan biri Roma’ya, diğeri İran’a tabi iki parçaya bölünmüştü.

 

Manalik (Man-alik, Mananalı)

Bu adın ilk kez Sebeos’ta geçtiğine işaret eden Adontz, Manalik Eyaleti’nin antik Derjan’a bitişik olup onunla birlikte bugünkü Tercan kazası sınırları içine girdiğini söylemektedir. Aynı yazara göre,  Siri (modern Şirin), Kase (modern Konşa), Aliws, Jermay (Çerme) ve Xac (modern Haçköy) adlı yerleşmeler ile Paxr/Paxir Dağı (modern Bağırbaba),  Mananali (Mananali) sınırlarında idiler. Fırat’a dökülen ve adını bu bölgeden alan Mananali Nehri vardı. Mananali Eyaleti’ni suladığı tahmin edilen bu nehir, Adontz’a göre Mamahatun önlerinde birleşen birkaç koldan oluşan modern Tuzla Suyu olmalıdır.

Özetle Manalik (Mananalı, Man-ali, Man-ian), Haç (Xaç) Dağı ve bu dağın uzantısı olan Bağır Baba dağından kuzeyde Tuzla Suyu’na uzanırdı. Tuzla Suyu’nun ana kolu olan güney kolu eski Manalik ve Derjan eyaletlerini birbirinden ayıran sınırdı. Fırat ise (Kötür’e dek), Manalik’i Ekelaç’tan ayıran sınır olmalıydı. Tuzla ötesinde de Derjan toprağı başlardı. Derjan ile Karin (Erzurum) arasındaki sınır noktası Xaldoy-aric kalesiydi ki, burası Aşkale ve Sirçeme Deresi civarındaki modern Büyük Koğdariç’tir (Bk. Adontz, a.g.e., s. 39-42).

Manalik adının kökü benim görüşüme göre Man-Maman etnik adıdır.

 

Mardalik

Adontz, bu ve benzer adlardaki –ali unsurunun –ian karşılığı Ermenice bir sonek olduğunu düşünür. Örneğin ona göre Mard-ali ile Mardian aynıdır. Bu adın kökü Mard (Mardi, Amardi) etnik adıdır.

Mardlar, Adontz’a göre, Atropatene (Medya, Azerbaycan)’den gelme göçmenlerdir. Onları kendi adlarını verdikleri Mardastan ve Mardalik gibi Ermenistan’ın iki ayrı parçasında da görüyoruz.

Khorzene (Chorzane, Kiğı)’ye bitişik bölgelere Mardali-k ve Manali-k adları veriliyordu.

Mardalik, Bingöl dağlarının (eski adıyla Srmanc dağları) kuzey yamaçları boyunca uzanan bölgeydi. Batıda Meledux (Harhal) dağlarına bitişikti. Kuzey sınırı onu Erzurum’dan ayıran Erzurum güneyindeki Avc-Ptkunk idi. Aras’ın bir kolu olan Murç (modern Eğri veya Aras)’un kaynağı Mardalik’teydi.

Böylece Mardalik; Aras, Licik (Peri Suyu) ve Tuzla Suyu adlarını taşıyan üç nehrin arasındaki bölgeydi. Harhal zinciri Mardalik için duvar/sur benzeri doğal bir sınırdı. Chorzene’nin bir parçası Manalik ve Mardalik’e değerdi (Bk. Adontz, a.g.e., s. 19).

 

 

KIRMANCİYE KAVRAMI VE KIRMANCİYE TARİHİNİN ANAHATLARI

Bu araştırmanın diğer bulgularını Kırmanciye ve Dersim-Zaza tarihinin erken aşamalarının bir özeti ile birlikte sunacağım.

Urartu devleti, bulunduğumuz coğrafyanın tarihini ele alırken elverişli bir çerçeve ve zemin sunmaktadır. Bu nedenle düşüncelerimi onu başlangıç alarak açacağım.

Sınırları netçe tarif edilemese de, merkezi Van Gölü çevresinde bulunan Urartu Krallığı, en parlak çağında tüm Doğu Anadolu’yu, Kafkasya’nın ve Batı İran’ın belirli parçalarını içeriyordu.

Tarif edilen coğrafyanın politik birliği bilindiği kadarıyla ilk kez Urartu Krallığı ile birlikte sağlanmıştır.

Urartular, Hurriler’in bir koluydu.

Hurri orijinli Urartulular’ın  bir diğer adı da Haldiler’dir.

M. Şerif Fırat, Doğu İlleri ve Varto Tarihi  (1948) adlı kitabında Doğu Anadolu’daki aşiretlerin neredeyse yarısı kadarının “Biz Halidi’yiz” dediklerini  söylüyor ve “Zazalar kendilerini Kürt değil, en çok Halidi (…) sanmıştır” diye ekliyor. O’nun görüşüne göre buradaki Halidi sözcüğü aslında antik Haldi (Halti) halkına referanstır ve Zaza halkı gerçekten de Haldi’dir; ama Zaza şeyh ve ağaları islamiyeti kabul edince bu adı maksatlı olarak Arap generali Halit bin Velid’in adındaki Halit’le ilişkilendirdiler (Bk. a.g.y., s. 164).

Toplulukların din değişince geleneklerini yeni dine uyarladıkları sık rastlanan bir olgudur. Bu nedenle Fırat’ın dedikleri anlamlıdır.

Fırat’ın yazdıkları genelde amaçlı, karışık ve çelişkili. O; Guti, Hatti, Hitit ve Urartular’ı da birbirine karıştırır.

Ama bu karışıklıklardan ayıklanırsa demek istediği oldukça açık. O’na göre Zazalar  Urartular’dır veya en azından kısmen Urartu asıllıdırlar.

Bu noktada Fırat’ın amaçlı düşündüğünü sanmıyorum ve burada önemli olan da, son derece sınırlı, derme çatma bir tarih bilgisiyle yazan Fırat’ın ne düşündüğünden çok, onun tarafından aktarılan Zazalar’ın kendilerini Haldi (Urartulu) olarak tanımladıklarına ilişkin sözlü gelenektir.

Ben bu geleneği ciddiye alıyor ve üzerinde durulmaya değer buluyorum.

Bizzat duymuş olmasam da Fırat’ın bu sözlü geleneği kendi kafasından uydurduğuna inanmıyorum.

Dolayısıyla aklıma takılan “Urartu krallığı bir (veya ilk) Zaza devleti miydi?” sorusuna kesin bir yanıt veremesem de, en azından  Urartu yıkılışı sonrasında  ülkenin dağlarına sığınan ve Haldiler adı altında varlıklarını devam ettiren hakiki Urartular’ın da Zazalar’ın oluşumunda bir yerleri olduğuna inanıyorum. Genelde Hurri coğrafyasının, özelde Hurri orijinli Urartu Krallığı’nın yükseliş dönemindeki sınırlarının Zazalar’ın tarihi coğrafyasıyla uyuşuyor olması da bu inancımı pekiştiren bir durumdur. Tarih boyunda en eski ve en belirgin Zaza-yoğun bölgeler Urartu sahasında ve merkezlerinde görülür. Ayrıca Hurriler arasında daha önce işaret ettiğim gibi Zaza adına sıkça rastlanmaktadır.

Urartu’nun yanısıra Urmiye Gölü güneyinde yeralan antik Manna Krallığı da bence önemli bir konaktır. Mannalar’la Urartular’ın ilişkisi neydi, açık değil. Manna (Minni) ve Urartu krallıkları aynı halka ait olabilirler. Bir görüşe göre ilk Urartu başkenti ve Urartular’ın ilk merkezleri Manna topraklarında, yani Urmiye dolayında ve modern Azerbaycan’da bulunuyordu. Urartu kralı Menua’nın adının Mannalar’la ilişkili olması bence büyük bir olasılıktır.  Dersim içindeki Urartu kaleleri (Mazgirt, Palu, Bağin, Anbar, Kale vd) çoğunlukla onun zamanından kalmadır ve Mazgirt adı da tıpkı Manazgirt’inki gibi Menua’nın Kenti demektir. Ben Dersim geleneğindeki Kal Mem adı ile Dersim’in adlarından biri olan Kalman Ocağı (Ocağe Kalmemi) kavramının Menua ile bir ilişkisi olabileceğine inanıyorum, ama çok kesin konuşamıyorum. Mazgirt adının Kal Mem veya Kalmem Ocağı kavramının aynı olması olanaksız değildir.

Mannalar ile Maman (Mamakan)’ların bir ve aynı halk olmaları veya bir ve aynı halkın farklı göç ve istila dalgalarıyla gelmiş kolları olmaları büyük bir ihtimaldir. Lidyalılar ve Etrüskler’le Man ve Maman’lar arasında da bir ilişki kurulabilir.

Urartu krallığı yıkıldıktan sonra, ilk kez Akamenidler zamanında Ermeni ve Ermenistan adları duyulur. O tarihten itibaren eski Urartu coğrafyası Ermenistan (Akamenid yazıtlarında Armina) olarak bilinmeye başlar.

Desmala Sure adlı dergiyle birlikte yıllar önce bilince çıkarıldığı gibi, Dersimliler kendi ülkelerini Kırmanciye olarak da tanımlarlar.

Dersim geleneğindeki Kırmanciye kavramı, bu çalışmanın vardığı sonuca göre, sözcüğün dar anlamında Dersim için de kullanılmakla birlikte, geniş anlamıyla tarihi Urartu ve Ermenistan topraklarına referans olup, fiili planda tamıtamına Ermenistan (eski Urartu)’la örtüşmektedir.

Desmala Sure dergisinde yayınlanan erken yazılarımda Dersimliler’in kendilerini Kırmanc olarak tanımladığını da sıkça ifade etmiştim.

Kırmanc ve Ermeni (Arman, Armanc, Dersim dilinde Hermeni) adları arasındaki ilişkinin tam olarak ne olduğu konusunda henüz net değilsem de, Kırmanciye ve Ermenistan kavramlarının pratik olarak bir ve aynı coğrafyayı tanımladıkları noktasında hiç bir kuşkum yoktur.

Bu nedenle de ben aralarında etimolojik bir ilişki olup olmadığından bağımsız olarak Ermenistan ve Kırmanciye kavramlarını bir ve aynı ülkenin alternatif adları olarak kullanmaktayım.

Sözün kısası, yazılı kaynakların Urartu ve Ermenistan tarihi diye anlattıkları benim görüşüme göre Kırmanciye tarihinin ta kendisidir ve bize başkalarının tarihiymiş gibi kabul ettirilen bu durum yaşadığımız kimlik krizinin ve tarihsiz kalışımızın sebebidir.

Konunun seyri içinde Kırmanciye kavramının geniş anlamı konusunda yaptığım bu yorumun tarihsel olayları ve gelişmeleri anlamakta ne denli açıklayıcı bir işlev gördüğüne okuyucunun (özellikle Dersimli okuyucunun) kendisi de tanıklık edecektir.

Özcesi, Kırmanciye tarihinin Urartu ile başladığını düşünüyorum. Urartu, Kırmanciye tarihinin ilk evresidir. Bu aşamayı daha önce ayrıntılı olarak anlattım.

Urartu’nun  yıkılışı sonrasında Med imparatorluğuna dahil edilen Kırmanciye, Medler’den sonra Akamenidler’in yönetimi altında girdi. Daha sonra da Makedon (Selukid), Part, Roma, Bizans, Sasani, Arap ve en son Türk hakimiyeti dönemlerini yaşadı.

Partlar’a kadarki dönemin ayrıntılarını da önceki bölümlerde anlatmış bulunuyorum.

Her yönden sık sık istilalara uğrayan bir kavşakta bulunması, çevresinde yükselen büyük güçler arasında egemenlik savaşlarına sahne oluşu ve onlar tarafından genelde bölünerek yönetilmesi gibi nedenlerle ülkede süreklilik gösteren egemen ve birleşik bir yaşam oluşamadı. Ülkenin zor coğrafyasının ve politik kesintilerin yaşama ve gelişme gücü kazandırdığı çok başlı bir yönetim, kralların sadece sembolik bir iktidara sahip olduğu sayıları kabarık prenslikler tarzında bir varoluş (bazı kaynaklar bunu feodal sistem olarak tanımlar) hep yürürlükte oldu.

Akamenidler döneminin Kırmanciye (Ermenistan) yöneticileri önde gelen Yedi İranlı evden biri olan Hydarnidler’den gelme satraplardı. Bunlar Orontidler adıyla bilinirler.

Bu çalışmanın vardığı kesin sonuç, daha önceki bölümlerde ifade edildiği gibi, Haydarnidler’in ve Orontidler’in Gil (Geli, Gilani) orijinli olduklarıdır. Bunu Geli-Dımli olarak da tanımlayabilirim. Haydarnidler adı bana bazı tasniflerde Zilan grubuna dahil gösterilen Dersim’in Haydaran aşiret adını hatırlatmaktadır.

Kırmanciye’de Orontid (Geli) yönetiminin başlangıcı, Moses Khorene’de korunmuş olan Ermeni geleneği ve bazı tarihsel veriler ışığında Medler çağına dek geriye yerleştirilebilir. Hydarnid orijinli oldukları söylenen Orontidler, Akamenidler’le karşılıklı evlilikler de kurdular.

Ermeni kaynakları yalnızca Part orijinli Arsakidler’i değil, Orontidler’i ve Orontid (Geli) orijinli Artaxiadlar’ın Kırmanciye’de kurdukları hanedanlıkları da birer Ermeni monarşisi olarak tanımlarlar.

Ben Orontidler’i ve Artaxiadlar’ı bu araştırmanın verdiği güvenle ve kesin bir dille Geli orijinli birer Kırmanciye monarşisi olarak tanımlıyorum ve eğer Ermeniler bunlarsa, o vakit kendi orijinlerini tartışırken Geliler’in adını dahi telaffuz etmek istemeyen ve Geliler’in Ermenistan sahnesinde ancak M.S. 9./10. yüzyıllarda ve sonrasında göründüklerini iddia eden Ermeni diye bilinenler hakiki Ermeni değillerdir diyorum. Bugün Ermeni olarak bildiklerimizin kendi aralarında kendilerini Ermeni değil fakat  Hay olarak adlandırmaları ve Ermeni adının onlara başkaları tarafından yakıştırıldığını söylemeleri de bu olasılığı güçlendiren bir olgudur. Biliyoruz ki, sözgelimi Hititler ve Partlar tarihte başka halkların adlarıyla tanındılar ve bu durum adlarını aldıkları halkları boşluğa düşürdü, kimliksizleştirdi ve büyük ölçüde unutturdu.

Ermeniler’in durumunda da pekala benzer bir örnekle karşı karşıya olabiliriz. Anadolu’da Gil ve Dımliler’i, Dersimliler’i, Zazalar’ı ve Kürtler’i kaynaklardan ve kayıtlardan sildirip neredeyse tarihsiz halklara dönüştüren sebep Ermeni etiketinin yanlış kapıya asılması veya muğlak ve yanlış kullanılması olabilir.

Bir yazıttaki bir adın yanlış veya eksik okunması, Ermeniler’den ilk sözeden tarihçilerin vahim bir hatası bile çok şeyi karıştırabilir ve bu karışıklık kendinden öncekileri kaynak gösterip ilerleyen tarihçi kuşakların neden olduğu zincirleme kaza sonucunda zamanla düzeltilmesi olanaksız yerleşik bir yargı ve geleneğe dönüşebilir. Bu coğrafyada Ermeni sayılarak veya eski tabakaları görmezlikten gelinip bu coğrafyaya son göçleri ilk gelişleri gibi gösterilerek bilinçli veya bilinçsiz olarak tarihleri karartılan toplumlar var.

Bu ve benzeri sebeplerle bu araştırmayı yaparken tarih denen uzun yolda Dersimliler’i ve Zazalar’ı  tespit, batmış veya batırılmış kayıp bir kıtanın keşfine dönüştü.

Bu yargının dayandığı diğer argümanlar konunun seyri içinde ileriki sayfalarda görülecektir.

Yüzyıllar içinde Kırmanciye (Ermenistan) teriminin kapsadığı toprakların sınırı önemli değişiklikler gösterdi. Aynı şekilde bu adla bilinen toprakların yönetsel durumu ya da bölünümü de hep aynı kalmadı, sık sık değişti.

Akamenid kralı Darius, kendisine miras kalan imparatorluğu eyaletlere böldüğünde, Ermenistan (Kırmanciye), Pactyic Ülkesi ve Karadeniz’e kadarki komşu topraklarla birlikte 13’üncü Eyalet (Satraplık) olarak organize edildi (Bk. Herodotus, III. kitap, s. 119-23).

Nöldeke, Kipert, Minorsky ve başka bazı araştırmacılara göre Heredot’un 13. Eyalet’te gösterdiği burdaki Pakti/Paktiya, modern Bohtan (Bohti)’dır. Heredot’ta geçen diğer Pakti (Paktiya) ise, Afganistan’a veya Afganistan’ın bir parçasına referanstır.

M.Ö. 401/400 yılında onbin Yunanlı askerle birlikte Kırmanciye (Ermenistan)’den geçen Xenophon, bu yürüyüşün öyküsünü anlattığı Anabasis adlı eserinde Kırmanciye (Ermenistan)’nin o tarihte iki parçalı olduğunu kaydediyor. O’nun yazdığına göre, bu parçalardan birinin satrapı Orontas, diğer parçanın (Batı Ermenistan) satrapı ise Tribazus idi.

Bu tarihten yüz yıl kadar sonraki Gaugamela Savaşı sırasında da Kırmanciye (Ermenistan)’yi yine iki satrapın  yönettiğini görüyoruz. Biri yine Orontes adını taşıyor, diğeri ise Mithraustus adında biridir (Bk. Nicholas Adontz, Armenia In The Period Of Justinian, İng.’ye çev. Nina G. Garsoian, 1970).

Selukidler (Makedonlar) peryodunda Kırmanciye (Ermenistan)’nin Zariadris ve Artaxias arasında halen iki parçalı bir yapı arzettiği görülür. İlki Arzanene ve bazı komşu bölgeler de dahil Küçük Kırmanciye (Sophene, Little Armenia)’yi, ikincisi Büyük Kırmanciye (Greater Armenia, Asıl Kırmanciye)’yi yönetiyordu. Bu iki krallık fetihler yoluyla, komşu toprakları zaptederek genişlerler. Antiochus III’ün Magnezia yenilgisini takiben her iki krallığın yöneticileri de taraf değişerek Roma’ya bağlandılar ve bağımsız birer krallığa dönüştüler (M.Ö. 190).

Kommagene de sayılırsa bu dönemde Kırmanciye (Ermenistan)’nin birkaç küçük parçadan, yani birkaç krallıktan ya da prenslikten bileştiği söylenebilir.

Tekrarlarsak:

İlk Kırmanciye devleti Urartu Krallığı’dır. Onu Orontid Krallığı izledi. Orontidler sonrasında Kırmanciye (Ermenistan)’de oluşan monarşilerin en büyüğü Artaxiad (Artaxias) Hanedanlığı idi. Daha sonra Arsakid ve Sasani hanedanlıkları gelir.

Urartu, Orontid ve Artaxiad devletlerinin yöneticileri ve özet tarihleri bu çalışmanın Giriş bölümünde anlatıldığı için burada tekrara ve ayrıntılara girmiyorum.

Artaxiad hanedanlığının en ünlü yöneticisi Büyük Tigran’dı. İlk kez Tigran II, yani ünlü Büyük Tigran(es) zamanındadır ki, Kırmanciye (Ermenistan)’deki tüm prenslikler zor yoluyla birleştirilir, başka toprakların da fethi ve ilhakıyla bir Kırmanciye (Ermenistan) imparatorluğu oluşur. Enc. Of İslam’ın Ermenistan maddesinde işaret edildiği gibi, Urartu sonrasında bu bölge yalnızca bir kez, M.Ö. 1. yüzyılda Büyük Tigran zamanında tek bir yönetim altında birleşik bir krallık olarak varolabildi ve Ermenistan (Kırmanciye) adı da coğrafi bir terim olarak aslında o tarihten itibaren geniş bir kabul gördü gibi.

Böylece sonradan Ermenistan (Kırmanciye) adını alan toprakların politik/yönetsel birliği Urartu yıkılışından sonra ikinci kez bu sıralarda kurulmuş görünmektedir. Ermenistan (Kırmanciye) adı da daha çok bu sırada coğrafi bir kavram olarak içerik ve anlam kazanır. Bu kavram sonraki çağların politik koşullarına artarak aykırılık taşısa da, Enc. Of İslam’da söylendiği gibi, Tigran döneminin terminolojisi olarak sonraki asırlarda da korundu.

Ama Tigran döneminde kurulan birlik uzun sürmez ve Selukidler çağındaki bölünme ta Bizans çağına kadar devam eder.

Tigran zamanında belirli bir politik önem kazanan Kırmanciye (Ermenistan) sonraki asırlarda birbirini izleyen rakip dünya güçleri tarafından sık sık müdahale edilen ve sınırları değiştirilen bir “tampon devlet” konumuna itilir. Böylece kendi çevresinde daima büyük ve güçlü komşulara sahip olan Kırmanciye (Ermenistan), Urartular ve Büyük Tigran dönemleri hariç kendi coğrafyasında hemen hiç bir zaman öncü ve lider bir rol oynamamış görünmektedir.

Selukidler sonrasında Kırmanciye (Ermenistan)’de rakip dünya güçleri olarak Akamenidler’in mirasını talep eden Partlar (Arsakiler, Eşkaniler) ile Roma karşı karşıya geldiler. Böylece Kırmanciye (Ermenistan), Selukidler ortadan kalkınca, ilkin Partlar’la Roma, daha sonra da Sasaniler (Zazalar)’le Bizans arasında ikiye bölünmüş kaldı.

 

SONRAKİ DÖNEMLERDE KIRMANCİYE (ERMENİSTAN)’NİN YÖNETSEL YAPISI

Kırmanciye (Ermenistan), Bizans İmparatoru Justinian tarafından M.S. 536 yılında Birinci, İkinci, Üçüncü ve Dördüncü Kırmanciye (Ermenistan)’ler tarzında dört eyalete ve yönetim bölgesine ayrılmıştır. Ülkeyi dört eyalete bölerek bu şekilde adlandıran Justinian olmuştur (Bk. M. Khorenatsi’nin History Of the Armenians kitabının çevirmeni Robert W. Thomson’un notu, a.g.e.,  s. 95).

Moses Khorene, Ermenistan (Kırmanciye)’ın Mez-Haik (Asıl veya Büyük Ermenistan) ve Pokr-Haik (Küçük Ermenistan) olmak üzere iki eşit-olmayan parçasından sözetmektedir. Bunlardan Büyük Kırmanciye (Armenia Major)’nin hudutları batıda Fırat Nehri’nden doğuda Kur Nehri civarına kadar uzanıyor ve bu parça kendi içinde on-beş eyalete ayrılıyordu. Küçük Kırmanciye (Armenia Minor) ise Fırat Nehri ile Kızılırmak’ın kaynakları arasındaki topraklardan oluşuyordu.

Justinian tarafından M.S. 536 yılında yapılan ve bazı değişikliklerle birlikte 591 yılında imparator Maurikios tarafından da benimsenen I., II., III. ve IV. Kırmanciye’ler şeklindeki numaralı bölünüm ile Moses Khorene’nin sözünü ettiği Büyük (Asıl) ve Küçük (Tali) Kırmanciye’ler tarzındaki ikiye bölünüm Arap istilasına kadar yanyana varolmuş görünüyorlar.

Moses Khorene’nin kaydettiği tarzda ikiye bölünüm Araplar tarafından da biliniyordu.  Arap kaynaklarda, örneğin coğrafyacı Yakut’ta, merkezi Hilat (Ahlat) olan bölgeden Arminiya al-kubra (Büyük Kırmanciye), Küçük Kırmanciye’den ise Arminiya al-sughra diye sözedilir ve ikincisinden Tiflis (yani Gürcistan) anlaşılır.

Araplar, Ermenistan (Kırmanciye) terimini, Romalılar ve Bizanslılar’dan farklı ve daha geniş tanımlamış görünüyorlar. Çünkü, tarihleri Kırmanciye (Ermenistan) ile  yakından bağlantılı olan Gürcistan, Arran (modern Kafkasya Azerbaycanı, eski Albania) ve İran Azerbaycan’ı dahil Derbend Gecidi’ne kadar Kur ile Hazar Denizi arasındaki tüm bölgeyi Ermenistan/Kırmanciye kapsamında tarif ediyorlar. Gürcistan ve Arran (Albania)’ı dışarda bırakan Ibn Hawkal ise, Asıl Kırmanciye’yi İç Ermenistan (Arm. Dahiliya) ve Dış Ermenistan (Arm. Hariciya) olmak üzere iki parça şeklinde tanımlar. İç Kırmanciye (İnner Armenia); Dwin (Dabil), Nahçivan ve sonraları Kalikala (Karin, Arzan al-Rum) bölgelerini kapsıyor. Dış Kırmanciye (Outer Armenia) ise, Van Bölgesini (Berkri, Ahlat, Erciş, Wastan, vd) ifade ediyor (Akt. Enc. Of Islam).

Bizanslılar’dan Kırmanciye’nin başta gelen eyaletlerinden oluşan dört Kırmanciye (I-IV) şeklindeki bölünümü ödünç alan Araplar, M.S. 640’lardaki işgali takiben bu eyaletlerin sınırlarını önemli ölçüde değiştirmekle yetinmişler. Arap tarihçi ve coğrafyacılarının yazdıkları arasında ciddi farklılıklar olmakla birlikte Kırmanciye’nin Arap bölünümü Enc. Of Islam’ın Ermenistan Maddesi’ne göre genelde şöyle bir resim sunmaktaydı:

Birinci Ermenistan (Birinci Kırmanciye): Arran (başkenti Barda dahil) ve Şirvan (Kur ve hazar denizi arasındaki bölge).

İkinci Ermenistan (İkinci Kırmanciye): Gürcistan

Üçüncü Ermenistan (Üçüncü Kırmanciye): Orta/Merkezi Ermenistan veya Asıl Ermenistan’dan oluşuyordu ve buna Dabil ve Vaspurakan bölgeleri de ekleniyordu.

Dördüncü Ermenistan (Dördüncü Kırmanciye): Şimşat (Arsamosata), Kalikala (Erzurum), Ahlat ve Erciş ile birlikte Güney-Batı.

Bazen İkinci Kırmanciye atılarak yukardaki dört parçanın üçe düşürüldüğü görülür.

Yukardan beri anlatmaya çalıştığım bölünüm parçaların sayısında ve sınırlarında yapılan değişikliklerin de etkisiyle içinden çıkılması pek kolay olmayan karışık bir manzara arzetmektedir.

Dersim geleneği ve dilindeki  Kırmanciya Vırene, Kırmanciya Dersimi, hatta türkülerde de geçen Welate Cori ve Welate Ceri gibi tabirler yukarıdaki numaralı-numarasız bölünümlerle ilintili olmalıdırlar.

Bir görüşe göre M.S. 591 yılından itibaren görünen Vaspurakan adı Moses Khorene’de Van Gölü doğusundaki toprakları tanımlamak için kullanılır. Vaspuhr sözcüğünden türediği söylenen Vaspurakan, Thomson’un açıklamasına göre, Ermenistan’ın Bizans ve Sasaniler arasında ikiye bölündüğü tarihlerde, Güneydoğu Ermenistan (Kırmanciye)’ın Sasaniler’in elinde kalan parçasıydı. Vaspurakan adının bu manada 8. yüzyıl başından sonra kullanıldığı sanılıyor.

Richard N. Frye, Vaspurakan adını Vaspur ve –akan olarak ayırır ve bu iki öğeden bileşen bir sözcük olarak düşünür. İkinci kısım (-akan), bazen çoğul anlamı da kazandıran sıfatsal bir sonektir. Vaspur ve akan sözcükleri, Frye’nin açıklamasına göre Ermenice değil, Ermenice’ye girmiş İrani kavramlardır. O’na göre Partlar çağında Vispuhr (soylu, prens), Sasaniler zamanında ise Vaspuhr şekilleri mevcuttu. Frye, bu sözcüğün klan, prens, kral evi ve soylu gibi anlamlara sahip vais veya vis kökünden türemiş olabileceğini düşünür ve M.S. 3. yüzyıl sonrasında Vaspuhrakan teriminin soylular anlamı kazandığını tahmin eder. Bu eyalete bu adın kimler tarafından verildiği net değil. Medler veya Akamenidler döneminde var mıydı, bilinemiyor. Strabo, Ermenistan (Kırmanciye) sınırlarını genişleten Artaxias ve Zariadris ikilisinin Medler’den aldıkları topraklar arasında Basorope adlı bir bölge de anar. Frye, bu adın doğrusunun Basporakan olabileceği ihtimaline değinir. O’nun varsayımı doğruysa, bu sözcüğün ilk olarak en azından Strabo’nun zamanından beri kullanıldığı düşünülebilir (Bk. R. N. Frye’nin Tahran Üniversitesi yayınları arasında çıkan Yadnameye İraniye Minorsky içindeki Continuing İranian Influences On Armenian adlı makalesi, 1966).

Ermenice’de Andzevatsik adı verilen bölge Zavazan/Zawazan (Zaza Ermenistanı? Zaza ülkesi?)’dır. Bu bölge Zaza Kırmanciye’si, yani Kırmanciye’nin Zaza parçası olarak tanımlanabilir. M. Khorenatsi’de Andzevatsi hem bir eyalet hem de Ermenistan/Kırmanciye prensliklerinden biri olarak geçer.

El Mesudi (M.S. 943) Zawazan (Zauzan)’dan sözeder ve Cudi Dağı (Khorenatsi’nin haritasına bakılırsa Sim Dağı ile aynı olabilir?)’nın Zawazan’da bulunduğunu kaydeder. Buyid Deylemi hanedanlığının tarihçisi Mıskawaıhi, İngilizce’ye The Eclıpse Of The Abbasıd Calıphate (Abbasi Hilafetinin Çöküşü) adıyla çevrilen eserinde Zawazan adlı coğrafyadan ve M.S. 938 yılında Laşkari’nin Gilani-Deylemi kuvvetleriye Ermeniler arasında Zawazan’da (Thomas Ardsruni’ye göre Hadamakert adlı yerleşmesinde) yeralan bir savaştan sözeder (Bk. a.g.e., IV. cilt, s. 442-448). Zawazan, Yakut (M.S. 1225)’ta, Ermenistan dağları, Hilat (Ahlat), Diyarbekir, Azerbaycan ve Musul arasında yeralan büyük bir ülke olarak tarif edilir (Mesudi ve Yakut’un Zawazan hakkında dedikleri için bk. G. R. Drıver, The Dispersion Of The Kurds In Ancient Times, 1921. Türkçe çevirisi için bk. Dış Kaynaklarda Kırmanclar-Kızılbaşlar ve Zazalar, s. 45-50).

Kırmanciye (Ermenistan)’nin Arap işgali öncesinde ve bu işgali izleyen Arap egemenliği peryodundaki sınırları ve yönetsel bölünümü kabaca böyleydi.

Araplar Kırmanciye (Ermenistan)’yi genelde Azerbaycan ve Mezopotamya (Cizre) ile birlikte halifenin atadığı tek bir yönetici (vali) altına vermişlerdir. Bu vali Dwin’den yönetirdi. Dwin (Dabil), tüm Arap dönemi boyunca başkentti. Arap işgali öncesinde ise bu kentte bir Sasani marzbanı otururdu. Bu marzbanın ordusunun karargahı ise Azerbaycan’daki Erdebil’de veya Maragha’da idi.

Asıl Kırmanciye’nin Arap ortaçağı boyunca Dwin’den sonraki en önemli kentleri Erzurum, Erzincan, Manazkert (Malazgirt), Bitlis, Ahlat, Erciş, Nahçıvan, Ani ve Kars idiler. Araplar’ın üslendiği kent merkezleri Dabil, Erzurum, Barda ve Tiflis idiler. Buralarda güçlü Arap kolonileri mevcuttu. Arap aşiretlerinin yerleşmiş olduğu başka kentler ve bölgeler vardı ayrıca.

Anahatları ve esas bölümleri itibariyle Kırmanciye (Ermenistan)’de durum yukarda özetlediğim gibiydi.

Kırmanciye’deki bu bölünümün kaba bir fotoğrafı ekteki haritalarda görülebilir.

Bir de parçaların herbirinde irili ufaklı beylikler mevcuttu tabi.

Kısacası, kontrolü zor bir coğrafya olan Kırmanciye (Ermenistan)’de merkezi yönetim nadiren görüldü. Genelde tanık olunan resim sayısız prenslikler biçiminde bir varoluştu.

Şimdi de Kırmanciye’deki bu prenslikler hakkında bazı bilgiler vermek zorundayım.

 

 

 

 

Harita 3

I., II., III. ve IV. Ermenistan

Kaynak: A. H. M. Jones, The Later Roman Empıre (284-602), cilt 2

Harita 4

M. S. 5. ve 8. Yüzyıllar arasında Ermenistan ve Kafkasya

Kaynak: The Cambrıdge Medieval History, cilt 4, kısım I

Harita 5

Ermenistan Prenslikleri ve İberya Toprakları

Kaynak: C. Toumanoff, Studies

Harita 6

Moses Khorenatsi’de Ermenistan

Kaynak: Khorenatsi, History Of The Armenians

Harita 7

Doğu ve Batı Ermenistan

Kaynak: Cambrıdge History Of Iran

Harita 8

Küçük ve Büyük Ermenistan

Kaynak: The Cambrıdge Ancient History, cilt 3 (1)

 

 

 

KIRMANCİYE (ERMENİSTAN)’DE DEVLETLER VE HANEDANLAR

Partlar’ı ve Kırmanciye’de Part hakimiyeti dönemini biraz ileride ayrıntılı olarak ele alacağım.

Partiya’da Vologases I (Valarş/Valakş: M.S. 50/51-80) tahta çıktığında iki kardeşinden Pacorus’u Medya kralı olarak, diğer kardeşi Tiridates I’i ise M.S. 53/54 yılında Ermenistan kralı olarak atadı.

Moses Khorene’de Part kralı Vologases (Valakş) I’e Arşak , Ermenistan tahtına oturttuğu kardeşi Tridates I’e ise Valarşak adıyla referans verilir.

Khorenatsi, Ermenistan’da Arsakid (Part) monarşisini  Valarşak  ile başlatıyor.

Partlar döneminde Kırmanciye (Ermenistan)’de çok sayıda prenslik görüyoruz. Ermenistan’da onlarca prenslikten sözeden Khorenatsi, daha önce adını andığım kitabında bunlar hakkında ayrıntılı bilgiler vermekte ve bütün bu prensliklerin Partlar tarafından (Partlar’ın Ermenistan tahtına oturttuğu Valarşak tarafından) oluşturulduğunu, onların döneminden kalma olduklarını öne sürmektedir.

Khorene, Ermenistan kralı atandıktan sonra Valarşak’ın Makedonlar’a karşı yaptığı savaşları ve fetihlerini anlatıyor.

O’nun anlattığına göre, Valarşak, ilkin Azerbaycan ve Orta Ermenistan’dan büyük bir ordu toplar. Bu orduya Bagarat ve O’nun emrindeki savaşçılar, Gelam’ın soyundan gelen göl kenarındakiler, Kenaniler, Sisak ve Kadmos’un soyundan gelenler, Asuryalı Senekerim’in soyundan ünlü savaşçılar (Giniler ve Artsruniler diye anlayın), kısacası Ermenistan’ın yarısı katılmıştır.

Bu ordusuyla ilkin Aras havzalarına ve oradan da Khaltik/Canet (Yukarı Çoruh ile Karadeniz arasındaki bölge) sınırlarına gelen Valarşak, Coloneia adlı yerde Makedonlar’ın ve Makedonlar’la ittifaklarını hâlâ sürdüren Lazica, Pontus, Frigya ve Mazhak (modern Kayseri, Kapadokya çevresi) eyaletlerinin birleşik ordularını kanlı bir savaşın sonunda yenilgiye uğratarak o bölgelerde Makedonlar (Selukidler)’ın hakimiyetine son verir. Böylece Valarşak, tüm bu bölgelerde Partlar’ın egemenliğini kurar. Ardından Ermenistan devletini Part modelinde yeniden örgütler (Bk. M. Khorene, a.g.e., II. kitap, s.111-143).

Valarşak (Trdat)’ın ordusunda Geliler’in de bulunduğu bu orduya katıldıkları söylenen Bagarat ve Gelam adlarından bellidir. İzadi’nin bahsettiği Dılaman prensliği Coloneia savaşı sonrasında kurulmuş olabilir.

Khorene, Valarşak (Val-Arsak)’ın Ermenistan’ı prensliklere bölerek yönettiğine işaret eder ve onun Ermenistan’da kurduğu yönetsel düzeni, oluşturduğu prenslikleri tek tek ve uzunca anlatır. Bu örgütlenmenin M.S. 60 yılından kısa bir süre sonra yapıldığı anlaşılıyor Ama bu prensliklerin tümü Khorene’nin sandığı gibi Partlar döneminden kalma değildir.

Adontz ve Toumanoff’un çalışmaları Ermenistan’daki devletleri ve hanedanları daha iyi tanımamızı sağladı.

Özellikle Toumanoff’un çalışması Ermenistan’daki hanedanlıkları kronolojik yönden ve orijinleri bakımından tasnif etmemizi imkanlı kılmaktadır.

Orijin yönünden bu hanedanlıklar veya evler, Hitit, Med-Manna, Urartu (Haykid?), Orontid ve Part orijinliler şeklinde gruplandırılabilir. Kronolojik bakımdan ise onları Hitit, Urartu, Orontid, Artaxiad, Part ve Sasani çağlarına dayananlar şeklinde bir tasnife tabi tutmak mümkündür.

Aşağıda yanlış şekilde tümünün Valarşak tarafından oluşturulduğunu iddia ettiği bu prenslikler ve örgütlenme modeli hakkında önce kendi ağzından Khorene’nin dediklerinin bir özetini ve ek olarak bazı yorumları ve kendi görüşlerimi veriyorum.

 

Bagratuni Prensliği

“Makedonlar’la savaş sona erince Ermenistan kralı Part Valarşak, bir Yahudi olan Bagarat’ı Ermenice konuşan bölgelerin ve batıdaki 11 bin adamın prensi (Arsakidler’in prensi) yaptı ve onun ailesinden gelenlere Bagratuni adını verdi. Ermenistan’da büyük bir prenslikti bu” (Khorene, a.g.y., s. 133).

Thomson’un notuna göre, Vahan Mamikonyan isyanı sırasında Sahak Bagratuni adlı biri Ermenistan marzbanı idi. Vahan Mamikonyan isyanı 482 yılında yer aldı.

Ben Bagratlar’ın Gil (Gel) orijinli olduklarını düşünüyorum ve daha önce sözünü ettiğim gibi Ermeni geleneğinin de bu görüşü doğruladığına inanıyorum. Dersim’deki Pakra adı Bagarat adının bir şeklidir.

Toumanoff, bu evin Orontidler’den çıkma bir kol olduğunu söyler ve daha Orontidler’in Ermenistan  yönetimi zamanında bilindiklerine işaret eder. Tüm Orontidler’in ortak geleneği güneş tanrısı Angl’ın soyundan geldikleriydi. Bagratlar da Angl orijinliydiler. Ermenistan’ın Hristiyanlığa döndüğü 4. Yüzyıl başında Bagratlar’ı Bayburt kalesi de dahil Syspiritis’te yönetirken görmekteyiz. Gordyene’deki Tmorik (Tamoritis) de onların yönetimindeydi. Bagratlar orijinde evin efendisi anlamlı olan Aspet ünvanı taşırlardı. Onların irsi ünvanları olan Aspetuni kavramı buradan gelmektedir. Bu evin bilinebilen en ilk üyesi M.Ö. 83-69 yılları arasında Büyük Tigran’ın Suriye valisi olan Bagadates’tir. Toumanoff’a göre onların Aspetuni adını almaları ve onlara yakıştırılan İbrani orijinlilik görev yaptıkları bu coğrafyadan ileri gelebilir. M.S. 2. Yüzyılda Gürcistan’a göçtüğü anlaşılan Bagratlar’ın bir kolu 5. Yüzyıla dek burada yönetici konumlar işgal eder.

7. ve 9. Yüzyıllar arasında Bagrat evinden 12 isim Ermenistan Baş Prensi olmuşlardır. Bagratlar Arap peryodunda 771-72 isyanına katıldıktan sonra ve kısmen bu nedenle Tamoritis, Kogovit ve Vaspurakan üzerindeki kontrollerini geçici olarak yitirir ve bu rolü Artsruniler’e kaptırırlar. 428 yılında Ermenistan monarşisi yıkıldıktan çok sonra, Bagrat evinin 771-72 isyanında öldürülen Smbat VII’nin soyundan gelen yaşlı bir kolu 885 yılında Aşot V Bagratuni ile başlayarak Ermeni Krallığı ünvanını alır ve böylece 428 yılı sonrasında ilk kez yeni bir Ermenistan monarşisi oluşur (Bk. Toumanoff, a.g.e).

Toumanoff da dahil bütün Ermeni yazarlarının ‘Ermeni’ olarak nitelediği bu monarşi bence Geliler’le ilişkiliydi.

 

Pontus, Mazhak ve Diğer

“Daha sonra Valarşak Ermenistan’ın batı ve kuzeyindeki Pontus, Mazhak ve Eğeria (aşağı Çoruh üzerindedir, çev.)’yı örgütledi. Ardından Gürcistan sınırındaki Tayk ve Parkhav’a döndü. Kafkas Dağı civarında yaşayan barbar yabancı ırkları (çevirene göre Bulgarlar kastedilir burda) eşkiyalığı bırakmaya mecbur etti , onları Tayk bölgesindeki Kol’da topladı ve vergiye bağladı. Sonra Nisibis (Nusaybin?)’e döndü” (Khorene, a.g.e).

 

Khorkhoruni Prensliği

“Valarşak, Khor Haykazn ailesinin (çevirene göre Khorkhoruni’lerdir bunlar) soyundan gelenleri de bir prensliğe dönüştürdü ve başına Malkhaz’ı atadı.”

(Khorene, a.g.e., s. 137).

Toumanoff’a göre Khorkhoruni evi Hurriler’in bir kalıntısıydı ve prensleri Malkhaz ünvanı taşırdı. Arap peryodunda silinen bu ev Ermeni geleneğinde Hayk orijinli görülmektedir (Toumanoff, a.g.e., s. 208-209).

 

Varazhnuni Evi

“Sarayın av işlerinin başına Gelam’ın torunu Garnik’in soyundan Dat adında bir adam kondu. İyi bir avcı olan bu adamın oğlu Varzh’a Hrazdan Nehri yanındaki köyler verildi ve onun adından hareketle daha sonraları (Valarşak’ın torunu Artaşes döneminde) bu eve Varzh veya Varazh dendi. Varazhnuni evi ve adı bu adamdan gelmedir” (Khorene, a.g.y).

Bence bu evin Gil (Gelam) orijinli olduğu M. Khorene’de zaten söylenmektedir.

Ama Ermeni geleneği Ayrarat eyaletinde (Sevan Gölü batısındaki Hrazdan vadisinde) aynı adı taşıyan kantonu yöneten bu evin Hayk orijinli olduğunu söylemektedir (Bk. Toumanoff, a.g.e., s. 222).

 

Gabal ve Abel Prenslikleri

“Gabel ve  Abel adlı kişilere/ailelere köyler verildi. Onların prenslikleri Gabeli ve Abeli adlarını taşırlar” (Khorene, a.g.y).

Khorene’nin Hayk orijinli olduklarını söylediği bu evlerin ve prensliklerin ikisi de Toumanoff’a göre Kamsarakan Evi’nin alt-kolları idiler. Kamsarakanlar’ın Hayk’la bir ilişkilerinin olmadığı, onların Part/Arsaklı soyundan oldukları iyi bilinen bir şey. Toumanoff’a göre Bizans imparatoru Romanus I Lecaperus (920-44) Gabel evinden olabilir.

 

Artsruni ve Gnuni Prenslikleri

“Valarşak, Artsruniler’i ve Gin adlı kişiyi/evi de birer prenslik yaptı.

Artsruniler ve Gnuniler, Asuri kralı Senekerim’in soyundan gelirler. Asurya kralı Senekerim’in oğulları Adramelek ve Sanasar, babaları Senekerim’i öldürüp bize (Ermenistan’a) sığınmışlardı. Bizim atalarımızdan Skayordi, bu iki kardeşten Sanasar’ı Ermenistan’ın güney-batısına, yani Asurya sınırlarına yakın bir yere yerleştirmişti. Sanasır’ın soyu/sülalesi çoğaldı ve Sim adlı dağı doldurdular (Hübschmann, Sim Dağı’nın Sasun’da bir dağ olduğunu yazar. Hübschmann, A. O. N.’den akt. Thomson, dipnot, s. 112).

Ermenistan kralı Valarşak, Sanasar Evi’nden (Sanasar’ın soyundan) gelenlerin içinden en güçlüsü olan ve Ermeni krallarına hizmet eden Sharashan’ı (bir yerde Şaraşan yerine Ardamozan der Khorene. S.C) o bölgelerin, yani Asurya sınırlarında ve Dicle nehri havzası üzerinde bulunan güney-batının büyük bdeaşkh’ı ve yöneticisi olarak görevlendirdi. Ardzn’ı ve çevresindeki bölgeyi, Toros Dağı (Sim Dağı)’nı ve tüm Kleisurae’yi eyaletler olarak Sanasar Evi’nden gelen Sharashan’a verdi. Aynı bölgenin güney-doğusunda yerleşik olan bu Ardamozan’ın (Sanasar?) soyundan gelenlere tarihçiler Artsruniler ve Gnuniler demektedirler.

(Moses Khorene’de Sim Dağı, Toros’la aynıdır gibi. Thomson’un açıklamasına göre, Ardzn, Van Gölü’nün güneybatısıdır. Kleisurae ise, Bitlis geçidi veya geçitleridir).

Artsruni adı aslında artsui-uni olmalı. Gnuni adının orijini konusunda Hadamakert’te anlatılan rivayet saçmadır. Gnuni adı gerçekte gini-uni şeklinde düşünülmelidir. Gin, saray için güzel şaraplar hazırlayan kişiye deniliyordu. Valarşak, çok hoşnut olduğu Gin adı verilen bu kişiyi de prens yaptı” (M. Khorene, a.g.y., s. 138).

Thomson, Moses’in Artsruni adının etimolojisini artsiw (eagles) sözcüğünden çıkartmasını hayali bulur ve –uni sonekinin ise Ermenice’de aile adları için çok yaygın kullanılan bir takı olduğuna işaret eder.

Ben burda sözü edilen Gnuni/Gini adının bugün Demenan aşiretinin bir kabilesi gibi görünen Dersim’deki Giniler’in ve onların adını taşıyan Gini köyünün adıyla kesinlikle aynı olduğunu düşünüyorum. Ayrıca Sarız ve çevresinde Zazaca’ya Ginice dendiğini de hatırlatmak istiyorum.

Özetle, Ermeni olarak bilinen ve Asuri orijinli oldukları rivayet edilen Gini (Gnuni)’ler ve onların Vaspurakan eyaletindeki prenslikleri de, Artsruniler ve Artsruni prensliği de benim görüşüme göre Zaza (Geli) idiler.

Artsruni, Gnuni ve Arzanene evleri hep birlikte pagan dönem geleneğinde Orontidler’in birer kolu ve Angl-soylu olarak görülürler. Hristiyanlık-sonrasında bu geleneği bırakıp Asurya kralı Senekerim’in oğullarının soyundan geldiklerini iddia ettiler.

Toumanoff’un verdiği bilgilere göre 771-72 isyanından sonra Gnuniler kendi devletlerini Arap Uthman ve Kays aşiretlerine kaptırdılar ve bu isyanı takiben önce Tayk’ın güneyindeki Bagratid prensliğine, oradan da Bizans topraklarına göçtüler. Bu evden Mezezius I Gnuni 518-48 yılları arasında Sasaniler tarafından Ermenistan valisi olarak atanmıştı. Bizans imparatoru Leo V (813-20) Gnuni evindendir (Bk. Toumanoff, a.g.e).

Artsruni evinin ayrıntılı tarihi bu evden biri olan Thomas Artsruni tarafından yazılmış bulunuyor.

 

Spanduni ve Havuni Evleri

“Spanduni ve Havuni (Havenuni)’lere de Valarşak tarafından görevler verildi. Havuni aile adı Haw (kuş, cock anlamlı) kelimesinden gelir” (Khorene, a.g.e).

Ayrarat’ta aynı adlı kantonları yöneten Havenuniler ve Spanduniler, Toumanoff’a göre, Abel, Gabel ve Dziunakan evleri gibi Kamsarakan evinin askeri-silahlı birer kolu idiler. Adontz, Spanduni adının Kamsarakanlar’ın aile ünvanı Spandarat sözcüğünden gelebileceğini söylemektedir.

 

Dziwnakan Evi

“Kralın akrabaları olarak tanımlanan Dziwnakan’lara (adları kar anlamlı Dziwn’den gelir) sarayda muhafızlık görevi ve Ostan adı verildi. Valarşak, onların başına kumandan olarak Hayr’ı atadı. Hayr, Azerbaycan’dan Chuaş ve Nahçıvan’a kadarki bölgenin prensi de yapıldı” (Khorene, a.g.e).

Ostan; saray toprağı, saray kenti demektir (Bk. Hübschmann, Grammatik). Chuaş, Vaspurakan’da bir bölgedir. Nahçıvan ise, Aras üzerinde bir kent ve eyalettir.

 

Muratsean (Marats’ik, Medler)

“Şimdi Muratsean  denenler Med kralı Azhdahak’ın soyundan gelenlerdi. Onlar kendi ailelerinin prenslerini Muratsean diye değil, fakat Marats’ik (sözcüğün bu formu Medler demektir, çev) diye adlandırırlar.Valarşak’ın Ermenistan krallığında hiyerarşide kral Valarşak’tan sonra ikinci sırada geliyorlardı. Valarşak, Maratsikler (Medler)’in lordu Muratsean’e  Medya’dan getirtilmiş esirlerin yaşadığı tüm köyleri prenslik olarak verdi” (Khorene, a.g.y., s. 139).

Thomson’un notuna göre, Moses Khorene’nin zamanında, yani M.S. 8./9. Yüzyılda Murats’ean ailesi/evi soyca tükenmişti. Toumanoff, bu evi Arsaklı peryodu öncesinde kayıplara karışan bir ırk olarak tanımlar (a.g.e., s. 224).

Moses Khorene, kitabının başka bir yerinde Cyrus’la ittifak halinde Med kralı Azdahak’ı yenilgiye uğrattığı ve öldürdüğünü söylediği Ermenistan kralı Tigran’ın bu savaşta içlerinde Azdahak’ın ilk karısı Anoyş ile Azdahak’ın soyundan pekçok prens ve prensesin de bulunduğu 10 binden çok kişiyi esir edip Golt’n bölgesi sınırlarına kadarki yerlere yerleştirdiğini yazmaktadır. Bu esirlerin yerleştirildiği yerleri, Tambat, Oskiolay, Dazhgoynk, Vranjunik de dahil nehrin havzalarındaki topraklar, Nahçıvan kalesine ve bu kalenin karşılarına kadarki yerler, nehrin öte yakasındaki Julay, Khram, Khorşakunik kentleri ve başkenti Azhdanakan olan tüm ova olarak saymaktadır.

Bu yerler için ekteki hariya bakınız.

Az yukarda Partlar çağında Valarşak tarafından prenslik olarak Murats’ean’e verildiği söylenen yerler buralardır. Khorene’nin anlatımına göre bu topraklar Azhdahak’ın soyundan gelenlerce tutulmuştu. Azhdahak, Ermenice’de  dragon, Azhdahak soyu da dragon soyu demektir (Bk. a.g.e., s. 119-23).

Azdahak adının bir şekli olduğu anlaşılan Azdan-akan formu, Azdahak ve Yezdan adlarının aynı olabileceğini akla getirmektedir.

Toumanoff, Murac’an evini Kaspi-o-Med olarak tanımlar (a.g.e., s. 224).

 

Sisak ve Kadmos Evleri

“Sisak ve Cadmos ırklarından gelen iki prens Valarşak tarafından doğuda Ermenice konuşulan bölgelerin sınırında askeri valiler olarak atandılar” (Khorene, a.g.e).

Kadmos evinin atası Kadmos, şecerede erken ve efsanevi Haykidler’den biri olarak görünür. Toumanoff, bu adın Yunan mitolojisindeki Cadmus ile benzerliğini bir tesadüfe yorumlar. Manandyan Kadmos adını Urartu ile ilişkilendirirken, Adontz ise Kadmos’u Corduene’nin isim babası olarak düşünmektedir.

 

Sisak (Alu) ve Aran’ın Prenslikleri

Moses Khorene kitabının daha önceki bir yerinde şunları söyler: “Gelam (Gel) kendi topraklarının çoğunu oğlu Sisak’a bıraktı. Burası Sisak’ın adıyla Siunik diye bilinen bölgedir. İranlılar bu bölgenin adını daha tam şekliyle Sisakan olarak söylerler” (Khorene, a.g.e).

Burada ise bu konuda bazı ek ve enteresan bilgiler vermektedir: “Valarşak, kuzey-doğudaki Aran (Albania) bölgesinde de bir yönetim teşkil etti. Bu bölge Sisak’ın Aşireti (Sisak Aşireti) tarafından miras alınmıştı. Halk, Sisak’ı ve aşiretini Alu olarak adlandırır. Bu nedenle Aran (Kafkas Albaniası) adlı bölgeye Aluank (yani Albania) adı da verilir” (Khorene, a.g.e).

Moses’e göre Alu ve Aran adları kişi adıdırlar. Alu adı ona göre yumuşak (tender) anlamlıdır. Thomson’a göre hayali bir etimolojidir bu.

Aran adlı adam, Moses’e göre, Alu’nun soyundandır. Part Valarşak, önde gelen, ünlü ve yiğit biri olan Aran’ı bu adı taşıyan bölgede askeri vali yapar. Uti, Gardman, Tsowdek ve Gargar adlı evler ve prenslikler, Moses’e göre, Aran adlı kişinin soyundan gelmedirler. Aran’ın toprakları Gürcistan (Gugark)’ın bazı kesimlerini de içeriyor.

Böylece sayılan tüm bu prenslikler/aşiretler aynı milliyete ait görünürler.

Uti, Kur nehri ile Sevan Gölü (Gelam/Gel Gölü) arasında bir eyalettir. Gardman, Uti eyaletinde bir bölgedir. Tsowdek ise, Thomson’un notuna göre, güneybatı Ermenistan’da Dicle batısında bir yerdir. Thomson’un aktardığına göre, Eremyan, Tsowdek’in Sevan Gölü’nün güneydoğu kıyısındaki Sawdik olduğunu düşünmektedir. Toumanoff ise, Moses’in Tsowdek evini Albania ile ilişkilendirirken karıştırdığı görüşündedir.

Özetle, Moses’in aktardığı gelenekte Sisak/Alu denen ırk ya da aşiret Gel (Gelam)’in soyundandır. Sisak/Alu ise; Aran, Uti, Gardman, Tsowdek ve Gargar’ın cedleridir. (Khorene, a.g.y., s. 140).

Alu adı bana Alanlar’ı, onun soyundan olduğu söylenen Aran’ın adı ise Areyliler (Areyiz)’i hatırlatıyor. Dersim dilinde Alanlar’a tamıtamına Alu derler. Khorene’nin anlattığı rivayet Alan ve Sisak aşiretlerinin bir ve aynı olup Gel orijinli olduklarına işaret etmektedir.

M.S. 276 yılında, Roma imparatoru Aurelian döneminde Pontus, Kapadokya, Klikya ve Galata’nın Alanlar tarafından istila edildiği bilinen bir olay. Kendileriyle görüşen Aurelian, onları İran’a dönmeye bir şekilde ikna eder. Ama bu imparator ölünce Alanlar aynı bölgelere bir kez daha girerler. Bu sefer de imparator Tacitus görüşür onlarla ve o da Alanlar’ı ikna etmiş görünüyor. Çünkü Alanlar, aldıkları esirler ve yağma ile birlikte Phasis ötesindeki çöllerine (Kimmer Bosporus’una) geri çekilirler. The Decline And Fall Of The Roman Empıre adlı eserinde bazı kaynakların M.S. 276 yılındaki bu Alan istilasını İskitler’in istilası olarak tanımladığına işaret eden Gibon, Probus’un Hayatı adlı esere dayanarak İskit denen bu istilacıların Alanlar olduğunu söyler.

Böylece İskit stoktan bir halk olan Alanlar’ın tarihsel kaynaklarda İskit (Saka, Askuza) diye de bilindikleri anlaşılıyor. Bu nedenle de Moses Khorene’nin aktardığı gelenekte Sisak ve Alu aşiretlerinin bir ve aynı aşiret olduklarının söylenmesi bana doğru gibi görünüyor. Bilindiği gibi Sisak (Si-Sak) adı İskit/Saka adıyla ilintilidir. Bazı kaynaklar Alanlar’ı, Jazyge (Yazıgi, belki Zazik?), Roxolani, Gaeti, Dacian ve Bastarniler’le birlikte Sarmatlar grubu olarak tanımlarlar.

Part-Roma çağına ilişkin başlıca kaynaklardan biri olan Erbil (Arbela) Kronikleri’ne göre Alanlar M.S. 134 yılında  20 bin mevcutlu bir orduyla Partiya’yı da istila etmişlerdir.

Alan-Dersim bağlantısına Dersim içinde veya çevresinde yönettikleri anlaşılan bazı Arsakid (Part) krallarının anne tarafından Alan kralının kızı Sat’inik’ten gelmiş olmaları nedeniyle de az ilerde değinme fırsatı bulacağım.

Toumanoff’un da dikkat çektiği gibi Siunia eyaleti prensleri gelenekte Hayk evinden sayılmaktadırlar. Onlardan Vasak I, 442-51 yılları arasında Sasaniler’in Ermenistan valisiydi. Gardman-Albania evi bu hanedanlığın bir koluydu. Gardmanlar evi gelenekte Hayk orijinlidir.

Siunia (Siwnik) adının İran orijinli bir sözcük olan Sisakan şekli ilk kez 6. Yüzyılda bir Süryanice kaynakta görünür.

1200 ile 1450’ler arasında Siunia (Sisakan) eyaleti Mamakanlar’ın bir kolu olan Orbeliyanlar’dan Liparitler tarafından yönetildi (Bk. Toumanoff, a.g.e., s. 214).

 

Gugark Prensleri (Gugarats’ik Evi)

“Bu aileye Kafkas dağlarının karşısındaki bölge verildi. Bu aile Darius’un satrapı İberyalı Mihrdat’ın soyundan gelmeydi. Onları bu bölgeye İskender yerleştirmişti” (Khorene, a.g.e., s. 147).

Thomson, Gugark’ın Gürcistan olduğunu not etmektedir.

 

Orduni Prensliği

“Valarşak, bu prensliği Basean vadisinde kurdurdu. Orduni’ler Hayk’ın soyundandırlar” (Khorene, a.g.e).

Gelenekte Hayk orijinli görülen bu ev, Toumanoff’a göre, Urartu saray evindendir. Aynı yazara göre gelenekteki Hayk orijinlilik de zaten Urartu orijinli olmayı ifade etmektedir. Orduni prensliği modern Pasin’e denk düşerdi (Bk. Toumanoff, a.g.e).

 

Angle Evi ve Prensliği

“Valarşak, batının yöneticisi olarak Hayk’ın torunu Pask’am’ın soyundan gelme Turk adlı bir adamı atadı. Turk adlı bu adama kocaman fiziği, güçlü ve çok çirkin olması nedeniyle Angl adı veriliyordu.  Angl, an-gel (güzel-olmayan, çirkin) sözcüğünden gelir. İranlılar, Rustem Sagdjik’in 120 filin gücüne sahip olduğunu söylerler. Ama Angl, ona ilişkin şarkılara bakılırsa, Samson, Heracles ve Rustem’den daha güçlüdür.Valarşak, bu adamın ailesini Angle Evi olarak adlandırdı” (Khorene, a.g.e., s. 141).

Angl evi, güneybatı Ermenistan’da idi. Thomson, Khorene’nin Angl adının etimolojisi hakkında dediklerini haklı olarak uyduruk ve hayali bulur ve Angl’ın aslında Ermenistan’da bir pagan Ermeni tanrısının/kültünün adı olduğuna işaret ederek, onun Nergal’e karşılık düştüğüne değinir. Turk/Tork’un ise gerçekte Anadolu’nun bereket/verim tanrısı Tarku olduğunu not eder (s. 141).

Khorene’nin Angl adının anlamı hakkında yaptığı açıklama bence de  yanlıştır. Ama bu adın an ve gel  öğelerinden bileştiğine ilişkin görüşü bana doğru görünmektedir. Çünkü Angl adının da Gel etnik adıyla ilişkili olduğuna inanıyorum. Bu adın Eğil ve Eğin şekli altında yer adı olarak da halen yaşadığına tanık olmaktayız.

 

Tsop’k Prensliği

“Valarşak, Angl evinden sonra, Dördüncü Ermenistan adı verilen yerde büyük Tsop’k prensliğini oluşturdu” (Khorene, a.g.e).

Bu adın Sophene prensliğinin Ermenice adı olduğuna daha önce değinmiş ve Sofene hakkında yeterince açıklama yapmıştım.

 

Apahunik, Manavazean ve Bznunik Prenslikleri

“Bu prenslikler de Valarşak tarafından yine Hayk’ın soyundan gelenlerden kuruldu” (Khorene, a.g.e).

Ermeni tarih geleneğine göre Orduni, Apahuni, Manavazan ve Bznuni evlerinin hepsi Haykid (yani Urartu) orijinlidirler. Bunların bir bölümünün Urartu saray evinden oldukları sanılıyor (Bk. Toumanoff, a.g.e., s. 218).

 

Slkunik’ler ve Mandakunik’ler

“Cesur biri olan Slak, dağları tutmakla ve yabani keçileri avlamakla görevlendirildi. Slak’ın adıyla Slkunik’ler adı verilen bu evin Hayk’ın soyundan mı, yoksa antik rivayetlerde Hayk’tan önce bu ülkede yaşadıkları söylenenlerden mi olduğunu bilmiyoruz.

Valarşak, aynı veya benzer bir göreve Miandak adlı bir adamı daha atadı. Bu adamın soyundan gelenlere de onun adından hareketle Mandakunik’ler deniliyordu” (Khorene, a.g.y., s. 142).

Slak sözcüğünün, iğne, ok, keskin, meraklı gibi anlamlara geldiğini not eden Thomson, Khorene’nin kitabına yazdığı önsözde, Moses Khorene’nin anti-Mamikonyan olduğunu ve bu nedenle de Mamakanlar’ın adını Mandakuni olarak değiştirdiğini söylemektedir. Thomson’un ne demek istediğini tam olarak anlamış değilim. O’nun dediklerini doğru anladıysam, burdaki Mandakuni adının Mamikonlar (Mamakanlar)’a referans olduğunu düşünmek gerekir. Ama bu noktada kuşkularım var.

Mandakuni adı Mendıkan aşiret adında yaşıyor olabilir.

Mandakuni evinin Ermenistan’da Manna (Manda) hanedanlarından gelme bir koloni olduklarını söyleyen Toumanoff, Hitit yazıtlarında Mannalar (Mandalar)’la Sala’ların birbirlerine komşu halklar olarak gösterildiğine işaret ederek, Ermeni kaynaklarda yine birbirine komşu olan Mandakuniler ve Slkuniler’in onlarla aynı olduklarını yazmaktadır. O’na göre Slkuni evinin Sala ünvanı onların Hitit kayıtlarında geçen Sala halkının uzantıları olduklarını göstermektedir (a.g.e., s. 212-15).

Toumanoff ve Thomson’un söyledikleri Manda, Manna ve Mamakan gibi adların bir ve aynı halka işaret ettikleri yönündedir.

 

Vahuni’ler

“Valarşak, tapınakların yönetimini ve rahiplik görevini Vahagn’ın soyundan gelenler arasında gönüllü olanlara verdi. Bunlar Vahuni adıyla önde gelen prenslikler arasında yer aldılar. Vahuni evinin prensliği Aştişat idi” (Khorene, a.g.e).

Aştişat (Surp Sahak), Muş bölgesindeydi. Kirzioğlu bu sözcüğün Aşte (Aştarte)-Şadı, yani Aşte Sevinci anlamına geldiğini yazmaktadır (Bk. Kirzioğlu, Kars Tarihi, s. 430).

Toumanoff, geleneğin Haykid Vahagn’ın (Kırmanciye paganizminin Herkül’ü) soyundan geldiklerini söylediği Vahuniler’in Orontid orijinli olabileceklerine işaret etmektedir. Taron’un kutsal kenti ve Vahan kültünün merkezi Aştişat’ta Hristiyanlık öncesinde bir Vahagn tapınağı vardı. Aştişat, Vahevuniler’den yüksek papazların yönettiği bir tapınak-devletti. Ermenistan Hristiyanlığa dönünce bu tapınak ve Aştişat devleti Gregoridler’e geçti (Bk. Toumanoff, a.g.e).

 

Araven ve Zarehavan Evleri

“Valarşak, bu aileleri ilk kralların soyundan olanlar arasından seçti ve bu aynı adları taşıyan kentlerde prenslikler olarak organize etti” (Bk. Khorene, a.g.e., s. 142-3).

Aravenler gelenekte Haykid orijinli ve Orontidler çizgisinden sayılmaktadırlar. Zarevanlar’ın yönettiği kantonlardan biri Her idi. Gelenekte Hayk’ın soyundan gösterilen Zarehavanlar Toumanoff’a göre Araven ve Vahevuniler’le birlikte Orontid orijinli ve Artsruniler’in bir alt-bölümü olmalılar (Bk. Toumanoff, a.g.e).

Mokats’i Prensliği

“Valarşak, Mokats’i bölgesinden yine Mokats’i adını taşıyan bir adama Mokats’i Prensliği’ni kurdurdu” (Khorene, a.g.e., s. 143).

Mokk Eyaleti, Van Gölü’nün güneyindedir (Bk. Hübschmann, A. O. N., akt. Thomson, s. 143).

 

Korduats’i, Andzevats’i ve Akeats’i Eyaletleri ve Prenslikleri

“Valarşak, bu adları taşıyan eyaletlerde aynı adları taşıyan prenslikler oluşturdu” (Khorene, a.g.e., s. 143).

Mokk eyaleti, Van Gölü’nün hemen güneyinde bulunuyordu. Korduk eyaleti daha güneydeydi. Andzevatsik ve Akeatsik ise Van Gölü’nün güneydoğusunda idiler (Bk. Thomson, Hübschmann ve Toumanoff’un açıklamaları).

Corduene prensliği Gordyene’de idi. Toumanoff’a göre Ermenice’de Korduk, Süryanice’de Bet Qardu olarak bilinen eyalet veya prensliktir bu.

Moses Khorene’deki Korduk (Korduatsi) adı, açık ki Korduk Evi (Kürtler)’ne ve Kürdistan Eyaleti (Kordu Eyaleti)’ne referanstır. Buna göre Kürtler ve ülkeleri de hayli eskiden beri Kırmanciye (Ermenistan) sınırları içinde görülmüşlerdir. Andzevatsik, Zawazan olarak da bilinen eyalettir. Toumanoff, onların Mahkert’in eski Med-Karduk prenslerinin bir kolu olabilecekleri ihtimaline işaret eder. Toumanoff’ta Med-Karduk yazım şekli Medler’le Karduklar arasında özdeşliği ifade eder.

 

Rshtuni ve Goltnetsi Eyaletleri ve Prenslikleri

“Rshtuni ve Golt’nets’i evlerinin Sisakan Evi’nin gerçek kolları olduklarını öğrendim. Bu prensliklerin o adamların adlarını mı aldığı, yoksa o eyaletlerin adlarıyla mı çağrıldıklarını bilmiyorum” (Khorene, a.g.e., s. 143).

Rshtunik’ler, Van Gölü’nün güney kıyısında idiler. Golt’n ise kuzeydoğuda Aras üzerindeydi. Bu bölgeler ve aileler için Thomson’un açıklamalarının yanısıra Hübschmann ve Toumanoff’a bakılmalıdır.

Moses’in aktardığı geleneğe göre Sisak (Alu), Gelam (Gel)’ın oğluydu, yani Gelami idi. Sisakan (Siunik) eyaleti onundu. Aran da onun soyundandı. Uti, Gardman, Tsowdek ve Gargar adlı aileler ve hanedanlar da Aran’ın soyundan idiler. Burada Rshtunikler’le Goltnetsiler’in de Sisakanlar’ın birer şubesi oldukları söylenmektedir.

Gelenekteki tüm veriler birleştirildiğinde ortaya çıkan manzara Gel milliyetinin hakim veya ana öğe olduğudur.

Geleneğin Haykid orijinli gösterdiği Rshtuni’lerin adları Toumanoff’a göre Urartu krallarından Rusa (Rusha) ile bağlantılarına işaret eder. Onların prensliği Urartu başkentini de içeriyordu. Arap peryodunda prensliklerini yitiren bu evin Urartu kraliyet evinden geldikleri sanılıyor (Bk. Toumanoff, a.g.e., s. 213).

Rshtuni ve Rusa adları ile Dersim’in Rutan aşiretinin adı arasında da dikkate değer bir benzerlik var.

 

Amatunik Prensliği

“Bazı İranlılar (Persler) Amatuni’leri onların atalarının adlarından dolayı Manuean diye çağırırlar. Amatunik ailesinin Ermenistan’a Aryanlar’ın ülkesinin doğu bölgelerinden geldiği söylenir. Manue adlı bir atadan gelmedirler. Manue’nin Samson adında güçlü bir oğlu vardı. Fakat Amatunik ailesi orijin olarak Yahudi’dir.

Amatunik ailesi, ilk Part kralı Arşak tarafından Aryanlar’ın ülkesinde Hamadan bölgelerinde yerleştirilmiş ve kendilerine onurlu bir pozisyon verilmiştir. Buraya neden geldiklerini bilmiyoruz. Herneyse, Artaşes köyler ve mülkler vererek onları onurlandırır ve Amatuniler (yani yabancılar olmakla) diye çağrılırlar”

(Bk. Khorene, a.g.e., s. 199-200).

Khorene’nin dedikleri bunlar.

Med Astyages soyundan ve/veya Yahudi orijinden geldikleri söylenen bu prensliğin Artaz evinden olduğuna işaret eden Toumanff, Amatuni prenslerinin Kaspi-o-Med veya Manna orijinli olduklarını yazmaktadır. Maku kenti bu prensliğe aitti. 772’de Araplar tarafından tasfiye edilen Amatuniler, değişik adlar altında başka yerlerde varlıklarını sürdürdüler (Bk. Toumanoff, a.g.e., s. 197).

Thomson, M. Khorene’nin burada Mannaean’ları Yahudi kahramanla (Samson’un babası Manue ile) karıştırmış olabileceği ve Amatuniler’in Yahudi orijinli olduğunu da bu karıştırmadan dolayı öne sürebileceği ihtimaline değinir. Ayrıca, Persçe’de Amat sözcüğünün geldi demek olduğuna işaret eder. Thomson; Amatuni ailesinin Med-Manna hanedanlıklarının bölgelerinden geldiğini söyleyen Toumanoff’un görüşlerine değinir. Neusner (Numen 1966) ise, O’nun aktardığına göre, Amatuniler’in Adiabene’nin Monobazes evi ile aynı olduklarını söylemekte, Manue=Manavaz=Monobazes özdeşliği kurmaktadır. Hübschmann ise Grammatic adlı eserinde Manavaz ve Monobazes ailelerinin aynı oldukları görüşünü öne sürmektedir (Bk. Thomson’un notu, s. 199).

Moses Khorene’nin değnidiği ve neredeyse tümünün kuruluşunu Valarşak’a malettiği evler/aşiretler ve prenslikler özetle bunlardır.

Aslında daha başka evler ve prenslikler de vardı o sıra. Örneğin bunlardan biri Mardastan idi. Mardlar’ın Ermenistan’da daha Orontid Monarşisi çağında varoldukları Xenophon’un Anabasis’inde kayda geçirilmiş bulunuyor. Onbinlerin geri çekilişi sırasında Ermenistan ordusunda Mard paralı askerleri de bulunuyordu.

Ermenistan’da Mardlar’ın varlığına ilişkin bir diğer kayıt M.S. 56 (veya 68?) yılında Lucullus’un halefi general Domitius Corbula’nın Ermenistan’a girerek müdahale edişi sıralarına aittir. Bu müdahale Roma-Part savaşlarına neden oldu. Artaxata (Artaşata)’yı yıktıktan sonra Taron’a geri çekilişi sırasında Corbula’nın ordusu Mardlar’ın topraklarından geçmek zorunda kalır ve o tarihlerde hâlâ eşkiyalıkla geçindikleri söylenen Mardlar’ın saldırısına uğrar, ama direnişle karşılaşan Mardlar geri dağlara çekilirler.

Adontz da, general Corbulo’nun geri çekilişi sırasında Mardlar’la çatışması olayından hareketle, Mardlar’ın daha o tarihte Ermenistan’ın sonraları Mardastan (Ermenice’de Mardoç-k) adı verilen topraklarında olduklarına işaret etmekte ve Ermenistan’ın etnik olarak en az Albania kadar çeşitli olduğunu, ülkede birliğin kendisini ilkin Malxazlar/Malkhazlar (Van Gölü kuzeybatısında oturdukları söylenen Khorkhoruni evinin ünvanı), Aspetler, Mardpetler, Mamaklar, Ter’ler vs gibi ana etnik gruplar etrafında ve bunlar arasındaki farklılık ekseninde göstermiş olduğunun kabul edilmesi gerektiğini vurgular. Ermenistan, Adontz’a göre, başlangıçta çeşitli aşiretlerle (Karduçi, Mos-chi, Sa-Spir, Aramiler vd gibi) yerleşikti.

(Bk. Adontz, a.g.e., s. 317, 322 ve 327).

İlginçtir ki, Adontz’un yukarda saydığı ana etnik gruplar (Hurriler, Mamakanlar, Mardlar, Bagratlar/Aspetler ve Terler) birbiriyle ve Dersimliler’le ilişkilidirler.

Khorene’nin saymadığı daha başka prenslikler de vardı Ermenistan’da ve bunların hepsi Khorene’nin sandığı gibi Partlar çağında ortaya çıkmış olmayıp değişik çağlardan kalma evlerle ilişkili idiler. Yukarıda yerverdiğim Toumanoff’un bulguları da bu gerçeğe işaret etmektedirler.

 

ESKİ DERSİMLİLER’İN ORİJİNİ

Desmala Sure dergisinde yıllar önce tartışmaya açıp alışılagelenden çok farklı yorumladığım Dersim sözlü geleneğindeki Kırmanc ve Kırmanciye kavramları ile Dersim’in kapısını aralamıştım. Elinizdeki kitapta ise amacım bu kapıyı ardına kadar zorlamaktır.

Dersim geleneği modern Dersimliler’in Eski Dersimliler ve Geç Dersimliler (Sonradan Gelenler) olmak üzere iki kesimden bileştiğini söyler.

Bu geleneğin tarihsel gerçeklerle örtüştüğünü düşünüyorum.

Daha önce de işaret ettiğim gibi orijin problemini çözmek için farklı göç ve istila dalgalarına ait bu iki tabakanın tesbit edilip tanımlanması gerekir.

Benim vardığım sonuca göre, kendisine Kırmanc diyenler esas olarak Eski Dersimliler’dir. Dersim geleneği onlara Mıleto Qan (Eski Millet) diye de referans vermektedir. Bu tabaka Kırmanc kimliğini bayrak yapmış, sonradan gelenlere de benimsetmiştir.

Dersim’in bu daha eski sakinlerinin  orijini ve erken tarihleri Ermenistan (Kırmanciye) tarihinde saklıdır. Dahası, Eski Dersimliler denen bu tabaka kaynaklarda bir bütün olarak ‘Ermeni’ olarak tanımlanmaktadır. Hatta Geç Dersimliler’in bir bölümü bile ‘Mıleto Qan’ (Eski Millet) olarak da tanımladığı kendisinden önceki bu tabakayı Ermeni sanmaktadır.

Kendilerine Kırmanc diyen Eski Dersimliler’in Ermeni olarak da bilinmeleri, zamanla Ermenileşmiş olmalarına yorumlanabileceği gibi, Kırmanc ve Ermeni adlarının aynı etnik grubu tanımladığına, bunların bir ve aynı adın değişik şekilleri olduklarına işaret de olabilir.

Bilindiği gibi  Ermeni adı bugün Ermeni olarak bilinenlere dışarısı tarafından takılmış olup, kendisine Hay, ülkesine Hayastan diyen ve bunda ısrar eden Ermeni toplumu içinde gerçekte hiç bir zaman kabul görmüş değildir.

Eski Dersimliler’in orijininin Ermenistan tarihinde saklı olduğunu ve Ermenistan ve Kırmanciye terimlerinin bir ve aynı coğrafyanın alternatif adları olduğunu keşfettiğim andan itibaren Ermenistan tarihinin ayrıntılarını birincil kaynaklardan ve daha derinliğine çalışmak zorunluluğu ile karşılaştım.

Aynı şekilde yaptığım araştırmanın bulgularını açıklarken konunun okuyucu tarafından daha iyi anlaşılması için bu çalışmanın Giriş’inde Ermenistan tarihi anlatmak zorunda kaldım. Kaldı ki, az önce de işaret ettiğim gibi, benim vardığım sonuca göre, Ermenistan ve Kırmanciye tarihleri içiçe geçen, büyük ölçüde örtüşen süreçlerdir.

Her tarihin bir başlangıca ihtiyacı vardır. Ama fiktif değil, gerçek bir başlangıç olmalıdır bu.

Dersim ve Kırmanciye tarihini yazmaya karar verdiğimde nereden başlayacağım beni meşgul eden ana sorun olarak karşıma çıktı.

İdeal başlangıç momenti kuşkusuz ki işin en zor tarafı olan orijin problemi çözülerek yakalanabilirdi. Ama başlangıçlar genelde karanlıktır, efsanelerle örtülüdür. Öyle de olsa bu efsaneleri tespit edip çözmek zorundaydım ve bunda kararlıydım.

Sonuçta öyle yaptım.

Dersimliler’in spesifik bir etnik bileşimi ve başlangıç momenti var mıydı? Bu soruya evet yanıtı veriyorum ben.

Dersim geleneğinin Eski (Esas, Erken) Dersimliler ve Geç Dersimliler (Şeyh Hasananlılar) ayrımı yaptığına yukarıda değindim.

Geç Dersimliler’in orijini sorununa daha sonra geleceğim.

Daha önemlisi Erken Dersimliler’in kimliğini tespittir.

Benim görüşüme göre, Eski Dersimliler’in kendi orijinlerine  ilişkin ulusal nitelikte bir tek rivayeti vardır ve onu diğerleri arasından ayıklamak önemlidir.

Bu rivayete göre Dersimliler’in cedleri Khal Mem ve Khal Ferat adlarında iki kardeştir.

Bu çalışmanın ilk hedefi yalnız efsanelerimizde değil, türkülerimiz de dahil her adımda karşılaştığımız Khal Mem-Khal Ferat  ikilisinin kimliklerini tespit etmekti. Efsanevi değil tarihsel ve gerçek kişilikler olduklarına kendimi ikna ettiğim bu ikiliyi keşfetmedikçe başlangıcı yakalayamazdım, nereden yola çıkacağımı ve tarihin labirentlerinde hangi patikayı izleyerek ilerleyeceğimi bilemezdim.

Zihni ve fiziki bakımdan dayanılması güç, uzun ve tüketici bir çabanın ardından en sonunda hedefi yakaladığımdan hiç bir kuşkum yoktur.

Dersim’in sırrı artık kesinlikle çözülmüştür:

Geleneğin Khal Mem dediği Mamakanlar (Çanlar, Tzaniler, Sanlar, Sinler, Ermenice’de Mamikonyanlar)’dır, Khal Ferat dediği ise Partlar (Arsakiler, Eşkaniler)’dır.

Destanımızın dilinde bu iki etnik grup kişi adlarında temsil edilmektedir.

Ermeni kaynaklarda kayda geçirilmiş bulunan Mamakanlar’ın orijinine ilişkin Mamik-Konak rivayeti, benim vardığım sonuca göre, Dersim’in Khal Mem-Khal Ferat rivayetinin aynısıdır.

Ermeni kaynakların kaydettiği Part kralı Dördüncü Ferat, onun dört oğlu ve bunlardan çıkma kollara ilişkin gelenek de benim görüşüme göre bu aynı geleneğin tamamlayıcı bir parçasıdır.

Bu bulguların ışığında Asıl Dersimliler’in Mamakanlar (Mamanlar, Sinler) olduğu ve bunlara daha sonra Partlar’ın katıldığı ortaya çıkıyor.

Başka bir deyişle Asıl Dersimliler’in çekirdek olarak ulusal destanımızın kardeş olarak gösterdiği Mamakan-Part ikilisinin sentezinden oluştuğu kesindir. Gelenek bu sentezi tek bir kimlik gibi Khal Mem-Khal Ferat diyerek ifade etmektedir.

Ama burada bir uyarıda bulunmak zorundayım:

Dersim geleneğinde bir değil, iki adet Khal Mem vardır. Biri Erken Dersimliler’in, diğeri Geç Dersimliler’in cedlerindendir. Benim burada sözünü ettiğim Kal Ferat’ın kardeşi olarak anılan Kal Mem olup Erken Dersimliler’e aittir. Diğer Kal Mem’e ise Geç Dersimliler bölümünde değineceğim.

Dersimliler’e ve ülkelerine adlarını verenler Mamakanlar (diğer adlarıyla Tzaniler, Saniler, Sinler), dillerini verenler ise Zazalar (Dımıliler, Sasaniler)’dır.

Mamakanlar’la Dımıliler’in ve Geliler’in  aynı veya ayrı kökten olmaları mümkündür. Ama elimde bu konuda kesin görüş oluşturabilecek kadar veri olmadığı için burada Mamakanlar’ı özgün ve ayrı bir etnik grup varsayıyorum.

O halde  Mamakanlar ile Partlar’dan bileşen esas çekirdeğe üçüncü bir etnik öğe olarak Dımıli  (Gil, Zaza)’lerin de katıldığı vurgulanmalıdır.

Bölgede Partlar’dan çok daha eski oldukları için Geliler (Dımıliler, Zazalar) ile karışım daha erken bir tarihte başlamış olmalıdır. Buradan hareketle Dersimliler’in esas çekirdeğinin büyük bir olasılıkla ortak orijinden olan Mamakanlar ile Zazalar (Sasaniler)’dan bileştiği, daha sonra da Partlar’la bir karışmanın yaşandığını söylemek daha doğru görünüyor. Kaldı ki, bence Partlar’a adlarını ve dillerini verenler de büyük olasılıkla Sasaniler olmuştur.

Benim görüşüme göre, Dersimliler (Kırmanclar), esas olarak işte bu üç etnik unsurun bir sentezidirler. Ama gelenek sadece Khal Mem-Khal Ferat ikilisine işaret etmektedir.

Kendisini Dımıli veya Zaza olarak tanımlamak yerine, “Zaza (Dımılki) namê zone mao” (Zaza/Dımıli bizim dilimizin adıdır) vurgusu yapan çağdaş Dersimliler’in yaşlı kuşağı, bu yaklaşımı ile bu dilin sonradan üstlenildiği gibi bir izlenim uyandırmaktadır. Dersimliler’in bir bölümünün ise benzer biçimde Kürtçe’yi dil olarak üstlenmiş oldukları varsayılabilir.

Sözünü ettiğim ikili-üçlü çekirdeğe sonraları Geç Dersimliler (Sonradan Gelenler) olarak referans verilen öğeler sızdı. Ama bu sızmalar çoğunluk itibariyle başlangıçtaki çekirdeğe yabancı öğeler değildiler, bu nedenle bir kimlik ve yapı değişimine yolaçmadılar. Yani sonradan geldikleri söylenenler genelde Eski Dersimliler’i meydana getiren senteze ait öğelerdir. Onlar arasında etnik olarak farklı olup asimile edilmiş öğeler de mevcuttur ki, bunların kim oldukları Geç Dersimliler bölümünde tartışılacaktır.

Çözümlememin bazı ayrıntılarını ileriki sayfalara bırakarak bu araştırmanın Dersimliler’in başlangıcı ve etnik kompozisyonu konusunda vardığı sonucu yukarıdaki gibi toparlayabilirim.

 

DERSİM GELENEĞİNDEKİ HORASAN ÜZERİNE

Bu genel ve özet tespitlerden sonra Dersimliler’in Horasan’dan geldiklerine ilişkin rivayetin de en azından kısmen doğru çıktığını belirtmeliyim. Çünkü Partlar, ilk gelişlerinde Partiya/Parthava (Belh, Baktria) diye bilinen ülkeyi yurt edinmiş ve iktidarı ele geçirdikleri bu topraklardan hareketle yayılmışlardı.

Mamakan geleneği ise Mamakanlar’ın bir Çin imparatorunun soyundan olup Mamik ve Konak adındaki iki kardeş öncülüğünde Çin’den geldiklerini söyler. Bu iki kardeş Çin’de iktidarı almak için düzenledikleri isyan ezilince  geleneğe göre  Partlar’a sığınırlar ve onlar tarafından Ermenistan’a yerleştirilirler. Daha önce bu Mamik-Konak geleneğinin Dersim’in Khal Mem-Khal Ferat rivayetinin aynısı ve daha bütünlüklü şekli olduğunu düşündüğümü söylemiştim.

Hem Partlar, hem de kendi geleneklerine göre Mamanlar sonraları Horasan  adını alan Partiya (Baktriya, Belh) üzerinden geldikleri ve yayıldıkları içindir ki Horasan efsanelerinde gerçek payı vardır. Eski çağlarda Partiya (Belh, Baktria) adını taşıyan coğrafya çok sonraları Horasan adını alan bir ve aynı coğrafyadır. Ama Partlar’ın ve Mamakanlar’ın gelişi sırasında Horasan adı yoktu. Dolayısıyla sonraki kuşakların gelenekteki Partiya (Belh, Baktria) adının yerine bu adı güncelleştirip Horasan adını koydukları kesin gibidir.

Öte yandan bence Part (Ferat) adının orijinde Sasaniler’e ait olması ihtimali vardır. Partlar’a dillerini ve adlarını verenler Sasaniler idiyse Sasaniler’in de Horasanlı olmaları gerekir.

İlerde değineceğim gibi Geç Dersimliler’in de Horasan’la yakın kontakları vardı. Ama bu Geç Dersimliler’in Horasan diye referans verdikleri esasta Batı İran’dır.

 

ESKİ ZAZALAR VE ORİJİNLERİ

(Zazalar’ın Orijinine İlişkin Kayıtlara Geçmiş Bir Rivayet)

Thomas Artsruni, History Of The House Of Artsrunik adlı eserinde Sason Krallığı’nda M.S. 852 yılında Abbasiler’e karşı patlak veren bir isyanı anlatır. Bizzat tanıklık ettiği ve önderlerinden biriyle konuştuğunu da söylediği bu isyanı anlattıktan hemen sonra olayın kahramanları olan “Khoyt Dağı halkı”nı tanıtır. Sason’un bir kantonu olan Khoyt (Hoyt), çok sonraki tarihlerde Mutki’ye bağlı bir yerleşme olarak görünür.

Benim görüşüme göre burada Khoyt Dağı Halkı adı altında tanıtılan isyancılar Sason krallığında yaşayan Mamakanlar (Saniler) ile Zazalar’ın ta kendileridir.

İşte Thomas Artsruni’nin dedikleri:

“Onlar, derin vadilerde, sık ormanlarda, dağların uçurumlarında ve zirvelerinde yaşıyorlar. Evleri birbirinden o kadar uzaktır ki, bağırsalar kendilerini duyuramazlar. Birbirlerinden uzak ve kopuk yaşadıkları ve çok seyrek buluştukları için, onların yarısı kendi anadillerini yitiriyorlar. Dilleri ödünç alınmış kelimelerden oluşan yamalı bir bohçadır. Birbirlerinden o denli kopukturlar ki, kendi aralarında anlaşmak için bile tercümana ihtiyaç duydukları olur…Ayakkabı olarak keçi derisinden yapılmış bir çeşit bot (çarık, S.C) giyerler. Silahları, yabani hayvanlara karşı tedbir olarak sürekli yanlarında taşıdıkları ok veya mızraktır.  Ama sadık insanlardır. Düşman onların toprağına vardığında bu dağın halkı kendi prenslerine yardım etmek için birleşirler. Çok kar düştüğü için ayaklarını halka gibi saran tahtadan ayakkabılar (lekan, S.C) keşfetmişler. Bu sayede karın üstünde kuru topraktaki gibi kolayca koşarlar. Alışkanlıklarında yabanidirler, kan-içicidirler. Kendi öz kardeşlerini, hatta bizzat kendilerini öldürmeyi hiç bir şey sayarlar…

Onlar, Aldznik ve Taron’u ayıran dağda/dağlarda yaşarlar ve hafif-silahlılar ve kuryeler diye çağrılırlar. Konuşmaları (dilleri) zorlukla anlaşıldığı için ve yaşam tarzları nedeniyle onlara Khut deniliyor. Yaşadıkları dağa da bu addan hareketle yine Khoyt denilmektedir. Ermeni misyonerlerin eski Tevrat-İncil tercümelerinden dini şarkı ve şiirleri biliyor ve bunları sürekli söylüyorlar.

Onlar, Asurya ve Nineveh kıralı Senekerim’in oğulları Adramelek ve Sanasar ile birlikte Ermenistan’a gelmiş olan Suriye köylüleridir ve onun adından dolayı kendilerini Sanasnayk olarak adlandırıyorlar. Yabancılara karşı saygılı ve konukseverdirler.”

(Bk. Thomas Artsruni, a.g.e., 2. Kitap, s. 186-188, a.b.ç).

Çevirenin verdiği bilgiye göre Khut sözcüğü ‘engel’ (çoğulu kayalar anlamına da gelebilir) demektir.

Yukarıdaki pasajda T. Artsruni, Toros (Sin Dağı, Sason Dağı) dağının halkının kendilerine Sanasnayk (Toumanoff’ta Sasaneank aşireti/evi, bk. Toumanoff, a.g.e., s. 201) dediklerini kaydediyor ve bu adı Sanasar’dan çıkartıyor.

Bence onun burada  açıklamaya çalıştığı Zaza ve Sason (veya onların bir diğer adı olan Sanasana/Sanasine) adının etimolojisidir. Sanasnayk (Sasaneank) adındaki Ermenice son ek (-ayk, -eank) atıldığında karşılaştığımız Sanasan ve Sasan kökleridir.

Dolayısıyla Zazalar, Artsruni’ye göre, Asur kralı Senekerim’in Asurya’dan gelerek Sin (Sason) dağına yerleşen iki oğlunun soyundandırlar ve adlarını da Asurya’dan birlikte geldikleri bu iki kardeşten biri olan Sanasar’dan almışlardır.

Aynı yazar Adramelek ve Sanasar’ın güçlü bir orduyla gelerek yerleştikleri Taron (Muş) bölgesindeki bu dağa kendi büyük ataları Sem (yani Nuh’un oğlu Sam)’in adından dolayı Sim adını verdiklerini de yazmaktadır (Bk. Artsruni, a.g.e., s. 70 ve 115).

Bence bu rivayet Moses Khorenatsi’nin aktardığı ama farklı zannettiği Tufan, Nuh ve oğlu Sim’den sözeden rivayetin tarihsel versiyonudur ve belki Mamik-Konak rivayetinin de bir paralelidir.

Thomas Artsruni’nin açıklaması özellikle Sin (San) ve Sar sözcüklerinin birbirine dönüştüğünü veya birbirinin yerini alabildiklerini (Sanasin ve Sanasar özdeşliği kurulduğuna göre) göstermesi bakımından da önemlidir.

Daha önce de dikkat çektiğim bu olgu, Dersim geleneklerinde Seydan aşiret grubunun (bazı versiyonlarda Dersimliler denen grubun) atası olarak tanıtılan Kalman Sar adını çözmek bakımından da önemlidir. Seydan ve Kalmansar adları Sin ve Sanasar ile bağlantılı olabilir. Ya da Adramelek ve Sanasar, Dersim rivayetindeki Şeyh Hasan ve Kalmansar kardeşlerin paralelleri gibi düşünülebilir.

Kalmansar adının bana sık sık Salmaneser adının bir versiyonu gibi göründüğünü de not etmeliyim.

Seydan grubunda geç dönemlerde bile Sar öğesi taşıyan adlarla (Koce Sari gibi) karşılaşmaktayız. Sarı Saltık adı da bence Sar öğesi içermektedir.

Dolayısıyla Sar adı Saniler (Sinler, Tzanlar)’in alternatif adlarından biri olabilir. Yani Saniler veya Sinler (Mamakanlar) aynı zamanda Sar’lar diye de bilinmiş olabilirler. Sar sözcüğü Asurca’da kral (baş, şah) anlamına geldiğine göre, Şerefhan’ın Melkişiler olarak bilindiklerini söylediği Çemişgezek beyleri ve aşiret konfederasyonunun bu adı Sar sözcüğünün başka bir dildeki (Aramice veya Arapça) karşılığı olabilir. Çünkü Şerefname’ye göre Melkişi adı Erzurum merkezli Saltuklu devletinin emirlerinden biri olan Melik Şah’ın adından gelmedir ki, Melik ve Sar eş-anlamlı sözcüklerdir. Bazen Melikan şeklinde karşılaştığımız Milli (Milan) sözcüğünün de Melkişi adıyla bir ilişkisi olabilir.

Taylor’un yorumuyla birlikte daha evvel aktardığım Moses Khorene’deki Nuh ve oğlu Sin efsanesi benim görüşüme göre gerçekte Senekerim’in iki oğlunun göçüne referanstır.

Zazalar’ın orijinine ilişkin olduğunu düşündüğüm Senekerim’in iki oğlunun göçü konusu tarihsel bir olay olup başka kaynaklarda da anlatılmaktadır.

Sargon II’nin oğlu olan Asur kralı Sennacherib (Tevrat’taki adıyla Sanherib, Ermeni kaynaklarda Senekerim, 705-682 M.Ö), tarihsel kayıtlara göre, kendi eşlerinden biri olan Naqi’a (Asurca’da Zakutu)’nın güçlü etkisi altında olduğu için bu kadından olma Esarhaddon (681-669 M.Ö)’u kendi halefi olarak belirlemiş, bunun üzerine Esarhaddon’un büyük kardeşleri Adrammelek ve Sharezer bir iç-savaş başlatmışlardır. 681 yılında babaları Senekerim’i öldüren isyancı kardeşler, sonunda Esarhaddon’un ordusu tarafından Nisibis’te yenilgiye uğratılmışlardır (Bk. Svend Aage Pallis, Antiquity Of Irak-A Handbook Of Assyrıology, Kopenhag, 1956, s. 630).

Nineveh’in düşüşünden 74 yıl önceki bu olayı Asur kralı Esarhaddon  (Rawlinson’a göre Tevrat’ta Esarhaddon, yazıtlarda Assaracus veya Assur-akh-adana) kendi yazıtında şöyle kaydeder:

“Asurya kralı Sennacherib ayrılıp gitti ve dönüp Nineveh’te oturdu. Sennacherib, kendi tanrısı Nisroch’un evinde/tapınağında ibadet etmekteyken O’nun oğulları Adrammelech ile Sharezer onu kılıçla öldürdüler ve Ermenistan topraklarına kaçtılar. Ve O’nun yerine oğlu Esarhaddon geçti yönetime”

(Bk. Records Of The Past, cilt III, Esarhaddon’un  Yazıtları, çev. H. F. Talbot).

Rawlinson, Outline Of The History Of Assyria (London, 1852) adlı eserinde bu yazıtta Nisroch olarak geçen tanrının Asur panteonunun başı tanrı Asur olduğunu ve Sennacherib adının San adlı Asur tanrısının adını içerdiğini yazmaktadır.

Diyarbakır Tarihi’nin yazarına göre Sanherib’in öldürülmesinde Kimmer kralı Dayuşpa’nın yardımı ve kışkırtması da rol oynamıştır (Akt. M. Salih San, Doğu Anadolu ve Muş’un İzahlı Kronolojik Tarihi, 1982, s. 105).

Sennacherib’in iki oğlu tarafından öldürülüşü olayı tanrı değil insan sözü olduğunu kanıtlamak istercesine hemen hemen Esarhaddon’un yazıtındaki aynı ifadelerle Tevrat’ta da anlatılmaktadır:

“Aşur kralı Sanherib göçedip gitti, ve geri döndü, ve Nineve’de oturdu. Ve vaki oldu ki, kendi ilahı Nisrok’un evinde tapınırken Adrammelek ve Saretser onu kılıçla vurdular; ve Ararat diyarına kaçtılar. Ve yerine oğlu Esar-Haddon kral oldu.”

(Bk. Kitabı Mukaddes-Eski ve Yeni Ahit, İst., 1976, s. 391).

Ermeni tarihçisi Moses Khorenatsi’nin History Of The Armenians adlı eserinde aktardığı Ermeni geleneğine göre Artsruni ve Gnuni adlarıyla bilinen hanedanlar da Asuri orijinli olup Senekerim’in Ermenistan’a sığınan oğullarının soyundan gelmişlerdir.

Khorenatsi, özetle şöyle demektedir:

“Asurya kralı Senekerim’in oğulları Adramelek ve Sanasar babaları Senekerim’i öldürüp bize (Ermenistan’a) sığındılar. Bizim atalarımızdan Skayordi, Sanasar’ı Ermenistan’ın güney-batısına, yani Asurya sınırlarına yakın bir yere yerleştirdi (Khorenatsi daha ilerde Sanasar evinden Sharashan’ın Partlar’ın Ermenistan kralı Valarşak tarafından prens yapıldığını ve Sim/Toros Dağı’nın da ona verildiğini söyler. SC). Sanasar’ın soyu çoğaldı ve Sim adlı dağı doldurdular.” (Bk. Khorenatsi, a.g.e., s.  112).

Çevirenin Hübschmann’dan aktardığı açıklamaya göre Khorenatsi’deki Sim Dağı Sasun’da bir dağdır.

Bu kitabın önceki bölümlerinde Tufan, Nuh ve oğlu Sim’den sözeden efsaneyi irdelerken Khorenatsi gibi kendisi de farklı bir rivayeti tartıştığını zanneden Taylor’un rivayetteki Sim Dağı’nın gerçekte Dersim olarak bilinen dağ olduğunu söylediğine değinmiştim. Bence Tufan, Nuh ve oğlu Sim’den sözeden bu gelenek tarihi bir olay olan Senekerim’in oğullarının göçüyle ilişkilidir, bu olayın efsanevi bir tarzda anlatımıdır. Bu anlatımda ünlü Tufan olayına ilişkin efsaneyle bir karıştırma olduğu da söylenebilir.

Taylor, Sim (Dersim) adının Nuh’un oğlu Sem’den geldiğini söylüyordu. Thomas Artsruni de aslında Sim adını aynı şekilde açıklamaktadır. O’nun aktardığı geleneğe göre de Asurya kralı Senekerim’in oğulları yerleştikleri dağa kendi büyük cedlerinin adını vermişlerdir. Asuriler’in atası, dolayısıyla Adramelek ve Sanasar’ın büyük cedleri Tevrat’taki uluslar şeceresine göre Nuh’un oğlu Sem (Sam, Sim)’dir. Aşur, Tevrat’a yansıyan gelenekte Sam’ın altı oğlundan biridir. Diğer kardeşleri de Elam, Arpakşad, Lud, Uts ve Aram’dırlar. Yani Tufan, Nuh ve oğlu Sim’e ilişkinin efsanenin tarihsel versiyonu, belki aslı da Senekerim ve oğullarına ilişkin olanıdır. İkincisi bilinmedikçe ve ilkiyle gelenekteki şeceresel bağlantısı kurulmadıkça hiçbirini anlamak mümkün olmaz.

Kısacası, Dersim’e ve/veya Sason’a geldikleri söylenenlerden Nuh’un değil onun oğlu Sim’in soyundan indikleri varsayılan Senekerim’in oğulları anlaşılmalıdır. Mümkündür ki Nuh’un oğlu Sem (Sim) değil de Adramelek ve Sanasar’ın babaları Sanherib (Senekerim)’in adıdır bahsi geçen dağa verilen ad. Çünkü O’nun adında da San (Sin) öğesi var. Tufan geleneği de dahil bu geleneklerdeki San (Sin, Sam) adlarının hepsinin orijini belki de Sin (San) adındaki tanrıdır.

Senekerim’in iki oğlu liderliğindeki göç hem Sason (Sin)’a hem Dersim (Sin)’e yapılmış olabilir. Belki Dersim’e daha geç bir tarihte, M.Ö. 612 yılı Ağustosu’nda  Nineveh düştükten ve Asurya çöktükten sonra gelinmiştir.

Kaynaklara göre kahramanca bir savunma ve direniş yapmış olan son Asur kralı Sin-Şar-işkun kendisini yakar (607). Nineveh’ten Harran’a çekilen Asur generali Aşur Ubalit II, orada kendisini Asurya kralı ilan eder ve Mısır’ın desteğiyle ülkesini kurtarmaya çabalar. Ama Medler’in müttefiki Babil kralı Nebukadnezar’la Karçemiş’te yapılan savaşta yenilgiye uğrar (605).

Böylece Asur ordusunun son kalıntıları da dağılır.

Karçemiş yenilgisini izleyen süreç iyi bilinmiyor.

Bu dönemde Asurlar’ın bir bölümünün Dersim’e çekilip Munzur, Aşuran ve Karçemiş (Çemişgezek?) gibi adları da birlikte getirmeleri mümkündür.

Özetle, Khorenatsi’nin aktardığı Ermeni geleneğine göre, Sim (Sason) dağını yurt edinmiş olan Artsruni ve Gnuniler Sason (Sim) Dağı’na yerleşen Senekerim’in oğlu Sanasar’ın soyundan (bir diğer yerde ‘Senekerim’in soyundan’ denilir) gelmedirler.

Az evvel Thomas Artsruni’nin yine Sanasır’ın soyundan geldiğini söylediği Sason Dağı (Sim, Khoyt) halkının ise Zazalar olduğunu düşündüğümü açıklamıştım.

Kısacası burada yalnızca Artsruni ve Gnuniler (Dersim’in Ginileri’yle aynı olduklarına değinmiştim) ile değil, aynı zamanda bunlardan ayrı düşünmediğim Dersim ve Zazalar’ın da orijinine ilişkin olan ve kayıtlara geçmiş bulunan bir diğer rivayetle veya belki de aynı rivayetin değişik bir versiyonuyla karşı karşıyayız.

Buraya kadar söylediklerim bu geleneğin genelde Zazalar’ın orijinine ilişkin olduğunu ortaya koyuyor.

Aynı geleneği aktaran Thomas Artsruni, Kırmanciye (Ermenistan) kralı Tigran ile Med kralı Azdahak arasında Medya ovasındaki savaşta Senekerim-Sanasır soyunun Tigran’ın saflarında başrolü veya en önemli rolü oynadıklarını da yazmaktadır.

Ama buraya kadarki argümanları yeterli bulmayanlar çıkabilir.

O nedenle bir de Sason Destanı’na başvurmam gerekecek.

Burada bu koca destanın özetini veremem. Konuya ilgi duyanların bu destanı bulup okumaları zor değil.

Sözünü ettiğim destan 1873 yılında bir Ermeni papazı olan Van’lı Garegin Servantstian (1840-1892) tarafından keşfedilir. Bu papaz Muş ovasında Gurbo adlı bir köylüden bu öykünün tamamını dinleyip kaydeder ve 1874 yılında İstanbul’da David Of Sassoun Or Meherr’s Door (Sasonlu Davut veya Meher Kapısı) başlığıyla kitaplaştırıp Ermeni Ulusal Destanı etiketiyle yayınlar.

Bu kitap 1880’lerde ilkin Rusça’ya, sonraları İngilizce, Fransızca, Çince ve diğer dillere de çevrilir.

Benim incelediğim nüshası Daredevıls Of Sassoun (1964) başlığını taşıyor.

Ermeniler’e maledilen bu destanda aslında Sason’un şahsında Kırmanciye ve Zazalar işlenmektedir.

Onu Zazalar’ın ulusal destanı olarak algılamak gerekir.

Bu öyküde de Senekerim’in yanısıra Sanasar ve Balthasar şekilleri altında Senekerim’in oğullarına referanslar buluyoruz. Benim şu anda dikkat çekmeye çalıştığım nokta da budur zaten. Öykünün bazı versiyonlarında ana karakterler bu ikilidir.

Muş’lu Gurbo’nun anlattığı öykünün diğer karakterleri Davut, Misra Melik (Melik Munzur veya Mısır/Munzur Melik’i?), Chimişkik Sultan veya Çimişkik Sultana (Çemişgezek kralı veya kraliçesi? Belki Çemişgezekli imparator Tzimiskes), Vergo, Mamık, Barav, Nakho, Saşo, Raşo, Nane, Hamza, Azo ve sair gibi adlar taşımaktadırlar. Öyküde özelde Sason krallığı, Sason tarihi (Sasan Evi’nin ve Sasan ırkının tarihi) ve Sason özgürlük savaşçıları işlenir.

Ayrıca kitabın önsözünü yazanın öyküden hiç bir şey anlamadığı için bir masal ülkesine referans olduğunu iddia ettiği Çin-Ma-Çin adında bir ülkeden sözedilir ki, bu ülke bence Sanamsin, Tzanika, Çanestan (Sinistan) gibi adlarla bilinen Dersim ve Zaza ülkesidir. Senekerim’in oğulları Sanasar (Sarasar) ve Balthasar kardeşlerin Çin-Ma-Çin ülkesindeki maceraları uzunca anlatılır.

Zaza edebiyatı (literarürü) açısından da çok önemli bulduğum  Sason destanında benim anladığım kadarıyla Senekerim’in iki oğlunun Sin (Sim, Sason) Dağı’na göçlerine ve Sason evini (Zaza ırkını/stokunu) kurmalarına, başka deyişle Zazalar’ın orijini konusuna referanslar var.

Destanda işlenen geri kalan olayların çoğunluğu ise bence Thomas Artsruni’nin anlattığı Abbasiler’e karşı savaşlar da dahil ortaçağa ilişkindirler.

Bu öyküden Ahlat’ın o dönemde Çemişgezek kralı veya kraliçesine ait olduğu gibi bir izlenim edinmek mümkün. Bu kısım Saltukoğulları ile Sokmanoğulları arasındaki ilişkileri anımsatmaktadır.

Sason destanı konusuna ne yazık ki daha fazla yer ayıramayacağım.

Buraya kadar anlattıklarım Zazalar’ın Asuri orijinli olduklarını (belki de Asuriler Zaza orijinlidir) düşündüğüme yorumlanmamalı.

Bu konuda ne düşündüğümü önceki bölümlerde uzun uzun izah etmiştim. Yukarıda çok önemli bir geleneği anlamaya ve açıklamaya çalıştım sadece.

Daha önceki bölümlerde Toumanoff’un geleneğin Asuri orijinli olduğunu söylediği Arzanene, Artsruni ve Gnuni (Gini) evlerinin gerçekte Angl-soylu oldukları yönündeki açıklamalarına yer vermiş ve bu görüşe katıldığımı da belirtmiştim. Kırmanciye (Ermenistan)’deki Orontid, Artaxiad ve Bagratid hanedanlıklarının Angl (Gel) soylu oldukları yönündeki düşüncemi de tekrar tekrar ifade ettim.

Bana göre tıpkı Sason Evi (Sanasar Evi) gibi gelenekte Asuri orijinli olduğu söylenen Arzanene, Artsruni ve Gnuni evleri de yanlış şekilde ‘Ermeni’ olarak adlandırılmış olan Eski Zazalar’dırlar.

Olayın vehameti orta yerdedir:

Eski Dersimliler (Mamakan-Sani ve Part) ve Eski Zazalar (Orontid, Artaxiad, Sofene, Bagrat, Arzanen, Artsruni, Gini, Sanasan-Sason evleri)  gerçek tarihte neye ve kime tekabül ettiği bir türlü anlaşılamayan Ermeni olarak tanıtılıp bir halkın tarihi bir şekilde kaçırılıp götürülmüş, eski ve köklü bir halk tarihsiz kılınmıştır. Bu çalışmada ben, bize ait olanı tek tek tespit edip bu vahim yanlışı düzeltiyorum. Ama bu görevi başarmak için ödenen bedel tahmin edilemez. Çünkü kendimize ait olanı bulmak, batırılmış ya da kayıp bir kıtanın birbirinden kopup dağılmış parçalarını tek tek keşfedip birleştirmeye çalışmaktan farklı olmadı.

Ermeni diye tanıtılan evlerin ve hanedanlıkların Eski Zazalar olduklarının açığa çıkması Ermeniler’in Zaza orijinine ya da Ermeniler’le Zazalar’ın bir ve aynı halk olduklarına işaret eder gibidir.

Asuriler’le Zazalar arasında da yakın bir ilişki olduğuna inanıyorum. Angl Evi ile Senekerim veya Sanasar Evi (Zaza Evi?)’nin geleneklerde bir ve aynı ev gibi tanıtılmasının kaynağı bu yakınlık olabilir.

Ama bu yakınlığın tam olarak ne olduğu konusunda henüz kesin konuşamıyorum.

Angl adının bazen Gel veya Khal (Kal) şekillerine girdiğini ve Kal (Khal) ve Asur adlarının da tıpkı Asıl Asurya, Fenike ve Dersim’de (Dersim’in Kalu/Khalu ve Aşuran aşiretleri örneğinde) tanık olduğumuz gibi hemen herzaman birlikte göründüklerini hatırlatmam gerekiyor. Birinin bulunduğu yerde diğerinin de mutlaka varolması bir tesadüften fazla birşey olup akrabalıklarına işaret olsa gerektir. Zazalar ve Dersimliler’le aynı gruba dahil ettiğim Yezidiler’in orijini konusundaki tezlerden biri onların Asuri olduklarıdır ki, bu da Asuriler’le bir akrabalığa veya en azından karışmışlığa işaret etmektedir. Asıl Asurya’da ve çevresinde Zazalar’ın adlarıyla ilişkili bir yığın ad mevcuttur.

Benim vardığım sonuca göre Eski Zazalar özellikle Sasaniler adı altında ünlenenlerdir. Bu nedenle Eski Zazalar’dan en başta ve esas olarak Sasaniler’i anlamak gerektiğini düşünüyorum. Rivayetlerde Sasan Evi (Sasaniler)’nin atası olarak gösterilen Sasan’ın Senekerim’in oğlu olarak referans verilen Sanasar ile aynı olması ihtimali büyüktür.

 

DERSİM SENTEZİNİ OLUŞTURAN ANA ETNİK ÖĞELERİN TARİHLERİ

Şimdi Eski Dersimliler denen sentezi oluşturan ana etnik öğeleri (Mamanlar/Saniler, Partlar ve Zazalar/Sasaniler) tek tek ve tarihleriyle birlikte görelim.

Daha sonra da Geç Dersimliler’e geleceğim.

 

PARTLAR

 

Adları ve orijinleri

Konunun otoriteleri arasında Partlar’ın etnik kimliği ve ne zaman geldikleri üzerinde fikir birliği sağlanmış değil.

Neilson C. Debevoise’nin A Political History Of Parthia (1938) adlı kitabı Partlar konusunda yapılmış en ciddi çalışmaların başında geliyor.

Bu esere göre Partlar’ın dili onların orijini konusunda fikir vermiyor, çünkü onlar İran platosuna girdikten sonra kendi öz dillerini bırakıp başka bir dil üstlenmişler. Bu başka dil Partlar’ın yönetim dili (resmi dili) olduğu sanılan Pehlevice (Pahlavi)’dir. Debevoise, Pehlevice’yi “Arami alfabe ile yazılan Persçe” diye tanımlıyor ve Pehlevice’nin resmi dil oluşunun İran’da Part yayılmasıyla örtüşebileceğini yazıyor.

Part adı da onların orijinine ilişkin bir ipucu sağlamıyor. Çünkü, bu adı da İran’ın Parthava adlı eyaletini istila ettikten sonra almışlar. Burayı istila etmeselerdi Part adıyla bilinmeyeceklerdi. Parthava’ya göçleri ise M.Ö. 250 yılı dolayına rastlıyor.

Bu demektir ki, onların istilasından önceki tarihlerde, örneğin Akamenid ve Heredot da dahil eski Yunan kaynaklarında Part adıyla referans verilenler onlar değildir, aksine Parthava eyaletinin daha erken sakinleridir.

Bence Partlar’a dillerini ve adlarını vermiş olan bu eyaletin (sonrları Horasan adıyla bilindi) daha eski sakinlerinin Sasaniler (Zazalar) olması ihtimali büyüktür.

Part ve Parthava (Partiya) adları Pahlav/Pahlawi/Pehlevi gibi şekiller altında yaşadılar. Pahlavi (Pahlav, Pahlavan) kelimesinin kökeni bir görüşe göre Belh/Bahl adıdır. Bu bölge Baktria olarak da bilinir. Ermeni tarihlerinde Partlar’a bu aynı adla Bahlavig/Bahlavuni (Pehlevi) olarak referans verilmektedir. İrani dillerdeki kahraman anlamlı Pehlivan sözcüğünün Pahlav (Pahlavan)’dan türetildiği kaydedilmektedir. İzadi’nin açıklamasına göre Pahlawan adı Pahla’lı anlamı vermektedir. O’na göre bu addaki  –wan (wand) bir sonektir. Bir dönem boyunca nüfus çoğunluğu Partlar’dan oluşan Güney Kürdistan (Goranice konuşan Kirmanşah merkezli bölge) ile Kuzey Luristan’dan oluşan bölge de Partlar’ın etnik adıyla Pahla olarak bilinmiştir. Benim görüşüme göre Part veya Belh adının aslı Zazalar’ın alternatif adlarından biri gibi görünen Bal sözcüğü olabilir.

Parthava eyaletinin adı M.Ö. 7. Yüzyıl kadar erken bir tarihte Asurlar tarafından biliniyordu. Esarhaddon, M.Ö. 673 yılından az önce Hazar Denizi güneyindeki ülkelere yönelik seferinde bu eyalete de bir baskın yapar. O’nun esir ettikleri arasında “Partukka’lı Zanasana” ve “Partakkalı Uppis” gibi isimler de var. Akamenid devletinin kurucusu Kurus (Cyrus)’un Parthava eyaletini M.Ö. 546-539 arasında yaptığı doğu seferi sırasında zaptettiği ve bu fethi takiben eyaleti Darius’un babası Hystaspes’in yönetimine verdiği tahmin ediliyor. Hystaspes, Zerdüşt’e koruma veren isimdir.

Parthava’nın adı Behistun yazıtlarında anılıyor. O sıralarda Parthava satraplığı Hırkaniye’yi de içeriyordu. M.Ö. 521 yılı dolayında Darius’un babası Hystaspes’e karşı isyan eden Parthava eyaleti,  tahtı talep eden Med Fravartiş’in davasını desteklemiştir. Bir dönem Hırkaniye ile birleşik kalan, daha sonra ondan koparılıp Chorasmiya ile birleştirilen Parthava satraplığının adı Akad dilinde Partu, Elamitçe’de Partuma, Mısır dilinde ise Prtyw’s’dir. Heredot’ta verilen listede Chorasmia ile birleşiktir ve Xerxes ordusunda Pharnaces’in oğlu Artabazus kumandasında bu eyaletin sakinleri Partlar’dan bir birlik vardır. Heredot, muharabede, kendi birliklerini satrapların yönettiğini yazdığı için, Artabazus’un o tarihteki Partiya satrapı olduğu sanılıyor.

Partiya halkı, Büyük İskender’le yapılan Arbela Savaşı’nda İran tarafında savaştı. Darius III ölünce bu eyalet de İskender’in eline geçti. Bu aralıkta iktidarı alma girişiminde bulunmuş olan Bessus, Barzanes adında bir Part’ı satrap atamış, ama başarılı olamamıştı.

Son Partiya satrapı Phrataphernes Hırkaniye’de İskender’e teslim oldu ve onun yerine yine bir Part olan Mısır’dan Amminaspes atandı. İskender döneminde Parthia tekrar Hırkaniye ile birleştirildi. M.Ö. 318’de Media satrapı Pithon, Partiya eyaletini ele geçirdiyse de geri oradan çıkartıldı. M.Ö. 316 yılından sonra Partiya eyaleti Bactriya ile birleştirildi.

M.Ö. 3. Yüzyıl ortalarında İskender’in haleflerinden Selekus’un kurduğu Selukid imparatorluğu zor durumdaydı. Bu dönemde Baktriya satrapı Diodotus isyan edip kendisini kral ilan etti. Ardından, M.Ö. 247 dolayında, Partlar da Selukid hakimiyetine isyan ettiler.

İşte tam burada hakiki Partlar’ın dönemi kapanıyor ve kendilerinden asıl sözedeceğimiz halkın, yani Part adını sonradan alan istilacıların dönemine giriliyor. İstilayı takiben Part adıyla bilinmeye başlayan bu halkın Yunanlılar’ın Dahae (Daha) adıyla bildikleri Parni (Aparni)’ler denen aşiretler grubunun bir kolu olduğu, veya Daha (Latince’de Dahae) denen küçük bir aşiret konfederasyonunu oluşturan üç aşiretten en önde geleni olan Parni (Aparni)’ler adlı bir aşiret olduğu düşünülüyor. Akamenidler’in kurucusu Kurus (Cyrus), yaşamını sonradan Partlar adını alan bu Dahae’lere karşı savaşırken yitirmişti. Heredot ise Kurus‘un Massagetler’le savaşta öldürüldüğünü yazmaktadır. O taktirde Dahae’lerle Massagetler’in aynı olması gerek.

Ortaçağlarda Dihistan olarak bilinen eyaletin bu adının Daha aşiret konfederasyonunun adından geldiği kaydedilmektedir. Kurus’un doğu sınırlarına yaptığı seferle ilişkili olarak duyulan Dahae adı, Berosus’a göre soyguncu demektir. Onun açıklamasına göre Persler, yabani çöl aşiretlerine soyguncu anlamında Dahae derlerdi (Akt. Camb. Anc. Hist., cilt IV, I. kısım, s. 15).

Parni aşiretinin Baktriya ve Parthava bölgesine İskender’in ölümünden sonraki bir tarihte göçtüğünü söyleyen kaynaklar da var. Arsakid hanedanlığı orijinde Parni denen bu aşiretten ya da aşiret grubundan çıkmadır. Daha (Dahae) konfederasyonuna dahil olup adı bilinen daha az önemli diğer aşiretler ise Xanthii ve Pissuri aşiretleridir (Bk. The Cambrıdge Ancient History of İran, vol. 3/I).

Adına “Part Çağı” (M.Ö. 247-M.S. 224) denen ve birkaç asır daha devam ettiği Ermenistan hariç tutulursa yaklaşık 500 yıl süren dönem az önce bahsini ettiğim isyan ile birlikte başlatılıyor. Ermeni tarihçisi Moses Khorenatsi’nin de bahsettiği bu isyan, Selukidler’den Antiochus II’nin Partiya satrapı (261-247 M.Ö) Andragoras’a karşı yapılır ve adları Arsakes ve Tiridates olan iki kardeş tarafından yönetilir. Part Çağı’nın bu erken peryodu çok net değil. Strabo’nun aktardığı bir rivayete göre, Arsakes, Baktriya strapı Diodotus’a muhalif bir Bakhtrian’dır ve Partiya’yı istila edip başarılı bir isyan örgütlemiştir. Arrian’a göreyse Arsaces ve Tiridates kardeşlerden birisini Partiya satrapı olarak atayan bizzat Selukid satrapıdır, ama bu atamayı takiben adı geçen iki kardeş halkı ikna edip isyana sürüklediler.

Bazı kaynaklar ise Arsakes (Partça’da Arşak)’in  Parni (Aparni) adında göçebe bir İranlı aşiretin lideri olduğuna işaret eder ve onun adının Rusya Türkistan’ındaki ilk Part kentlerinden biri olan Nisa’da tespit edilen bir yazıtta anıldığını belirtirler (Bk. Malcolm A. R. Colledge, The Parthians, London, 1967).

İsyana önderlik eden iki kardeş Phriapites adında birinin oğlu olduğu söylenen Arsakes’in soyundan olmakla ünlendiler ve bu nedenle de tıpkı Romalılar’daki Caesar ve Augustus adlarında tanık olunduğu gibi, tüm Part kralları da Arsak (Arşak, Eşk, Eşkaniyan) adını bir ünvana dönüştürüp kullandılar. Daha çok bu ünvanla bilindikleri için de onların kişisel adlarını tek tek saptamakta güçlüklerle karşılaşılıyor. Sonraları Partiya kralları Artaxerxes II’nin soyundan olduklarını söylemişlerse de, Akamenidler’e bu referans meşruiyet arayışına yorumlanmaktadır.

İsyan başarıya ulaşır ve Arsak, Kuçan (Kuşan)’a yakın Asaak’ta kral olarak taç giyer. Partlar’ın o dönemde Zerdüşt oldukları ve bu nedenle de Asaak’ta kutsal ateşin sürekli canlı tutulduğu söylenir.

Debevoise, Uruk’ta bulunan M.Ö. 213 yılına (7 Şubat) ait tabletlerde artık Part adıyla bilinen bu halkın uzak geçmişin ünlü Gutiler’i ile bağlantısının kurulduğunu, ikisinin bir ve aynı halk olduğuna işaret edildiğini yazmaktadır (Bk. a.g.e., s. 14).

 

Sonraki Tarihleri

Okuyucunun dikkatini bir kez daha artık Partlar ve Partiya derken bu adı sonradan alanlardan ve onların ülkesinden sözettiğime çekmek istiyorum. Onların, yani Parniler veya Arsakidler (Arşaklılar, Eşkaniler)’in tarihidir burada konu edilen.

Yeni krallığın ilk yılları savaşlarla geçti. Arsak (250-248 M.Ö)’ın bu savaşlar sürecinde öldüğü sanılıyor. Onu takiben Part tahtına II. Arşak diye de bilinen kardeşi Tiridates (248-211) çıktı. Hırkaniye’yi zapteden Tiridates, Selukid tehdidine karşı büyük bir askeri güç oluşturdu. Fakat, M.Ö. 228’de büyük bir orduyla eski topraklarını geri almak için doğu seferine çıkan Selekus’un önünden geri çekilmek ve Hazar bölgesi steplerinde oturan Apa-Saka (Apasıacae, Su-Saka)’lara sığınmak zorunda kaldı. Kendi başkenti Antakya’da patlak veren iç-savaş nedeniyle Selekus’un Suriye’ye geri dönüşü Partlar’ın zafer iddiasına yolaçtı. Hatta Selekus’un bir ara Partlar’a esir düştüğünü bildiren kaynaklar var. Part örneğinden cesaret alan diğer eyaletlerde de Selukidler’e karşı bağımsızlık girişimleri oldu. Bu girişimlerden biri kendini kral ilan eden Medya satrapı Molon’dan geldi, ama bizzat Antiochus III tarafından bastırıldı (M.Ö. 220). Partlar Molon’u destekledi mi, belli değil. Kesin olan şey, Part genişlemesinin artık başladığıydı.

Part Çağı’nı başlatan isyanın önderi iki kardeşten biri olan Tiridates (II. Arşak) de ölünce yerine oğlu Artabanus I geçti (211-191). Bu sırada Selukid topraklarını geri almak için yeni bir girişim de Antiochus III’ten geldi. Ciddi bir savaşı takiben üstünlük sağlayan Antiochus, Hırkaniye’e girerek Sari kentini işgal etti, ama nasıl olduysa daha sonra Artabanus ile bir barış ve ittifak antlaşması yaptı. Sonraki Part kralı Priapatius (191-176), geride Ferat (Phraates) ve Mithradates adlarında iki oğul bıraktı. Part töresi gereği tahta ilkin büyük kardeş Ferat I oturdu (176-171). Önce Hazar Denizi güneyinde yerleşik halklara yöneldi. Özellikle yurtlarından ettiği Mardiler’in bir bölümünü getirip Hazar Kapıları civarındaki Charax kentine  yerleştirdi. Ama bu zaferinden az sonra öldü. Ölmeden evvel tahtını oğulları yerine çok sevdiği kardeşi Mithradates I’e bıraktı (171-138/7).

Mithradates (Mithra-verdi, Allahverdi) adı, tanrı Mithra’nın adından gelmedir. Bu adı alarak tanrı Mithra’yı onurlandıran ilk Part kralı odur. Mithradates I ile birlikte Part tarihinin en parlak dönemlerinden birine girilir. Büyük askeri yetenekleri ve başarıları nedeniyle onun sık sık Part imparatorluğunun gerçek kurucusu olarak değerlendirildiğini görürüz. Takriben M.Ö. 163 yılından sonraki bir tarihte Baktriya’yı, muhtemelen Tapuriya ve Traxiana’yı da zaptetti, kendi hakimiyetini Aria’nın bir parçası olan Seistan’a ve Gedrosia’ya dek güneye ve doğuya doğru genişletti. Kesin kanıtları yoksa da onun Hindistan’ı istila ettiği de rivayet edilir. Daha sonra Elymais’i ve Medya’yı istila etti (M.Ö. 155). Medya’nın zaptı ile Mezopotamya kapıları da Partlar’a açılmış oluyordu. Selukid kralı Demetrius Nicator’un Partlar’ı durdurmak için Medya’ya yürüyüşü geri püskürtüldü ve Part ilerleyişi sürdü. Güneydeki Selukiya kentine giren Partlar, Selukidler’i yenilgiye uğrattılar ve daha oradayken Part kralına Asurya’nın bazı kentlerinden bağlılık ve dostluk mesajları ileten heyetler geldiler. Çok geçmeden Uruk kenti kadar güneyde onun hakimiyeti tanındı (M.Ö. 141). Sıra Susa’ya gelmişti. Ama o sırada büyük ihtimal Partiya’nın doğu sınırlarını tehdit eden Saka akınları nedeniyle Mezopotamya’dan ayrılmak ve Hırkaniye’ye dönmek zorunda kaldı. Kritik bir andaki bu dönüşü Selukidler başta olmak üzere Part ilerlemesinden tedirgin olan ve sıranın kendilerine geldiğini düşünen ülke ve halkların harekete geçmesine fırsat tanıdı. Buna karşın Selukidler yenilgiye uğratıldı, esir edilen Demetrius Hırkaniye’deki Mithradates’e götürüldü. Ona çok iyi davranıldı, hatta Mithradates’in kızı Rhodogune ile evlendirildi. Ardından ona yardım etmiş olan Elimler’e saldırdı ve zengin tapınaklarını yağmaladı. Partlar, Mithradates’in ölümünden az sonra Susa’yı da kendi topraklarına kattılar ve oraya da yerleştiler. Mithradates, M.Ö. 138/7’de eceliyle öldüğünde imparatorluğu asıl Partiya’nın yanısıra Hırkaniye, Medya, Babil, Asurya, Elymais, Fars, Tapurya ve Traxiana bölgelerini içeriyordu. Yani o, Partiya’yı İran’ın bir köşesindeki küçük bir devletten bir dünya gücüne dönüştürerek öldü. Yunan modelinden hareketle ilk Part madeni parasını bastıran da o olmuştu. Bu paraların üstünde kendisini Büyük Kral olarak tanımlıyordu.

Mithradates’in ardından oğlu Ferat (Phraates) II çıktı tahta (138/7-128). Henüz yaşça küçük olduğundan ona annesi vekalet ediyordu. O’nun asıl dikkati esir Demetrius’u da ortak ederek Selukidler’in iktidar merkezi Suriye’de dolaylı da olsa Partlar’ın kontrolünü kurmak üzerinde yoğunlaşmıştı. Ama baba da olan Demetrius tekrar tekrar kaçmayı denedi. O arada Suriye’de tahta çıkan kardeşi Antiochus VII onu kurtarmak için geldi ve biri Lycus (Büyük Zab) üzerinde yeralan birkaç muharabede Partllar’ı yenilgiye uğrattı (M.Ö. 130). İkinci Ferat barış önerdi, ama Selukidler’in koşullarını kabul edilemez buldu. Sonunda kendi adamları  aracılığıyla çeşitli kentleri Selukidler’e karşı isyana çekmeyi başardı ve Selukidler Part orduları ve isyancı kentlerin halkı önünden kaçmak zorunda kaldılar. Partlar (Feratlar, Feratanlar) kesin bir zafer kazanmış, Selukid yönetici öldürülmüş, yakınlarından birçoğu da esir düşmüştü. Partlar’ın bu savaşta üç yüz bin Selukid askerini yokettiği söylenir. Böylece Selukidler’in yitirdikleri toprakları geri alma umutları tamamen söndü. Onların iktidarsız kralları ve arkası gelmeyen iç mücadeleleri de Partlar’ın ilerlemesini kolaylaştıran bir faktör olmuştu. Bu zaferin verdiği moralle II. Ferat Babil’e girmek ve Suriye’yi istila etmekte kararlıydı. Ama doğudaki yeni bir Saka istilası girdiği Babil’i Hırkanlı bir valisine bırakıp dönmek zorunda bıraktı onu. Bu istilada Sakalar yeni topraklar ve yağma hedefiyle Mezopotamya’ya varana dek neredeyse Part hakimiyeti altındaki tüm topraklara yayıldılar. Bunlar arasında Massagetler, Pasianiler ve/veya Tuharlar  de vardı. Koşulların Partlar’a karşı döndüğü bu ortamda II. Ferat M.Ö. 128 yılı civarındaki bir katliamda yaşamını yitirdi.

Yerine geçen amcası Artabanus II miras aldığı Saka problemini çözmeye çabalarken öldü (128-124/3).

O’nun oğlu ve halefi Mithradates II (123-88/7) kendisinden önceki adaşı gibi yetenekli biri çıktı ve sonuçta Büyük ünvanı aldı. Yazıtlarda “Kıralların Kıralı Büyük Arsak” olarak anılanın o olduğu sanılıyor. Part imparatorluğuna egemen olan Sakalar’a karşı savaştı, kaybedilmiş toprakların çoğunu geri aldı. Arsakidler’in kendi hanedanlıklarını Akamenidler’inki ile ilişkilendirme çabasını yansıtan Artaxerxes II Mnemon’dan geldikleri iddiasına ilk olarak bu sıralarda rastlarız.

Mithradates II, M.Ö. 110 yılı dolayında veya bundan birkaç yıl önce Ermenistan kralı Artavasdes’e karşı yaptığı seferinde onun en büyük oğlu Tigranes’i esir edip Partlar arasında bir süre rehin tuttu.

Bu olay, Ermenistan’da Partlar (Feratlar)’ın ilk görünmesi oldu.

Bu tarihten itibaren Partlar (Feratlar)’ı artık Ermenistan’a bulaşmış buluruz ki, bir zaman sonra Ermenistan Partlar’la Romalılar arasında önemli bir anlaşmazlık konusu ve savaş alanı haline gelir. Ama sonuçta Ermenistan’da yönetim Arsakid (Part)’lerin bir kolunun eline geçer ve asırlarca onlarda kalır.

Partlar’ın elinde birkaç yıl rehin kalan Ermeni prensi Tigranes, büyük olasılıkla babasının ölümü üzerine M.Ö. 94 yılında Part (Ferat) birlikleri eşliğinde geri ülkesine götürtülüp tahta oturtulur ve Strabo’nun yazdığına göre, Tigranes, kendisine verilen desteğe karşılık olarak  Ermenistan’da Yetmiş vadi’yi Partlar (Feratlar)’a bırakır. Hemen sonra yeni Ermenistan kralı Tigranes, güçlü bir yöneticiye dönüşmüş bulunan Pontus kralı Mithradates (112-93 M.Ö) ile ittifak kurar ve bunu pekiştirmek için de Mithradares’in kızı Cleopatra ile evlenir. Her iki kral birlikte Roma ile işgören Kapadokya kralı Ariobarzanes’i devirmek üzere harekete geçerler. Bu arada Part (Arsakid) kralı Mithradates de Tigranes’in kızı Aryazate (Automa soyadı verilen) ile evlenir ve Pontus kralı olan adaşı Mithradates’le ittifak oluşturur.

Kürdistan da dahil İran, Kuzey Mezopotamya ve Babil’in egemeni bulunan Part (Arsak) kralı Mithradates az sonra ölür. Bu tarihte Partlar’ın batı sınırı Fırat’tı. Adiabene, Gordyene (Kürdistan?) ve Osroene krallıkları Part imparatorluğuna ilhak edilmişlerdi. Karşı taraftan ise Roma yeni bir güç olarak Fırat’a yaklaşıyordu.

Mithradates’ten sonra Partiya (Feratiye)’da tahta Gotarzes I çıkar (91-81/0).

Bunu fırsat bilen Tigranes, Arsakid çizgiden olup olmadığı belli olmayan Gotarzes’in üzerine yürür, Partlar’a verdiği Yetmiş Vadi’yi de geri alır, ayrıca Gorduene, Nineveh çevresi, Arbela (Erbil) ve Adiabene’yi istila eder ve ardından da Medya’ya yürüyerek Atropane’yi kendi vasalı bir devlete dönüştürür. Krallar Kralı ünvanı alan Ermenistan kralı Tigranes, daha sonra Kuzey Mezopotamya, Suriye ve Fenike’ye dek gitti.

Part başkentinin Babil’deki Ctesiphon’a taşınması Gotarzes I zamanında tamamlandı. Çünkü bu tarihe kadar Ctesiphon ve Selukiya sıkça baskına uğradıklarından başkent olarak güvenli değillerdi.

Darius’un yazıtları yanına kazınan iki yazıt Gotarzes I’e referans verirler. Bu yazıtlar bir kralın önünde duran dört önemli kişi gösterirler.

Kıral, Mithradates II’dir. Önünde duran dört kişi ise, satraplar satrapı diye tanımlanan Gotarzes, Mithradates, Kophasates (Kohzadh) ve bir diğeridir. Gotarzes’in bu dönemde saraydaki yüksek görevlilerden biri olduğu açıktır. M.Ö. 91 dolayında bu Arsakid yönetici Babil’in kontrolünü elinde tutmaktadır. Mithradates II, Medya ve Mezopotamya dahil İran’ın belirli bölümlerini yönetirken Gotarzes (I) Babil’i işgal eder ve 81/80’e dek yönetir.

Biraz sonra artık Gotarzes diye birinin adı duyulmaz. Part tahtında Orodes I görünür (80-76/5). O’nun yönetimi de kısa sürer ve seksen yaşındaki Sinatruces (Arşakan) belirir Partiya tahtında (76/5-70/69 M.Ö). Pontus kralı Mithradates VI M.Ö. 73/1’de Roma’ya karşı ondan yardım talep ettiğinde, güçlü Roma’yla karşı karşıya gelmek istemeyen yaşlı Sinatruces bunu rededer ve bir süre sonra öldüğünde yerine oğlu Üçüncü Ferat geçer (70/69-58/57).

M.Ö. 69 yılındaki Tigranokerta Savaşı’nın az öncesine kadar büyük savaşcı Pontuslu Mithradates ile Yetmiş Vadi’yi, Adiabene ve Kuzey Mezopotamya’yı geri vermeye hazır olduğunu bildiren Ermenistan’lı Tigranes Roma’ya karşı III. Ferat’tan yardım dilediler. Böyle bir ittifakı önlemek isteyen Roma da elçiler yollayarak Partlar’a dostluk öneriyordu.

Üçüncü Ferat’ın yanıtları her iki kampta da kendilerine destek gibi yorumlanan uzlaşıcı türdendi.

Partlar (Feratanlar) ile Romalılar, özellikle Dicle ve Fırat nehirleri arasındaki topraklar ve Ermenistan yüzünden karşı karşıya geldiler ve bu bölgeler iki güç arasında sık sık savaşlara sahne oldular. Sasaniler’le Bizans (Doğu Roma) arasında M.S. 6. yüzyılda bile halen devam eden savaş da bu aynı bölgeler üzerinde egemenlik kurmaya dönüktü ve bir bakıma Part-Roma savaşının devamı gibiydi.

Bu arada Ermenistan kralı babasına karşı başarısız bir ayaklanma girişiminde bulunan Küçük Tigranes (oğul Tigranes) Part kralı III. Ferat’a sığındı ve ondan Ermenistan’ın kendi babasının elindeki parçasını istila etmesini talep etti. Ona bazı Part birlikleri verilip babasına karşı gönderildi. Artaxata (Artaşat)’ya ilerleyen bu kuvvetler Büyük Tigranes tarafından yenilgiye uğratılınca O’nun oğlu Küçük Tigranes belki de III. Ferat’ın tavsiyesi üzerine bu kez Anadolu’daki Roma kumandanı Pompey’e sığındı. Pompey, bu görevi M.Ö. 66 yılında Lucullus’tan devralmıştı. Zaten Artaxata üzerine yürümekte bulunan Pompey onu rehber olarak yanına aldı ve Büyük Tigranes Pompey’e direnemeyip boyun eğdi. Ermenistan toprakları baba ve oğul Tigranes’ler arasında pay edildiyse de, III. Ferat’ın damadı olan Küçük Tigranes’in başı çok geçmeden Pompey’le derde girince onun tarafından yakalanıp esir tutuldu. Bunu öğrenen Part kralı III. Ferat hızla istila ettiği Gorduene’yi Büyük Tigranes’ten geri aldı ve Pompey’den de Küçük Tigranes’i kendisine teslim etmesini ve Fırat Nehri’nin Part-Roma hududu olarak tanınmasını istedi.

Üçüncü Ferat, M.Ö. 58/57 yılında kendi öz-oğulları Orodes (Hyrodes) ve Mithradates tarafından öldürüldü. Ama iki kardeş arasında taht üzerinde bir anlaşmazlık çıktı. Büyük ihtimalle daha büyük olan Mithradates III çıktı tahta (58/7-55). O’nu Orodes II (57-37/6) ve Pakorus I (ölm. M.Ö. 38) izlediler.

Roma’da Cumhuriyet türü yönetimin yıkıldığı ve aristokratlar arasında savaşların sürdüğü bir dönemdi bu. Politik arenayı Caesar (Sezar), Pompey ve Crassus gibi üç güçlü soylu ele geçirmişlerdi. Kendisine Suriye’nin yönetimi verilen Crassus, M.Ö. 55 yılında Partlar’a karşı bir Doğu seferine hazırlandı.

Bir yıl kadar sonra Crassus’un Roma ordusu Fırat’ı geçerek Mezopotamya’ya girdi ve bölgedeki bazı Yunan kentlerine garnizonlar yerleştirildi. Osroene kralı Abgar, Roma’nın bölgedeki müttefikleri arasındaydı.

Part (Ferat) kralı Orodes’in Mezopotamya savunması için Crassus’a karşı gönderdiği ordunun başında Doğu İran’ın güçlü soylu evlerinden birine mensup olan Suren (Surenas) vardı. 6 Mayıs’ta iki ordu Harran (Carrhae) kenti altında Balikh (Balicha) Nehri civarında kapıştılar.

Part (Feratan) tarihinin en ünlü sayfası burada yazıldı. Hayli ünlü olan bu savaşta Roma ordusu tarumar edildi, ünlü kumandanı Crassus’un kafası ve eli kopartılıp  o sıra Ermenistan’da bulunan Part (Ferat) kralı Orodes’e yollandı (M.Ö. 53). Bozguna uğrayan 40 bin mevcutlu Roma hücum ordusunun yaklaşık onbini esir edilmiş, onbini Suriye’ye kaçmış, yirmi-bini yok edilmişti. Crassus’un aldığı bu ağır yenilgi ile Part (Ferat) gücü dünyaya kabul ettirildi ve bu tarihten sonraki yüz yıl boyunca Fırat nehri Part-Roma hududu olarak benimsendi. Burada adı geçen Crassus’un Spartaküs önderliğindeki ünlü köle isyanını bastıran Roma kumandanı olduğunu sanıyorum.

Ama Roma’ya karşı zaferin efsaneleştirdiği Part (Ferat) generali Suren, kral Orodes tarafından kendisine rakip çıkar korkusuyla öldürtüldü. Bu tarihten sonra Partlar (Feratlar), Roma’nın iç işlerine dek karıştılar, onlar arasında iç savaşı teşvik ettiler ki, benzer pratikler daha önce Roma tarafından Partiya’da da sergilenmiştir.

Partlar Suriye’ye yaklaşmış, hatta M.Ö. 51’de bu ülkeyi istila dahi etmişlerdi. Hernasılsa M.Ö. 38 yılı civarında durum tersine döndü. Partlar Suriye’den çıkartıldı.

M.Ö. 37’de Part kralı Orodes, krallığı otuz oğlundan birine bırakmaya karar verdi. Bazı kaynaklara göre, babasının seçiminin kendisi olmayacağını iyi bilen büyük oğul Dördüncü Ferat kendisi kral olabilmek ve konumunu güvenceye almak için önce babasını, sonra tüm kardeşlerini öldürdü ve tahta oturdu (M.Ö. 38-2). Böylece muhalefetsiz ve rakipsiz olarak yönetmeyi umdu. Çok geçmeden bu kez aynı şiddeti önde gelen bazı Part soylularına karşı da uyguladı. Bunun üzerine  Part soylularından bir bölümü uzak kentlere, çeşitli halkların arasına sığındılar. Ünlü bir komutan olan ve Partiya’yı Roma ordusuyla almayı teklif eden Monaeses adındaki soylu örneğinde görüldüğü gibi içlerinden Roma korumasını araştıranlar da çıktı. Ona Larissa (Sizara), Arethusa (Restan) ve Hierapolis (Membic) kentlerini bırakan Roma generali Mark Antony, ayrıca kendisini Part tahtına oturtacağı sözü vermişti. Ama Dördüncü Ferat’ın onu geri dönmeye ikna etmesini önleyemedi.

Bu ortamdadır ki, Antony, Ermenistan’ı Roma müttefiki olmaya zorlayarak Partlar (Feratlar)’a karşı savaşa hazırlandı. İberya, Pontus, Ermenistan ve Mardi (Mardus)’lerden birliklerle takviye edilen Antony’nin yüz-bin mevcutlu Roma ordusu, Partlar’a karşı harekete geçti. İlkin Atropatene (Medya, Media Atropatene, Azerbaycan)’ye saldırıldı. Ama kısa sürede Partlar karşısında zor duruma düştü, ordusunun üçte-biri yokedildi, müttefikleri tarafından terkedilip ağır bir yenilgi aldı (Bk. Debevois, a.g.e., s. 128).

Bu arada Partiya’da iç mücadeleler, isyanlar koptu (M.Ö. 31).

Dördüncü Ferat’ı deviren Tiridates II  çıktı tahta (30-25 M.Ö). O’nun Antony’e karşı kazanılan zaferde ünlenen bir general olabileceği sanılıyor. Ama devrik kral Dördüncü Ferat, İran kuzeyindeki göçebe İskitler’e sığındı ve onların desteğiyle M.Ö. 30/29 yılı civarında Tiridates’i Partiya’dan Suriye’ye sürdü ve geri ülkenin tek hakimi oldu.

Dersim geleneği bakımından önemli bir figür olduğunu düşündüğüm Dördüncü Ferat’ın en az dört kraliçesi vardı: Olennieire, Cleopatra, Baseirta ve Bistheibanaps. Bunlara ek olarak Roma imparatoru Augustus M.Ö. 20 yılı civarında ona hediye olarak ne amaçla olduğu kesin bilinmeyen Musa (Thea Musa, Thermousa) adı verilen  bir İtalyan köle kız gönderdi. IV. Ferat’ın bu kadından yine Ferat (V) adı verilen (daha çok Feratakes diye bilinir) bir oğlu oldu. Bu sırada Musa adlı bu kadına da Part sarayında kraliçe ünvanı verildi. Musa, oğlunun tahta aday olabilecek yaşa geldiği M.Ö. 10 yılında onun tahta çıkmasının önündeki engelleri kaldırmak amacıyla kocasını daha büyük olan diğer oğullarını Roma’ya göndermeye ikna etti.

Böylece Dördüncü Ferat’ın Seraspadanes, Ferat (Ferates), Rhodaspes ve Vonones adlı oğulları (evli olanlarının eşleri ve çocukları dahil) Roma’ya gönderildiler ve orada bulundukları sürece prens statüsünde ağırlandılar. Roma’da bulunan bir yazıtta IV. Ferat’ın bu dört oğlundan Seraspadanes ve Rhodaspes’in adları geçmektedir. M.Ö. 2 yılında Musa adlı kraliçe yaşlı kocası IV. Ferat’ı zehirleyerek son adımı da attı ve onun kendisinden olma oğlu V. Ferat (Feraakes)’ı tahta taşımayı başardı.  Hemen sonra bu ana-oğul evlendiler de. Bu evliliğe tepki olarak M.S. 4 yılında V. Ferat’ın ya Roma hakimiyeti altındaki Suriye’ye sürüldüğü ya da öldürüldüğü tahmin ediliyor. Annesi Musa’nın akıbetiyse bilinmiyor.

Partiya soyluları Arsakid (Arşaklı) ailesinden Orodes III’ü kral olarak belirlediler (M.S. 4-6/7). Orodes III bir isyan sonunda öldürülünce, Partlar, Dördüncü Ferat’ın Roma’da olan ya da Roma’ya sığınmış bulunan dört oğlundan en büyüğü olan Vonones (7/8-12)’i getirtip tahta oturttularsa da, onun Roma’da edindiği karektere uzun süre katlanamayıp o sıra Atropatene (Azerbaycan, Medya) satraplığı yapmakta olan bir diğer Arsakid’i, Artabanus III’ü, kralları olarak saptadılar (M.S. 12-38). Artabanus, Vonones’le arasında patlak veren bir iç savaşı kazandıktan sonradır ki kral ilan edilebildi. Rakibi Vonones ise Ermenistan’a kaçıp boşalmış bulunan Ermenistan tahtına oturdu, ama M.S. 15 veya 16 yılında bu makamı bırakmaya mecbur edildi.

Part kralı Artabanus, Ermenistan tahtına oturmak üzere kendi oğlu Orodes’i gönderdiğinde, Roma imparatoru Tiberius da evlat edinmiş olduğu Germanicus’u M.S. 17/18 yılında doğu kumandanı olarak tam otorite ile Ermenistan’a yolladı. Ermenistan’ın başkenti Artaxata’ya gelen Germanicus, orada halkın kendi aralarında büyümüş ve kendi adetlerini benimsemiş olan Pontus kralı Polemon’un oğlu Zeno’yu kralları olarak benimsemeye hazır olduğunu görünce, Roma’ya da dostça yaklaşan Zeno’ya taç giydirdi. Böylece Zeno, Artaxias III adı altında Ermenistan kralı oldu. Zeno (Artaxias III) öldükten sonra ise, Part kralı Artabanus III kendisinin büyük oğlu Arsakes’i Ermenistan kralı olarak tahta oturttu.

Ermenistan tahtına Dördüncü Ferat’ın elli yıldır Roma’da yaşayan en küçük oğlu Ferat’ı oturtmayı deneyen Tiberius’un bu girişimi, Suriye’ye vardıktan az sonra Ferat’ın ani ölümü üzerine sonuçsuz kaldı. Tiberius, M.S. 35 yılında da Roma’nın Suriye valisi aracılığıyla bir diğer Arsakid prens olan IV. Ferat’ın Roma’daki torunu Tiridates III’ü Selukya’da tahta çıkardı ve onu Ermenistan kralı yapmayı denedi. Bu çabası da boşa çıktı. Ermenistan tahtına İberya kralı Pharasmanes çıktı sonuçta.

M.S. 40 yılında Vardanes ve  Gotarzes adlı iki kardeş imparatorluğu aralarında paylaştılar. Vardanes büyük parçayı, Gotarzes de Hırkaniye ve diğer kuzey eyaletlerini aldı. Sonra çatıştılar. Vardanes öldürüldü (M.S. 48/7). Soyluların bir kanadı bu ortamda tahta çıkarmak üzere Roma’dan Dördüncü Ferat’ın bir diğer torunu Meherdates’i çağırdılar. Ama taht kavgasından galip çıkan Gotarzes II (38-51) oldu ve bu zaferini M.S. 50 yılında Behistun’a kazıdı.

Burdaki Yunanca bir yazıt Gotarzes’i “Gew (Gev)’in oğlu Gotarzes” diye tanıtır (Bk. Malcolm A. R. Colledge, a.g.e., s. 50).

Kaynaklarda Meherdates’in destekçilerinin, Part soylularının onu tahta yerleştirmek isteyen  fraksiyonunun özellikle Carenes’ler olduğu belirtilir. Latince söylenişteki Carenes, irsi Karen (yeni Persçe’de Qarin) ünvanıdır.

Yani burada Partlar’ın ünlü altı ya da yedi evinden Karen evi ile karşı karşıyayız ki, Erzurumun eski adı Karin (Kalikala) buradan gelebilir. Belki de Dördüncü Ferat ve ailesi Karen evine mensuptu. Bu olayda Gew ve Karen evleri arasında taht üzerinde bir rekabet ve çatışma var gibi.

Bir sonraki yıl Gotarzes öldü. Yerine Vonones II geçti. Onun yönetimi çok kısa sürdü.

Part tahtına bu kez Vologases/Valarş I geldi (M.S. 51/52-79/80). Part kralı Vologases I, kardeşi Pacorus’a Medya tahtını, diğer kardeşi Tiridates’e ise Ermenistan tahtını verdi (M.S. 54).

Bu durum Roma imparatoru Nero’yu kızdırdı ve M.S. 58 yılında bir Roma ordusu ilkin Ermenistan kralı Tiridates’in başkenti Artaxata’yı, bir sonraki yıl ise bir diğer önemli Ermenistan kenti Tigranokerta’yı aldı. Böylece Ermenistan Roma’nın eline geçti.

Tiridates kovulmuş, onun yerine Ermenistan tahtına Roma adayı oturtulmuştu. Ama Part kralı Vologases (Valarş)’in güçlü bir karşı atağı sonucunda Romalılar Ermenistan’dan çekilmek zorunda kaldılar.

En sonunda Partlar ve Romalılar M.S. 63 yılında bir uzlaşmaya vardılar. Buna göre Ermenistan tahtına Part kralı Valarş’ın kardeşi Tiridates oturacak, ama tacı Roma’da Neron tarafından giydirilecekti.

Bu yöntemle hem Part iddiası, hem de Roma onuru birlikte tatmin edilmiş oluyordu. Üç yıl sonra Roma’ya giden Tiridates, Neron’un ellerinden Ermenistan tacını giydi. Tiridates’in aynı zamanda bir Magi (rahip, derviş) olduğuna işaret ediliyor.

Böylece uzun süredir Part nüfuz alanı olan Ermenistan, M.S. 54’te kesin şekilde Arsakidler (Partlar, Arşaklılar)’in yönetimi altına girer ve asırlarca onların yönetiminde kalmaya devam eder. Bu dönemde en başta gelen Ermenistan başkenti Artaxata idi.

Vologases (Valarş, Valakş) I, M.S. 80 yılına dek yönetmiş görünüyor. O’nun döneminde Part madeni paralarında ateşe tapıma işaret eden resimler görünür.  Malcolm A. R. Colledge, Zerdüşt dini geleneğinde Avesta’nın yaşayan el-yazmalarını ve geleneklerini Valakhsh adlı bir kralın topladığının söylendiğini hatırlatarak, bu kralın Part kralı Vologases I olabileceğini yazmaktadır (Bk. a.g.e., s. 51).

Partiya, Vologases I döneminde kuzey-doğudan bir Alan istilasına uğrar (M.S. 72). O tarihte bağımsız olan Hırkaniye yöneticisi de onlarla ittifak yapar ve Hırkaniye krallığı üzerinden geçen göçebe Alanlar kuzey İran’a doluşurlar, Partlar’ın  Medya satrapı ve Part kralının kardeşi Pacorus’un haremini ele geçirir, Part kralının diğer kardeşi Ermenistan kralı Tiridates’in kuvvetlerini silip süpürürler. Alanlar’a karşı Roma’dan yardım talebi sonuç vermez. Sonunda Partlar’ın şansı yaver gider, çünkü istilacı Alanlar’ın bizzat kendileri geldikleri yoldan geri dönerler (Bk. Malcolm A. R. C., a.g.y., s. 52).

M.S. 80 yılında Vologases I  sahneden kaybolur ve Pacorus II  görünür Part tahtında (78-115/116). Onu takiben de Artabanus IV ve Osroes (Chosroes: 109/110-128/129) başa gelirler.

Partiya ile Çin arasında diplomatik ilişkiler vardı ve karşılıklı olarak elçiler bulundururlardı. Örneğin M.S. 97’de Çin’den Kan Ying Mesene’ye gelir ve 101 yılında ise Manch’iu adlı bir Partiya kralı Çin’e hediyeler gönderir (Bk. Malcolm, a.g.y., s. 53).

M.S. 113’te Romalı kumandan Trajan, Part kralı Osroes’in Ermenistan kralını Roma’ya danışmadan kovmasını anlaşmaya aykırı bularak Partlar’a karşı bir doğu seferine çıkar ve 114 yılında birlikleriyle Ermenistan’a girer. Amacının Ermenistan’ı bir Roma eyaletine dönüştürmek olduğunu çok geçmeden açıkça ilan eden Trajan, Ermenistan’ı bir Roma valisinin yönetimine teslim etti. Sonra Kuzey Mezopotamya’nın lokal krallarına yöneldi. Edessa kralı Abgar VII rehin olarak ona oğlunu gönderdi. Diğer hanedanlar kaçtılar. Mezopotamya Trajan’ın Roma ordusunca işgal ve ilhak edilerek bir Roma eyaleti haline getirildi. Trajan, 116 yılında Fırat’ı geçerek Adiabene’yi de aldı. Niyeti Adiabene’yi Asurya adıyla bir Roma eyaletine çevirmekti. Bu bölgeye yöneticiler bırakıp ilerlemesini sürdürdü. Part başkenti Ctesiphon’u, Osroes’in altın tahtını ve bir kızını da ele geçirdi. Pers Körfezi’ne dek ilerleyen Trajan, sanki Büyük İskender’e özeniyordu. Ermenistan’ın pasifikasyonunu takiben Trajan’ın Van Gölü’nün doğu kıyısında oturdukları söylenen Mardiler’e saldırdığı da söylenir. Sonra içinde Abgar VII’nin de bulunduğu bazı vasal kralların isyanı ile birleşen bir Part misillemesi geldi. Geri çekilmek zorunda kalan Trajan, bir sonraki yıl başlattığı girişimi tamamlamak isterken öldü.

Herşey giderek saldırı öncesi duruma geri döndü. Ermenistan da geri bir Part monarkına bırakıldı. M.S. 135-136 yılı dolayında göçebe Alanlar,  küçük İberya kralı Pharasmanes’in kışkırtmasıyla yeniden ama bu kez kuzeyden Part imparatorluğu topraklarına doluştular. Media Atropatene (Azerbaycan), Ermenistan, hatta Kapadokya’ya egemen oldular. Part kralı Vologases II (105/6-147)’nin Ctesiphon’dan kuzeye gönderdiği 20 bin piyade askeri onları durduramadı. Sonra ya rüşvetle ikna edildikleri için, ya da kendi anayurtlarının başka aşiretlerce tehdit edildiğini duyduklarından dolayı kendiliklerinden geri döndüler (Bk. Malcolm, a.g.e., s. 166).

Daha sonra doğuda Afganistan ve çevresine Kuşanlar doluştu bu kez. Romalılar Partlar’a karşı istilacı Kuşanlar ile kontaklar kurdular.

Vologases III (148-192), Roma’ya aldırmadan M.S. 162’de Ermenistan’ı istila etti. O’nun Osroes adlı generali bir Roma gücünü tamamen imha ederek Ermenistan tahtına bir Arsakid prensini oturttu. Daha sonra güneye yönelen Part kuvvetleri Suriye’yi istila ettiler. M.S. 163 yılında Ermenistan (Kırmanciye) bu kez Roma ordusu tarafından istila edildi. Romalılar ülkenin Arsakid kralını kovup yerine Sohaemus adlı birini koydular. Bir sonraki yıl ise Mezopotamya’ya girdiler, Partlar’ı yenilgiye uğratıp Babil’e ve Selukiya’ya dek ilerlediler. 165 yılında Ctesiphon’u ele geçirip Vologases’in sarayını yıktılar. Ama bu sıralarda orduda yayılan bir salgından dolayı geri çekilmek zorunda kaldılar.

Hemen arkasından yitirilen yerler Partlar’ca geri alınmış olacak ki, ertesi yıl Roma ordusu Mezopotamya’yı tekrar istila etti. M.S. 170’te ise statüko geri dönmüştü bölgeye. Vologases IV (191-207/8), kayıpları geri almak için savaş tehdidinde bulundu ve 193 yılında yeni Roma krallıkları Adiabene ve Osroene’deki isyanları kışkırttı. Ardından Mezopotamya ve Ermenistan’a girdi. Bu seferleri Medler ve Persler’in bir isyanı ve doğu sınırdaki huzursuzluklar nedeniyle istediği sonucu vermediyse de, Adiabene üzerindeki kontrolünü yeniden kurabildi. M.S. 198’de Roma orduları yeniden Mezopotamya’yı (Selukiya, Babil, Ctesiphon vd) istila ettiler.

 

Sasani İsyanı ve Arsakidler (Partlar)’in Düşüşü

Üç Roma istilasının neden olduğu yıkımın da etkisiyle Part imparatorluğunda merkezi otorite sarsıldı, politik istikrar bozuldu.

Sonraki Part kralı Vologases/Valarş V (207/8-222/3)’in Medya kralı olan kardeşi Artabanus V  (213-227) kendisine karşı isyan ederek Mezopotamya’yı talep etti ve M.S. 215’te Susa’yı ele geçirdi.

Şimdi imparatorlukta fiilen iki başlı bir yönetim vardı. Bu iç savaşı fırsat bilen Roma imparatoru Caracalla Ermenistan kralının oğullarını rehin olarak ele geçirdi ve Partlar’la savaşı kışkırttı. Erbil kenti Romalılar’ca alındı, Part kraliyet mezarlığı açılıp kemikler dağıtıldı ve Medya’ya doğru akınlar yapıldı. Artabanus V (İslami kaynaklarda Ardavan), bir karşı-saldırıyla 217 yılında Roman Mezopotamyası’nı istila etti ve Roma ordusunu yendi.

Ama Arsakid (Part, Ferat) yönetiminin sonu hızla yaklaşıyordu.

Onları yıkacak olan isyan kendilerine bağımlı bir vasal krallık olan Persis’te başladı. Bu isyanın başını çeken ise bazı kaynaklara göre Sasan adlı biriydi.

Sasaniler’in atası olan kişiliktir bu.

Part kralı Artabanus V’in yönettiği Part direnişi 224 veya 226 yılı dolayındaki son muharebede kırılır. Bu çarpışmada yenik düşen Artabanus V öldürülür. Tabari’ye göre bu son muharebede Ardavan (Artabanus)’ı öldüren Ardaşir’di. Böylece Partiya Ardaşir’in ellerine düşer ve o Ctesiphon’da kral tacını giyer. Ama bu sıralarda da kendisine karşı halen güçlü bir Part direnişi vardır. Direniş dağlarda bir süre daha sürmüş olabilir.

Ardaşir’e karşı muhalefet ve direnişin en uzun süre devam ettiği odaklardan biri Ermenistan’dı. Çünkü Ermenistan (Kırmanciye), Partlar (Feratlar)’ın son üssü ve kalesi oldu. Geri kalan kesimlerde ise sonunda Ardaşir başarılı oldu. Böylece Akamenidler’in soyundan geldiklerini iddia eden Sasaniler’in krallığı kuruldu (Bk. Malcolm, a.g.e., s. 172).

 

Part Soyluluğu (Dört Büyük Ev ve  Yönetim Modeli)

Part imparatorluğunun batı sınırı çevresinde daha küçük ölçekli başka lokal krallıklar da vardı ki, bunların çoğunluğu Selukidler imparatorluğunun yıkılışıyla şekillenmişlerdi. Bunlardan biri olan ve Erbil kentini de içeren Adiabene (Aramice’de Hadayab, Partça’da Norsirakan), M.S. 1. Yüzyılda Izates adlı krallarca yönetildi. Bir diğer küçük krallık olan Osroene’nin başkenti ise Edessa idi. Bu krallığın yöneticileri ise genelde Abgar adını taşıyorlardı. Bu yöneticilerin etnik kimliği çok net değil. Bazı kaynaklar onları Arap bir hanedan ailesi olarak görür.

İmparatorluktaki bu alt-bölümlerle merkezi Part hükümeti arasındaki ilişkilerin tam olarak ne olduğu net olmaktan uzaktır. Bu ilişkiler sık sık değişmiş olabilir. Ama Part yönetiminin son 200 yılında ademi-merkeziyeçi bir genel eğilim gözlemlenebiliyor. Lokal bağımsızlığa yönelim bu dönemde giderek daha da güçlenir.

Aristokrasi sadece Arsakid ailesine bağlılık gösteriyordu.

Bu ailenin çeşitli kolları vardı. Krallar teorik olarak herhangi bir koldan gelebilirdi. Ama pratikte sık sık ailenin hangi kolundan olacağı anlaşmazlıklara sebep olmuştur. Part aristokrasisi (soylluluğu) de tıpkı Akamenidler gibi iddiaya göre yedi büyük aileden, belirli sayıdaki orta ve aşağı klanlardan  bileşiyordu. Fakat yedi rakamı kesin değil. Ama bazı büyük evlerin aile adları, egemenlik sahaları ve politik faaliyetleri saptanabiliyor.

Mithradates II’nin Behistun kayasındaki yazıtı onun bu evlerden dördünün başlarına tımarlar hediye ettiğini gösteriyor gibi. Bu dört ev veya klan (aşiret), Suren, Karen, Gew (Gev, Yunanca’da Geopothros) ve Mihran evleridir.

Suren evinin üssü Seistan (Sakastan) idi ve krallıkta soydan geçme olarak krala taç giydirme ayrıcalığına sahipti. Ana Arsakid koldan kralların yerini sözgelimi sadece ana tarafından Arsakid olan daha az direkt isimler aldığında (Artabanus III örneğinde görüldüğü gibi), Suren klanı daha saf Arsakid rakipleri destekliyordu. Bu evin en ünlü olayı M. Ö. 53 yılında yeralan Crassus bozgunundaki rolleri oldu. Bu olayda ünlenen general Suren’in adı bu evin irsi adı veya ünvanıdır. Onun kişisel adı bilinmiyor. Şah-Name’nin Keyaniler’le ilgili bölümünde yaptıkları hatırlanan destan kahramanları arasında onun kişisel adının korunduğuna inananlar var. Çünkü İran destanında Arsakidler’le ilgili kronoloji yanlıştır. Gotarzes örneğinde görüldüğü gibi, Part (Ferat) tarihinin bazı parlak dönemleri, kişilik va kahramanları efsanevi Key Kavus peryoduna transfer edilmiş, yani yanlış yere entegre edilmiştir (Bk. The Cambrıdge Ancient History Of  İran).

Arsakid (Ferat) çağının en parlak ve en ünlü olayları olan Suren’in eylemlerinin geleneğe yansımayışı düşünülemez. The Cambrıdge Ancient History Of İran adlı eserdeki yazıya göre Suren’in konumu bazı bakımlardan İran destanındaki Rüstem’in konumuyla paralellikler taşıyor. Rüstem, bu ulusal destanda daima İranlı kahramanların en büyüğü ve en güçlüsü olarak öne çıkar. Dolayısıyla İran ulusal destanının Rüstem’le ilgili bölümü adı geçen kaynağa göre Part (Ferat) peryodunun güçlü izlerini yansıtır. Destandaki önde gelen konumuna rağmen Rustem’in gerçek tarihte kime karşılık düştüğü henüz ikna edici şekilde saptanabilmiş değil. The Cambrıdge Ancient History Of Iran’a göre Rustem büyük ihtimalle Suren evinin bir üyesiydi ve muhtemelen Harran Savaşı’nın ünlü Suren’iyle ile ilişkiliydi.

Plutarch’ın Crassus adlı eseri Suren hakkında önemli bir kaynak. Harran Savaşı’nda Surenler ile Abgar arasında gizli bir ittifakın varlığı da kaynakların üstünde durdukları bir konudur. İran tarihine ilişkin kayıtlarda Suren Evi’nin adı Sasaniler dönemine dek görünmeye devam eder.

Karen Evi (klanı)’nin üssü ise büyük ihtimal Medya’daki Nihavand’da idi. Bu ev de yer yer yönetici  monarka muhalif oldu.

Gew klanının üssü  Hırkaniye idi.

Gev adlı bir Part kralı olabilir de, olmayabilir de. Şah-Name’nin efsanevi Kai-Kavus’un yönetimini anlatan bölümü Godarz adlı birine hayli yer ayırır. Bir Gotarzes Evi var. Şah-Name’deki Godarz’ın Gev adında ünlü bir oğlu da anılır. Burdaki Gev’in efsanesinin de Part tarihinin bir sayfasına referans olduğu düşünülüyor. Şah-Name’deki Godarz’ın başlangıçta Part kralı Gotarzes II (M.S. 38/44-50/51) olduğu sanıldı. Ama bir Gotarzes I’in varlığı ve yeni açığa çıkan rolü Şah-Name’deki referans’ın Gotarzes I’e olduğu inancını güçlendirdi (Bk. The Camb. Anc. Hist. Of İran, 3/I).

Mihran evinin üssü ise Rey (Rhagae) kentiydi.

Toumanoff, Mihran Evi’nin İran imparatorluğunun yedi büyük evinden biri olup Sasaniler’e akraba olduğuna işaret etmektedir. Bu evin iki kolunun başları Mirian ve Peroz adlarını taşırlar. Mihran Evi’nin Part peryodundan kalma bazı kolları İberya (Gürcistan), Gogarene ve Gardman gibi bazı eyaletlerde tahtı ele geçirmişlerdir (Bk. Toumanoff, a.g.e., s. 187).

Bu feodal prens ve yöneticiler kendi dominyonlarında Part sarayı modelinde saraylara sahiplerdi ve Strabo’nun aktardığına göre adet olarak pek çok kadınla evlenirlerdi, yani haremleri vardı. Suren Crassus’la savaşında haremini birlikte getirmişti. O’nun ordusunun çekirdeği Seistanlı tebasıydı. Yani Harran Savaşı’nda çekirdek güç Saka aşiretlerinden birliklerdi. Diğer evlerin de büyük ihtimalle benzer modelde kendi tebalarından orduları mevcuttu (Bk. Malcolm, a.g.e., s. 61-62).

Moses Khorene Ermenistan devletinin Arsakid yönetici Tiridates tarafından M.S. 60 yılından kısa bir süre sonra yapılan Part çizgisindeki örgütlenişini anlatırken saraydaki kişisel görevlerin ve önemli konumların büyük evler arasında nasıl payettirildiğinin de bir fotoğrafını vermektedir.

Partlar’ın askeri taktikleri onların göçebe arkaplanlarını yansıtır. Başkentleri sürekli değişir. İlk başkentlerinin Nisa olduğu sanılıyor. II. Arsak, kendi başkenti olarak Abivard civarında Dara kentini kurmuştur. Asaak kenti de erken Part tarihinde önemliydi.

 

Dinleri

Eski iran dini Zerdüştlüktür. Bu dine ait kutsal metinler Avesta kolektif adıyla bilinirler. Bu metinlerde ve onlara ilişkin eski yorumlarda kullanılan dil ve anlayış farklarına bakılarak Avesta bölümlerinin Zerdüşt’ün yaşadığı Medler dönemi (M.Ö. 7.- 6. Yüzyıl) ile Sasani Çağı arasındaki değişen peryodlara ait olduğu sanılıyor. Arkaik dilleri nedeniyle Avesta’nın en eski bölümleri olan gataların peygamber Zerdüşt döneminden kaldıkları tahmin edilmektedir. Bunların dili bir görüşe göre Doğu İran diyalektleridir.

Zerdüşt dininin rahip zümresi olarak görülen Magiler’in uzun bir tarihleri var. Onların tarihi galiba bir aşiret olarak başlıyor. Başlangıçta bir Med aşireti iken eski İran dininin rahipleri görevini üstlenerek özel bir sınıfa dönüştükleri sanılmaktadır.

Med, Akamenid, Part ve Sasani hanedanlıklarının resmi dininin genelde Zerdüştlük olduğu söylenir. Ama bu konunun henüz kranlıkta kalan yönleri var. Bu genelleme geçerli kabul edilse bile en azından bu çağların veya hanedanlıkların herbirinde benimsenen Zerdüştlük formunun tıpatıp aynı olmadığı kabul edilmelidir.

Bir de Anadolu’da canlanan Zerdüştlükten doğduğu söylenen Mithraizm var. Tanrı Mithra bir güneş kültü olarak görülüyor. Bu kült Roma imparatorluğunda, özellikle tüccar ve asker kesimler arasında oldukça yayıldı. Mitracılar, Tanrı ve Şeytan’ın (iyi ve kötü ruhların) Zurvan’ın oğulları ikiz kardeşler olduklarını söyleyen eski İrani fikri benimsediler.

Arsakiler’in ya da Parniler’in dini neydi? Bunun cevabı zor. Göçebelik döneminden kalma bazı inançları birlikte getirdikleri muhakkak. Üstünde güneş ve ay resimleri bulunan bazı Part madeni paralarında kral “Güneş ve Ay’ın kardeşi” olarak tanımlanıyor.

 

Peygamber Manes (Mani), Hayatı ve Öğretisi

Mani’nin babası Patik, bir Part (Arsaklı) prensiydi. Annesi Meryem ise yine Partlar’ın bir kolu olan Kamsarakan Evi’nden gelmeydi. Adından hareketle onun annesinin Yahudi veya Hristiyan olabileceği tahmin ediliyor. Medya’nın başkenti Hemedan’da oturan babası Patik, daha sonra Part imparatorluğunun başkenti Selukiya (Ctesiphon)’ya taşınır.

(Bk. The Cambrıdge History Of Iran, cilt 3/2, 1983, s. 965-990).

The Chronology Of Ancient Nations adlı eserinde El Biruni (973-1048), Mani’nin son Part kralı Ardavan (ölm. M.S. 226/224) yönetiminin başlarında Babil (Irak)’in Nahr Kutha bölgesinin Mardinu adlı köyünde doğduğunu, peygamberlik misyonunu ise 13 yaşında iken aldığını aktarır ve bu konuda Mani’nin kendisinin Şapurakan (Saburkan) adlı kitabına dayanır. Bu kitap, Harzem’in Berun bölgesinden olan El Biruni’nin yazdığına göre Şapur bin Ardaşir (240-70) için kompoze edilmiş (Bk. Biruni, a.g.e, s. 121, 190).

Kitabın başlığı da açık ki Şapur adından geliyor. Şapur, kaynaklara göre yaşamının son yıllarında Mani’nin öğretisine ilgi duymuştur.

Mani hakkında olumlu şeyler söyleyen Biruni, onun adı geçen kitabını İran tarihi hakkındaki en güvenilir kaynak olarak tanımlar. Ona göre bunun bir nedeni Mani’nin yalan söylemeyi yasaklayan ilkesiydi.

Biruni’nin aktardığı bilgilerin ışığında Mani’nin Ardavan yönetiminin (213-227) dördüncü veya beşinci yılında, yani bugünkü takvimle M.S. 216 yılında doğduğu ve peygamberlik misyonunu da Part yönetiminin Sasani isyanı ile son bulmasından hemen sonra, 228 yılında aldığı anlaşılıyor.

Yeni bir din kurmuş olan Mani (Manes), Sasaniler’in ortodoks Zerdüştlüğü ile karşı karşıya geldi. O’nun Mandean inanç öğeleri, hatta Hristiyanlık etkileri de içeren dini, değişik dinsel doktrinlerin karışmaya başladığı Part peryodunun son aşamasının özelliklerini yansıtır. Mani’nin girişimi yeni ve tek bir din yaratmak amacıyla İran inancı Zerdüştlüğü Yahudi ve Hristiyan dinlerinden unsurlarla kombine etme çabası olarak görülmektedir.

El Biruni’nin aktardığına göre, Mani, izleyicilerine bir günlük yiyecek ve bir yıllık elbise ihtiyacı dışında mülk edinmeyi yasaklamış, kendi izleyicilerinden mülk sahibi olanlara mülklerinden vazgeçmeyi buyurmuştur.  Ateşi, suyu ve bitkileri incitmeyi, hayvanları kesmeyi veya öldürmeyi, hatta cinsel ilişkiyi de yasakladığı söyleniyor. Taraftarlarını kendi doktrinlerini yaymak üzere hertarafa yollayan Mani, pek çok kitap yazmış, hayli taraftar toplamıştır.

O’nun kurduğu hareket Sasani şahlarından Ardeşir (224-40), oğlu Şapur (240-70) ve Hürmüz bin Şapur (270-71) dönemlerinde adım adım gelişip güçlenir. Şapur, Biruni’nin anlatımına göre, Mani’yi Zerdüşt’e bağlı kendi imparatorluğundan çıkartır ve geri dönmesini yasaklar. Bunun üzerine Hindistan, Tibet ve Çin’e giden Mani bu ülkelerde de kendi öğretisini yayar. Ama geri döndüğünde Sasani şahı Behram (271-74) tarafından yakalatılıp öldürtülür.

Bu adam halka dünyayı yıkmak çağrısında bulunmak için ortaya çıktı. Onun planı gerçekleşmeden önce kendisini imha etmemiz zorunludur” diyen Behram bin Hürmüz (?), Biruni’nin yazdığına göre, Mani’nin derisini yüzdürüp otla doldurmuş ve hâlâ Mani Kapısı diye bilinen Gundişapur kapısında asmıştır. Behram, onun izleyicilerinden bir bölümünü de katletmiştir (Bk. Biruni, a.g.e., s. 190-192).

Böylece İran ulusal dininde bölünme engellenmiş olur.

The Cambrıdge History Of Iran’ın Partlar bölümünde Sasani isyanını bastırmaya çalışırken öldürülen son Part kralı Ardavan ile bir Part prens ailesinden gelen ünlü dini lider ve peygamber Mani arasında tarihsel bir bağ bulunduğuna işaret edilir.

Çünkü, Mani’nin kurduğu bu yeni din, The Cambrıdge History Of Iran’da çok yerinde söylendiği gibi, bir bakıma yıkılan Part yönetiminin anısına dikilen bir anıttı. Mani’nin tam da M.S. 228/9’da Sasaniler’e karşı Selukiya’da yeralan Arsakid dirilişi (Sasani karşıtı devrim) ile aynı tarihte açıklama almış olması, adı geçen kayanağa göre, iki olay arasında bir bağlantı olabileceğini düşündürüyor.

Buna göre Mani, kendi ilhamını bir kriz ve çaresizlik ortamında Selukya’da beliren Part iktidarını yeniden diriltme (Arsakid restorasyonu) girişiminden almış olabilir. Böylece ruhsal dünyada Arsakid (Part, Feratan) değerleri egemen kılacak dünya çapında bir hareket kurmaya karar vermiş gibi görünür.

Aynı kaynakta yapılan şu değerlendirmeler dikkate değerdir:

“Maniciliğin Part düşüncesinin son görünümlerinden biri olduğu söylenebilir. Bu dinin pesimizmi belki de Arsakid hanedanının iktidarı kaybedişiyle ilintilidir. Modern zamanlara dek korunan Manici metinler de Part dili, telaffuzu ve fonetiğinin delilleri, dilsel mirasıdırlar. Bu nedenle Manicilik, Arsakid nüfuzu Ermenistan’da korunmuş olduğu için, Babil’de Part geleneğinin son temsilcisi olarak görünmektedir”

(Bk. The Camb. History Of İran, 3/I, s. 97).

Kısacası Manicilik, Sasaniler’in ortodoks Zerdüştlüğüne karşı Part geleneğinin bir devamı oldu.

Bazı Sasani kralları Mani’yi kendi devletleri için bir tehdit kaynağı olarak gördüler.

Buna karşın bu yeni din gelişti ve Sasani hükümdarı Kubad (Kavad: 488-96 ve 498-531)’ın şahsında Mezdekilik biçimi altında iktidarı fethetti ve kırk yıl boyunca da iktidarda kaldı. Dünya tarihinde komünizmin iktidara geldiği ilk örnektir bu.

The Cambrıdge History Of İran’da özetle şöyle denilir:

Mani için  dinin özü gerçekti. O, insanlığı gerçeğe çağırdı ve gerçeği yaymayı görev edindi. Mesajı buydu. Gerçek sözcüğü Arapça’da El-hakk, Yunanca’da aletheia, Süryanice’de gushta, Mandean dilinde kushta ile karşılanır. Mandean Kushta (gerçek) kavramı gerisinde İrani Asha doktrini, gerçeği kişileştiren Amesha Spenta vardır. Gerçeğin Yolu ifadesi ilk kez Gathalar’da ve Manici literatürde görünür (Bk. a.g.e., cilt 3/2, s. 967).

Mani, kendi doktrinini Sasani şahı Ardaşir yönetiminin sonunda ilan etmeye başlar (M.S. 240). Bu sırada 24 yaşındadır. Birkaç yıl sonra Sasani şahı Şapur’un o zaman Mesene valisi olan kardeşi Mihrşah’ı kendi öğretisine kazanır. Sonraki dönemde Asuristan, Mah ve Parthav eyaletlerinde misyoner faaliyet yürütür. Gelenek, halkın karşısına ilk çıktığında Mani’nin beraberinde babası ile Simeon ve Zakko adlarında iki havarisinin bulunduğunu söyler (Bk. The Cambrıdge History Of İran, 3/2, s. 965-90).

Pavlakiler arasında da Simeon ve Zakko adlarında iki önderle karşılaşıyoruz. Bence bu Pavlaki liderlerin Mani’nin aynı adları taşıyan havarileriyle aynı kişiler olmaları mümkündür.

Geleneğe göre kırk yıllık bir misyoner faaliyetin sonrasında Sasani şahı Şapur (240-70) da Mani’nin öğretisinden etkilenmiştir. The Cambrıdge History Of İran (3/2, s. 965-90)’da bu sürenin kırk değil, dört yıl olması gerektiği s