5.1 PKK nin 2. Dersim Kültür Şenliği ’92 ye saldırısı

 

  1. Dersim Kültür Şenliği ‘92 adı altında birçok Avrupa ülkesinde düzen-lenmiş olan program PKK’nın tehditleri nedeniyle başlamak üzereyken iptal edildi. Bu müzik konserlerinde, yasaklanmış ve devletçe şimdiye kadar yok edilmek istenen bir halk kültürünü yaşama ve yaşatma sevinci vardı. 1971-84 döneminde, devletin Avrupa’daki uzantıları anti sömür-geci geceleri ve kültürel faaliyetleri sabote ediyordu. Şimdi ise PKK’nın Dersim gecelerini açıkça tehdit etmeye başladı. Yani Türk sömürgeci devleti dahi bu dönemde buna cesaret edemezken, PKK onları da geçerek saldırıya geçti.

 

Berlin’deki organizatörün evine girerek bu gecelerin yapılmaması ve yapıldığı taktirde zorla engelleneceği tehditleri savruldu. Organizatör ise, bunun en tabii bir hak olduğunu, kimsenin Dersim gecelerine karşı gelmesine hakkı bulunmadığını söyliyerek programların yürütüleceğini vurgulamıştır. Bu olaydan sonra, kendisine, diğer bölgelerdeki organiza-törlere, programa katılan sanatçılara ve Dersim Belediye Başkanına karşı anonim veya açık telefonlarla hakaret ve tehditlerde bulunarak, yıldırmaya ve sindirmeye çalıştı. organizatör arkadaşın anlattığına göre PKK temsilcisinin kendisine, Dersim gecelerinde güya Alevilik ve Zaza-cılık yapılıyor demesi bu korkuyu gösteriyor. yani onların anlayışına göre şu kasdediliyor: Sünnicilik ve Kürtçülük yapmak helaldır da, gayri-si haramdır. organizatör arkadaş ise bu anlayışı redederek, ne kendi alevi kökenini, ne de Zaza kökenini inkâr edemiyeceğini ve Dersim Kül-tür Şenliğinin, Kürt örgütleri tarafından dayanışmada bulunarak destekleneceğine, tehdit edilerek karşı gelinmesinin anlamsız olduğunu

belirtmiştir. Bunun üzerine daha da arttırılan baskı ve tehditler sonucu, geceler organizatörler tarafından iptal edildi.

 

Dersim’in ikinci katili ajan Abdullah Öcalan’ın haydutlarından kaçıp mazlum rolüne giren Zaza kökenli ve Karêr’li (Kiği) Selim Çürükkaya’nın kulakları çınlasın: PKK nin o zamanki Almanya sorum-lusu Selim Çürükkaya organizatör Kemal Karabulut’a – bana anlattığına göre – şöyle demiştir: ‘Dersim Şenliğini iptal ettiğiniz için sizi tebrik ediyorum.’ (!).

 

O zamanlar kahraman ilan edilen PKK nin Dersim sorumlusu Müslüm Durgun (Dr. Baran) Zaza yurseverlığine sahip çıkmış mıdır? Hayır! Gene K. Karabulut’un bana anlattığına göre Dersim’den de telefon tehditleri gelmiştir. Eski dönemlerde olduğu gibi şimdi de bazı Dersimliler Kürt ve Türk yabancı ideolojik akımlarına kapılıp kendi ulusal davasına ihanet ettiler.

 

Şurası bir gerçektir ki, diğer Kürt örgütleri gibi PKK da Zazaları kürt-leştirmeyi ve Alevileri de sünnileştirmeyi bir siyasi hedef olarak tayin etmiştir. Kürt örgütleri bunu parti proglamlarında açık veya kapalı biçimde ‘Resmi dil Kürtçe olacaktır’ diye yazdıkları gibi, pratikteki tavır ve uygulamarıyla da ortaya koyuyorlar.

 

Taban tutmuş olan Kürt siyasi örgütleri son zamanlarda artık resmen şafiiliği tek Kürt mezhebi olduğunu savunuyorlar. 16.6.1993 te Ber-lin’de Offener Kanal’da (22°°), üstelik te Dersim TV adı altında (!) ha-zırlamış oldukları programında sarıklı bir Kürt hocası bakın şöyle diyor: Mezhebê Kurda şafiiye. ‘Kürtlerin mezhebi şafiiliktir.’

 

Eh, Dersimlilere ve öteki alevilere müjde olsun, şimdiden namazını öğrenmeye başlasınlar ve Kenan Evren’in Dersim’de zoraki olarak yap-tırmış olduğu camileri hazır tutsunlar! Hakikaten, PKK ve Kürt yöneti-mindeki Hizbulahcıların ittifağı, Kürt hareketlerinin saklı şeriatçı boyu-tunu, zaman zaman ön plana çıkarak kendisini gösteriyor. Bunu belge-leyen bir gerçek şudur: Dersim’deki Kürt PKK işgalcileri Evren dikta-törlüğü döneminde, burada tamamen alevi olan nüfus arasında zorla kurulmuş olan 313 köy camisini korurken, bütün okulları yakması ve öğretmenleri katletmesi, amaçlanan teokratik boyutu, yani nihai hedef-teki şafiileştirme niyetini açığa vuruyor.

 

Kürt hareketlerinin, Zaza, Kürt, Türk ve Arap kökenli alevilere, diğer ilericilere, laikçilere ve demokrasi güçlerine karşı beraber getireceği bu totaliter şeriatçılık ve baskıcılık asla gözardı edilmemelidir.

 

Kendi örgütlenmelerinde topladıkları Zaza gençlerini sindirerek asimile ederken, kendileri dışında, artık giderek geniş çapta ulusal bilincine varmaya başlayan Zaza halkına, Zaza aydın ve yurtseverlerine karşı harekete geçmeleri bir tesadüf olmayıp, öteden beri bilinçli olarak he-saplanıp planlanan ve taktik şekilde adım adım uygulanan bir gerçektir.

 

 

Dersim Kültür Gecelerine yapılan bu saldırı, işte bu Kürt asimilasyon politikasının dışa doğru ilk zoraki uygulamasıdır, aynı zamanda Zaza halkına yapılan bir saldırıdır.

 

Kürt örgütlerinin ezilen Alevilere ve Zazalara karşı takındıkları düş-manca tavırları ilk olarak değil, son 20 yıldan beri sürekli olarak duya duya artık alıştığım bir söz oldu. Kürt milliyetçileri bunu bana karşı da sürekli olarak, fakat toplum arasında benimle açıkça tartışmadan kaçına-rak, yani yüzüme söyleyerek değil de, daima arkamda dedi kodu yapa-rak kullandığını biliyorum. yeri geldiği zamanda da, toplumdaki tartış-malarımda buna şöyle cevap verdim: Ezilen bir halk olan Zazaların haklarını savunmaya eğer Zazacılık diyorsanız, ben bundan gurur duy-uyorum. Haklarından mahrum olan Alevileri savunmaya da Alevicilik diyorsanız, bundan da gurur duyuyorum. Çünkü ezilenleri, haksızlığa uğrayanları savunmak, haksızlığa karşı çıkmak, şerefli insani bir görev olduğu için, Alevileri de, Zazaları da savunuyorum. Ayrıca mensup olduğum Zaza halkının haklarını savunmam da zaten temel bir görevim-dir. Ben şimdiye kadar ne Zaza kökenimi inkâr ettim, ne de alevi köke-nimi. Kızan varsa kızsın, bu onun şahsi sorunudur.

 

Zaza aydınları Kürtlere veya Türklere diyor mu ‘sizin diliniz bizim dilimizin bir lehçesidir de, siz kendi kimliğinizi unutun, gelin Zaza olun!’ Sağ olsunlar, fakat başkaları da bize böyle demesin!

 

Çünkü bir Zaza atasözünün dediği gibi:

 

Her vas koka ho sero r’oeno.

 

‘Her ot kendi kökü üstünde biter.’

 

Bizim kendi kökenimiz vardır, onun için yabancı veya yedek kökenlere ihtiyacımız yoktur. Kürt örgütlerinin yürüttüğü mücadele ise Zaza hal-kının mücadelesi değildir. Hatta tam tersine şimdiki eylemiyle, Zaza yurdunu ikinci bir yabancı güç olarak yeniden işgal edip uyguladığı baskı ve sömürüyle sürekli bir rejim kurmaya yöneliktir.

 

Dersim Gecelerinin iptal edilişi, halk arasında tepkilere yol açtı. Zaza yurtsever çevreleri bu baskı ve tehdidi şiddetle protesto ederek karşı çıkarken, halk arasında da, Zaza halk müziğine karşı istekleri oldukça büyüdü. Bir asimilasyonculuktan, yakası azıcık kurtulan Zaza halkı, yeni asimilasyoncu baskılara rağmen, yabancı müzik yerine, kendi öz müziğini dinlemek istiyor. Bu kültürel talebin elbette karşılanması gere-kiyor. Çünkü müzik ruhun gıdasıdır. Hele Zaza halkı için, karartılan dünyasını aydınlatan ve kendisine yeniden can veren bir güçtür ve temel bir kimlik gıdasıdır. Ezenlerin türkülerden korkması ilk değildir. Pir Sultan da asıldı, fakat türkülerinde halen yaşıyor.

 

Bundan sonra ne yapmalı diyorsunuz. Dersim Kültür Geceleri tekrar yapılmalıdır, çünkü halkımızın talebidir. Ancak bunu yaparken, bireysel düzeyde değil de, kollektif düzeyde, halkın da desteğini alarak, halk kesimleriyle birlikte hazırlayıp, yürütmek gerekir. Tehditlere karşı çare ise, daha sıkı kenetlenip, uyanık ve kararlı olmaktır.

 

5.2 Diğer saldırılar

 

  1. Kaba kuvvetle Zaza aydın ve yurseverlerine saldırılar

İsmail Karaşahin evine baskın ve ağır yaralama (Bochum/Almanya).

Hıdır Aslan Bremen’de (Almanya) bir Dersim Gecesi düzenlerken PKK’lı hain bir Dersimli saldırtılıyor. Kürt faşistleri burada zorla sahneye çıkıp Dersimlilere ağır hakarette bulunuyorlar (H. A.ın bizzat bana anlatımıyla).

Geceden sonra ki günde ise Hıdır Aslan’ın evine baskın ederek öldürmeye teşebbüs ettiler ancak komadan kurtuldu. Ne yazık ki PKK’lı faşist saldırganlar Alman polisine yakalanması için, korkaklıktan bildirilmedi.

 

  1. Siyasi ve asimilasyoncu propağandayla

Başta PKK ve Komkar olmak üzere şövenist ve inkârcı Kürt örgütleri hain ve satılmış Zazalar vasıtasıyla bağımsız yurtsever Zaza hareketine karşı faaliyete geçtiler. Küçük bir çıkar uğruna kişiliğini satan bu unsurların bir kısmı şudur:

Mehmet Tayfun (Malmisanıj), Hüseyin Beysülen (Munzur Çem),

Kâzım Timurlenk, Kamer Söylemez, Haydar Işık vd.

 

  1. Kendine maletme propağandasıyla

MedTV başta Zazacaya proğramda yer vermiyordu. Yazarın verdiği Hollanda Dersim Vakfı konferansından sonra (5.11.1995) paniğe kapılan Kürt şövenistleri, karşı tepki olarak Med TV de Zazaca yayına başladılar. Bunda Serbestiye hareketinin kurulmasının da (24.11.1996) rolü vardı. Fakat bunda sinsi bir tavırla Zazaları kendine maletedip Kürt göstererek ulusal varlığını sürekli inkâr ediyorlar. Yoksa Zazacayı sevdiklerinden değildir.

Mannheim’da Zaza Kulturhaus’da verilen Zazaca dil kursundan bahseden PKK yönetimindeki Özgür Politika gazetesi ’Kürtçenin bir

lehçesi Zazaca’ diye yazarak (Nisan 2004) şövenist ve inkârcı tavırla kendine maledip Kürtçü propaganda yapmaktadır.

 

  1. Hile ve entrikalarla

Duisburg/Almanya Zazaca radyo proğramının Komkar ve PKK tarafından ele geçirilip iptal edilmesi. Bu çirkin görevi, MedTV de çalışan PKK’nin emir kulu Kamer Söylemez üstlenmişti.

 

  1. Basınla saldırı

Yazarın Zazaca Gramer eserine saldırı: Zaza haini Selim Fırat Özgür Politika’da çirkin bir saldırıda bulunmuştu. Özellikle U. Pulur’un haddini bildirmesiyle, ’it ürür, kervan yürür’ misali, sesini kesmek zorunda kaldılar: Özgür Politika sayfalarında Zaza düşmanlığı, Vengê Zazaistani, Nr. 2, Gaẋane 2000, s. 32-33.

 

 

Alıntı : Zaza Ulusal Sorunu

 

Dr.Zılfı Sercan / Berlin-2004

solo17 Mart 2016 tarihinde Rojava’nın Rimelan kasabasında Kürtler, Asuriler, Ermeniler, Araplar, Türkmenler ve diğer halklar gerçekleştirdikleri iki günlük toplantının ardından ‘Kuzey Suriye Federasyonu’nu deklare ettiler. Halkların bu demokratik örgütlü kurumlaşma kararı tüm dünyada çok büyük bir yankıya neden oldu. Zira 10-24 Mart 2016 tarihleri arasında Cenevre-3 toplantısı gerçekleştiriliyor ve bu toplantıya Rojava’lı Kürtler ve dostları davet edilmemişti. Cenevre-3 toplantısıyla nasıl bir Suriye projeksiyonu yapılmasına rağmen, ülkenin % 20’lik bir kısmını DAİŞ faşizminden mutlak bir zaferle kurtaran Kürtler ve dostları davet edilmemişti. İşte böylesi bir momentte Kürtler ve dostları seçeneksiz ve alternatifsiz olmadıklarını ve kendi çözüm modellerini ortaya koydular.

 

ABD ve sahadaki ortakları, TC, Suud, Katar, Ceyş ül İslam, Fetih Ordusu vb bir çok selefist grup ve hempaları Cenevre-3 toplantısına katılmıştı. Yine Rusya önderliğinde Esad, Hizbullah ve Suriye iç muhalefeti de Cenevre-3 toplantılarına dahil edilmişti. Ama Kürtler her ne hikmetse yine bu sürece dahil edilmediler.

 

ABD ve müttefikleri nasıl bir Suriye istediklerini netleştirmek durumundadırlar. Suud-TC-İslamistler nasıl bir Suriye öngörüyorlar acaba! Kuşkusuz, Kürtlerin içinde özne olmadığı, kendilerine mutlak biat eden edilgen ve kişiliksiz bir grup omalarının ötesinde bir rollerinin olamayacaığı kesin. Zira Erdoğan-AKP-TC politikasında Kürd’ün statü sahibi olması savaş gerekçesidir ve her ne pahasına olursa olsun engellenmelidir. Zaten bu İslamcı muhalif grupların hayalindeki Suriye, Alevi olan Esad’dan alınmalı ve yerine ‘Sünni Arap İslam Suriye’ devleti olmalıdır. Baskıcı, kadın düşmanı, fundamental, bağnaz, yobaz, ırkçı ve faşist bir devlet olacağı kesin. Bu zihniyetin ele geçirdiği Suriye Saddam’ın Irak’ından pek farklı olmayacaktır. Ve Kürtler bu rejimi asla tanımayacaktır.

 

Peki, Rusya’nın desteklediği Esad ve ortakları Kürtler için nasıl bir ‘gelecek’ öngörüyorlar?! Esad, Kürtlerin Kuzey Suriye Federasyon ilanına; “Suriye federasyon için küçük bir ülkedir, ve Kürtler Suriye’nin Kuzeyi’nde azınlık durumundadır” diyor. Peki sormazlar mı adama, İsviçre ve Belçika Suriye’nin yarısı kadar yoklar ve İsviçre Konfederasyon, Belçika Federasyon ile idare edilmektedir. Ayrıca Kürtler Kuzey Suriye’de azınlıklar, o zaman siz Lazkiyeli Alevi’ler de Suriye’de azınlıksınız ve elli yıldır Suriye’yi demir yumrukla yönetiyorsunuz? Hem, sizin yönettiğiniz BAAS Suriyesinin geldiği hale bakarmısınız!

 

Sorun federasyon yada adem-i merkezi başka bir sistem değil. Sorun, Kürtlerin hak, hukuk ve statü sahibi olmasını istememe sorunudur.

 

Burada Esad’dan çok Kürtler ABD ve Rusya’ya sormak durumundadır. Sayın ABD’li yetkililer siz nasıl bir Suriye öngörüyorsunuz ve bu öngördüğünüz Suriye’de Kürtleri nereye koyuyorsunuz. Sadece Kürtler sizin için cephede DAİŞ ile kahramanca dövüşen birer azap askeri midir?

 

Rusya başta Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ve yardımcısı Bogdanov Federasyon tartışılabilir demiş olsalar da, sonradan tornistan ettikleri görülüyor. Rusya Suriye ve Esad için ne öngörüyor. DAİŞ ‘yenildikten sonra’ acaba Suriye’yi tekrar BAAS sistemi ile yönetmeyi ve bir arada tutmayı mı hesap ediyorlar. Ve Kürtlere hadi ‘yorgan gitti, kavga bitti’ deyip evlerine gidip BAAS sistemine uslu uslu biat etmelerini mi salık verecekler.

 

Kuşkusuz Kürtler ne ABD destekli fundamentallerin çözümünü, ne de Rusya destekli BAAS rejiminin boyunduruğunu kabul edecektir. Birleşik, Demokratik, Seküler, Kadın ve Doğa Özgürlükçü tam demokrat bir Suriye’yi tercih edecekler ve bunun mücadelesini vereceklerdir.

 

Federasyon tartışmalarından Rojava Kürtlerinin niçin Cenevre-3 toplantılarına dahil edilmediği şimdi daha iyi anlaşılmaktadır.

 

30 Mart 2016  – Selahattin Soro – Özgür Gündem

 

http://www.proxtik.com/browse.php?u=http%3A%2F%2Fwww.ozgur-gundem.com%2Fyazi%2F135250%2Fkurtler-rojava-ve-federasyon&b=0&f=norefer

merdina derelaçi“Bir toplumun gelişmişlik seviyesi, o toplumun, çocuklarına ve kadınlarına verdiği değer ile ölçülür.”

Medusa, kadim yapıları nazardan ve kötülüklerden koruyan sembol. Çok güzel bir kadın olan Medusa, tecavüze uğrar ve sonuçta lânetlenir, yer altına indirilir (halktan soyutlama) ve kellesi kesilerek, kanından iki damla diyar diyar gezdirilir. Saçları yılana dönüşür ve kim ona bakarsan taş kesilir. (Kadından uzak dur, lânetlenirsin.) Havva, zihninde ya da nefsinde yılan olan kadın! Âdem’i cennetten kovduracak kadar kötü olan, lânetlenen varlık! Aklen ve dinen eksik kabul edilen yaratık!

 

Günümüzdeki iz düşümü; recim cezası, taşlanarak ya da toplum önünde kırbaçlanarak cezalandırılan varlık. (Mal gibi kullan ama asla değer verme, lânetlenirsin! Kirletilince (tecavüz dahi olsa) öldürülerek temizlenmesi gereken leke!)Sömüren sistem, tekliği sevmez. Önce gücü tam ortadan parçalaması gerekir, bu da cinsiyetler üzerinden yapılır. Sonrası kolay, ırklar, milliyetler, inançlar, mezhepler, ülkeler, şehirler… En küçük parçaya kadar devam eder. Hatta bilim aracılığı ile kişi kendine düşman edilir, çatışmanın en küçük hücresidir bu!Sömürmenin önündeki en büyük engel o anlamda “anaerkil” aile yapısının ya da toplumsal iz düşümün (komünal) ortadan kaldırılması ile başlar.

 

Sindirilen kadın; korkak, ürkek, kimliksiz, sorgulamayan, biat eden çocuk yetiştirir, artık işleri kolaydır. Bunun için en iyi araç, “sorgulanamayan Tanrı’nın” gücünü elde tutmanın yolunu bulmaktır. Allah adına konuşmak ya da eyleme geçmek… Kızılbaş bu anlamda da tehlikedir, çünkü Tanrıyı sorgular, Peygamber, cennet-cehennem-halife-kutsal kitabı; halk ve dolayısı ile insan sıfatında tekleştirir. Kızılbaşlıkta ilk felsefe, perdeyi ortadan kaldır! İle başlar. Ortodoks inançlarda ise, örtün ve perdelen ile başlar. Çünkü her örtü arasında yeni parazitlere yaşam alanı açılır. Kadını örtmenin altında yatan ilk neden budur!İlk devrimci ve eşitlikçi hareketlerden biri Mazdeizm ya da Mazdek’dir.

 

Yanında kadınıyla beraber, halkın eşitliği üzerine düşünülen ve geliştirilen felsefenin, yaşam alanına taşınmasıdır. Ardından Cavidan hareketi, Hürrem ve Babek. Babek başkaldırısı en uzun sürenidir, yaklaşık çeyrek asır devam eder.(840’lı yıllar) Yanında kadını ile beraber ezilen tüm halkları etrafında toplayan ve emek-sermaye çelişkisini düzeltmek için mücadele eden felsefe, kısmen başarılı olup, Abbasîlerin yıkılmasına kadar devam etmiştir. Özel mülkiyetçiliğe karşı çıkan bu felsefe, “kadının yanağından gayrı her şeyimiz ortaktır” cümlesinin başlangıcıdır.Her başkaldırıda ortak olan özellik ise; halk ezilmekte yönetenler zevk içinde keyif sürmekte. Kazanan, üreten, emekçi olan halk (köylü) saltanat ve çevresindeki adamları beslemekte, onları koruyan askerin maaşını ve yiyeceğini karşılamaktadır.

 

Tüm bu özverisine rağmen, horlanan ve aşağılanan tabakadır.1239–40 Babaî başkaldırısı. Baba İlyas, halk üzerindeki vergi ve baskılardan dolayı baş kaldırır. En yakın Piri olan Baba İshak, muhteşem bir propagandacıdır. Baba İlyas yakalanıp, ölü bedeni surlardan teşhir edildiğinde, Baba İshak halk ile birlikte yola çıkar. Kadın-çocuk-genç-yaşlı ve köylülerin hayvanlarını da önüne kattığı bu kitle, her geçtiği yerde büyür ve altı bin kişilik bir grup oluşur. Malya ovasına gelmiş olan Selçuklu ordusunun başkumandanı Emir Necmeddin, yardımcıları Behramşah Candar, Gürcü Zahiruddin Şir idi. Bin kişilik, üç bin altına kiralanmış zırhlı Frank şövalyelerinin başında ise Ferdehala (Frederic) bulunuyordu. Tabi sadece altın değil, kız alış verişi de bu pazarlığın içindeydi.

 

Sonunda Selçuklu feodal sultanlığının bütün güçlerini seferber ettiği yaklaşık altmış bin kişilik koca ordusuyla, altı bin kişilik Babaî halk güçleri 1240 yılının Kasım ayı başlarında Malya ovasında karşı karşıya gelir. Simon de Saint Quentin’in verdiği bilgiye göre Babaî halk güçleri, iki ay içerisinde inançları uğruna hayatlarını hiçe sayarak, Selçuklu feodal kuvvetlerine karşı tam on iki meydan savaşı kazanmış bulunuyordu. Bu nedenledir ki, Selçuklu askerleri Babaî güçlerinin, inançlı ve kararlı duruşlarından ve aralarında yayılmış olan Baba Resul’un mucizelerinden de çekiniyorlardı; Babaîler´i kılıç kesmez, ok işlemez olduklarına inanmaya başlamışlardı.

 

Onlardan on kat daha fazla olmalarına rağmen saldırıya geçmeye cesaret edemediklerini söylemektedir bütün kaynaklar.İbn Bibi’ye göre dört bin erkek Babaî öldürüldü. Malya ovası “Kızıl börklü, siyah libaslı ve ayağı çarıklı Kızılbaşların” kanıyla kızıla kesti. Savaş meydanında sağ kalan kadınlar ve çocuklar savaş tutsakları olarak galipler tarafından paylaşılarak satıldı.Savaş sonrası beş yıl boyunca kovuşturmalar sürdü, zindanlar Babaîler´le dolduruldu. Ayna Dövle gibi Pirler yakalanıp da Babaîliğini inkâr etmediği için derileri tulum halinde çıkarılarak, içine saman basıldı. Bu dönem içerisinde Bacıyan-ı Rum (Pir-e) (Anadolu Bacıları) örgütünün yardım ve düzenlemeleriyle gizlenerek sağ kalmış olan Baba İlyas halifeleri, Suluca Karahöyük’te Hace Bektaş Veli’nin çevresinde toplandılar. Hace Bektaş-ı Veli felsefesinin gelişmesinde bu Ana Bacılar’ın büyük katkısı vardır. (Aynı özelliği, Seyyid İmadeddin Nesimi’nin eşi Fazlullahın kızı Ana Fatma’da da görmekteyiz.)

 

En büyük çatışma, Ortodoks inançlarda “mutlak güç Allah’dır”. Bu gücü kullanma yetkisi, onun gölgesi olan Peygambere ya da halifeye-sultan’a geçmektedir. Onların dışındaki insanlar, tebaa, kul, ümmettir ve biat etmek zorundadır. Halife, Allah adına konuşandır. Kızılbaşlıkta ise “halk mutlak güçtür” çünkü Hakk’ın gölgesidir. O nedenle tüm erk, halkın elinde olmalıdır ve yetmiş iki millet aynı nazardadır. Eşit olan halk, ürettiğini de eşit emek ile eşit şekilde paylaşmalıdır. Mülkiyetçilik o anlamda huzur bozan bir sistemdir, mülk ortaklığı huzuru sağlar. Asker, polis ve savaşçılar halkı, halktan koruma ihtiyacı olmayacağı için anlamsız ve gereksizdir, çünkü silahlı güç, halkın vergisiyle ezen kesimi yine halktan koruyan bir yapıdır.

 

Bu arada Babek ile ilgili iki anekdot aktarayım. Oğlu esir edilince babası Babek’e mektup gönderir, teslim olmasını ister. Babek oğlu için şöyle der: “O benim oğlum değil. Kırk yıllık esir hayatı yaşamakdansa, bir gün özgür yaşamayı yeğlemeliydi.“ Diğeri de; işkence edilirken, yüzündeki acı gözükmesin diye, kolundan akan kanları sık sık yüzüne sürmesi ve bu acının düşman tarafından görünmesini istememe gayreti. Aynı özelliği birçok Kızılbaş Yol Önderinde görürüz. Hallac-ı Mansur, Seyyid Nesimi, Pir Sultan, Bedrettin, Seyit Rıza, son dönemin devrimci önderleri.Bu dönemde en etkili mücadeleyi kadınlar yani baciyanlar verir. Baciyanlar, saçlarını kestirip, ayakları çıplak, bir hırka ve bir bağlama ile köy köy gezer, propaganda yaparlar, gezgin Ana’dırlar ya da Pir´dirler (PİR-İK-E). Bu kadınlar için şöyle fetva verilir; Tanrıyla aralarındaki bağ olan saçlarını kesen bu kadınlar…

 

Bunlardan biri Seyyid Nureddin’in kızı Fatma Bacı yani Ana Fatma’dır. Babaî hareketinden sağ kalan birçok yol eri, bacıyanlar tarafından saklanır ve beslenilir.Daha da derinlemesine bakılırsa, “Işık İnsanı” olarak nitelendirilen tüm felsefelerde, kadın ön planda, en azından erkekle eşit koşuldadır. Mücadelede erkekle aynı fedakârlığı ve cesur direnişi göstermiştir. Bu felsefenin son kalesi; bana göre Dersim’dir. Bunun sebebi, coğrafi ve zorunlu koşullardır. Başka halklar ile ilişkisi kısıtlı, kendi dili ve felsefesi dışında bilgiden mahrum.

 

Kız alış verişleri bile son yarım yüzyıl hariç aynı aşiret içinde olmuş, Ocak mensubu olan kızlar aşiret mensupları ile evlenememiş, kısacası Ana’lar-Pire-Pirike’ler, Pir soyu ile evlenerek kendi özelliklerini korumuş, bir sonraki çocuğa yol öğretisini aynen aktarmıştır. Bu da dil ve felsefe asimilasyonunu engellemiştir.O nedenledir ki; Dersim´de her yüksek dağ bir evliyanın ikametgâhıdır. Fakat bu ikamet erenlerinin hatırı sayılır kısmı bayandır. Eşitlik hâlâ devam etmektedir. “Dede (PİR) ne ise Ana da(PİRE)” odur ve aynı saygıyla karşılanır. Kızılbaş kadınının özgür ve asi yapısı biraz da geçmişten aldıkları mirastır.

 

Gelelim Dersim’de yılana. Her Dersimli en azından birkaç tane Eren ve Yılan eşliğinde rivayet dinlemiştir. Yılan Dersim’de tariktir (yol). Yılan aynı zamanda Wayire çe (ev sahibidir) iyi ve kötüyü ayırt edendir. Dersim’de rüyada görülen yılan düşman olarak yorumlanmaz, ilahi bilgi ya da dost olarak tanımlanır. Derinlerdeki hazinenin bekçisidir, bu anlamda Dersimli için Yılan içimizdeki nefistir. Nefs bizim en acımasız öğretmenimizdir ve bizi aydınlığa çıkaracak olandır. Bizim aynamız ve bizi bize tanıtan tarafımız, derindeki bilgiye ulaşmak için yol gösteren kılavuzdur.

 

O nedenle birçok Pirlerimiz yılanları ile beraber anılır ve yılanlar o anlamda “asa”dır.Tüm kültlerde; yılan kadın yani ölümsüzlüğü bilen varlık Şah-Maran, Dersim kültünde sae-mor (elma yılanı) ya da sae-maran olarak adlandırılır. Neden elma, konusu oldukça uzun, o nedenle burada bu konuya hiç girmeyeceğim.Yüz yıllardan bu yana kaç milyon kadın öldürüldü bilemiyorum.

 

Halen cemlerimizde kadın ve erkek diz-dize, yüz-yüze, yan-yana semaha durur. Çünkü bu cemde, cinsiyet, dil, ırk, milliyet yoktur, aslolan şey yoldaki can(ruh)dır. Ve o ruh, Tanrı’dan alınmış ışıktır ve tanrısal özelliklerle donatılmıştır dolayısı ile insan o anlamda tanrıdır. (Yansıması) Binlerce yıllık kadın-erkek eşitliğine dayalı bu kültür ne yazık ki yağmalandı ve yağmalanmasında en büyük sorumluluk yine Kızılbaş kadınının.

Henüz Dünya’da Sosyalizm ve komünizm felsefesi tanınmaz iken, kızılbaşlar bu felsefeyi merkez olarak kabul etmişti.

Umarım, kızılbaş kadını kendini tanır ve en kısa sürede eski misyonuna kavuşur.İçindeki fırtınadan habersiz olanlar, kokmuş nefes önünde savrulur. Suçlu; kokan nefesin sahibi değil, savrulup, kendinden habersiz olandır…

İmam Ali ile Muhammed’in karısının neden savaştıklarını bilenler Kerbela denen olayı da anlar, Alevilik – sunnilik çatışmasının başlangıcını da anlar.

 

Kısaca özetlersem: İslam peygamberi Muhammed’in karisi Ayşe, Muhammed’i genç ve yakışıklı bir askerle aldatıyor, muhammed bunu örgenince de kavga ediyorlar, Ayşe küsüp babası Ebubekir’in evine gidiyor.

 

Bunun üzerine Muhammed 40 güne yakin evden çıkmıyor, hayata küsüyor. Herkes ya Muhammed Ayşe anamız öyle bir şey yapmaz diye yalakalık yapıyor. Fakat Ali bakıyor ki Muhammed hayata küsmüş, hali hal değil, erimiş bitmiş, diyor ki : ya Muhammed boşa gitsin, sana karimi yok?

 

Bunun ardından Ayşe’nin hasretine dayanamayan Muhammed, sanki Allah göndermiş gibi düzmece nur suresi ile Ayşe’yi aklıyor. Allahtan sanki Ayşe’nin suçsuz olduğuna kanıt gösterdiği nur suresinin geldiğini söylüyor ve Ayşe’yi temizlemiş oluyor. Gidip yalvar yakar Ayşe’yi eve getiriyor.

 

Yalnız, Ali’nin ya Muhammed sana karı mı yok? Boşa gitsin lafını unutmuyor Ayşe. İçinde kin olarak kalıyor Ali’ye karşı. Muhammed’in ölmesinden sonra Ayşe ile Ali arasında güç kavgası başlıyor. Bu güç kavgası sonucu Ayşe’ye bağlı güçler ile Ali’ye bağlı güçleri iki kez karşı karşıya getiriyor ve savaşıyorlar.

 

Sonrası Ali’nin öldürülmesi. (Bu arada diğer 3 halifede yine müslümanlarca öldürülüyor. Ebubekir, Ömer, Osman. Akıbetleri tıpkı Ali gibi oluyor)

 

Ali öldürülünce, cenazesi henüz kaldırılmadan oğlu Hasan halifeliğini ilan ediyor. Ama ayni zamanda Şam valisi Muaviye de halifeliğini ilan ediyor. Böylece çift başlı bir yönetim bas gösteriyor. Sonra Muaviye ile Hasan arasında yapılan anlaşmada belirli bir para, altın, ve Muaviye’nin ölümünden sonra halifeliğin Hasan’a geçmesi karşılığında, Şam’da din işlerinden sorumlu yetkili kişi görevine getirtiliyor ve Hasan bunun karşılığında Muaviye’ye biat ediyor.

 

Fakat evdeki hesap çarsıya uymayıp, Hasan muaviye’den önce ölünce ( yani eski karısı tarafından Muaviye ile anlaşmalı zehirletilince) Hasan’ın yerine kardeşi Hüseyin geçiyor.

Muaviye bir türlü ölmüyor tabii. Son aşama da çok yaşlanınca bu görevi yapamayacağını, Hüseyin’inde aralarında bulunduğu din ve devlet ileri gelenler kurulunu toplayarak, yerine o ana kadar Şam valisi olan oğlu Yezid’i getireceğini ilan eder ve herkesin yezide biat etmesini ister.

 

Herkes kayıtsız şartsız yezide biat eder fakat Muaviy’enin Hasan ile anlaşmasından dolayı halifeliğin abisinin ölümünden dolayı kendisine geçeceğini sanan ve o ana kadar halifelik bekleyen Ali’nin oğlu Hüseyin Yezid’e biat etmez. Yezid Hüseyin’e kendisine biat etmesi için süre verir. Hüseyin Şam’da kendisine destek bulamayınca babasının memleketi Kufe de kendi halifeliğine destek aramak için Kufe’ye doğru yola çıkar. Bunu haber alan Yezid, Hüseyin Kufe’ye varmadan Kerbela’da yolunu keser ve malumunuz 72 kişiyi orada katleder ve katledilenlerin kadınlarını da alır.

Alıntı : Anonim

Reşit Cantürk’ün ikinci karısı olan Harun’dan olan oğluydu. Bu Harun aynı zamanda, Bingöl’den Lice’ye göç etmiş babaları ayakkabıcı olan bir Ermeni ailesinin kızıydı, Behçet Cantürk’ün babası Reşit bu Ermeni kızını zorla kaçırıp, baskıyla kendisine ikinci karısı yapar. Ermeni halkının içinde yaşadığı ezilmişlik, ailenin bu olaya yeteri kadar tepki göstermesini engeller. Baba Reşit bu ikinci karısına imam nikahı kıydırır. Baba Reşit boş durmaz, hem birinci karısından, hemde ikinci karısından durmadan çocuk yapar. Aile aynı zamanda komşu ülkelere yönelik dönemin koşullarına göre kaçakçılık  yapmaktadır. Baba Reşit’in Harun’dan olan ilk çocuğu  Nizamettin, ikinci çocuğu da Behçettir, Harun ana, daha sonra merdivenlerden düşerek hayatını kaybeder.Behçet’in okul yılları, kavgaları, cezaevine girmeleri, affa uğraması yaşanır.

(……….)

Behçet Cantürk şehirler arası nakliyecilik, inşaatçılık gibi işlerle çalışırken, tanıştığı Karadeniz’li müteahhitler aracılığıyla silah kaçakçılığı işlerine de girer. Önceleri bu işlere hissesar olarak başlar. Sonraları bu işlerin karlılığını görünce, silah kaçakçılığı ve benzer işleri arttırma yoluna gider. Behçet Cantürk bu arada DDKD (Doğu Devrimci Kültür Derneği) bünyesine katılır. Biraz daha inşaat müteahhitliği yapmaya çalıştıysada işleri umduğu gibi gitmez.

(……….)

Behçet, Diyarbakır’lı Şahin Cizrelioğlu’nun çağrısıyla İstanbul’a gider. İstanbul’da Sarı Avni’nin adını duyar, Sarı Avni Karadurmuş, Rize Çayeli’lidir. Ülkeye çok büyük miktarlarda silah sokmaktadır. Bu silahların karşılığını da dövizle ödemesi gerektiği ve o zamanlar dövizin elde edilmesi zor olmasından dolayı, o da silahları aldığı kişilere, Morfin vererek ödeme yapma yoluna gitmek istemektedir. Aracılar vasıtasıyla Behçet ve Avni Kasım 1979 yılında bir araya gelip anlaşırlar.  Behçet Diyarbakır’ a döner hemen Van’a Bayram oteline telefon ederek,Ertoş’lu Feto’yu Diyarbakıra çağırır. Sarı Avni’nin istediği 40 kilo baz morfinin siparişini varir. Feto aynı zamanda İran’lı Hacı Reşit Zigari’nin adamıydı. Beco bu ilk işi teslim edince bu defa Sarı Avni bu defa 100 kilo bazmorfin siparişi verir. Beco ortaklık yaptığı hemşehrileriyle birlikte malı Sarı Avniye teslim eder. Sarı Avni bundan sonra Beco ve arkadaşlarına 200 kilo bazmorfin siparişi verir. Bu malın tesliminden sonra Beco hemşehrisi olan ortaklarından ayrılır, kendi hesabına çalışmaya başlar

(………..)

Bir ara Sarı Avni’nin davetlisi olarak isviçreye gider, orada hem gezerler, hemde Beco’ya bankalarda hesap açarlar. Bu arada da Sarı Avni’nin Bazmorfin ve Eroin siparişleri sürer gider.

 

Beco’nun İsviçre’de Beco, malları bir tekneyle açık denizde bekleyen Sarı Avni’nin gemilerine aktarır, paralarıda ki hesaplarına yatırılır.

 

Beco’lar  Lice’nin Nergizi Mezrasında imalathane kurarlar. Bazmorfin ve Eroin üretme uzmanı, Merzifonlu İzzet Gündüz Sarıyar’ı da yanlarına alırlar.

Gerekli olan malzemeleri hazırladılar: Bir çinko tencere, büyük bir süzgeç, filitre kağıdı, bir büyük çanak,bir keten bezi.

 

İran’da Mollalarla beraber getirilen kısıtlamalar, bu konuda Lice’lilerin öne çıkmasını sağlar. İran’daki gelişmelerden sonra, Lice’de arka arkaya laboraru-varlar kurulmaya başlandı.

Özyıldızların Kocmar mezrasında, Zengoların Engül mezrasında, Ayteklerin Şemo mezrasında, Sevişlerin Diyarbakır Merkez Köy’de, Cantürklerin Nergiz mezrası ve Hani ilçesinin Feritbey Köyü’nde laboratuvarları vardı!

 

İran’daki gelişmeler ve Türkiye’deki askeri yönetimin, silah kaçakçılığını önlemeye yönelik

tedbirleri artırması, yeraltı ticaretinin en önemli gelir kapısının tekrar uyuşturucu olmasına neden oldu. Türkiye, ’80’li yıllarda uyuşturucu trafiğinde patlama yaşadı…

 

Cantürk’ler başkalarına da mal yaparlar, Birkaç parti malda Kıbrısın başındaki politikacılardan birinin oğluna yaparlar, bu oğulda malı İngiltere’ye sevkiyat yapar.

 

Beco, bu arada da eski bir millet vekili olan İsmet Hilmi Balcı’yla halı iş kolunda hayali ihracat işine girerler.

 

Bu arada da Sarı Avni yurt dışından mal siparişleri vermeye devam eder, 300-400 kilo ne bulursa göndermesini ister. Beco İran’dan, Zigari’den getirttiği 300 kiloluk malın, Dragos’da teslimatını yapar. Teslimat, bir motorla Adalar mevkiinde yapılır. 1982 lerde Sarı Avni tekrar mal siparişinde bulunur,  bu defa 400 kiloluk bir mal hazırlanır, gene Dragos üzerinden Sarı Avni’nin gemisine aktarılır. Aynı yılın sonunda, aynı yöntemlerle 250 kiloluk mal sevkiyatıda yapılır. Bu arada, Behçet Cantürk 1982 yılı içerisinde Suriye’ye de dört sevkıyatta toplam 45 kilo eroin göndermişti…

 

Beco İstanbul’da tanıştığı anne tarafından olan Ermenilerle kuyumculuk, altın, pırlanta gibi kaçakçılık işlerine de girer.

 

Kısa zamanda büyük bir servet sahibi olmuştu:

* Diyarbakır Demir Otel,

* Diyarbakır Cantürk Otel,

* Diyarbakır Cantürk İşhanı,

* Demir Oteli karşısında bulunan bir han,

* Diyarbakır’da iki katlı bina,

* Diyarbakır’da 45 dönümlük arsa,

* Diyarbakır’da iki daire,

* Diyarbakır’da üç dükkân,

* Ankara Sincan’da 14 dönüm arsa,

* Ankara Karmen Otel inşaatı,

* İstanbul Bakırköy’de daire,

* İstanbul Erenköy’de daire,

* Lice Kumluca Köyü’nde bağ arazisi,

* Diyarbakır Kavasınar Köyü’nde bağ arazisi,

* Diyarbakır Nasnavar Köyü’nde tarla,

* Mercedes 350 spor araba,

* Deniz motoru,

* Yerli ve yabancı bankalarda para…

Bitmedi

Behçet Cantürk, zor duruma düşenlere, el altından yüksek faizle ödünç para veriyordu. Yani tefecilik yapıyordu.

 

Bursa Boru ve Profil Sanayi A.Ş. tefecilik borçlarının ödenmemesi yüzünden el koyar. Behçet Cantürk aynı günlerde bir şirket daha satın aldı: Çamsan Kimya ve Tekstil Ürünleri A.Ş. Behçet Cantürk bu şirketine de, kardeşleri; Nizamettin, Azet ve Sabit Cantürk ile eşleri;

Hidayet Kaşan ve Akile Dilek Alev’i ortak etmişti.

 

Behçet Cantürk’ün elinde çok fazla nakit parası vardı. Bunların hepsini kendi adına bankalara

yatırmıyordu. Yanında çalıştırdığı; Yaşar Demirel, Abdülkadir Takan, İlameddin Dakman

ve Halis Cantürk adına da bankalara hesap açtırmıştı.

Sadece kendi hesabındaki paraların öğrenilmesi bile dikkatlerin üzerine çevrilmesi için

yeterliydi. Behçet Cantürk’ün çeşitli bankalarda yer alan sırdaş hesapları vardı:

 

* 25 Temmuz 1981, Türk Ticaret Bankası İstanbul/ Altınbakkal

50 milyon TL. (510 bin 204 dolar)

* 27 Mayıs 1982, Osmanlı Bankası Ankara/ Merkez 75 mil

yon TL. (500 bin dolar)

* 18 Haziran 1982, Vakıflar Bankası İstanbul/Aksaray 71

milyon TL. (473 bin 333 dolar)

* 2 Temmuz 1982, Vakıflar Bankası İstanbul/Aksaray 62

milyon 500 bin TL (416 bin 666 dolar)

* 4 Ekim 1982, Yapı Kredi Bankası İstanbul/Beyazıt 235

milyon 50 bin TL (l milyon 567 bin dolar)

* 27 Ekim 1982, Yapı Kredi Bankası İstanbul /Beyazıt 125

milyon 400 bin TL (836 bin dolar)

* 16 Aralık 1982, Yapı Kredi Bankası İstanbul/Beyazıt 63

milyon 500 bin TL (423 bin 333 dolar)

* 30 Aralık 1982, Yapı kredi Bankası İstanbul/Beyazıt 80

milyon TL (533 bin 333 dolar)

* 4 Ocak 1983, Vakıflar Bankası İstanbul/Aksaray 80 mil

yon TL (533 bin 333 dolar)

* l Eylül 1983, Türk Ticaret Bankası İstanbul/Altınbakkal

100 milyon TL (666-bin 666 dolar)…

Behçet Cantürk, 1982- 83 yıllarındaki vergi beyannamesinde 5 milyon lira kazandığını

belirtti!..

 

1983 Mayıs’ında Sarı Avni’den 500 kiloluk bazmorfin siparişi gelir. Beco hemen Van’a telefon edip, İran’lı Zigariyi İstanbul’a çağırır. Zigari İstanbul’a gelince elinde hazır 250 kiloluk mal olduğunu ve malın geri geri kalanını İran’dan hazırlamak üzere adamını gönderdiğini söyler. Beco, 250 kiloluk malı sevkeder. Geriye kalan malda daha 300 kilo olarak gelir, bunun 20 kilosunu Suriye’ye gönderir.

 

Sarı Avni tekrar Beco’yu arayarak 130 kilo bazmorfin, 30 kiloda Eroin siparişi yapar, ayrıca bunlardan sonra 150 kilo Eroin hazırlamasını ister. 20 Ekimde bazmorfin Büyükada yakınlarında Sarı Avni’nin gemisine yüklenir. 30 kilo Eroinin Lice’den geleceğinden dolayı, gemi açıkta bekletilir. Fakat mal gelmeyince geminin yola çıkması haberi iletilir. Birgün önce jandarmalar tarafından, Anhazap mezrasında 217 kilo EROİN ele geçirilmişti. Mallar yakalanmıştı. OPERASYONLAR gelişiyor, Beco’nun etrafındaki ÇEMBER daralıyordu.

 

Behçet Cantürk daima Hilton ve benzeri LÜKS otellerde kalıyordu. Kazandığı servetleri yakınlarının, karısının, dostunun, dostunun annesinin, kardeşlerinin, şöförlerinin üzerine görünür yapıyordu.

 

Polisler, Behçet Cantürk’ün Bağdat Caddesi Erenköy Zincirli Köşk Sokak 310/13 adresindeki evine, 4 Mayıs 1984 tarihinde geldiler.

 

Behçet Cantürk’ün dostu Akile Dilek Alev’in, aynı binanın alt katında bulunan Ziraat Bankası’nda 2591 sayılı şahsi kasası vardı. Polislerin elinde; kasanın açılmasını, içindekilere el konularak, banka nezaretinde bir başka kasaya konulmasını isteyen savcılık belgesi vardı.

Aşağıya inildi. Banka yetkilileri kasayı açıp içinde bulunanları beyaz bir çanta ile getirdiler.

Tesbite geçildi:

 

* Türk Ticaret Bankası Altınbakkal Şubesine ait 111149 sayılı 50 milyon liralık, 6 Haziran

1984 tarihine kadar 3 ay vadeli tasarruf cüzdanı;

* l adet pırlanta ve beyaz altınla işlenmiş gerdanlık, l adet aynı özellikte yüzük ve l adet aynı

özellikte bilezik;

* 22 ayar beş bilezikten oluşan Adana yapısı burma bilezik;

* Zelal isimli 14 ayarlı altın çocuk künyesi;

* Neval isimli ayan belli olmayan altın çocuk künyesi;

* 22 ayar, bir parmak kalınlığında birbirine geçmiş iki şerit halinde bilezik;

* 30 adet 18 ayar tel bilezik;

* Top şeklinde altından bir çift küpe;

* 2 adet 22 ayar çocuk bileziği;

* 5 adet çeyrek altın, l adet yarım altın, l adet çeyrek yansı altın;

* Bir çift beyaz altın üzerine, pırlanta ve siyah taşlı küpe;

* l adet tura kolye;

* 2 metre 18 ayar bakla zincir…

Bitmedi. Kasada çekler, senetler, hesap cüzdanları da vardı:

* Şekerbank Beşiktaş Şubesine ait, 20659 hesaptan 426110 sayılı 40 milyon liralık 11 Şubat

1983 tarihli çek;

* Şekerbank Beşiktaş Şubesine ait, 20659 hesaptan 426111 sayılı 47 milyon liralık 15 Şubat

1983 tarihli çek;

* Uluslararası Endüstri ve Ticaret Bankası Karaköy Şubesine ait, seri A/1 No: 2590’dan 2600’e

kadar 11 yapraklı 108326 hesaba ait çek karnesi;

* Osmanlı Bankası Ankara Şubesinin 640- 569/4 no’lu hesabına ait, 360028’den 360050’ye

kadar 23 yapraklı çek karnesi;

* Türk Ticaret Bankası Altınbakkal Şubesine ait 111/5591- 3 Abdülkadir Takan’a ait, 12

milyon 750 bin liralık hesap cüzdanı;

* Yapı Kredi Bankası Beyazıt Şubesine ait, 2550 nolu Behçet Cantürk’e ait 236 milyon 47 bin

500 lira bakiyeli hesap cüzdanı;

* Osmanlı Bankası Ankara Şubesine ait, 640/569- 4 sayılı Behçet Cantürk’e ait, 75 milyon

liralık hesap cüzdanı;

* Ziraat Bankası Harbiye Şubesine ait, 630/15779 sayılı Behçet Cantürk’e ait, 120 milyon 200

bin liralık hesap cüzdanı;

* Türk Ticaret Bankası Altınbakkal Şubesine ait, 42.003- 2 mevduat 817- 7 hesaba ait, 086845

numaradan 086850 numara ya kadar 6 yapraklı çek karnesi;

* Töbank Diyarbakır şubesine ait, 11115/7 hesaptan K 017457 numaradan K 017475 numaraya

kadar 19 adet çek karnesi;

* Türk Ticaret Bankası Altınbakkal Şubesine ait, 42.007- l mevduat 5593- 9 sayılı hesaba ait,

085151 numaradan 085175 numaraya kadar 25 yapraklı çek karnesi;

* Akbank İstanbul Şubesine ait, 8960 Gelişim kimyevi maddeler kaşeli 193199 çeke ait, 5

milyon 300 bin liralık 10 Mayıs 1984 vadeli çek yaprağı;

* Garanti Bankası İzmir Şubesine ait, 1602/15- 3731 hesaptan 688855 çek nolu 8 milyon

liralık, 15 Kasım 1983 tarihli çek yaprağı;

* Garanti Bankası İzmir Şubesine ait, 3732/1602- 15 nolu 688856 sayılı 3 milyon 500 bin

liralık, 15 Aralık 1984 tarihli çek yaprağı;

* Yapı Kredi Bankası Beşiktaş Şubesine ait, 1632- 9 hesap688663 nolu 2 milyon liralık çek

yaprağı;

* Türkiye Emlak Kredi Bankası Malatya Şubesine ait, 5697/8 nolu hesaptan, 085204 tarihsiz ve

miktarsız çek yaprağı;

* Anadolu Bankası Çapa Şubesine ait, 1547/9 sayılı hesap tan Seri A 026303 nolu 7 milyon

500 bin liralık, 26 Haziran 1983 tarihli çek yaprağı;

* İmar Bankası Bakırköy Şubesine ait, 10422 hesaptan 140270 nolu 6 milyon liralık, 26 Mayıs

1983 tarihli çek yaprağı;

* Yamsan Besicilik ödemeli, 2 Nisan 1984 tarihli vadeli Abdülkadir Takan emrine tanzim edilen

20 milyon liralık protestolu senet;

* Yamsan Besicilik ödemeli, 28 Mart 1984 vadeli Abdülkadir Takan emrine tanzim edilen 20

milyon liralık protestolu senet;

* Yamsan Besicilik ödemeli bila tarihli, Yusuf Yaman cirolu 60’şar milyonluk üç adet senet;

* Mustafa Elik ödemeli, bila tarihli cirosuz 9 milyonluk senet;

* Yüksel Bağdaş ödemeli, Behçet Cantürk emrine tanzim edilen 20 Ocak 1984 tarihli vadeli 3

milyon liralık senet;

* M. Şirin Cantürk Diyarbakır ödemeli, Behçet Cantürk adına tanzim edilen 15 şubat 1984

tarihli 500 bin liralık senet;

*Yamsan Besicilik ödemeli, Behçet Cantürk alacaklı 85 milyon liralık ayrı ayrı dört adet ipotek

belgesi;

* Yüksel Bağdaş ödemeli, Behçet Cantürk alacaklı 3 Kasım 1984 tarihli 7 milyon 135 bin

liralık senet…

 

Akatlar Cebeci Sokak Mutlu Apartmanı 5/1 adresinde oturan Behçet Cantürk’ün dostunun annesine ait evde yapılan aramada:

 

* Üzerinde Behçet Cantürk yazılı 14 ayar altın anahtarlık;

* Üzerinde pırlanta işlemeli, büyük harflerle “BC” yazılı 34 S 2666 oto plakası, üzerinde yine

altın ve pırlanta işlemeli “BC” yazılı Mercedes forslu anahtarlık;

* 3 adet pırlantalı (bir adeti Zafir pırlantalı altın karışımı, bir adeti Zümrüt pırlantalı altın

karışımı ve bir adeti Yakut pırlanta lı altın karışımı) köşeli bilezik;

* l adet altın erkek kol saati ve altın kordonu;

* l adet altın bayan kol saati ve altın kordonu;

* l adet siyah taşlı altın erkek yüzüğü;

* l adet üzerinde “BC” yazılı altın pırlanta işlemeli kravat iğnesi;

* 2 adet üzerinde “BC” yazılı altın kol düğmesi;

* l adet pırlanta gerdanlık ve aynı gerdanlığa ait pırlanta 2 adet küpe.

Mücevherlere, evraklara ve paralara ihtiyati tedbir konuldu.

 

Polis ihbar aldı.

16 Mayıs 1984 günü Diyarbakır’da Behçet Cantürk’ün ablası İkram Fida-nay’ın evine baskın yaptı. Yapılan aramada şunlara ulaşıldı:

 

Mücevheratların listesi şöyleydi:

* Bir çift safir küpe;

* l adet safir yüzük;

* l adet safir taşlı gerdanlık;

* l adet safir bilezik;

* 21 adet, 22 ayar altın bilezik;

* 2 metre 22 ayar altın zincir kordon;

* l adet kişnişli 14 ayar kolye;

* 22 ayar diş kaplama altını;

* 3 çift inciden kolye;

* l adet üzerinde çeyrek ve yarım altın olan 18 ayar paralı bilezik;

* 2 adet yarım reşat altın;

* l adet çeyrek reşat altın;

* 14 ayar, bir adet kravat iğnesi;

* l adet altın kaplama sigara ağızlığı;

* l adet 18 ayar altından bayan kol saati;

* Bir çift pırlanta küpe;

* Pırlantalı iki sıra taşlı, ortası safir l adet yüzük;

* l adet altın kaplama çakmak;

* l adet incili pırlantalı altın anahtarlık;

* l adet siyah beyaz incili pırlantalı altın bilezik;

* 7 adet büyüklü küçüklü kadife kaplı çeşitli mücevher kutusu;

* l adet altın zincir ve üzerine Arapça yazılı altından künye;

* 50 cm. uzunluğunda burma tipi altın zincir. (Behçet Cantürk’e ait bu altın zincir, yazıhanedeki biblo köpeğin boynuna takılıyordu!..)

 

Behçet Cantürk’ün eşi Hidayet’in çantasında değerli “kâğıtlar” da vardı:

 

* 4 adet Diyarbakır İli Töbank Şubesine ait, Behçet Cantürk adına düzenlenmiş çekler:

10 Haziran 1984 tarih 093076 numaralı 2 milyon değerinde çek;

10 Temmuz 1984 gün 093079 seri numaralı 2 milyon lira değerinde çek;

10 Ağustos 1984 gün 093080 seri numaralı 2 milyon değerinde çek;

9 Ekim 1984 gün ve 093081 seri numaralı l milyon 900 bin değerinde çek;

* Türk Ticaret Bankası Altınbakkal Şubesi, 111/5593- 9 hesap numaralı 10 milyon değerinde

Behçet Cantürk adına düzenlenmiş hesap cüzdanı;

* Hidayet Kaşan adına düzenlenmiş, Diyarbakır Yenişehir semtinde 106 kütük no, 25 pafta,

128 ada, parsel no 3 olan 962 m2 olan arsa tapusu;

* Behçet Cantürk adına düzenlenmiş Lice Cumhuriyet Savcılığı’nca onaylı, Diyarbakır 1.

Noterden tasdikli, 26 Mayıs 1983 tarihli, 17389 numaralı sabıkasızlık belgesi;

* Ziraat Bankası Adapazarı Şubesince Behçet Cantürk adına verilen, hesap numarası 641-

1050, çek numarası 278456’dan başlayıp 278475’e kadar devam eden kullanılmamış çek defteri…

 

Behçet Cantürk Ankara’da Atilla Aytek’in başında bulunduğu, Kaçakçılık İstihbarat Harekât Daire Başkanlığı bünyesinde 40 gün gibi uzun bir zaman işkenceli sorgulardan geçirilir. Etrafında çalıştırdığı kişilerde operasyonlarla bu işkenceli sorgulara getirilir. Beco bu gözaltı sonunda cezaevine gönderilir.

Temmuz 1984 yılında, bu defa MİT tarafından cezaevinden alınarak, sorguya götürülür. MİT’te sorgulamayı yapan Mehmet Eymür’dür, sorgulama 47 gün sürer, Cantürk burada Mit’e çok önemli bilgiler verir.

 

Avukatlarıyla yarım saat bile görüşemeyen Behçet Cantürk’ü, bu defa Maliye ve Gümrük

Bakanlığından gelen hesap uzmanları saatlerce “sorguladılar.”

Lice Vergi Dairesinin Ga 266 Hesap nolu gelir vergisi mükellefi Behçet Cantürk’e,

Sıkıyönetim Askeri Savcılığı adına, Hesap Uzmanı Mehmet Arıoğlu ve Hesap Uzmanı Tarık Boynueğri sorular yöneltti. Servetleriyle ilgili tahkikat yaparlar.

 

Kaçakçılık İstihbarat Harekât Daire Başkanı Atilla Aytek imzalı, Behçet Cantürk hakkında

İnterpol’e yazılan, 1773 sayılı, 20 Ağustos 1984 tarihli “gizli” bilgilerin yer aldığı teleksin içeriği şöyleydi:

 

“30.4.1984 tarihinde uyuşturucu madde kaçakçılığı yaptığı tesbit edilerek yakalanan Behçet Cantürk’ün yapılan sorgulama neticesinde; Behçet Cantürk’ün 1979- 1982 seneleri arasında, İran-Türk sınırı yakınında oturan İranlı Hacı Reşit Zigari’den ve Selo ile Ertoşlu Feto’dan temin ettiği bazmorfini, Van’da oturan Bayram Oteli sahibi Sıddık Bayramla ortak olarak, halen Zü-rih’te oturan Sultan Turizm sahibi Avni Karadurmuş’un (Avni Musullulu) gemileri ile İtalya’ya ve Amerika’ya sevk ettikleri, Zürih’te oturan Avni Musullulu’nun yazıhanesinde çalışan, iyi Türkçe konuşan bir İsviçre’linin pazarlama yaptığı, adının Paul olduğu, İsviçreli Paul ile Avni Karadurmuş’un sevkıyatlardan yüzde 25 hisse aldıkları, (…) İsviçre’nin Zürih kentinde sinemacılık da yapan Paul’ün kumral, kahverengi gözlü, 1.75- 1.80 boylarında, atletik yapılı ve çok zengin biri olduğu ortaya çıkarılmıştır.’’

 

1993 yılında Milli Güvenlik Kurulunda, “PKK’ye karşı top-yekun ve kesintisiz savaş” karan

alındı. Karara göre, güvenlik güçlerinin silahlı mücadelesi kesintisiz olarak sürecek ve aynı zamanda “PKK’nin maddi gelir kapısının” kapatılması için ‘Devletin tüm imkânları seferber ediilecek”ti.

MGK Genel Sekreterliği’ne sunulan, 5 Temmuz 1993 tarihli bir rapor, devletin bu kararı neden aldığını aydınlatıyor: “PKK’nin Türkiye’de silahlı eylemlerini yoğunlaştırmasıyla birlikte militan kadrolarının silah ve diğer lojistik ihtiyaçlarını temin için uluslararası uyuşturucu şebekeleri ile temasa geçerek Orta doğu- Türkiye- Avrupa hattında bir uyuşturucu ticaretine yöneldiği gözlenmektedir.

 

“PKK bir yandan Lübnan- Bekaa’da kamp yerleri üzerindeki tarlalarda haşhaş ekimi yaparak elde ettiği (Baalbek ve Her-men) uyuşturucu maddeleri Tripoli, Beyrut, Sayda gibi

limanlardan deniz yoluyla Avrupa ülkelerine sevk ederken, diğer yandan Afganistan sınırındaki bölgede yerleşik olan Beludicilerden elde ettiği uyuşturucuları Türkiye üzerinden Avrupa’ya göndermektedir. (…)

 

“PKK’nin uyuşturucu ticaretinden yılda yaklaşık 2.5 trilyon TL. gelir sağladığı, elde ettiği bu paralarla örgütün silah ihtiyacını karşılamaya çalıştığı anlaşılmaktadır.

 

“Suriye devleti ile sürdürülen güvenlik işbirliği çerçevesinde, Lübnan- Bekaa’daki PKK’nin

kampları üzerinde, baskı uygulanması nedeniyle örgüte mali açıdan önemli kayıplar

verdirilmiştir. (…)

 

“1990 yılında İstanbul’da 231 kilo baz morfin ile yakalanan İran uyruklu V.Ç- N.D. ve Ş.T. adlı şahıslar ifadelerinde, baz morfin satışından elde edilecek paranın büyük bir bölümünün PKK’ya verileceğini belirtmişlerdir.

 

“Van ilinde bir aşiret reisinin, İran’da PKK tarafından imal edilen eroini, İstanbul bağlantılı

olarak Avrupa’ya sevk ettiği bilinmektedir.

 

“Son yıllarda Avrupa ülkelerinde uluslararası uyuşturucu kaçakçısı olarak bilinen, Avrupa

polisince de aranan ve 1988’de İstanbul’da yakalanan N.A adlı şahsın PKK ile irtibatlı olduğu,

örgüte önemli miktarda yardım yaptığı bilinmektedir. (…)

 

“PKK’ya uyuşturucu ticareti faaliyetlerinde en önemli desteği sağlayanlar arasında Ermeni asıllı Varujan Kumdagezer ile yine Ermeni asıllı Behçet Cantürk’ün yer aldığı dikkatleri çekmektedir.Bilindiği gibi 1980’li yıllarda Doğu Anadolu’da bir eroin imalathanesine yapılan baskında, Ortadoğu’nun en büyük imalathanelerinden biri ortaya çıkarılmıştır. Bu imalathanelerin sahibi olarak Behçet Cantürk bilinmektedir.

 

“1989 yılında Almanya’da bir TIR aracında ele geçirilen 70 kilo eroin olayının sanığı Avusturya uyruklu Helmut F.S. bu eroin gelirinin Hollanda’daki Kürt örgütüne verileceğini söylemiştir.

 

“1990 yılında Antalya ili Gazipaşa civarında Lübnan bandıralı bir gemide 5 tonun üzerinde

esrar maddesi ele geçirilmiştir. Bu uyuşturucunun Lübnan Minya Limanı’ndan yüklendiği ve PKK ile bağlantılı olduğu ortaya çıkarılmıştır.

 

“1991 yılında Hollanda Arnhem şehrinde ele geçen 48 kilo eroin davası sanıklarından Tunceli

doğumlu K.G’nin PKK örgütü üyesi olduğu, kardeşi C.G’nin ise bir jandarma üsteğmen ve iki erimizin şehit edilmesi olayından dolayı tutuklandığı tespit edilmiştir. (…)

“1992 yılında İtalyan Polis Teşkilatı tarafından hazırlanan bir raporda, PKK örgütünün Türkiye üzerinden Avrupa’ya uyuşturucu madde kaçırdığı ve Behçet Cantürk’ün de PKK adına uyuşturucu kaçakçılığı yaptığı belirtilmektedir. (…)

 

“Avrupa’da ortaya çıkarılan ve ülkemiz yoluyla gerçekleşen büyük uyuşturucu madde

olaylarının organizatörlerinin bu aile gruplarına ait olduğu ve PKK terör örgütü ile işbirliği

içerisinde faaliyet gösterdikleri anlaşılmıştır. Baybaşin, Polat, Aksoy, Koylan, Yıldırım,

Kocakaya ve Cantürk aileleri bunlardan birkaçıdır.”

 

PKK’nın Diyarbakır Cezaevi sorumlusu Abdülhakim Güven’di. İtirafçı olmayı seçen

eski PKK militanı Abdülhakim Güven’in açıklamaları, TRT l, TRT 2 ve HBB televizyonunda birkaç gün arka arkaya yayınlanıyordu…

 

İtirafçı Güven, direkt Behçet Cantürk’ü hedef alan şu açıklamayı yapıyordu: “Behçet Cantürk PKK’ye kendi servetinden pay vermiyor ama örgütün mutemetliğini üstleniyor. PKK adına para işletiyor, diğer Kürt işadamlarından para alınmasını organize ediyor.”

 

Bir itirafçı da İstanbul’dan çıkıyordu: Tıpkı Ertoşlu Feto ve Selo gibi; onlara da kısaca Lazo ve Simko diyorlardı. Onlar da İranlı’ydı. Aynı zamanda Kürt’tüler. Ancak bunların kimlikleri biliniyordu: Lazo’nun gerçek adı; Lazem Nazım İsmaili, Simko’nun ise Asker Simko’ydu.

 

Lazo ve Simko, İran’dan getirdikleri bazmorfinleri İstanbul’da satıyorlardı. Son parti olarak 9 ton getirip satmışlardı. İstanbul piyasasında oldukça popüler olmaya başlamışlardı.

 

Yeraltı dünyası acımasızdı. Oyunun en birinci kuralı, “sırtım güçlü bir yere dayayacaksın.”

Güçlü olmayanların malına el konuluyordu. Lazo ve Simko’nun, sırtını devlete dayadığı iddia ediliyordu.

 

 

PKK Marmara Sorumlusu Osman Tim, Mahsun Korkmaz Akademisi’ne yardım için, Lazo ve Simko’dan bağış almaya gittiğinde, İranlıların ihbarı sonucu yakalandı.

 

Gözaltına alınan Osman Tim, PKK’nın İstanbul kadrolarını ele veriyor, kimlerden bağış

topladıklarını tek tek itiraf ediyordu…

Osman Tim’in ifadesinde Behçet Cantürk’ün adı var mıydı? Vardı.

Osman Tim itiraflarından sonra ceza evinde şişlenerek öldürüldü.

 

14 Ocak 1994.

Saat 18.20. Bağdat Caddesinde bulunan benzin İstasyonu’daki yazıhanesinden evi aradı.

Cuma günü trafiğin çok karışık olduğunu, bu nedenle eve erken geleceğini söyledi.

 

Şoför Recep Kuzucu, Ford Taunus 20 GTS model, çelik zırhlı, kurşun geçirmez, siyah renkli arabayı çalıştırdı. Behçet Cantürk binince hareket edip, Bağdat Caddesi’ne çıktılar…

Yazıhane ile ev arası, otomobille 10 dakika…

Aradan saatler geçti…

Behçet Cantürk’ün içinde bulunduğu, Recep Kuzucu’nun kullandığı 34 HLP 08 plakalı

otomobilden haber alınamıyordu. Ne otomobilin mobil telefonu, ne de Behçet Cantürk’ün kısa mesafeli el telefonu cevap veriyordu.

 

Cantürkler telaşlandı. Sabaha kadar uyuyamadılar. Gidebileceği her yeri aradılar, haber

gönderdiler. Tanıdık emniyet görevlilerini devreye soktular. Kimse Behçet Cantürk’ün nerede olduğunu bilmiyordu…

 

Dış işleri Bakanı, hemşehrileri Hikmet Çetin’e ulaşmaya çalıştılar.

 

Sabaha kadar uyumayıp, Behçet Cantürk’ü aradılar…

15 Ocak 1994.

Saat 11.30. Sakarya’nın Sapanca ilçesi Kırkpınar kasabası yakınlarında, Ulusoy şirketine ihale edilmiş, ancak henüz inşaat onarım çalışmalarına başlanmamış, dinlenme tesislerinin yakınında iki erkek cesedi bulundu… Behçet Cantürk ve şöförü Recep Kuzucu’nun cesetleriydi…

 

16 Ocak 1994.

Behçet Cantürk’ün tabutu, Kürtlerin geleneksel renkleri; sarı- kırmızı ve yeşil renklerden oluşan simli altın bir örtüye sarılmıştı. Üzerinde, sarı, kırmızı ve yeşil çiçekler vardı. Recep Kuzucu’nun tabutu ise yeşil bir kumaşla örtülmüştü.Defin Karacaahmet Mezarlığında yapılır…

 

SONER YALÇIN – Behçet Cantürk’ün anıları, Su Yayınları, Yedinci Baskı : Kasım 2000

SONUÇ :

İşte altın kaçakçılığı, silah-mermi kaçakçılığı, eroin, baz morfin kaçakçılığı yapmış, tefecilik yapmış, hayali ihracat ve bütün karanlık işleri yapmış, servetler kazanmış, lüks içinde yaşamış Behçet Cantürk, aynı zamanda PKK’nin yayın organı olan Ülkede Özgür Gündem’in en önemli ortaklarındandır. Kanlı-zehirli paralarıyla PKK örgütünü beslemektedir. Eh ne diyelim ? PKK için amaca giden her yol mübah olduğuna göre, bu da mübah olmalı.

 

PKK’liler ve yayın organları, böyle uluslararası eroin-baz morfin tüccarlarını Kürt iş adamlarımız adı altında savunmuşlardı. Bunların iş adamları böylemi oluyor ?

 

Bizdeki bazı aklı evvel sosyalistler, bunları bize devrimci-sosyalist örgüt diye yutturmaya çalışıyorlar…

 

Onlarla birlik olmak tek seçenekmiş gibi görüyorlar, böyle birlik olacağına hiç olmasın, böyle zafer olacaksa hiç olmasın…

 

Bu kadar karanlık-şaibeli gayri-meşru yollardan servet sahibi olan adamları sahiplenmek devrimci-sosyalist hareketlerin görevimi ? Devrimci-sosyalist hareketler, kimleri savunuyor ve kimlere karşı mücadele ediyor ?

 

Yalandan oluşan bir efsaneye göre bir zamanlar zalim kral Dehak varmış. Bu kral Dehak’ın omuzlarında bir veya birer yılan varmış bu yılanın kral Dehak’a zarar vermemesi için ya da kralın yılanını sevdiğinden beslemek için her gün bir genci öldürüp beynini o yılana yediriyormuş. Böylece kralın omuzlarında yaşayan yılan krala zarar vermiyormuş. Veya kral çok sevdiği yılanını bu yolla besliyormuş.


Garip olan bir şey bu adamlar neden kralın omzunda yaşayan yılanı beslesinler ? Eğer kralın omuzlarında yılan varsa karnı acıktı mı önce kralın beynini yer. Peki bu yılanı oradan fırlatıp atamıyorlar mı ? Yoksa yılan deri altına mı yerleşmiş ? Haydi oraya yerleşmiş diyelim bunların hekimi falan yok mu ? gidip bu yılanı oradan ameliyatla çıkarsın.


Kralın dört dörtlük orduları olmalı bu orduların bir savaşçısı yok mu kralın emriyle orada yerleşmiş olan yılanı tam kurbanın beynini yemek için boynunu uzattığı zaman o yılanın boynunu koparıp atsın.


Yani yılanla beraber yaşanır mı kral tam uykuya dalacak yılanın karnı acıkınca ne olacak ? o yılan ey kralım sen benim dostumsun deyip bırakır mı yoksa hemen kralın beynini yer mi ?


Hem de çatır çatır yer..


Yalandan oluşan efsaneye göre halk bu olaylar sonucunda ayaklanmış ayaklananların içlerinde de bir demirci Kawa varmış. O Kawa gidip kralın başını çekiciyle ezerek hayatına son vermiş.


Krallık demek yerleşik düzen demektir. Kral kendi adına para basar, ticareti yönetir, vergi-asker toplar, bayındırlık hizmeti yapar, savaşlar çıkarır. Kürtlerin hiç kralı olmadı ki. Kürtler dağ başlarında hayvanlarıyla izole – göçebe bir yaşam sürdü. Eğer halk bir kralı öldürmüşse bunu kralın etrafında yerleşik düzende olan halklar ya da kralın kendi kurduğu devlet içinde farklı çıkar grupları ya da asker-sivil bürokratik klikler yapmış olmalı.


Hikayeye bakılırsa Kürtlerin Newroz’u, Türklerin Ergenekon destanı ile aynı şey, aynı uydurma olaylara dayanıyor.


Türklerin uydurmasına göre bir kurt varmış o kurt yok olmak üzere olan Türk milletine yol göstererek hayatta kalmasını sağlamış.


Kürt milliyetçiliğinin sarıldığı Newroz’da Türk milliyetçiliğinin Ergenekon’dan çıkışı da aynı amaca hizmet edip birisi Kürt milliyetçiliğini öteki Türk milliyetçiliğini destekliyor, besliyor, körüklüyor.


Fakat burada garip olan bir şey var. Türk solu Türk milliyetçiliğinin Ergenekon’dan çıkışına karşı cephe alırken, görmezden, duymazdan gelirken, Kürt milliyetçiliğinin Newroz’un tarafı olup kutlama yapıyor..


İşte büyük bir paradoks…

Recep Gül / 21 Mart 2016

Dersimlilerin ve Zazaların kendi ulusal kimliklerini artık açık ve giderek güçlenen bir biçimde ortaya koymaları; Apocuları ve diger Kürt milliyetçilerini oldukça rahatsız etmektedir. Onlar elbette çok şeylerin degiştigini ve kontrolün elden kaçtıgının farkındalar. Son zamanlarda Apocuların yayın organı „Yeni Özgür Politika“ gazetesinde ve bazi internet sitelerinde çesitli imzalarla, ama hep aynı ruh ve söylemle yazılan kin, nefret ve aynı zamanda korku yazıları, kaybedilen gücün ve kontrolün yaratıgı panigin ürünleridirler.

Apocular eskiden Dersimlilerin gecelerini ve diger etkinliklerini engelliyebiliyorlardı. Ancak şimdi; Dersim’de, Türkiye’de ve Avrupa’da Dersimliler, Zazalar istedikleri etkinlikleri yapabiliyorlar. Yani, Apocu baskılar sökmedi. Dersimliler ve Zazalar devletin yasakları gibi Apocuların yasaklarını da aştılar.

Apocular eskiden birilerini „ajan, hain“ diye damgaladilar mı, o kişler toplumdan tecrit olup, sinerlerdi. Bu kural da degişti. Artık gerçek biliniyor, ajanların bizzat Apocu hareketin yönetiminde yer aldıkları ortaya çıktı. Buna ragmen onlar, son günlerde devletle yaşanan silahlı çatışmaların verdigi güçle, son bir hamle yaparak belki tutar diye yine eski yöntemlerini devreye sokuyorlar. Onlar „Zazacılık ve Dersimcilik’ kimin hizmetinde ?“ (Engin Dogru, dersimpost.com) şeklinde sorular soruyorlar ve yine bildik „ajan, hain“ nakaratlarını tekraralıyorlar. Fakat tek farkla; bugün artık bu propagandaları kimse takmıyor.

Bu soruları soran kişlerde birazcık aydın namusu olsa, önce yakalandıgında devlete „hizmete hazırım“ diyen ve devletle iliskisi konusunda açık itirafı ve tanıklar bulunanan önderliklerini sorgulalardı. Bunu yapsaylardı, bugün Dersim-Zaza Hareketi’ni sorgulama hakları olurdu.

Esas sorgulanması gerken Apoculuktur. Ve esas soru sorması gerekenler Dersimliler ve Zazalar’dır. Cünkü, Dersimliler ve Zazalar magdur, Apocular suçludur.

Işte soruyoruz:

1- Öcalan, „Dersim’in boş bırakılmaması” için devletle birlikte Dersim’de gerilla birkilması kararını aldı mı almadı mı?(1)

2- Öcalan “Daha dışardayken kontrol ve denetim yanı ağır bassa da, ’96’lardan itibaren MGK konseptlerinde payıma düşeni TV programlarında yoğunca işleyerek yanıt vermeye çalıştım. Örgütü bu yönlü hazırlamaya çalıştım.”(2) Dedi mi demedi mi?

3- Avni Özgürel, A. Öcalan’i Ankara’da bir MIT bürosun’da gördü mü görmedi mi? Öcalan bu iddiayı yalanladı mı?(3)

4- Işkence bir insanlık suçudur. Peki, PKK, Resul Altınok’u işkece ile öldürdü mü öldür medi mi? Öldürdüyse; PKK, TC’nin polisi ve askeri ile aynı konuma düşer mi düşmez mi?

5- Masum sivilleri topluca katletmek bir savaş ve insanlık suçudur. Peki; PKK silahsız sivil insanları (Pınarcık, Basbaglar, Mazgirt-Bagin ve daha pekçok yerde oldugu gibi) topluca katletti mi etmedi mi? Katlettiyse; PKK, TC’nin güvenlik güçleri ile aynı konuma düşer mi düşmez mi?

Fazlasına gerek yok, bu kadar yeter. Dersim-Zaza Hareketi’nin meşruyetini sorgulamaya kalkışanlar önce bu soruları cevaplandırsınlar, ondan sonra başkalarını sorugulasınlar.

Su gerçegin alıtını da bir kez daha çizmek istiyoruz: Dersimin degerleri ile Apocu zihniyet asla ve asla badaşmaz. Cünkü; barındırdıgı geri yanlara ragmen, özünde Dersim Kültürü çogulcudur; tek tiplestirmeyi, asimilasyonu red eder. Tüm kimliklere ve kültürlere saygılıdır, farklılıklarla birlikte yaşamaya dayalıdır. Dayatma, ötekileştirme, hegomonya özellikleri taşımaz. Dersim Kültürü’nde biat yoktur. Tanrıya bile, diger müslümanların anladıgı biçimde biat edilmez. Şeflik ise, Dersim’de hiç sökmez. Yaşanan bütün zulme ve katliamlara ragmen şiddet, kin, düşmanlık Dersim Kültürü’nün temel bileşenleri olmamişlardir.Yani, Dersim Kültürü’ün temel dayanakları özgürlük, barış ve çogulculuktur. Bu degerlerini bütün egemenlere ve zorbalara karşı bugüne kadar koruma mücadelesi veren Dersim, bu nedenle sakin görünüşünün aksine direnisçi ve inatçıdır.

Apocu zihniyete gelince: Tek tipçidir, şefçidir, şefe mutlak biat ister. Farklı fikirleri, kimlikleri, kültürleri tehdit ve düşman olarak görür. Hak, hukuk, adalet tanımaz. Masum-suçlu, haklı-haksız, sivil-silahlı ayrımı gözetmez. Insan canını önemsemez.Direnisçi gibi görünür, ama ne zaman teslim olacagı belli olmaz.

Açıktır ki, bu iki degerler sistemi birbirileri ile asla badaşamazlar. Daha dogrusu, Apocu zihniyet, insanlıgın degerleri ile bagdaşmaz. Bu nedenle Apoculukta israr insanlıktan uzaklaşma yani insanlıga yabancılaşmak demektir. Bu yolun sonu da, insan uygarlıgının birikim denizi degil, tarhin çöp tenekesidir.

Ekler ve dipnotlar:
————————–————————–————————–
(1) Öcalan’ın 2006 13 Mayıs Avukat Görüşme Notlarından,

„Bakın, bunlar ben olmasam orada çoktan ABD İsrail ittifakına yem olmuşlardı. Siyaset bilmiyorlar, Dersim’den çekilme kararı aldılar. Dersim bırakılır mı, böyle şey yapılır mı? Devlette değişiyor, hassasiyetimizi anlıyor, Dersim’i kaybetmenin Kürtlerde yaratacağı tahribatı iyi biliyor. Bana hemen bildirdiler, Sayın Ecevit’e de bu konuda mektup yazdım.
Dedim buradan çekilmek olmaz, bir iki birlik sayıları 200, 300 geçmeyecek bir gücü orada tutmak lazım. Burada (DERSİM’i Kast ediyor FR) ortaya çıkacak bir boşluk başkaları tarafından doldurulur. Biliyorlar, Sayın Atasagun bildirmiş, demiş bizde istemiyoruz o bölgeden tamamen çekilmesine. Yani şimdi Cuma, siyaset yaptığını sanıyor. Beni tuzağa düşürmek istiyorlar aklı sıra.

Dersim’de bir Baran pratiği var, hepiniz biliyorsunuz. Dersimcilik yapmaya başladı, orada ayrı bir tarz geliştirerek bizi tasfiye etmeye çalıştı. Neydi amaçları, orada bir özerklik kurmak, olmaz bu Kürtleri böler dedik. bu ta başından beri böyle, Şahin Dönmez pratiği var, ta ilk kongrede karşımıza çıkartıldı, Yıldırım vardı, Romanya da fırıncılık felan da yaptı. Hüseyin Yıldırım, Şener pratiği var. Semir bu partideki en büyük tasfiyecilikti. İkinci kongrede, Dersimce diye bir öneriyle geldi bana, tabii hemen fark ettik tehlikeyi. Kendiside çekindi, kongered açıklamaktan… „

(2) A. Öcalan’ın, Yargıtay Başkanlığı ve 9. Ceza Dairesi’ne sunulan Savunma’sı, Serxwebun, Ekim 1999. Tarihli yazı.

(3) 27. 10 2003 tarihli Radikal Gazetesi, NEŞE DÜZEL, Avni Özgürel röportaji

“Apo: Bu çatışmayı bitireni bitirirler
Öcalan’a göre de Kürt sorunu para işine dönüştü. ‘Bu işi bitireyim desem, beni bitirirler. Türkiye’deki en güçlü kişi bitireyim dese, onu bitirirler’ dedi. Jitem’in hepsi asker ve polis değildi. Bu özel timlerde, ‘Yolda bizi sollayıp geçen arabaları durdurup içindekileri öldürdük’ diyen adamlar bile vardı Derin devletin içinde solcular da var. Derin devlet bir trendir. İçinde hukukçusu, üniversite öğretim üyesi, gazetecisi, işadamı ve tetikçisi var.

NEDEN? Avni Özgürel
Türkiye korkunç günlerden, kanlı bir çatışmadan geçti. Binlerce çocuğumuz öldü. Ama kimse bu olayların nasıl başladığını, niye o kadar uzun sürdüğünü, sorunların kansız çözümlenme imkânlarının niye gündeme gelmediğini açıkça tartışamadı. O dönem kanlı olduğu kadar karanlık bir dönem olarak da kaldı. Geçenlerde anıları yayımlanan Abdülmelik Fırat, Avni Özgürel’in kendisine, ‘Abdullah Öcalan’ı MİT’le irtibatlı bir yerde gördüğünü’ söylediğini yazdı. Hürriyet gazetesi bu haberi büyüttü. Ama sonra, arkası gelmedi. Halbuki o kadar büyük acılara neden olmuş bir dönemin arka planı hakkında ipuçları verebilecek böyle bir iddiayı bu toplumun kurcalaması gerekiyordu. Gazete yazılarından ve televizyondaki programlarından, devletin yapısıyla ilgili detaylı bilgilere sahip olduğunu gördüğümüz araştırmacı yazar Avni Özgürel’le bu iddiasını, Öcalan-MİT ilişkisinin nedenlerini, Güneydoğu’daki savaştan kimlerin yararlandığını, bu savaşın niye o kadar uzun sürdüğünü, derin devletin
iç yapısını ve uzantılarını konuştuk. Özgürel, Uğur Mumcu’nun öldürülmeden
önce hangi derin devlet bağlantılarını açıklamaya hazırlandığını da anlattı.
________________________________________

Siz, Abdullah Öcalan’ı MİT’e bağlıbirşirkette çalışırken görmüşsünüz okuduğuma göre.Doğrumu bu, gördünüz mü gerçekten?

— Benim gençliğim milliyetçi derneklerde geçti. 1965’te üniversite öğrencisiyken Türk Ocakları’ndan ayrılıp İkinci Kuvayı Milliye diye kendi derneğimizi kurduk. Biraz MHP’ye, biraz Adalet Partisi’ndeki sağ milliyetçi kanada yakın bir öğrenci hareketiydi bu. Ayrıldığımız Türk Ocakları ise daha entelektüeldi, sokak kavgasını onunla sürdüremezdik. O dönemde Türkiye’de, özellikle gençlik arasında sol hareket gelişiyordu. Devlet de sağda, ‘milliyetçi’ diye isimlendirdiği gençlerin örgütlenmesini yüreklendiriyordu. Komünizme karşı bazı materyeller geliyordu ve biz de bunları dağıtıyorduk.

Bu yayınların size devletten geldiğini biliyor muydunuz?

— Tabii. Bu yayınları veren kuruluşlardan biri de Refik Korkut’un Fikir Ajansı’ydı. Bu tür neşriyatı dağıtmak için kurulmuştu. Ankara’da İzmir Caddesi’nde bir binanın bodrum katındaydı.

Siz oraya niye gidiyordunuz ?

— Hem dağıtacağımız neşriyatı almaya gidiyorduk, hem de bildirilerimizin çoğaltma işini orada yapıyorduk. Bizim yaşlarda bir genç vardı. Ajansa gittiğimde onu orada görüyordum. 1966, 1967 yıllarında ajansta gördüğüm o genç, hayal meyal hafızamda kalmış. Yıllar içinde Abdullah Öcalan’ın resimlerini medyada gördüm ama insanlar yaşla birlikte değişiyor tabii. Ancak 1993’te Öcalan’la yüz yüze geldiğimizde bende birtakım çağrışımlar oldu.

Bu yerin MİT’e ait bir yer olduğunu nereden biliyorsunuz?

— Biliyoruz. O dönem sadece bu ajanstan değil, başka kurumlardan da bu nevi yayınları alıyorduk. Milliyetçi gençliğe her biri farklı amaçla el atmış başka kuruluşlar da oldu o dönemde. Mesela Türkiye Çiftçi Teşekkülleri Federasyonu gibi birtakım kuruluşlar kuruluyor ve bunlar komünizme karşı özel yayınlar çıkarıyordu.

Daha sonra Öcalan’la, o PKK’nın başındayken karşılaştınız mı?

— 1993’e kadar hiç karşılaşmadım. 1993’te gazetecileri Bekaa’ya basın toplantısına davet etti. Panaroma’nın genel yayın yönetmeni olarak ben de gittim. Bizimki haftalık dergi olduğundan, basın toplantısından sonra Öcalan’la dergi için özel söyleşi de yaptım. O özel görüşme sırasında kendisine sordum. ‘Ankara’da İzmir Caddesi’nde Fikir Ajansı diye bir yer vardı. Yanlış hatırlıyor olabilirim ama birden bir şey çağrıştırdı. Bende seni orada gördüm gibi bir his uyandı’ dedim. Bana, ‘Yoo, doğru hatırlıyorsun. Ama ben bunları bir müddet sonra açıklayacağım’ dedi.

Peki o ajansta bulunan biri mutlaka MİT elemanı mıdır?

— En azından MİT’le irtibatlıdır. Türkiye’de güvenlik birimlerinin kurduğu bir organizasyonun içine, bir insan, hangi amaçla olursa olsun gelip gidiyorsa ve onun orada oturup kalkmasına kimse ses çıkarmıyorsa, o insan ya güvenilir biridir ya da görevli biridir. Başka ne olabilir ki? Başka şey olamaz.
Öcalan, eski eşi Kesire’nin babasının MİT’le ilişkisi olduğunu söylemişti. Öcalan’ı siz MİT’le irtibatlı bir büroda gördüğünüzü söylüyorsunuz. PKK’nın kuruluşunda rol alan pilot Necati’nin MİT ilişkisinden gene Öcalan söz etmişti. PKK’nın kuruluş aşamasında bu kadar çok MİT bağlantısından söz edilmesini nasıl açıklıyorsunuz?

Abdullah Öcalan ideolojik formasyonu zayıf biri. Ama Türkiye’de o dönemde İbrahim Kaypakkaya diye ideolojik formasyonu çok güçlü biri de vardı. Eğer Kürt hareketi düşünce planında onun gibi radikal bir kadronun kontrolünde olsaydı, Türkiye’de çok ciddi sıkıntı yaşanırdı. Onunla mücadele etmek zorlaşırdı. Oysa Öcalan her türlü işbirliğine gelen pragmatik biri. Onun, Kürt hareketinin başında olması bizim devletin de işine geldi.

Sizce devletin bazı birimleri, PKK’nın kuruluş aşamasındaki her gelişmeyi biliyor muydu?

— Hiç şüphesiz, biliyorlardı. Öcalan’ın en yakınındaki insanlar üzerinden biliyorlardı. Ama PKK Suriye’ye geçtikten sonra üzerlerinde bir devlet kontrolü olduğunu sanmıyorum.

Eğer devlet PKK’nın kuruluşunun her aşamasından haberdar idiyse,
niye devlet bu örgütü kontrol edemedi ve bütün bu süreçte 40 bin insanımız öldü?

— Bence kontrol etmek istemediler. Çünkü Güneydoğu bir sektör olmuştu. Eğer PKK hareketi, sana sınırsız örtülü ödenek kullanma ve para dağıtma imkânını veriyorsa… Bazı insanlara da, dehşet estirme gücünü sağlıyorsa… Ki bazı Jitem mensupları ne asker, ne de polisti. Bazıları Yeşil gibi hüdanabit adamlardı. Bu timlerin içinde, ‘Yolda bizi sollayıp geçen arabaları durdurup içindekileri öldürdük’ diyen adamlar bile vardı. Bir de tabii Güneydoğu’da uyuşturucu işi de çok ciddi bir gelir kapısı haline geldiyse… Sonuçta bütün bu kirli paranın ayakta tuttuğu bazı dengeler var demektir. Güneydoğu’daki bu tablo, Türkiye’de birçok yapıyı besledi. PKK’dan ele geçirilen silahlar tekrar PKK’ya satılıyordu. Hatta son dönemde PKK, Makina Kimya’nın mermilerini kullanıyordu. Bu kanalları kestiğin anda, peş peşe çok şey devriliyor tabii.

Uğur Mumcu da cinayete kurban gitmeden önce, MİT-Öcalan ilişkisini açıklamaya hazırlanıyordu sanırım. Mumcu’nun elinde bu konuda geniş bilgi var mıydı sizce?

— Uğur’la Ankara’da evlerimiz çok yakındı. Bekaa’dan döndükten sonra
Uğur’a gitmiştim. ‘Öcalan’ın MİT’le irtibatlı olabileceğini öteden beri yazıyorsun, bende de böyle bir bilgi var, bunu da bil’ dedim. Uğur’daki bilgi, Öcalan’ın iki bağlantısına ilişkindi. Biri Kesire’nin ailesiyle alakalıydı. Eski eşinin ailesinin MİT’le ilişkisini Öcalan da kabul etmişti. Diğeri, Öcalan’ı Ankara’dan Diyarbakır’a götüren pilot Necati’nin MİT ilişkisiydi. Ki bu ilişkiyi Öcalan da daha sonra açıkladı. Hatta Uğur’un öldürülmesinden sonra bir söyleşisinde Öcalan, MİT’in parasıyla devlet aleyhine bir eylem hazırlanmasını komik bulduğunu bile anlatmıştı.
‘Düşünün’ demişti, ‘Onların parasıyla, onlara karşı PKK hareketi… Adamların parasıyla, adamların elemanlarıyla yaptığım politikaya bakın…’

Peki Mumcu’nun öldürülmesi, bu ilişkiyi açıklamaya hazırlanmasıyla ilgili olabilir mi?

— Hayır. Uğur’a yönelik suikastın arka planına, sadece Öcalan’ın MİT’le ilişkisi diye bakılmamalı. Bu öyle çok da delilleri bulunabilir bir şey değil çünkü. Bizim orada yapacağımız, o insanların kimlikleri, kişilikleri üzerine dikkat çekmekten ibarettir sadece. Uğur’un derin devletin öfkesini üzerine çekmesinin ve öldürülmesinin altında bence iki şey yatıyor. Ağca olayı ve Behçet Cantürk olayı. Uğur bu iki cinayetin arkasındaki devlet bağlantılarının farkına vardı. Gerçi ‘derin devlet’ denilen şey şimdilerde çözüldü ama, Uğur o dönemde derin devletin kodları üzerine kafa yormaya başlamıştı.

Türkiye’de derin devletin artık zayıfladığını mı düşünüyorsunuz?

— Derin devlet MİT veya Özel Harp Dairesi’den ibaret değildir. Derin devlet bir trendir, kompartımanları vardır. Bunun içinde hukukçusu, üniversite öğretim üyesi, gazetecisi, işadamı, mafyası ve tetikçisi var. Karar mekanizması nasıl çalışıyor derseniz… Bileşik kaplarda olduğu gibi, bir tanesinden bir şey basıldığı vakit, hepsi otomatik olarak aynı ayar noktasına geliyorlar. Hepsi de ani bir refleksle birbirleriyle dayanışma içine giriyorlar. Mesela Abdullah Çatlı uyuşturucu iddiasıyla Fransa’da yakalandığında, avukatlık işi için hapishanede ilk kimi aradı biliyor musunuz? 12 Mart döneminin sol liderlerinden Sarp Kuray’ı.

Ne demek istiyorsunuz?

— Söylemek istediğim şu. Derin devletin sol unsurları da, sağ unsurları da var. Yapının bütün unsurları bütünleşmiş. Yani o sağcı, ben solcuyum. Ya da ben sağcıyım, o Kürtçü diye bir ayrım yok. Bu devasa yapı Türkiye’de operatif eylemler yaptı. Bu operasyonlar, Susurluk ve sonrasında iç çatışmalara sebep oldu. Çünkü biri konuştu, diğeri kendini kurtarma derdine düştü derken, bu yapıda çözülme oldu. Bakınız, o dönemin kimi önemli gazetecileri şimdi önemsiz oldu. Kimi önemli işadamları şimdi ya battı, ya önemini yitirdi. Kimi önemli polisleri şimdi ya yaşamıyor ya da bir kenara itildi. Bu yapının çözülmesinde bir de tabii Türkiye’nin Batı dünyasıyla entegrasyon sürecine girmesi de rol oynadı. Türkiye bugün ciddi bir değişim içinde. Gerçi derin devletteki irtibatların tortuları hâlâ yaşanıyor, adam askerden emekli oluyor, gidiyor bir mafya babasına danışmanlık yapıyor ama… Gene de derin devletin bu kısmı beş yıldır sıkıntıda. Kendi işlerine gelen eylemleri yapamıyorlar.

Uğur Mumcu, Abdi İpekçi’yi öldüren, Papa’ya suikast yapan Ağca’nın arkasında Bulgar mafyasının ve devletinin olduğunu söyledi hep. Mumcu, Ağca’nın Türkiye’de devletle irtibatını düşünmekte neden bu kadar geç kaldı?

— Uğur esasında devletperest biridir. Devleti sorgularken çok hassastır. Bu yapının devlete zarar verilmeden arınmasını istiyordu. Ama ben biliyorum ki, o, Ağca’nın ve Cantürk’ün arkasındaki bağlantıları yazmaya hazırlanıyordu. Elinde bilgiler vardı. Uyuşturucu tüccarı Cantürk’ün arka planında mutlaka devletin içinde bir yapılanma vardı. Ama iş öyle çığrından çıkmıştı ki, devlet Çatlı ve Cantürk gibi adamlar üzerindeki kontrolünü kaybetmişti. Ben şunu biliyorum. Cantürk’ün öldüğü haberi ulaştığında, ‘Senin bu işten bilgin var mı, bu işi senin adamların mı yaptı’ filan diye sormaksızın, Mehmet Ağar’ın Emniyet genel müdürü
olarak, MGK’da alnından öpülüp tebrik edildiğini biliyorum.

Öcalan’ı, MİT’le irtibatlı yerde gördüğünüzü ilk kime söylediniz?

— Uğur’a söyledim. Ama onun, Fikir Ajansı’nın arka planını ortaya çıkarabildiğini sanmıyorum. Çünkü Uğur’un sadece o dönemdeki MİT mensuplarıyla münasebeti vardı. Bütün çabasına rağmen, mesela bu organizasyonları bilen 1970’lerin MİT Müsteşarı Fuat Doğu’yla görüşememişti. Bir de Uğur kitaplarında analitik değildir. ‘Savcı iddianamesi gibi yazıyorsun’ dediğimde, ‘Ben mümkün olduğu kadar çok materyel aktarıyorum. Bunların bir kısmını nereye yerleştireceğimi, ne anlama geldiğini ben de bilmiyorum. Ama bir gün bu isimler gündeme geldiğinde, insanlar o isimlerin bağlantılarını hiç olmazsa benim kitaplarımda bulur ve puzzle çözülebilir’ demişti.

Peki bazılarını bilmediği bütün bu isimler ve bilgiler Uğur Mumcu’ya nereden geliyordu?

— MİT mensuplarından, bazen MİT’te çalışmış ve tekrar Genelkurmay’a dönmüş subaylardan, onların bağlantılarından geliyordu. Veya emekli olmuş MİT mensuplarından da geliyordu. Başka yerden gelmesi mümkün değil.

Öcalan’ı bir MİT bürosunda gördüğünüzü söylerken, bu sözlerinizin Öcalan’ı küçük düşürmek için hazırlanmış bir psikolojik savaş oyunu olarak değerlendirilebileceğini hiç düşündünüz mü?

— Türk devletinin şu anda Öcalan’ı küçük düşürmek işine gelmiyor. Aksine Kürt hareketinin Öcalan’ın kontrolünden çıkması Türkiye için sıkıntı doğurur. Ben de bu kanaatteyim. Devlet açısından rasyonel bakıldığında, Türkiye ile işbirliği halindeki bir Öcalan, Türkiye ile pazarlık masasındaki bir başka liderden çok daha avantajlıdır. Öcalan’ın kendisi de pazarlıklara açık olduğunu söylüyor. ‘Lüzumundan fazla Kürtçülük yapmak istemiyorum. Dozunu düşüreceğim bu Kürt milliyetçiliğinin’ diyor. Böyle pragmatik biriyle işi götürmek devletin işine geliyor olabilir. Geçmişte işine geldi. Ayrıca Öcalan, Güneydoğu’daki rant organizasyonunu yapanların da işine gelmiş olabilir. 1993’teki söyleşimizde, ‘Güneydoğu meselesi, Kürt meselesi bir rant, bir para işine dönüştü mü?’ diye sordum.

Ne dedi?

— ‘Evet’ dedi, ‘Bu kolay kolay bitmez.’ Hatta sohbetimizde daha ötesini söyledi. ‘Bu işi ben bitireyim desem, beni bitirirler. Türkiye tarafında en yüksekte buna karar verecek emir noktasındaki insan bu işi bitireyim dese, bitirtmezler, onu bitirirler’ dedi.

Sizin Öcalan’ı MİT bürosunda gördüğünüzü açıklamanızdan sonra Öcalan’dan ya da PKK/KADEK yönetiminden bu konuda bir açıklama ya da yalanlama oldu mu?

— Hayır. MİT’ten de bir şey gelmedi, Zaten ben bunu daha önce de açıkladım. Öcalan-MİT ilişkisi bağlamında Radikal’de üç yazı yazdım.

Eğer Öcalan MİT görevlisi ise, hangi amaçla PKK’yı kurdu?

— Öcalan MİT görevlisi değil. Ama bir irtibat bir şekilde var.

Eğer MİT’le irtibatlı biriyse hangi amaçla PKK’yı kurdu peki?

— 12 Mart’taki solcu subaylar örgütlenmesi de devletle irtibatlıydı. Halbuki bir darbe çekirdeğiydi orası. Ben 12 Eylül’de Mamak’ta yargılanan önemli birini, seneler sonra Özel Tim’in danışmanı olarak gördüm. Mesela şu da seneler sonra ortaya çıktı ki, bir sol örgütün, PKK değil bu.. Bu sol örgütün yönetim kadrosu yani merkez karar kurulunun tamamı, Emniyet istihbaratı tarafından tayin edilmişti. Böylece o elemandan hem o grupla ilgili bilgi alabilirsin, hem de o kişi üzerinden o grubu etkileyebilirsin.

Ama belli noktadan sonra ipleri elinde tutamayabilirsin. Problem de bu noktada kopuyor zaten. MİT’in, Jitem’in, Emniyet’in irtibat kurduğu insanların önemli kısmı sonradan kontrolden çıktı. Çatlı ve Ağca böyledir. Öcalan da belki bunlardan bir tanesidir. Bilemezsiniz… Kontrol edeceklerini zannetmişlerdir, ama hiçbirini kontrol edememişlerdir.“ (Radikal, 27. 10. 2003)