Bana göre, Taksim Gezi parkı olaylarıyla başlayan hareketin iyi bir yere gelmesi ve iktidar alternatifi olabilmesi için kendisini Marksist olarak adlandıran bütün örgütler bir araya gelmeli ve bu mücadeleyi ileriye taşımalıdırlar. Eğer mücadele barışçıl koşullarda ilerleyecekse buna göre lojistik stoklar yapılmalıdır, şiddet yöntemleriyle sürdürülmek zorunda kalınacaksa buna göre şiddet araçları lojistiği hazırlanıp stoklanmalıdır.

Söz konusu örgütler aralarında ki sorunları bir kenara bırakmalı ve kendiliğinden başlamış olan harekete öncülük etmelidirler. Aksi halde şimdiye kadar olduğu gibi bu harekette geriye çekilir kaybolur gider. Örgütler koalisyonu kendi içinde demokratik işleyişi olan ve kişi önderliği değil kolektif önderliği en üstten en aşağıya kadar hayata geçirebilir olmalıdırlar. Buna yönelmeyen örgütlerin ülkede devrim yapma, iktidara gelme amaçlarının olacağına inanamayız. Öncelikle birlik, ondan sonra lojistik hazırlık ve halk kitlelerine bağlanma ve önderlik etme başarılmalıdır.

PKK’nın arkasından gitmek, onun her yaptığını olumlamak, Kemalistlerin, Aydınlıkçıların, ADD’ nin, ulusal sol çevrelerin arkasından gitmekle mücadele kazanılmaz. İşçi sınıfının da mücadelenin merkezinde olmasını sağlamak, diğer halk sınıf ve tabakalarını bu sınıfın etrafında toplamak gerekir. Sınıfında genel grev-genel direniş eylemiyle harekete geçirilmesi gerekir. Dibe vurmuş ve bir türlü çıkış yolu bulamayan Marksistlerin birliğini oluşturmak içinden geçtiğimiz süreçte kaçınılmazdır. Marksist hareket o kadar gerilemiş ki; hiç bir toplumsal harekete öncülük edemez olmuş. Onun için öncelikle birlik zorunlu diyorum. Bırakalım tek tek örgütlerin bu halk hareketine öncülük edebileceklerini birleşseler bile gene zar zor bu hareketlere öncülük edebilirler.

Kendiliğinden başlamış barışçıl yöntemleri önüne koymuş, arkasında herhangi bir örgütlenme olmayan bu hareket ya böyle bir müddet devem eder ya da geriye çekilir. Elbette kitleler, sokak savaşlarında direnerek-çatışarak Taksim’i aldılar ve Hükümetin polisini gerilettiler. Bu geriletmede halk hareketinin doğallığı ve meşruluğu da çok önemli bir yer tutuyor. Ancak, halkın eleştirdiği ve hedef aldığı AKP hükümetinin de halktan epey oy desteği aldığı bir gerçek. Gelecek seçimlerde AKP’nin seçimleri tekrar kazanma olasılığı yüksek. Çünkü bu halk hareketine katılmamış ve kırsalda ya da kasabalarda hala AKP’ ye bir oy desteği var. Diğer taraftan AKP Hükümetinin şimdiye kadar yaptığı düzenlemeleri rahat rahat yapamayacağı, karşısında çok büyük bir halk muhalefetinin olmasıyla zorlanabileceğini söyleyebiliriz. Hükümetin, özellikle kamusal alanlarda, özel (laik-seküler) hayatlarda toplumun yaşam tarzını hedef alan konularda adım atması çok zor görünüyor. Bundan başka toplumun önemli bir bölümünün nefretini kazanmış çok sayıda konu var ama şimdilik ona burada girmiyorum.

Eğer AKP tekrar eskisi gibi % 52 oyla ya da Hükümeti kurabilecek oy alıp iktidara gelirse, ayağa kalkmış olan kent insanlarının buna tahammül edeceklerini hiç zannetmiyorum. Şu içinden geçtiğimiz süreçte ayağa kalkmış olan halk kitlelerinin tekrar ayağa kalkacaklarını beklemek gerekir. Eğer Hükümet ayağa kalkmış olan halkın üzerine şiddetle giderse, buda yangına körükle gitmek olur ki ondan sonra kitlelerde adeta çıldırır. Çıldıran ve her şeyi göze almış olan halk kitlelerinin eyleminin önüne geçemezler ve ülke bu koşullar içinde devrimci durumlara bile geçebilir. Bundan sonra kitlelerin ayağa kalkmasına Marksistler öncülük etmelidirler. AKP’ nin yeniden hükümete geldiği durumlarda birleşmiş olan Marksist örgütler her türlü ön hazırlığı yapmalıdırlar…

Doğru önderlik geleceği görmek ve ona göre hazırlanmakla olur…

Recep Gül – 10 / HAZİRAN /2013

SARKİSİTİBu kadar zaman sonra olaya ürkek biçimde el attığınız için günaydın diyeyim…
“Kesis’in Torunları – Dersimli Ermeniler’’ adında kitap yaz ondan sonra ‘’Vankın çocukları’’ adında film çevir, ondan sonra Fransa’ya gidip ‘’Dersim meclisinde’’ yer al olacak şey değil. Öbürü de Sarkis’in Dersim Ermenidir diye yaptığı çıkış için ona itiraz etmiş, doğruyu söylemesi için özelden yazmış, yazdığını da sayfasında paylaşmış. Olay nedir söylediğini bir de bana söyle diye ikrara ya da tekzipe çağırmış. Onun söylemesine ne gerek var sizin Dersim meclisinizin asli kurucu üyesi Ermenicilik yapıyor. Önce ona bir şey söyle…

Sizin o Ermeni dostlarınız Dersim halkını topyekun Ermeni yapmaya çalışıyor. Arkalarında Ermenistan ve diyaspora var. Vurabildikleri kadar vuruyorlar. Adam Fransa’ya Dersim meclisi kuruluş toplantısına gidip geliyor tekçi anlayışa karşıyım diyor. Size soruyorum sizin Ermeni dostlarınız tekçi değil mi ? Onlara söyleyecek lafınız yok mu ? Adamlar Dersim’in son ferdine kadar Ermenidir diyorlar. Bunu fanatik milliyetçilikten gözleri kör olmuş Hatspanian denen kişi konferansda o Deniz Karakaş denilen kadına Dersim % 100 değil % 1000 Ermenidir diye söylüyor. Bu yalanları duyduğumuz zaman şoktan soka giriyoruz.

Konu şöyle cereyan ediyor Deniz Karakaş’dan olduğu gibi aktarıyorum…

——‘’100 yılda yüzleşemediğimiz Ermeni Soykırımı adlı Konferans’da Sarkis Hatsapaniyan “Ermenistan’dan Kadınlar Dersim gelip Zazaki/Kırmançki konuşan çocuklara Ermenice öğretecek.” dedikten sonra ben “38’de Soykırım’a uğramış, 80’ler, 90’lar ve bugünde hala savaş ortamında dili yok olmaya yüz tutmuş
Dersim’den somut ne bekliyorsunuz?” diyince çok sinirlendi, zaten azarlayarak, bağırarak, tokatlayarak, döverek konuşan biri.
Molada bana “Dersim yüzde bin Ermeni, yüzde yüzde değil yüzde bin Ermeni” dedi.
Dersim’i Türk’ler Türkleştirmeye, Kürtler Kürtleştirmeye ve Ermeniler ermenileştirmeye, DSİ HES projeleri ile suya boğmak istiyor.
Dersim’in dili, kültürü, inancı hiç sayılıyor. Dersim’in payına da düşen bu…
Paylaşılamayan cennet Dersim’in heybetli dağ başlarında Kırmancıye’nin mis kokulu, rengarenk çiçekleri, ağıtları, türküleri, kalmayacak.
Hefe Kırmanciye…’’——
Deniz Karakaş

Ermeni, Türk, Kürt kimliği, dili, kültürü, gelenekleri yok olma tehlikesi yaşamıyor. Onların bunları yaşatacak koşulları mevcut ama Dersim-Kırmanc-zaza kimliği, dili, kültürü yok olmakla karşı karşıya. Hakkaniyet, vicdan, adalet, insanlık yok olmak üzere olan kimliği kurtarmaya çalışmayı gerektirir. Bunu yapmayan adam Dersim aydını olamaz. Hiçbir yerin aydını da olamaz. Bu kadar Ermeni çalışması yapacaksanız Ermeniyiz deyin olsun bitsin. Dersim halkı Ermeni halkıdır deyin olup bitsin. Halk da ne olduğunu söylesin bizde ona göre hareket edelim. Film çeviren, kitap yazan adamlara soruyorlar Dersim’im asli kimliği için ne yapacaksınız ? diye adamlar cevap bile vermiyorlar.

Dersim’li çocuklar sınavda üstün başarı göstermişler. Bir Ermeni de değerli bir dostumuza bunlar Ermeni olduğu için ya da Ermeni tarafı olduğu için başarılıdırlar diyor. O arkadaş da olabilir diyor. Sanki Ermeni olmayan başarılı olamayacakmış gibi peşin akıl yürütüyorlar…

Dersim halkı da bu kadar boş bir halk demek ki sizlerin bu garipliklerinize sessiz kalıyor. Sosyal medyaya girdiğim yıllarda hemşehrilerimle bir araya geldiğim için çok büyük heyecan yaşamıştım ama hemşehrilerimiz halkı da aydını da boşmuş. Eski hevesim, heyecanım kalmadı. Çok garip, Türk kendini biliyor, Kürt kendini biliyor, Ermeni kendini biliyor bizim hemşehrilerimiz kendini bilmiyor. O asimilasyoncu, düşman kimlikler kendini bilmekle de kalmıyorlar bize kendi kimliklerini empoze etmeye çalışıyorlar.
Aydının görevi ilk önce bunlara itiraz etmektir…
Recep Gül 2 Mayıs 2016

4 MAYIS-II4 MAYIS-I4 MAYIS-V4 MAYIS-III-4 MAYIS-VI4 MAYIS-IV4 MAYIS-VII

mehmet BekaroğluDersim 1938 : Komutan mermi pahalı kullanmayın dedi, kadınlara, çocuklara dipçikle vuruyorduk. Sonra tüfekler zarar görüyor dendi. Bundan sonra meşe kütükleri ile vurmaya başladık.

 

Has Parti Genel Başkan Yardımcı ve İstanbul İl Başkanı Profesör Doktor Mehmet Bekaroğlu da Dersim katliamı tartışmalarına yaşadığı bir tanıklıkla katıldı.

 

Bekaroğlu twitter’dan şunları yazdı:

 

Bundan 14 yıl önce KTÜ Tıp Fakültesi’nde öğretim üyesiyken gördüğüm bir hastanın bana anlattıklarını açıklama zamanı geldi gibi.

70’ini aşmış bir erkek hastaydı. İntihar girişiminde bulunmuştu; depresyon tanısı ile takibini ve tedavisini yapıyorduk.

 

Bir seansta Dersim harekatına katıldığını öğrendim; görüşmenin devamında ağlayarak özetle şunları söyledi:

 

“Komutan mermi pahalı kullanmayın dedi, kadınlara, çocuklara dipçikle vuruyorduk. Sonra tüfekler zarar görüyor dendi.

 

Bundan sonra meşe kütükleri ile vurmaya başladık. Vura vura 10 yaşındaki çocukları öldürdük”.

 

Evet, bunları söylemişti, hıçkıra hıçkıra ağlayarak.

 

Öncelikle bu hasta sırrıydı; kimlik belirterek anlatmam mümkün değildi. Daha öncede “bir hasta” diyerek bazı toplantılarda açıklamıştım. Şimdi Dersim tartışmalarına katkı olur diye burada yeniden açıklıyorum.

 

Hastamla ilgili bilgiler soruluyor. Meslek etiği gereği daha fazla bilgi vermem mümkün değil. Ancak şunu ifade edeyim: Depresyonunun nedeni Dersim’de yaşadıklarıdır diye bir kesin tespit mümkün değil ama bu, hastalığında önemli bir faktör olduğu kesin.

 

Depresyon gerçeği değerlendirme yeteneğinin kaybolduğu bir hastalık değil. Ayrıca psikiyatrik görüşmeden anlatılanların yalan olması uzak ihtimal.

DEMOKRAT HABER

03. Mayıs 2016 · 1 comment · Categories: Genel

„Büyük beyinler fikirleri, orta beyinler olayları, küçük beyinler kişileri konuşur”

Taraflar ve fikirler arası diyalog olmadıkça kendi gözünle görmek istenilen ‚gerçekler‘ dışına çıkılamaz. İnsan o durumda çukurda olup, etrafını ancak o kadar dar görüp kendi gerçeklerini o şekilde tahayyül eder. O yüzden Zaza aydınlarının dil, kimlik ve kültürlerinin koruyup geliştirmesi için verdiği yazınsal, siyasi ve akademik mücadele ve çalışmalarda varolma sorunuyla ilgili tüm çevrelerle, kendi yoldundan taviz vermeksizin diyaloga girmesi şarttır. Bu şekilde amaçları ve duruşları daha iyi anlaşılır ve oluşan önyargıların ve kalıpların kırılmasında ancak yol alınır.
Öte yandan coğrafyamızda hem tekçi milliyetçi eğitimin ve aşırı örgütlerin ve ideolojilerin –sağ, sol veya dinci- buluştukları nokta militarizmdir. Dar bir anlayışın doğurduğu bu militarist ve de tekçi anlayış, dışarıdan ziyade kendine zararı dokunan, yıkıcı bir zihniyettir. Tek tip bir düşünce yaratıp buna itaat etmeyenleri de dışlamak veya tasfiye etmek, miltarist devletler ve aşırı örgütlerden bilinen içeriye dönük yapılan linç hareketleridir. Bu tür bir zihniyet özellikle komplo teorileri gibi mantıklı ve sağlıklı düşünceden uzak kuramlarla beslenir. Amaç, hitap edilen kitleyi veya aygıtları gösterilen hedefe karşı nefretle doldurup kışkırtmaktır.
Böyle bir tutum Zazaların ne yazık ki kültürel bilinçlenme hareketine de yansımakta ve henüz güçlü temellere dayanmayan muhtelif görüş ve kanatlardan oluşan, herhangi kesin ve tek bir hareketi, ideolojisi olduğunu söyleyemiyeceğimiz Zaza çevrelerine de zarar vermektedir.
Zazacayı sahiplenip yazı diline geçiren iki farklı görüş arasında, yani Zazaları Kürt görmeyenlerle görenler, sürdürülen tartışmaların ve yaratılmaya çalışılan kutuplaşmanın Zaza diline hiçbir yarar sağlamayacağını bu yılın Şubat ayında „Yapay çatışma ortamı yaratmak yerine Zazaca ürünler verilmelidir!“ adlı bildirimizde dile getirdik (http://www.zazaki.de/zazakinetre.htm ). Özellikle bu yolda ömür ve kalem tüketmiş yazarlara ve akademisyenlere iftira ve hakaretle yaklaşılması kabul edilmez basit ve seviyeden, entellektualiteden yoksun bir davranıştır.
Bundan kendim de bir gün nasipleneceğim aklıma hiç gelmezdi, özellikle bana uzun zaman yakın durmuş kişiler tarafınca. Bugünlerde de zaten bir jurnalleşme başını almış gidiyor. Bundan birkaç zaman önce Zazacanın dilbilimdeki konumu üzerine Ankara MEB binasında bu hususu malum görüş farklılıklarından ötürü tartışmak için biraraya gelen Tunceli Üniversitesi Zaza Dili ve Edebiyatı bölümünden Dr. Zülfü Selcan, Mardin Artuklu Üniversitesi Kürdoloji bölümünden Prof. Dr. Kadri Yıldırım ve M. Malmisanıj arasında da benzer bir durum yaşandığını bir arkadaşım vasıtasıyla öğrendim. Bilimsel argümanlarıyla Zazacanın neden İrani diller içinde bağımsız bir dil olduğunu, Kürtçenin bir lehçesi olmadığını kanıtlayan Dr. Selcan’a karşı bilimsel değil de siyasi argüman getirmeye çalışıldığında Prof. Dr. Kadri Yıldırım cebindeki Zülfü Selcan’ın çizdiği Zaza dili haritasını çıkararak eğitim bakanına gösterip „Sayın bakanım, Kürdistan yetmiyormuş gibi bu adam (Z. Selcan) da kalkmış Zazaistan haritası çizerek bölücülük yapıyor“ diyerek resmen jurnalleyen Yıldırım, bu kez basından da takip edebilindiği gibi, kendisi de fişlenmiş bir durumda.
25.03.2013 günü http://www.tavz.net sitesinde yayınlanan „ZAZA YURTSEVERLİĞİ VE ASİMİLASYONCU PROPAGANDALAR“ (http://tavz.net/index.php?git=yazarlar&op=view&id=zaza-yurtseverligi-ve-asimilasyoncu-propagandalar ) adlı makalede benim de ismim hiç de hoş karşılanır bir şekilde birkaç paragrafta yer almakta. Yazının ilk gününde de yorum olarak altında belirttiğim gibi, Zaza Dili, Kimliği ve Kültürü davasına ancak zarar veren türden bir yazıdır. Evelliyatından hiç haberimin olmadığı yazı çıktıktan sonra telefonda da yaklaşık iki saat görüştüğüm Hakkı Çimen’le gayet karşılıklı seviyeli ve hakaret etmeksizin yürüttüğümüz sohbetinde de, yakın çevre arkadaşlarımızın da isteğine rağmen yazıyı geri çekmemekte kararlı olduğunu dile getirdi; her ne kadar onun da bu şekilde bir sonuca varmasından mutlu olmadığını söylese de. Keşke önceden kafasındaki soru ve kuşkularını bana yöneltseydi veya röportaj şeklinde bana soru cetfeli gönderseydi, uzun yıllık hatırını kırmaz yanıtlardım. Ne yazık ki, hepimize de üzüntü veren bir durumla karşı karşıyayız. Eğer o yazı siteden çıkarılırsa, bu yazının da anlamsız kalacağı için çıkar ve umarım unutulur gider.
Öncelikle şunu belirtmem gerek ki -kendisi de kabul etmekte- Hakkı Çimen‘in benimle şahsi herhangi bir sorunu veya çekişmesi yoktur, olaya tamamen siyasi yönden yaklaşmaktadır. Yanlış hatırlamıyorsam 1995 veya 96 senesinden beri tanışmaktayız, birlikte birçok Zazaca üzerine seminere ve en son da iki yıl önce de Bingöl’deki Zaza Dili Sempozyumu’na katılmışızdır. Bu uzun süre içinde ortak bir amaç için sürdürdüğümüz arkadaşlıkta bana çok değer verdiğini de her zaman dile getirmiştir. Sadece varolan dostluk hatırı ve kendisini tanıdığım o arkadaş olarak hareket etseydi böyle bir makaleyle karşılaşmayacak olduğuma inanıyorum. Kültürümüzü sahiplenen kişiler olarak, hatırbilirliğin yeri çok önemli olduğunu bilmekteysek, ona göre de hareket etmeyi yeğlemeliyiz.
Hakkı arkadaş, Ware dergisindeki önemli röportaj ve yazılarıyla ve özellikle kendisinin de çıkardığı Pir dergisindeki veya internet sitelerindeki makaleleriyle veya Zazacadaki ilk öykü kitabıyla („Budelaê Gırşi“) ve diğer Zazaca kitaplarıyla birçok noktada çığır açmış, halk olarak Zaza ve coğrafya olarak Dersim tarihine dair, Zazaca diline ve kültürüne önemli bir katkısı olmuştur. Kendisi Dersimli bir Alevi Zaza olarak ilk defa kalkıp kendi ailesi adına, yaşlılarla yaptığı görüşmelerin akabinde, bazı Dersimlilerin hem Ermeni soykırımı süresinde Ermeni komşularına karşı, hem de Şeyh Sait kıyamında Sünni Zazalara karşı yapılan ihaneti kınayarak Ermeni ve Sünni Zaza halkından özür dilemiştir. Pir dergisinde de Dersim ve Ermeni, Süryani, Rum ve Yezidi halklarına karşı yapılan soykırımla herkesin yüzleşmesi görevi üzerinde durmuştur. Seyit Rıza’nın tornuyla yaptığı röportajla Dersim soyıkırımı ve harekâtına dair o zamana kadar bilinen birçok yanlış bilgiye karşı bazı konularda açıklık getirmiş, bazı kalıpları ve statükoları kırmıştır. 2011 yılında ilk olarak o topraklarda Bingöl Üniversitesi’nin başarılı bir şekilde düzenlediği Zaza Dili Sempozyumu’ndaki sunumunda çok önemli bulduğum bir konu üzerine durmuştur: Zazacanın kreşlerden itibaren çocuklara öğretilmesi gerektiği. Orda da ayrıca Dersim katliamının ona göre bir soykırım olduğunu savunmuştur. Bundan dolayı onu ilk kutlayanlardan biri bendim. Bugünlerde „Ağaê Nıske“ adında çocuk kitabı yayınlamış, dilimize güzel bir katkıda bulunmuştur, kendisini tebrik ediyor, çalışamalarının devamının gelmesini ümit ediyorum. Öte yandan ise bazan kişileri kendine sorun edip onların üzerine teşhir etme niteliği taşıyan makaleler yazdığı da olmuştur ki, şimdiye kadar bunun bir yarar sağladığına şahit olmuş değilim.
Ne var ki, bazı olaylar çarketmiş olmalı ki, son makalelerinde özellikle birkaç yazıdan okuduklarını tüm Ermeni aydınlarına maletmekte. Sadece görüş farklılıklarımızdan veya akademik çalışmalarımda arzettikleri gibi davranmamamdan ötürü beni de hedef alan ibareler yer almakta. Öyle bir yazıya üzüntüyle ve kesinlikle tasvip etmediğim ithamlara istemim dışı ve lüzum görmediğim halde, arkadaşların da isteğiyle yanıt vermek zorunda kalıyorum. Bu tür polemik ve siyasi yazılar ve seviye olarak yüksek bulmadığım tartışmaları yürütmek hiç de adetim değildir. Dililimsel makalelerim olsun, benimle yapılan röportajlar olsun, internet ortamında mevcut, okumak isteyen ulaşabilir. Mevcut dostların hatalarını hoşgörü ve yapıcı bir eleştiri yerine kırıcı ve yıkıcı bir yaklaşımla ne kimse ikna edilebilir, ne de yeni dost kazanılır; kazanılmadıkça da halkla da bütünleşmek imkansız olur.
Cevap hakkı, Hakkı’ya cevap
Yoğun çalışmamdan ötürü ancak zaman bulabilip yazımı bitirebilme imkanına sahip olabildim; öte yandan da bu tür yazıları yazmak hiç adetim olmadığı için kendimi yazmaya zorlamak mecburiyetinde kalmam zaman aldı. Yanıt vermeyi gerek veya değer gördüğüm ibareleri alıntı yaparak cevaplayacağım.
„Erivan Üniversitesindeki Garnik Asatriyan da, Zaza halkını ve Zaza Dili´ni büyük Ermenistan hayalleri için politik malzeme yaparak, zayıf kişilikli teslimiyetçi Zazaları, Zaza yurtseverlerine karşı kullanmaktadır. Asatriyan taa 1980 li yıllarından beri Zaza halkının düşkün bir kesimini politik hedefleri için kullanmak amacıyla, ”kanımız biribirine karışmış”, iddiasını propaganda etmektedir.“ (H. Çimen)
Prof. Dr. Garnik Asatrian, Erivan Devlet Üniversitesi’nin İranoloji bölümü başkanıdır. Kendisi 80li yılların sonundan sonra Zazalar üzerine araştırma yapıp bu konuda bazı dilbilimsel makaleler yayınlamıştır. 80lerin sonunda ile 90lı yılların başında rahmetli Ebubekir Pamukçu’yla da İsveç‘te görüşmüştür. Kendim de benimsediğim Piya geleneğinin kurucusu olan Ebubekir hoca da bu yola yalnız koyulurken sürekli, ölümümden sonra da hala günümüze kadar çirkin iftira ve ithamlarla karşı karşıyadır. Sayın Pamukçu, hiçbir zaman herhangi bir halka karşı olumsuz bir tutum sergilememiş, özellikle Zazaların komşusu olan Kürt ve Ermeni halkların kaderini ve mücadelesini saygıyla karşılayıp diyalog kurmaya çalışmıştır. Zaza toplumunu ve tarihini bilen biri, Ermeni komşularıyla olan kültürel yakınlığı ve iyi komşuluk ilişkilerini inkar edemez. Zazalar da ayrıca Osmanlı ve Türk devleti tarafınca birçok defa kırıma uğratıldığından ötürü Ermeni halkıyla da bir kader ortaklığı sözkonusu olduğu için de tarihten gelen iyi ilişkileri sürdürmek de Piya dergisi çevresi uygun bulmuştur. Henüz o zaman daha sosyalist sol ve Kürt ulusal çevreler dile getirmezken, Zaza aydınlarının Ermenilere yapılanın bir soykırım olduğu konusunda hiçbir zaman tereddüdü olmamıştır. Kendilerinin 1938 Dersim’de soykırım yaşayan bir halkın fertleri olması ve halkın Ermenilerle olan iyi ilişkileri elbette belirleyici faktör olmuştur bu yüzleşmede. Birçok çevre tarafından saygıyla karşılanan Piya dergisi ve de eskiden Zazalar ve Zazaca yazın derken akla ilk gelen bu dergiyken, Facebook’ta kimi islamcı bir tutum sergileyen bazı Zazalar da (veya onlar adına hareket ettiğini savunan neferler) Zaza dili ve Kültürü için ilk mücadele eden Piya dergisi ve taraftarlarını „hain“ diye suçlamaktadır.
Piya ve Ware dergileri geleneğinden gelen olan bizler, Zazaca ve Zazalar üzerinde araştırma yapmış tüm bilim adamlarıyla, akademisyenlerle birlikte çalışmayı görev bildik. Bu yola koyulurken şimdiye dek dergilerimizde birçok yabancı ve kendi akademisyenimizin makaleleri yer almıştır. Prof. Dr. Garnik Asatrian, Dr. Vardan Voskanian, Prof. Dr. Victoria Arakelova, Prof. Dr. Ludwig Paul, Dr. PD Agnes Korn, C. M. Jaboson, M. Sandonato, Prof. Dr. Heiner Eichner, Prof. Dr. Krisztina Kehl-Bodrogi, Prof. Dr. Uwe Bläsing, Dr. Johnny Cheung gibi yabancı bilim adamlarının yanısıra kendi bilim adamlarımız Dr. Zülfü Selcan, Dr. Kahraman Gündüzkanat, Dr. Hüseyin Çağlayan, Dr. Kazım Aktaş, Dr. Gülsün Fırat, Dr. Daimi Cengiz, MA Selahattin Tahta, MA Suvar Temizbaş, MA İlyas Aslan, İsmail Söylemez, BA Yaşar Aratemür, Fahri Pamukçu ve birçok diğer araştırmacı ve yazar dostlarımız gurur kaynaklarımızdır ve hepsiyle çalışma yürütmüş olmaktan gurur duyuyoruz. Bunları bilenlerden bazıları şimdi çıkıp „yabancı, ecnebi“ dediklerinden sadece Ermeni olanları eleştirip veya onlara misyon yükleyerek farkında olmadan ırkçılığa mı teşrif etmekteler acaba? Birçok Anadolulu veya yakın doğulu kişide de „batı“ya dair bir alerji olduğu gözlemleniyor; ama ne yazık ki, bilimin doğusu, batısı olmaz, bilim her yerde kendi misyonunu görür.
Garnik Asatrian’ın „kanlarımız karışmış“ diye bir ibaresine makalalerinde denk gelmedim, sohbetlerimizde de o tür bir ifade geçmemiştir. Ki, böyle bir ifade kullansa da bunu sadece kötüye yormakta art niyet yatabilir. Kendimce milliyet tanımlanmasında „kan, gen, ırk“ gibi sözcükleri kullanmasam da, öyle bir ifadeyi şu şekilde de anlamak mümkün: kültürel ve coğrafi olarak iç içe geçmişiz. Bunun üzerine sonra da duracağım. Benim için tek ırk vardır, o da insan ırkı; ve „kan“ derken tıpta olan kann grupları (RH A/B +/- veya 0) aklıma geliyor. İnsanlar yaşadığı coğrafyaya uzun zaman süresinde uyum sağlar, ona göre şekil alır. Ayrıca insanın yarattığı kültürel değerleri, adet, töre, dil, inanç da insana ait değişkelerdir. Bu konularda kesin dikkatli olmak gerek. Örneğin, Zazalar üzerine yapılan DNA testleri hakkında Max-Planck Enstitüsünün hazırladığı bir raporu özellikle Kürt milliyetçileri Zazalara karşı kullanmakta. Kendim o rapora hiç itibar etmedim. Çünkü, niyet ayrı olabilir, ama sonuçta yapılan modern bir kafatasçılıktır ve tehlikelidir ve asla halkların aidiyeti o şekilde de açıklanamaz bana göre. Dil ve kültür kodlamaları sadece beyinde başlar ve orda biter, orda yatar; kanda, genlerde değil. Yurtseverlik ile milliyetçiliğin arasındaki çizginin ince olduğu gibi diğer uçta da milliyetçilik ile ırkçılık arasında geçiş de kolaydır. Irkçılığın kendisi de bana göre tedavisi zor bir ruh hastalığıdır.
„Büyük Ermenistan hayalleri“ derken, başta Türk milliyetçilerin komplo teorisyenlerince kullanılan bu basmakalıp deyim, sonradan Kürt milliyetçileri, şimdi de bazı Zaza ve Dersim milliyetçileri tarafından kullanılmakta. Büyük Türkiye veya Turan hayalleri, Büyük Kürdistan hayalleri, Zazaistan hayalleri, tarihi Dersim hayalleri mübah, ama o toprakların kadim halklarından biri ve Türklerden, Kürtlerden ve Zazalardan önce Doğu Anadoluyu yurt edinmiş olan Ermenilere ülke hayali kurmak haram olsa gerek. Düşünün Zazalar da Ermeniler gibi kendi coğrafyasında yokedilmiş olsaydı; ben şahsen, torunlarımın atalarının yurduna dünyanın her yerinde sahip çıkmasına, kültürünü korumasına, dilini aktarmasına ve birgün muhakkak geri dönme isteğine sahip olmasına sevinirdim. Bu hakkı, sevinci başka halklara da fazla görmemek gerek. Hele de o coğrafyada en az 2500 yıl kök salmış, medeniyetler kurmuş, sanatta, müzikte, üretimde adı geçen,1600 yıldır yazı diline sahip bir halksa… Ermeniler, Batı-Ermenistan diye tarihte geçen yurtlarında nerdeyse yokedilmiş bir vaziyetteler. İstanbul’da okulları olmasına rağmen, Batı Ermenicesi de Zazaca gibi Unesco tarafından tehlike altında olan bir dil olarak görülmekte.
“Büyük Ermenistan hayalcisi” Ermenilere şu mu denmek isteniyor? “Soykırıma uğradınız, yurdunuzdan edindiniz, ama yerleriniz çoktan yağmalandı, başkaları yerleşti, el koydu; eh, ne yapalım, siz de kaderinize razı olun, aklınıza gelip eski yurdunuza yerleşmeyi düşünmeyin!”
Bir Zaza hala kendi yurdunda kendi yöresine ait türküleri dinleyip söyleyebilir, halayını çekebilir, yemeklerini yiyebilir, masallarını, hikayelerini yerinde dinleyebilir. Dersim’de, Bingöl’de zerveti yiyip, Xıme Xıme söyleyeyip halayını çekebilir. Ama Anadolulu bir Ermeni artık bu imkana neydeyse yüz yıldan beri sahip değil. Onun için, filan yöreye ait türkü, yemek, halay, hikaye, masal vs. sadece hatıralarda ve diasporada var, ait olduğu yerinde değil. Fakat yüz yıl sonra da inatla dillerine, inançlarına, kültürüne, yazılı ve sözlü edebiyatına sahip çıkmaktalar.
Zazalar olarak elimizdeki değerlerin, kültürün zenginliğinin ve dilimizin derinliğinin ne kadar farkındayız, ne kadar değerini biliyoruz, ne kadar sahiplenip gelecekteki kuşaklara aktarabiliyoruz?

„Ermeni milliyetçileri, bu yalanlarını günümüzde kısaca şu şekilde geliştirmiş bulunuyorlar“ (H.Ç.)
Dersim adının kökenine dair Der-Simon sadece birçok teoriden biridir ve ne tür bir dayanağı olduğu benim de bilgimin dışındadır. Ayrıca, „Ermeni milliyetçileri“ diye kesin bir tez veya iddia geliştiren bir hareket veya çevre tanımıyorum. Tek tük yurtsever veya milliyetçilerin iddialarını genelleştirmek doğru olmaz. Keza bazı Zaza yurtseverleri veya milliyetçi tutum sergileyen kişilerin tavrını da genelleştirip „Zazacı“ denilenlere maletmek doğru olmaz. Elbette, her tür milliyetçilik ve din bazında bağnazcılığın eleştirilmesi gerek.
Sarkis Hatspanian’ın „Dersim Gizemi“ adlı belki tartışmalı ve geliştirilmesi gereken makalesinden benim anladığım şu ki, yazarın Ermenice kaynaklardan edindiği sonuçlara göre, Ermenilerin 1604 yılında üzerlerinde olan saldırılardan ötürü Der Simon adlı ruhban papazlık adını değiştirerek Seyid Ali adıyla dost Kureyşan aşiretine katılıp Alevi din adamlığı yaptığını, Kureyşanlıların Piri’nin az zaman sonra rahmetli olduktan sonra Seyid Ali, Pirê Piran (pirler piri) ünvanıyla anılıp dini önderliğine devam ettiğini belirtmiştir (http://hayastaninfo.net/sarkis-hatspanian/3434-dersim-tarihi-ve-ermeniler.html ). Burada, Kureyşan aşiretinin bir inkarı veya Zazaların Ermeni olduğuna dair bir iddia yok. Bu tür geçişler tarihten günümüze kadar daima olmuştur. Kendim Pülümürlü olarak hiç köyde büyemememe rağmen, bizim yörede Erzincan’a bağlı dört köyün (Adebuk, Kelarıc, Pıtarıc, Pişkidağ) yakın zamana kadar Alevi Zaza olup sonradan Sünnileşip Türkleştiğini bilmekteyim. Bunların çoğu da Doğu-Dersim’in büyük bir aşiretine dahildir. Varto’da da bir köyün eskinden Alevi-Zaza olup sonradan Şafii Kürt olduğu da bilinmekte. Orada keza eskiden Babamansur dede ocağına ait olan kimi pirlerin sonradan dönüp Şafii şeyhi olduklarını söyleyenVartolu arkadaşlarım da var, ki bunlar bir bir söyleşide de geçmektedir (http://zazaki.de/zazaki/reportaji/apmixsi.htm ). Bunlar yakın zamanda olmuşken, geçmişte de kimi Ermenilerin kendilerine en yakın gördüğü Alevilerin inancına geçmesini söylemekte olan anormalliğin ne olduğunu anlamak güç. Sözkonusu „Dersim Gizemi“ adlı makalede şahsen yanlış bulduğum (ki tarihin eskilerinde kimlerin din ve dil değiştirdiğini bilmek de zor veya mümkün değil) bir ibare ise, „Kendilerini diğer halk ve inançlardan ayırmaya özen gösteren Dersimli Alevi-Kızılbaşlar’dan bir kısmı bir zamanlar Ermeni etnik kimliğiyle yaşayan soyun öz be öz evlatlarıdırlar“. Elimizde yeterince bilgi ve kaynak yokken bu tür ifadeleri ancak şimdilik bir iddia olarak kabul etmek zorundayız. Coğrafyamızda her halk mutlaka içinde farklı etnik topluluklardan azınlıklar barındırır. Bahsi geçen makalede de henüz incelenmemiş birçok kitaptan sadece bir kısmı kaynak olarak belirtilmiştir. Hatspanian’ın bizler için de sarfettiği bu cümle: „Bunların (Ermenice kaynakların) dışında Farsça, Gürcüce ve Rusça dilinde de sayısız kaynak bulunduğu bilindiği halde bu kaynaklar, eminim kendi araştırmacılarını beklemektedir“ ve de kendisinin bana da şiddetle tavsiye ettiği, yani muhakkak Ermenice ve diğer dilleri öğrenip kendi tarihimizi o kaynaklarda da araştırmamız gerektiği, önem arzetmektedir.
Sarkis Hatspanian, Adıyaman asıllı İskenderun’da büyüyen yurtsever ve sosyalist bir Ermeni’dir. Dersim- Pülümür’de de bir müddet kalmıştır. 89’dan beri Erivan’da yaşamakta. Ermenistan devletiyle yaşadığı muhalefetten ötürü orada 3 yıl hapiste yatmış, daha bu yıl Ermenistan vatandaşlığına kabul edilmiştir. Zazalara olan sevgisinin, saygısının kaynağını merak edenlere… Nenesi 1915 jenosidinde daha bebekken kundağa sarılıp Adıyamanlı bir Zaza ailesine emanet edilir. Zazalar o bebeğe sahip çıkar. Ailesi sonradan bir şekilde geri dönmeyi başarıp tekrar bebeğine kavuşur. Nenesinin sarılı olduğu yamalı kundak o günden beri yıkanmamış, saklanmakta. Ben o kundağa dokundum… 80lerin ortasında olan bir gecenin video çekiminde, yaptığı konuşmada Anadolu/Mezopotamya’daki halkların adını sayarken Zazaları da sayar. Ki, bugün bile hala birçok sol örgüt Zazalardan bir halk olarak bahsetme cesaretine sahip değil. Ondan öte, Ebubekir Pamukçu’yla oluşan arkadaşlığı sayesinde Garnik Asatrian’ı da onunla tanıştıran kişidir. Hala da birçok yazısında, konuşmasında muhakkak Zazalardan da bahseder; başlı başına bir halk olarak anar. Sakine Cansız’ı da ayrıca, benim okuduğum ve sohbetten anladığım kadarıyla, Ermeni olarak tanımlamamıştır, adı Sara olan nenesinin Ermeni olduğunu S. Cansız ona kendisinin söylediğini işaret etmiştir. Birçok Zaza’nın, Kürd’ün, Türk’ün vs. nenesinin veya tanıdığının, komşusunun Ermeni olması şaşırtıcı olmasa gerek.
Dersimlilerde, genel olarak da görebildiğim kadar tüm Zazalarda, hiçbir aşiretin veya aşiretin kolunun veya tek tük ailelerin kimliği inkar edilmez, hangi etnisiteye ait olduğu veya nerden geldiği bilinir. Dersim’de, Çermik’te veya diğer bölgelerde de, hangi köyde hangi ailenin Zaza mı, Ermeni mi olduğu veya bir zamanlar hangi köyde veya mezrada Ermenilerin bulunduğu hala bilinir. Zazalar arasında da Anadolu ve Mezopotamya’nın doğal bir yapısı gereğince farklı etnik gruplar tek tük yer almakta. Aynı şekilde birçok yere göçmüş veya sürgün edilmiş, dilini ve/ya dinini değiştiren Zaza kökenliler de var. Dersimli yaşlıların dediğine göre ise, Dersim’e Alevi Zazalar geldiğinde ondan önce Ermenilerin orda olduğu, fakat Ermenilerden önce de başka bir halkın orda olduğunu dile getirmekteler (‚saro khan‘).
Örneğin, Dersim’in yerli Alevi Zaza aşiretlerinden biri ve geçmişi olan, 38’de de direnişiyle bilinen Khalmem’in torunlarından olan Haydaran aşiretini Doğubeyazıt’taki Kürt olan Haydaran aşiretiyle sadece isim benzerliğinden ötürü ilişkilendiren var. Dersim’deki aşiret iddia edildiği gibi Kürt kökenli olsaydı, hala bir şekilde öyle de anılırdı.

„Garnik Asatriyan, aramızda yetişen bazı Zaza kökenli insanı kripto Ermeni yaparak, bunlara, ”Dersim Zaza halkının % 75 i Ermenidir.“ dedirtecek noktaya getirdi.“ (H. Ç.)
Eğer düşündüğüm kişiyse, Dersimli Ermeni, anadili Zazaca olan biriyle yapılan söyleşide „Dersimlilerin %75i Ermeni“ olduğu ibaresi geçmişti. Bunun üzerine o şahsa özel mesajla böyle bir iddianın doğru olup olmadığını sordum. Yanıtında bana „Dersim‘de köy isimlerinin yüzde yetmişbeşi Ermeni isimleriyle bilinirdi. Ama tercüme yanlışlığı olmuş, müdahale edemedim dili bilmediğimden, öğrenince de önemsemedim“ yazmıştı. Ben de, bunun yanlış tepkilere yol aşabileceğini belirtmiştim. Ayrıca Facebook’un bir sayfasında da Dersimlilerin Zaza kimliği hakkında o arkadaşa ufak bir eleştiride bulunmuştum. Bu insanın Garnik Asatrian’ı tanıdığına da sanmıyorum ve Asatrian’ın öyle bir misyonun olmadığını sonra belirteceğim. Dersimli Ermenilerin örgütlenmesi, kendi öz kimliklerine sahip çıkması bizi sadece sevindirir. Onlardan kimsenin kalkıp Zaza asıllılara Ermeniliği empoze ettiğine münferit şahısların yanlış varsyımları dışında şahit olmadım, öyle bir misyonları da yoktur.
Birçok Zaza, devletin asimilasyonu sayesinde kendi dilini ve kültürünü unutmuş veya önemsememiş, Türk kimliğine ve diline hizmet etmektedir. Henüz devletleri olmadığı için sadece örgütsel bazda Zazaca ve Zaza kimliğini, kültürünü önemsemeyip Kürtçe (Kurmanci, Sorani) ve Kürt kimliğine ağırlık veren Zazalar da var. Fakat şimdiye kadar Zaza asıllı olup da Zaza dilini ve kimliğini terkedip Ermenileşen birine rastlamadım. Ondan ötürü, Türk milliyetçiliği ile Kürt ve Ermeni milliyetçiliği zaten eşdeğer tutulmaz, tutulmamalı da. Hiçbir milliyetçiğin onaylanacak yönü olmadığı aşıkar, fakat şu an Zaza dilini tehlikeye, Zazaları ağır bir asimilasyona tabi tutan, ideolojisi Turancılıkla yoğrulmuş TC devleti mevcut. Türk olmayan çocuklara her gün okullarda and içiriliyor, istiklal marşı okutuluyor. Medya Türkçeyle evlere giren televizyonlarıyla, yararsız ve saçma dizileriyle insanları etkiliyor ve güncel hayatın birçok yönünde Türkçe bu şekilde öğretiliyor; Kürtçe veya Ermenice değil.
„Şimdi de G. Asatriyan, Mesut Keskin´i kullanmaktadır. M. K., sık sık Erivan´a G. Asatriyan´a gidip gelmektedir. Oradan aldığı direktiflerle, Zaza Dili´ni üç ana ve birçok yan lehçeye ayırarak “Böl, parçala, yok et!“ yöntemini uygulamaya çalışmaktadır (bak. http://www.zazaki.de).“ (H. Ç.)
Zazacada bir deyim vardır: „Mı aqılê xo kesi ra dên nêgureto“. Kendimi kullandırtmayacağım ve kimsenin direktifine de ne geleceğimi, ne de ihtiyacım olduğu aslında bilinir. Tek direktifim kendimce özüme verilen bir misyondur, o da; her halükarda, bu dile sahip çıkıp akademik alanda ürün vermek, yürüdüğümüz yola tutulan ışıklardan biri olmaktır. Rehberim bilim ve vicdanımdır, başka bir kanun veya kişi değil. Bu yolda kültürel, edebi, sanat ve bilimsel alanda emek verenlerin hepsine saygım çoktur, her biri bir değerdir.
Benim nereye ne kadar gideceğim kimseyi bağlamaz. Yanıt vermek gerekirse, ömründe sadece iki kez bir yere giden biri için „sık sık gidip geliyor“sa, istatistiksel algılayışta bir sorun var. Dr. Zülfü Selcan’ın doktora tezinin ve benim mastır tezimin ikinci danışmanı (ve tezimin konusunu seçmekte yardımcı olan) Prof. Dr. Jost Gippert’tir. „Zazacanın şivesel yapısı üzerine“ adlı mastır tezimi 2008 yılında yazdım (http://publikationen.ub.uni-frankfurt.de/files/6253/Abschlussarbeit_Mesut_Keskin_Zur_dialektalen_Gliederung_des_Zazaki.pdf ). Erivan’a gidiş tarihim ise Ekim 2011’in sonu. Yani, tezimin ve Erivan’a gidiş tarihlerine bakılırsa, ancak zaman makinasını kullanmış olmam gerek. Gitmemin nedeni de: Erivan’da Zazalar üzerine bir konferans gerçekleşmişti (http://www.armacad.info/conferences/the-zaza-people-language-culture-identity-28-30-oct-2011-yerevan-armenia/programme ).
Mastır tezimin önsözünde de belirttiğim gibi, Dr. Zülfü Selcan’ın ve Prof. Dr. Ludwig Paul’un 1998’de kitap olarak çıkardıkları değerli doktora tezlerinde üzerine durulan ‚diyalektoloji‘ bölümünü baz alıp bu alandaki araştırmaları ilerletmeyi amaçlayan bir çalışma. Zazacanın üç ana diyalektten (Kuzey, Merkez ve Güney) ve yan ve geçiş şivelerinden oluştuğunu ilk söyleyen Ludwig Paul. Bu, bilimsel kriterlere göre varılmış, benim de katıldığım bir tespittir. Çalışmam bilimsel kriterlere aykırı olsaydı, buna ilk engel olacak vakıf kişiler tez danışmanlarım olurdu. Elbette farklı görüşler de olabilir. Araştırmaların henüz başında olduğumuz için diyalektolojide de kesin bir çizgi çizmek zor. Bunu eleştirebilecek olan da konuya hakim kişilerdir, dilbilimcileridir. Nasıl ki Dr. Zülfü Selcan’ı eleştirmeye çalışırken bilimsel içeriği, kriterleri hakkında söz söylemeyi başaramayan kimi „Zaza Kürtleri“ ancak çarpıtmak ve karalamakla, „bölücülükle“ suçlamakla meşgulken, bu da benzer bir durum olsa gerek.

Bingöl Üniversitesi’nin düzenlediği Zaza Dili konferansından sonra dünyada ilk kez olan, Zazalar üzerine Erivan Üniversitesi’nin İranoloji güdümünde düzenlediği uluslararası konferans. Mardin, Dersim illerinden ve Almanya, İtalya, Avusturalya, Rusya gibi ülkelerden bilimadamların, araştırmacıların ve Zaza yazarların da katıldığı bir konferansta sunumum oldu. Konferansa Ermeni devletin herhangi bir katkısı olmamış, Erivan Üniversitesi’nin İranoloji bölümün güdümünde ve birkaç sponsorun sayesinde gerçekleştirilmiştir. Kısa bir zaman sonra da keza Kuzey-İran’da ve Azerbaycan’da yaşayan ve Zazacaya da dil olarak yakınlık arzeden Talişler ve Talişçe üzerine de konferans düzenlenmiştir. Zaza Konferansına Avrupa’dan katılım maalesef azdı, çünkü ulaşımın zor olduğundan ve kısa bir zamanda haber aldığımızdan ötürü. Birçok kişinin yol masrafları da karşılanamadı. Zaza konferansın sponsorlarından bir olan İstanbullu bir Ermeni iş adamı, Dersimli Zazaların soykırım zamanında onbinlerce Ermeniye sahip çıkıp koruduğu için bir minnet borcunu yerine getirmek istediğini belirtmiştir. Bugün bile Ermenistan devletinin o kadar Ermeniye sahiplik edebilme olanağına sahip olmadığını söylemektedir.
Burada ilginç olan şu ki, Bingöl Üniversitesi’nde de (ki TC’nin Üniversitesi), başka ülkelerde de Zazalar ve Zazaca üzerine tek tük konferanslar veya toplantılar olurken herhangi kimsenin muhalafet olup karşı çıkmaması, fakat Erivan’daki konferansa hemen başladığı gün Dersim adına olan bir vakıf (Dersim fikriyatını savunan), diğeri de keza Dersimli (Kürt yurtseveri olan Alevi Zaza) bir şahıs bu konferansa karşı bildiri yayınlayıp internet sayfalarında tüm komplo teorileriyle yaydılar. Ben Dersimli olarak verilen böyle bir tepkiye utanç duydum. Bu tepkilere tabii ki toplantıya gelen bazı „Zaza-Kürtleri“ sonraki yazılarla katkı buyurdu. Toplantıda sayılı birkaç dilbilimci, iranolog, şarkiyatçı, tarihçi, teolog ve türkolog dışında Kürt siyasi çevresinden de katılanlar oldu. Orada bilim ile siyasetin ayırd edilmesi gerektiği konferansı yürüten akamedisyenler tarafınca meseleye sadece siyasi gözle yaklaşıp kendi görüşünü empoze etmeye çalışanlara (ve bu tavır da genelde rahatsız ediciydi) anlatılmaya çalışıldı. Konferanstaki hemen tüm sunumlar, hangi görüşten olursa olsun, ilginç ve bilgilendirici bir içeriğe sahipti.
Prof. Dr. Garnik Asatrian ise açılış konuşmasında, konferansın Ermeni kökenli Alman İranolog F.C. Andreas (Bagratouni)‘ye adandığını, kendisini şahsen tanımış olan rahmetli Ebubekir Pamukçu’yu da saygıyla anmak ve ona da ithaf etmek istediğini dile getirmiştir. Başka bir nokta ise, hem açılış konuşmasında, hem özel konuşmalarımızda altını çizerek belirttiği husus, Zazaları başlıbaşına bir halk olarak gördüklerini, ne Türk, ne Kürt, ne de Ermeni olduklarıydı. Zazaları Kürt göstermenin ne kadar bilim dışı, inkarcı ve zarar verici bit tutum olduğu gibi, onları Ermeni kökenli olduğunu iddia etmenin de abesle iştigal olduğunu belirtmiştir. Konuşmanın devamında, Zazalarla Ermenilerin uzun bir zaman diliminde ortak bir coğrafyayı paylaştığını, sürekli iyi ilişkilerde olduğunu ve kültürel açıdan birçok alışverişte, birbirinden etkilendiğini söyledi. Bu komşuluk ilişkilerinin kopukluğa uğratılmasından sonra tekrar canlanması ve birbirlerinin tanınması gerektiğini dile getirirken, „gelin, tekrar tanışalım; siz Ermenistan’ı ziyaret edin, biz de Zazaistan’ı ziyaret edelim“ şeklinde söylemiştir.
Asatrian 80‘lerin sonunda bir İranolog olarak Zazacayla ilgilenmeye başlamıştır. Onunhttp://www.zazaki.de sitemizdeki tek yazısı „Dımıli“ adında İranologların önemli bir ansiklopedisinde (Encyclopedia Iranica, http://www.iranicaonline.org ) yer alan İngilizce bir bilimsel makaledir (http://zazaki.de/english/articels/dimili-asatrian-iranica.pdf ). Zazalar ve Zazaca üzerine bilgi vermektedir. Bu makalede Zazaların herhangi bir şekilde Ermeni oldukları iddia edilmemekte, herhangi bir rakam da yer almamaktadır. Önce İngilizceyi bilip, makaleyi anlayıp sonra üzerine yorum yapılsa, daha iyi olur.

„Ne yazık ki Mesut Keskin, Zaza Dili faaliyetlerini, Alevi Zazaları ermenileleştirme çalışmaları için kılıf olarak kullanıyor. Zaza Bilimi’ne ve Zaza Halkı’na zarar verdiğinden yapıcı değil, yıkıcıdır.“ (H.Ç.)
Bu satırları okuyan da makalalerimde ve sunumlarımda gizlice Ermenice ve Ermenilik dersleri verdiğimi düşünecek. Zaza Dili üzerine olan makalalerimin ve diğer çalışmalarımın birçoğu internette de mevcut (www.zazaki.de), dileyen kendisi okur, değerlendirir. Dileyen, 6-7 yıldır Frankfurt Ünviersitesi’nde verdiğim Zazaca dil kursuna katılan öğrencilerime de sorabilir. Eğer yukarıdaki söylentiye varan biri olursa, demek bende ve faaliyetlerimde bir yanlışlık olmalı. Zaza gençlerine daha Zazacayı ve Zaza kimliğini, kültürünü, tarihini öğretememişken nasıl da hakim olmadığım Ermeni diline, kültürüne, kimliğine adapte edebilirim, o da ayrı bir komedi senaryosuna şayan bir fikir.

„M. K., Dr. Selcan gibi Zaza bilim adamlarıyla beraber çalışacağına, onların yarattıklarını hiçe sayıp yıkarak yabancıların emrinde çalışmaktadır.“ (H.Ç.)
Hiçbir kişi veya aygıtın emrinin altında olmadığımı yukarda belirttim. Kendinden yola çıkıp başkalarını aynı şekilde hareket ettiklerini düşünenler hep yanılır. Yukarıda da saydığım, birlikte çalıştığımız bilim adamlarının arasında Dr. Zülfü Selcan’ın yeri Zaza dili konusunda ayrıdır ve makalelerimi, çalışmalarımı, sunumlarımı izleyenler –ki buna bu iddiayı öner süren yazarımız da dahil- kaynak olarak sürekli andığım kişidir. Mastır tezime sunduğu yardımı büyüktür. Nasıl „hiçe saymış“ olduğum ancak bir muamma. Akademisyenler arasında da doğal olarak bazı noktalarda fikir ayrılıkları olur ve olmalı da. Bilimi, akademik alanı bir ideoloji veya siyasi merkeziyetçi otoriter örgütle karıştırmamak gerek.

„M. K., Ermeni milliyetçilerine yaranmak amacıyla birkaç sene önce, “Zazaca´daki bazı kelimelerin Doğu Kardeniz´de yerleşik olan Ermeni kökenli Hemşinlilerin halihazırda konuşmakta oldukları dilden alınmadır.“, şeklinde özetleyebileceğimiz iddiayı yayınladı. Türk ve Kürt milliyetçileri de her fırsatta Zazaca´nın şu dilden bu dilden kelime aldığı ve “gelişmemiş dil” olduğunu iddia etmektedirler. Bu iddianın Ermenice versiyonunu M. K. yapmaya devam etmektedir (bak. M. Keskin, “Einige gemeinsame Lehnwörter im Türkeitürkischen aus der Region Trabzon und im Zazaki aus der Region Pülümür-Erzincan“, 2007, İstanbul ve „Zazacadaki alfabe sorununa bir bakış ve çözüm önerisi“, kaynak: http://www.Zazaki.de).“ (H.Ç.)
Benim kimseye yaranmak gibi bir derdim yok. Gösterilen Almanca yazılı makale 2007’de yazılmış bir ödevdir (http://zazaki.de/deutsch/aufsaezte/trabzon-pulumur-lehnwoerter.pdf). H. Ç.‘in iddialarının çoğu ya yanlış anlaşmadan veya çarpıtmadan ibarettir. O makalede Trabzon yöresinin Türkçesinde ve ayrıca Pülümür-Erzincan Zazacasında geçen ortak alıntı sözcüklere dair kısa bir araştırmadır. Hemşin bölgesi ise Rize’dedir. Sözkonusu alıntı kelimeler sadece Ermenice değil, Latince, Yunanca, Lazca, İtalyanca veya Slavca olanlara da değinilmiştir. Hemşin bölgesindeki artık Türkçe konuşan Hemşinlilerin dilinde de Ermenice kalıntı kelimelerin mevcut olduğunu, Zazacada da birçok Ermenice sözcük olduğunu yazmışım. Fakat aynı cümlede, sadece bir virgül ötesinde, Ermenicede de birçok Partça ve Pehlevice alıntı sözcüklerin olduğunu da belirtmişim; ki bu hususua diğer makalalelerimde de değinmişimdir.
„İyi niyetli olmayan M. K., Zaza Dili okumasına karşın Zaza Dili´nin kadim bir dil olduğunu inkar ediyor. Dilbilimini gerçekten öğrenebilseydi ve teslimiyetçi olmasaydı, Ermenice´nin de Zazaca´dan birçok kelime almış olduğunun korkmadan söyliyebilirdi. Öyle ki aynı coğrafyayı paylaşan halkların kültürleri ve dilleri her zaman birbirinden etkilenmiş ve aralarında karşılıklı kelime alışverişi olmuştur. Bu işi tek taraflı yapmak son derece teslimiyetçi, ihanetçi ve kötü niyetli olmanın bir sonucudur.“ (H. Ç.)
Dilibilimini gerçekten öğrenemeseydim, kimse bana o kadar sınavdan geçtikten sonra diploma vermezdi. Ki, bunu da ancak dilbilimci olan biri sorgulayabilir, başkası değil. 2012 yılında Bingöl Üniversitesi’nin II. Zaza Tarih, Kültür, Dil Sempozyumunda yapmış olduğum „Eski ve Ora İrani Dillerin Zazacaya tuttuğu ışık“ (http://zazaki.de/turkce/makaleler/keskin-ortaveeskiiranidillervezazaca.pdf ) adlı sunumum ve yayınlanan makalemi okumamış veya görmezden gelmiş olmalı. Ortada olan çalışmalarımdan ancak kötü bir niyet çıkarmak için de mantığı epey zorlamak gerek. O makalede, Zazacanın İrani diller içinde ne kadar köklü bir dil olduğunu anlatmaya çalıştım. Aynı sempozyumda akademisyen arkadaşım Yaşar Aratemür de keza tarihsel yönden daha geriye giderek Hint-Avrupa Dilleriyle de Zazacanın köklü bir dil olduğu üzerine durmuştur.
Dillerin karşılıklı etkilendiği ve kelime alışveriş olduğu tartışılmaz. Fakat standard dile farklı bir şekilde yansır. Standard Ermenicede Zazaca sözcük maalesef pek tespit edemedim, sadece „lac լաճ” ‘oğlan’ sözcüğü kullanılır, o da yöresel (Gyumri vs.). Yeterince Ermenice bilmediğimden ötürü de diyalektoloji kaynakları henüz araştırmam mümkün değil. Öte yandan Zaza coğrafyasındaki Ermeniler maalesef yokedildiği ve kalanların çoğu da artık Ermeniceyi konuşamadığı için de bu konuda materyal toplamak imkansızlaşıyor. Yöresel dilde Türkçeye de Zazaca sözcükler geçtiğine göre Ermenicenin o yöredeki şivelerine de muhakkak daha fazlası geçmiş olduğunu diyebilirim şimdilik.

Bingöl Üniversitesi’nin 2011 yılındaki düzenlediği Zaza Dili Sempozyumu’nda sunduğum „Zazacadaki Alfabe Sorunu“ (http://zazaki.de/turkce/makaleler/Keskin-Zazacadakialfabesorunu.pdf ) adlı makalemde de, Zazacanın yazıldığı tüm alfabeler üzerinde durdum. Zazacanın eğer Ermenice harflerle de yazılmış kaynakları da mevcut ise, bunu belirtmek misyonerlik midir? Sözkonusu makalede de yazı dilimizin bilimsel bazda işlenip öte yandan da halkımızın rahat öğrenebilmesi için yazında mevcut alfabeleri karşılaştırıp bir çözüm önerisinde bulundum. Kendim herhangi yeni bir harf veya alfabe üretmedim. Fonoloji ve dilbilim eğitimimi almama rağmen öyle bir lüksü kendimde görmedim. Oluşturulan ve tercih ettiğimiz Jacobson / Ware alfabesi, 90lı yılların başında dilbilimciler ve Zaza yazarların birlikte seminerlerle, ses kayıtlarıyla, halkın arasında da, Kuzey ve Güney Zaza kesiminden insanlarımızla alfabe üzerine deneyler yaparak, fikir alarak meydana gelmiştir (Tij Yayınları, „Rastnustena Zonê Ma“ ve „Zazaca Okuma Yazma El Kitabı“). Zazaca üzerine araştırılma yapılmadan, yazarların fikri alınmadan ve pratikliğine bakılmaksızın yukarıdan dayatılan bir alfabe değildir. Kuzey Kürtçesi olan Kurmanci için kullanılan Bedirxan alfabesinin Zazaca yazmak için tercih edilmemesin önemli nedenlerinden biri de budur. Harfleri, alfabeleri ideolojilere ve siyasete alet etmek, harflere ve dile saygısızlıktır.

„Zeki Okçu, Mesut Keskin gibi Türk, Kürt ve Ermeni örgüt ve partilerine çalışan Zaza kökenliler ne yazık ki çoktur. Türkiye, Ermenistan ve Kürt örgütleri büyük kapitale sahiptirler. Büyük kapital sahibi bu güçler, bazı Zaza kökenlilerin yaşamlarını icrası ve dünyevi açlıklarını tatmin etmeleri için gerekli olan maddi imkanları sağlayabiliyorlar.“ (H.Ç.)
Ermenistan’a giden veya arşatıran, o devletin ne kadar büyük bir sermayeye sahip olup olmadığını öğrenebilir. Fakir bir ülke olduğu bilinmekte. Benim şahsen tüm devletlerle olan ilişkilerim (Alman vatandaşı olarak vatandaşlığa dair işlemleri saymazsak), sınır kapısından geçerken pasaportumu göstermekten öteye gitmez. Hiçbir örgüte de üyeliğim olmamıştır, çünkü özgür irademi kimseye teslim etmeyi hiç düşünmedim. Üniversite eğitimim boyunca da maddi imkanlarımı nasıl sağladığım, hala da doktora tezi için burs da alamadığım bilinmekte. Ona rağmen, dilimizde çıkan tüm dergileri, kitapları, müzik kasetlerini desteklemek ve de araştırmak adına satın alıyorum, İranoloji veya Zazaca üzerine olan konferanslara, seminerlere de kendi imkanlarımla, öğrenci olduğum dönemden beri masrafları kendim karşılıyarak katılmaya çalışıyorum. Varsın, şimdiye kadar Zaza aydınların çıkardığı dergiye, kitaba doğru dürüst katkısı olmayanlar, Almanya’ya gelip Türkçe öğretmenlik veya tercümanlık yapanlar, yol parasını karşılanmasını geliş şartı olarak belirleyenler düşünsün. Zaza yazarlarının ekonomik zor şartlar altında çıkardıkları dergiye bile en ufak bir maddi desteği ve hem halkın, hem aydın kesmiyle iletişimde olmayanların halkına adil bir şekilde önderlik etmesi pek zor olsa gerek. Kimse de kalkıp –arkasında hangi güç olursa olsun- kendisini bir halkın temsilcisi ilan etmemeli. Edip de kendi halkının ve diğer halkları başına neler getirenlerin yeri tarihte belli.

Sonuç yerine
Devletin ve her ne kadar onu yıkmayı amaçlayan örgütlerin ve yapıların sahip olduğu militarist, hoşgörüden yoksun ve tasfiyeci zihniyet, birçok insana haksız yere, karamala ve iftiralarla yargısız infaz uygulamış veya dışlamıştır. Herşeyden önce insan olarak yaptığımız her işi vicdanımızın ve mantığımızın süzgecinden geçirirsek ancak, bu tasfiyeci zihniyetin kölesi olmaktan kurtuluruz. Vicdanın, hümanizmin ve hoşgörünün olduğu yerde kötü niyetler, entrikalar, militarist ve rantçı düşünceler barınamaz. Ancak sağlıklı fikir yürütüp ideamızdaki olumsuzlukları ve kötülükleri bertaraf ederek birbirimize de zarar vermeyi önleyebiliriz. Bu anlamda coğrafyamızın tüm aydınlarının birbiriye diyalogda olması şarttır. Uzaktan, geniş kitlelere ulaşılmayan platformlarda birkaç bildiri çıkarıp şikayetlenmeyle yapılacak şeyler değil.
Zaza Kültürevi (Bonê Kulturê Ma), Zaza-Der (İstanbul, Bingöl) gibi Anadolu ve Avrupa’da bulunan kurumlarımızın, kültürel bilinci ekseninde hareket etmesi ve diyaloga açık olması örnek alınması gerek. Yeni kurulmuş olan Bingöl Zaza-Der derneğimizi de bu anlamda içten kutlar, başarılar dilerim.
Kendine ait değerlere sahip çıkarken elbette her kesimde –bizde de- aşırıya gidenler, hatalı davrananlar oluyor elbette. Onları da ancak dostane ve yapıcı bir yaklaşımla eleştirmemiz gerek.
Hakkımda yapılan iddialar ve karalamaların da haksız, çarpıtma veya yanlış anlaşmadan ibaret olduğunu düşünüyorum.
Bizim Ermeniler nelere kadirmiş… Türkiye’yi bölmek isteyenler, „PKK’nın elebaşı“ da Ermeni uşağı, „Kürtleri bölmek amacıyla“ Zazaları kışkırtıp Kürtlerden ayırmaya çalışanlar da, şimdi de Zazaların birliğini bozmayı misyon edinenler de Ermeniymiş hepsi.
Eski komşumuz ve bazılarının da kirvesi olan Ermenilere sadece Alevi Zazaların değil, Sünni Zazaların da sevgiyle baktığına yaşlı kesim dışında bilinçli genç kesimde de tanık oldum. Eskiden birçok köyün Kürtlerle ve Türklerle değil ama Ermenilerle ortak olduğunu birçok Zaza söyler. Birçoğumuz maalesef onları tanıma imkanına sahip olmadığımız için önyargıyla da bakanlar var. Bazı Ermeni kaynaklarında da önyargılı bakıp „Kürt“ hanesine yazanlar da var. Fakat Zazaların Kürtlerden farklı bir halk olduğunu vurgulayan kaynaklar da. Hepsi araştırılmayı bekliyor.

Biz eğer sadece isimlere veya inanca bakıp, Alevi Zaza’yı sadece cemeviyle, Sünni Zaza’yı camiyle, Ermeni’yi kiliseyle bağdaştırırsak, büyük hata etmiş ve iki bin yıl boyunca İrani (Part, Fars, Zaza, Kürt) halklarının Ermeni ve Gürcü gibi halklarla oluşturduğu kültürel yakınlığı, alışverisi, inanç kültüründeki birçok benzerliği de gözardı etmiş oluruz. Eski bayramları, inançtaki birçok kültü, figürü, adet ve töreleri –kaynağına ulaşılırsa- karşılaştırmak yeterli.
Yazıma son vermeden önce, bizde eskiden uygulanan ve annemden duyduğum bir töreyi anlatmak isterim. Benzer şeklini Diyarbakır-Kulplu bir arkadaşımdan da işittim. Çocuk yürüme çağına yeni girdiğinde, 2-3 yaşlarındayken kimilerin ayakları tutulur ve yürüyemez („dest u paê cı cêrinê (gêriyenê)“). Bu durumda çocuğun alnına tencerenin isiyle („teniye“) alnına bir günlüğüne haç işareti çizilir, çocuk kendi adıyla çağrılmaz. O gün, çocuk erkekse ona „dığa“, kız ise „kuyrig“ diye hitap edilir. „Dığa“ Ermenicede „oğlan“ , “kuyrig” ise “bacı, kızkardeş” demek. Çocuğun ayakların altı sürekli okşanır, çıtlama sesleri (“qırçe-qırçe”) çıkana kadar. Yani, Zaza geleneklerinde bile bir gün de olsa, Ermeni olmanın sağlık açısından yararı olduğuna inanılırmış. Bir günlüğüne Ermeni olmak o kadar kötü bir şey olmasa gerek.
Zaza dili ve kimliği tehlike ve inkar altında oldukça onu sahiplenmek ve dilde ürünler vermek hepimizin görevi olması gerek. Bunu yaparken de öz kişiliğinden ve kimliğinden taviz vermeksizin komşu halkların aydınlarıyla diyaloga geçmek şart. Çünkü, dilleriyle, tarihiyle, kültürüyle zenginlikler, derinlikler içeren bu coğrafya hepimize aittir ve dedelerimiz, nenelerimiz tüm bu renklilik içinde yaşamayı, birbirini inkar etmemeyi, tahakkümcü güçler kışkırtmadıkça dostluk içinde yaşamayı becerebildiler. O kadarını beceremezsek, onlara layık olamayız. Sanat, bilim, ustalık, dilini ve kültürünü sahiplenip ürün verme, gelecekteki nesillere taşıyabilme açısından örnek alınacak halklar varsa, onlar da Ermeniler ve Yahudilerdir.

Bazıların kafasındaki soru işaretlerine yanıt vermek için bu yazı umarım yeterlidir. Ben şahsen büyük bir isteksizlikle yazdım. Bu tür tartışmalara hiçbir şekilde girmek istemezdim, bundan sonra da girmeyceğim. İşin içinde karşılıklı herhangi bir çekişme bile olmayan, saiki meçhul, vicdanını ve hatırbilirliği sorgulamaksızın nefsiyle başedemeyi başaramayıp eleştiri adabın dışına çıkan seviyesi ve karakteri içeriğinden malum, içinde nefret barındıran her tür ideoloji ve cepheden kişilerin benden uzak durmasını rica ederim. Şahsıma yapılan hakaretler, suçlamalar için özür de beklemiyorum; gölge etmeyin, başka ihsan istemez. Özür, sayın okurlarımızın gündemini gereksiz konularla meşgul etmelerinden dolayı onlardan dilenmeli. Ben, başta can çekişen anadilimi, sonra dünyanın bütün dillerini ve tüm vicdan sahibi, iyi niyet ve sevgi dolu insanları, güzel, adil, eşit, hümanistçe düşünen güzel yürekli insanları sevmekle meşgulüm. Diğerlerini nefretleriyle, kinleriyle, hırslarıyla ve nefsiyle başbaşa bırakıyorum.
Tüm destek verek yazar ve araştırmacı, duyarlı arkadaşlarıma teşekkür ederim. Yıllardır birlikte çalışma yürüttüğüm hatırı bilir yazar ve araştırmacı arkadaşlarımın birçoğu bana e-mail, telefon veya başbaşa ettiğimiz sohbetlerde destek çıkmaları bana güç vermiştir. Keşke, bu satırlar yerine Zazaca diliyle eğitici kitaplar, hikayeler, derlemeler, şiirler yazılsaydı.

Daimi‘yim benliğime kanardım
Kendimi görmezdim eli kınardım
Kişiyi kendime düşman sanardım
Nefsim bana düşman imiş bilmedim

Mesut Keskin
18.04.2013