Aslında yazının başlığını KAMUOYUNA diye düşündüm.

Fakat bu hitap, zaman aşımına uğraşım gibi geliyor bana.

Hatta sistem “karıştı” olup, sisteme benzeyen güçlerin kullandığı bir hitap şeklidir. ZORUNLU AÇIKLAMA ya da KAMUOYUNA AÇIKLAMA ibaresi bana sahte, yapay ve samimiyetsiz gelir.

Bunu için yazının başlığını “Gecenin Gözleri” olarak koymayı uygun buldum. Gecenin Gözleri, İstanbullu bir senaristin ÇIĞLIK romanını senaryolaştırırken kullandığı isimdir.

Bazı şeyleri ilk kez duyacaksınız. Karşı çıkabilir yada kızabilirsiniz…Fakat sonuna kadar sabırla okumanızı rica ediyorum.

Ne var ki doğru kelimeleri bulmaktan zorlanıyorum. Nereden başlayacağımı nereden duracağımı da bilmiyorum.

Konu, kardeşim Abidin KAHRAMAN ve teyzemin oğlu Özgür ÇELİK’in maruz kaldıklarıyla alakalıdır.

Abidin ve Özgür 10 yıldan fazladır Hapishanedeler. Şu anda Edirne F tipindeler.

Abidin, Apocular tarafından 10 Ekim 1993 tarihinde Çemişgezek Doğan Köyün’de ailemize yönelik gerçekleştirilen vahşette daha 14 yaşında bir çocuktu.

Sürümüz vardı. O gece babam sürüye gitmesini istemez. Normalde babamı kırmayan Abidin, o gece son anda sürüye gider.

Sabah sürüden döndüğü zaman köyün tepesine varır. Evimizin yandığını görür. O an çocuk dünyasındaki tüm ışıklar söner ve evren karanlığa bürünür. Fakat o karalığın içinde sadece evin yangınına doğru koşar.

Ağıt yakan kalabalığın arasına dalar. 24 kurşun yarasıyla delik deşik olmuş 68 yaşındaki yaşlı babasının bedenini görünce, acı ve şoktan çığlık atarak Keban Baraj’ına doğru kaçar.

1993’te Ozan Veli’nin Doğan vahşeti için yazdığı:

“…Demek ellerinizi bağladılar

demek evinizi yangına verdiler

demek ölmeden önce yangınınızı seyrettiler size ha?..” şiirinde olduğundan daha fazlasına tanık olan Abidin, o attığı uzun, diren ve yeri göğü sarsan çığlıktan sonra sustu.

Bir daha konuşmadı. Okula gitmedi. İçine kapandı.

En çok da ablam Zeynep’in sabaha kadar yaralı kalıp acı çeke çeke can vermesi canını yakıyordu.

Apocuların yamalı elbiselerimizi dahi “SAVAŞ GANİMETİ” olarak çaldıkları, “Evde canlı kimse kalamsın” diye gerçekleştirdikleri vahşette, o gece ölmediği için kendisine kızdığı zamanlar da oldu.

Katledilen en küçüğümüz Meral, 12 yaşındaydı. Ablam Zeynep, 23 yaşındaydı. Abidin Meral’in bir büyüğü, Elif ise Abidin’in bir büyüğüydü. Hepimizin arasında iki yıl yaş farkı vardı. Abidin 14, Elif 16 yaşındaydı.

MASUMİYETE TETİK ÇEKEN ZALİM YALANCILAR

Elif, Çemişgezek’te ortaokul okuyordu. Katliamdan bir gün önce, Elif adına yazılmış bir mektup okula gelir.

Okul müdürü komşu köylümüz olan Sinsorlu M. Demir’di.

Müdür, önce postacının davranışlarından şüphelenir. Sonra mektubun üzerindeki tarihe bakar. Mektup aynı gün Çemişgezek postahanesine verilmiş ve aynı gün adrese teslim edilmiş. Bu tuhaflık üzerine mektubu açar ve okur.

Babam ve benim adına yazılan mektupta, “Elif bugün acil köye gel!Seni sabırsızlıkla bekliyoruz!”

Babamın yazması yoktu. Benim yazımı tanıyan M. Demir,-aramızda bir hukuk vardı ve yazımı tanıyordu-tuhaf bulur, anlamaya çalışır ve en sonunda “bu yazı Murat’ın yazısı değil Elif. Burada bir oyun var. Gitme!” diye şiddetle karşı çıkar.

Elif, köye gitmek ister, okul müdürü ise gitmesini istemez. Tartışma uzar.

Elif, saygı duyduğu ve normalde kıramayacağı okul müdürünü dinlemez ve köy arabasının park ettiği yere koşur, fakat 5 dakikalık bir süreyle köyün arabasını kaçırır ve köye gidecek araba da bulamaz.

Ve Elif, katliamın olduğu gece 3 dakikalık bir farkla M. Demir’in sayesinde tesadüfen ölümden kurtuldu.

Bunu anlatmamın nedeni, katliama devletin parmağının da olması. Biraz daha sabrederseniz parçaları bir araya getirirsiniz.

Devletin ne düzeyde ve nasıl bir bir parmağı var, bunu bilemiyoruz. Çünkü normalde Partizan’ın Gonco İ ve KH adlı iki kuryesinin o gece bizim evde misafir olmaları gerekiyordu. Yolda önlerine çıkan NT adlı kişinin ısrarı üzerine komşu köyümüz olan Sinsor’a giderler. Fakat gecikirler. Ev halkının ısrarı üzerine o gece orada kalırlar. Bizim eve misafir olmayı sabaha ertelerler.

Kısacası devlet eliyle gönderilen mektupla ailemizin tüm bireylerini bir araya toplamayı hedeflemişler. Gİ ve KH bizim eve gidileceği iki gün önceden biliniyormuş. Mektup ve Apocuların “Evde canlı kimse kalmasın” vahşet talimatının arasındaki ilişkiye bakar mısınız.

Yine Avusturya’dan köye izine gelen Hasan ÇELİK, silah sesleriyle bizim eve doğru koşarken Apocuların yerel ayağı olan ve halktan zorla vergi alan alçak MO, “çabuk gelin Veli KAHRAMAN ve kızlarını kontrgerilla öldürdü”diyerek hedef şaşırtır. Mesaj iletmek için havaya ateş açar.

Buradaki derin ve karanlık tezgahı görüyor musunuz?

Eğer Zeynep sağ kalmasaydı Apocular, bu vahşeti devletin üzerine yıkarlardı. Öyle ya Apocular vergilerini istemişler ve almışlar da. Neden böyle bir “soy-kırım” yapsınlar ki?.. Bizim de bunun aksini iddia edecek bir şansımız olur muydu?..

Ablam Zeynep, ölüm taklidi yapar. Yoldaşı Hasan ÇELİK ve Yılmaz ÇELİK üzerine varana kadar ses çıkarmaz. Hasan, Yılmaz, komşuların ve köylülerine gelmesiyle her şeyi teker teker anlatır.

Sabaha kadar yaralı kalan ablam Zeynep, katılanların isimlerini söyler. Hatta korkan insanlara kızar, “kurtarın beni, ben bu yarayla ölmem. Çino bizi taradı. Ağuçan’ın topu sana değsin Çino! Kurtarın ki onlardan hesap sorayım!” der defalarca.

(“Evde canlı kimse kalmasın” sözünü, babamı ve iki kız kardeşime bizzat tetiği çeken Çino adlı yaratığın ifadelerinden de teyit edildi. Bu sorguyu ve halk mahkemesini BİTMEYEN VEDA adı kitapta tüm ayrıntılarıyla anlattığım için geçiyorum)

İĞRENÇ BİR BULAŞIK SUYU GİBİ KOKAN VERGİ YALANI

Vahşetten sonra halkın gösterdiği tepkiyi azaltmak için Apocular, “bize vergi vermediler” diye iğrenç yalanda bulundular.

Bunlar, kurbanların onurunu yalan ve iftirayla kırma konusunda uzmandırlar.

Babama asla ödeme gücü olmayan bir miktar belirlerler. Babam komşularımızdan ve akrabalarımdan borç harç ederek verdiği 25 milyonu ödemesini yapmak zorunda kalır. Ki, babam katledildiği zaman babamın kanıyla sulanmış bu makbuzun aslı bizdedir. Kopyasını da o dönem yayın yapan Özgür Gelecek Gazetesine gönderdik.

Bunların tümüne baştan sona kadar tanıklık yapan canlı tanıklar vardır. Bunlardan biri de o dönem onların içinde olan Ali BİTER’dir.(AB Mahmutoglu)

Madem sorun vergi ise- ki, böyle bir meşruluğu ve hakları da yoktur- neden o vahşeti yaptılar?

Ölüleri soyan kim?

Babamın parmağındaki yüzüğü çalan alçak hırsız kim?

AB Mahmatoğlu, o dönem Apocuların halkı nasıl soyduklarını tek teker anlatması bir vicdanı borç ve insani bir sorumluluktur. Hatta yoksul halkı soyan “Vergi Listesi” olan defterileri de açıklamalıdır.

AİLE OLARAK DAVACI OLMADIK

Kamuoyun bilmediği başka bir durum ise, bu vahşete katılanları isim isim bilmemize rağmen dava açmadık.

Devletin sorularına annem, “bilmiyoruz” diye olumsuz yanıt verdi.

Cemler olsaydı, bunu Dersimliler’in ve insanlığın vicdanında dara çekeceğini söyler annem. Bu kurumlar palanlı bir politika sonucu işlevsizleştirilmişti.

Geriye devrimci kurumlar kalıyordu. Onlar da iddialarının aksine, Apocuların gücü karşısında politik olarak felç olmuşlardı.

Fakat ne olursa olsun devlet eliyle “adalet” aramama konusunda nettik. Böyle de yaptık. Devlet kapısına yanaşmadık. Kimse hakkında şikayetçi olmadık.

Ve bir sürü kişinin Doğan vahşetine ilişkin itirafları olasına rağmen devlet, dava açmadı ve “zaman aşımına” uğratarak Doğan dosyasını kapattı. Fakat ailemizin geri kalan üyelerine de saçma sapan gerekçelerle arama kararı çıkarttı. Hatta tutsak düşenlerimize fazladan işkence yaptı.

İHD ADINA DEVLETE ÇAĞRI SEFERLERİ VE SUSAN İNSANLIK

Babam ve iki kız kardeşime bizzat tetik çeken Çino’nun cezalandırılmasından sonra yine karanlık eller, aile bireylerimiz için asılsız ihbarlarda bulundular. Çino’nun kardeşleri başta olmak üzere hiç bir yakını davacı olmadı. Kardeşleri cenazesine bile sahip çıkmadılar. Çünkü Çino, suçunu itiraf etmişti. Yakınları onu suçlu buluyor ve lanetliyorlardı.

Buna rağmen kardeşim Haydar, bu cezaladırmayla ilgisi olmamasına rağmen yaklaşık 9 yıl suçsuz yere hapis yattı. Hapishanede kaldığı süre zarfında kendisine yönelik iki kez öldürülme teşebbüsünde bulunuldu.

Bu gelişmeleri takiben Doğan vahşetinde yerel organizatörü olan ZB’in 2004 yılında cezalandırılması üzerine İHD genel başkan yardımcısı RY, -ki şu an HDP’nin aldığı bir belediye de eş başkan yardımcılığına terfi ettirildi-Dersim giderek basın açıklaması yaptı. RY adlı kadın “teröristleri yakalayın” diye devlete açıkça çağır yaptı. Apocuların işgal ettiği kurumlarda insanları harekete geçirerek “terörist” avına çıktılar.

ZB dedikleri “yurtseveri”, Doğan vahşeti olduğu gününü sabahı, cenazelerimiz toprağa verildiği ve insanların şini şivan içinde ağıt yaktığı zaman, eşeğine binik vaziyette ve ayaklarını alay eder gibi sallaya sallaya mezarların yanına varır. “Ne var ulan ne ağlıyorsunuz?” der.

Yas ve acı içinde boğulan kalabalığın içinde sanatçı Aynur DOĞAN’ın babası Zabit amca, “niye ne olduğun bilmiyor musun?”diye ağlayarak öne çıkar.

Vahşeti yapan gruba ekmek götürmekten dönen Apocuların bu “yurtseveri”, ne cevap veriyor buluyor musun?

“SAVAŞTIR, OLUR BU TÜR ŞEYLER! AĞLAMAYIN!”

Yeryüzünde ezilen bir ulusun hakları için bu kadar vaatkar olup ve bu kadar insanları kirleten, onur kıran ve yası bile değersizleştiren başka bir organizasyon var mı yeryüzünde acaba? Ha, var mı?..

KIRMIZI BÜLTENLER DÜZENLENDİ

Ekte de listesini sunacağım gibi, onlarca devrimci ve insanımız için asılsız ihbarlarda bulundular. Orada olmadığım halde birinci derece fail ilan ettiler beni. Benimle birlikte 23 kişiye devlet eliyle kırmızı bülten çıkartıldı. Hakkımızda bir dizi dezenformasyonda bulundular.

Kardeşim Abidin 2004’te olay olduğu gün, Diyarbakırlı Serdar Can’ın işletmesinde çalışıyordu. Serdar’ın kardeşimin üzerinde emeği çoktu. En yakın arkadaşı, yoldaşı ve sırdaşıydı. Serdar’ın Abidin’e sahip çıkması Abidin’i tekrar yaşama bağlamıştı.Serdar, eşi Zöhre Çakmak ve atölyede çalışan bir sürü insan olmasına rağmen mahkemede tanıklıkları kabul görülmedi.

O dönem Teyzemin oğlu Özgür ÇELİK Almanya’da olduğuna dair belge, bilgi ve tanık olmasına rağmen yine bu listeye dahil edildi. Burjuva basının, Firik Dede’nin oğlu Behzat’ı yakan ve katleden Kulaksız Yüzbaşının-yarbay oldu- cezalandırılmasıyla ilgil Özgür’ü hedef gösterdi. Her iki olayla ilgisi olmayan Özgür linç edildi. Burjuva basını hem Abidin hem de Özgür için asılsız ve provakatif yalanlar servis etti.

“DEMOKRASİ”NİN KAHREDİCİ ÇELİŞKİ

DTP(Demokratik Toplum Partisi) davaya müdahil oldu. Evet yanlış anlamadınız Abidin ve Özgür’ün devlet tarafından “yargılanmalarına” ve “ceza” alınmalarına müdahil oldular. Kurdukları her kurumun başına “demokrasi”yi getirmeye adet eden bu anlayış, yalancı tanıklara cesaret verdi. DTP Pertek İlçe Başkanı duruşmaya müdahil oldu. Av. Meral Hanbayat’a sözlü sataşmada bulundular ve psikolojik baskı uyguladılar.

Av. Meral’in “Neden bunu yapıyorsunuz?”sözüne, Ankara’dan gelen “görevli” kişi,“Parti Genel Merkezde talimatı üzerine burdayım” diye cevap verir.

Özgür ve Abidin’in avukatı Meral, tek başına kaldığı bu cinayette, bu Dersimli iki genç devletin önüne atıldı.

Evet MİT’i, iti, köy korucusu, parti görevlisi ve ihbarcısı da dahil olmak üzere sonradan FETO soruşturmasında görevlerinden alınan ve ceza alan mahkeme heyetiyle, Abidin ve Özgür’ü linç ettiler. Tehdit ettiler, acılarıyla alay ettiler ve hakarette bulundular.

Avukatları Meral’e sözlü saldırıda bulundular. Meral, tek başına yapayalnız kaldı. Yaşanan alçaklığa isyan etti.

Aynı dönemler de Apocu bir birlik, Sivaslı Özlem EKER’in de içinde bulunduğu bir devrimci birliğe pusu kurdu. Bu pusuda Özlem yaralandı.

Yaslı ve acılı annem, devlete sizinle ilgili tek bir kelimelik ifade vermedi. Ama siz devletin tüm istihbari yapılanmasıyla ve yargısıyla üstümüze çullandınız. Siz de zerrece kadar onur kalsaydı, o yaşlı annemden utanırdınız.

Fakat hiçbir şeyden utanmadığınızı çok iyi biliyorum. Çünkü gırtlağınıza kadar suça bulaşmışsınız. Kendinizle birlikte her şeyi kirlettiniz!..

1992’de Apocuların içinde kaçan oğluna Dersim Mazgirtli bir kadın neden geldiğini sorduğunda, oğlu, “anne manevra yaptım” diye cevap verince:

“Heya bıko heya… Apocular bu bölgeye geldi kaçmanın adı MANEVRA, hırsızlığın adı SIZMA, yalanın adı KELAM oldu” der.

Mazgirtli kadını dediği gibi ahlaksızsınız, hırsızsınız ve yalancısınız!

Kendinizle birlikte her şeyi kirlettiniz!.. Kavramları bile kirlettiniz. Mazlum kürt ulusunun haklı davasını kirlettiniz…Acıyı, gözyaşını ve insana dair olan her şeyi ama her şeyi kirlettiniz!

Devletle bir olup Abidin ve Özgür’ü parçaladınız.

Tüm devrimci kurumlarda bu durumu bilmesine rağmen ya tavırsız kaldılar ya da yeterli tavrı koyamayarak sizin suçunuza ortak oldular.

Sadece yapanlar değil aynı zamanda susan herkes bu SUÇA ortak oldu.

TOPLUM GİZLİCE SARHOŞ OLMUŞ GİBİ YALPALIYOR

Abidin ve Özgür’e ceza veren mahkeme heyetinin sırıtışları arasında sonuçlandırıldı dava. Her ikisine de ömür boyu hapis verildi. Onların orada olmadığını çok iyi biliyorlardı. Bunu kendileri de ifade etmişlerdir, fakat geri kalanlara bir gözdağı, ceza ve sindirme gerekiyordu. Bu iki genç birer kurban olarak seçilmişti. Hepsi bu kadar. Dahası var. Dahasını da başka bir zaman anlatacağım.

Bu gelişmelere olduğu dönemelere denk düşen şekilde Elazığ’ta Apocular’a ve devlete boyun eğmeyen bir kaç aileye yönelik bir suikast palanı deşifre edildi.

Kimler tarafından ve nasıl hazırlandığını bilmediğimiz bu planda, bir kaç ailenin seçildiği katliam girişiminde, yol kontrolünde yakalanan C4’ler ve silahlar olmasına rağmen silahlarla birlikte yakalanan ve devletin Oligarkı olan Mehmet Ağar için “o da bizim arkamızda” diyen Apocu “yurtsever” sanıklar, diğer kapıdan serbest bırakılırlar. Elazığ’ta bulunan sıradan insanlar dahil devrimci ve demokrat çevrelerin hepsi biliyor bu durumu.

Pekiyi bu nasıl oluyor?

Apoculara gönül vermiş onbinlerce insan, nasıl böyle bir durumu kabul edebiliyor?

Varını yoğunu kaybeden bir kürt, nasıl bu kadar ahlaksız, iğrenç ve adice şeye sessiz kalabiliyor?

Nasıl bu insanlar manipülasyon ve dezenformasyonlarla bu kadar sarhoş edildiler?..

KORKU BİR HAMMADE OLDU

Anlatacağım çok şey var. Fakat yazı uzadı. Daha fazla uzamasın diye kısa kesmek zorunda kalıyorum.

Dersim’deki korkuyla teslim alma hamlesi esas olarak 1987 yılında Bor köyünde Demenanlılar’a karşı yapılan katliamla başlar.

Korku buradan Dersim’e dalga dalga yayıldı. Bu korkuyu önleyecek tek bir barikat DABK’tı. Çoğunluğu bölgenin çocuklarından oluşan bu güçler yiğitlerdi, fakat bu derin tezgahı çözemeyecek kadar saf, geri ve öngörüden yoksunlardı. Bir iki tatlı sözle kandırıldılar, tezgaha çekildiler ve Dersim’i altın tepsinden Apoculara sunma suçunu işlediler…

Apocuların yaptığı tüm katliamlarda eğer biri yaralı kalırsa, kimse yardım etmeye cesaret edemez. Bunu biliyor muydunuz?

Tıpkı ablam Zeynep olduğu gibi yaralı olduğu halde korkudan akrabaları, yoldaşları, köylüleri ve komşuları tarafından kurtarılmadı…

Tıpkı 1992’de Mazgirt Bağın’da olduğu gibi…

Bağın’da baba Hıdır, çocukları ve yeğenleri Feride, Zeliha, Ali Kaya ve Fidan GÜL. Komşuları Gülten İLKAN gibi sabaha kadar can çekiştiler. Sabah olunca Hıdır GÜL ve Gülten İLKAN kan kaybından hayatını kaybettiler.

Tüm katliamlardaki ortak özellik korku yaymak. “Hastahaneye götüren öldürülür” korkusu, fısıltı yoluyla yayılır. Korku, bir psikolojik silah olarak işletilir. Korku insanı köpekleştirir, insanlıktan çıkarır, itaat ettirir, ruhunu ve vicdanını teslim alır.

Eğer 1987’de Demenanlılar’a yapılanlara tavır alınsaydı, Doğan, Bağın ve isimini buradan anamayacağım cinayetler ve katliamlar olmazdı.

Eğer korucu ailelerine yönelik kundaktaki bebeklerin dahi öldürüldüğü “soy-kurutma” katliamlarına karşı çıkılsaydı, Bor’daki katliam da olmazdı.

Hepsi ve her şey planlanan derin stratejinin birer halkasıdır.

Kimse kalkıp demedi, sen ne hakla insanlarımı duvar dibinde kurşuna diziyorsun?

Ne hakla insanlarımı telle- Ovacıklı Cemal amca ve Mehmet YESİL cinayeti gibi- boğuyorsun?

Ne hakla ev ve evin içindeki canlıları yakıyorsun?

Sen ne hakla çocukları ve gençleri zorla dağa kaldırıyorsun? Sadece Dersim’de binden fazla çocuğun kaçırıldığı iddia ediliyor. Cesetleri kurda kuşa yem edilen yüzlerce gencin yakınları neredeler? Neden susuyorlar?

DEMANANLILAR’IN SÖNEN IŞIĞI

Apocular 1987 yılında 8 Demananlı’nın ölüm kararını alırlar. Beşini o anda bulamazlar. Fakat İsmail Gül( Uşene Sılemani’nin oğlu), Hasan Yiğit(Qeme Torne Themi’nin oğlu) ve Ali Ekber Özer’i(Heso Beyxano’nun oğlu) odun yığınları önünde kurşuna dizerler.

Bu üç kişi akraba akraba. Ayrıca başka ortak bir nokta ise üçünün de babaları 38 soykırımından kurtulmuş kişilerdir.

İsmail Gül’ün babası Uşene Sılemani, bunlardan farklı olarak o dönem evli ve çocukları var. Kırımda sadece küçük bir kızı kurtulur. Onu da mağarada saklamayı başarır.

Daha sonra evleneceği Nexse’de başka bir Demenanlı’yla evli ve kırımda çocukları gözlerinin önünde süngülenir. Aldığı kurşun yaralarıyla ağır yaralı olarak ölülerin altında kalır. Süngülenmesine rağmen sesini çıkarmaz ve ölü taklidi yapar.

Daha sonra evleneceği Uşene Sılemani tarafından kurtarılır.

Uşene Sılemani, devlete teslim olmayan ve sürgüne gitmeyen kafilenin içindedir. Kadın ve çocuklardan oluşan ufak bir topluluk, Dersim dağlarında yaklaşık 10 yıl boyunca hayatta kalma mücadelesi verirler.

Uşene Sılemani, Qemere Mure Xan, Khalo Gonc, Hese Khali, Xıde Meme Khek, Use Ali Sey, Sıle Pıtî(yüzbaşıyı rehin alan kişi) ve Usene Seyd Khali’yle birlikte hayatta kalan çocuk ve kadınlara bakan Demenanlı silahşörlerdirler.

Devlete boyun eğmeyen ve Demanlılar’ın ünlü silahşörü Uşene Sılemani, yaralı oğlunun, “Bao terson bao. Serdêcîn bao, mi bixellesnê bao!..”(Baba korkuyorum baba. Üşüyorum baba, kurtar beni baba!..) yalvarmasına çaresizce ağıt yakarak yanıt veremez.

Şu zulme bakın ki, devlete teslim omayan bu cesur insanlar, o gece o lanet olası korkuya teslim olurlar.

Dokuz çocuk babası olan İsmail Gül, can çekişe çekişe şafağa doğru ruhunu Koye Aziz Abdal’a emanet ederek hayata gözlerini yumar.

SOYLU SAVAŞÇILARIN SOYU TÜKENDİ

Kendilerini soykırımda geçiren düşmanını-yüzbaşıyı – tedavi edip iyileştiren soylu ve onurlu savaşçılardan biri olan Uşene Sılemani, köyde araba olmasına rağmen oğlunu hastahaneye götüremedi.

Orduların düzenlediği seferlerle topraklarından atılamayan bu soylu insanlar, Apocular tarafından onurları kırılmış ve iftiraya uğratılmış bir şekilde topraklarından atıldılar.

Nexse, uğruna her şeyini verdiği toprakları üzerinde sonsuza dek “Ya tija Homete!” demekten mahrum kaldı. Dersim’in çırası sönmüştü artık. Yüreğinin ışığı da sönmüştü artık.

Oğlunu köyünde toprağa vermedi.

Nexse, aynı gün eşi Uşene Sılemani’yi, katledilen oğlu İsmail’in cenazesini, gelini Bese’yi ve torunlarını alarak topraklarını sonsuza dek terk etti.

Demenanlı yaşlı silahşörler kısa aralıklarla peş peşe öldüler.

Ve böylelikle Dersim’de soylu silahşörlerin soyu da tükenmiş oldu.

SONUÇ YERİNE

Yukarda da dediğim gibi 1987’de Demenanlılar’a karış işlenen suça tavır alınsaydı, diğer bir dizi cinayetler olmazdı. Özgür ve Abidin’i de bugün gözlerimizin içine baka baka utanmadan devletin zindanlarına tıkamazlardı.

1987 korkuyla toplumu teslim alma startıydı. Denediler ve başarılı oldular.

Söylenecek çok şey vardır. Şimdilik küçük bir “,” koyuyorum.

İsmail’in en büyük kızı hariç 8 çocuğu, yoksulluktan dolayı yetişme yurtlarına dağıtıldı. Bu dağ çiçekleri köklerinden kopartıldılar. Sonsuza dek “cezalandırıldı”lar. Yurtlarda dayağa maruz kaldılar, horlandılar ve aile özleminden dolayı sık sık hastalandılar.

En küçüğü Filiz.

Bu sözüm sana küçüğüm:

Eğer bu satırları okursan,

Sadece bana bakma, GÖR beni!

Sadece dinleme, ANLA beni!..

Yapılan alçaklıkların hesabı er yada geç sorulacaktır. Hikayenizi de sizin gibi yetim kalmayacaktır. Herkesin huzurunda sana sözümdür!!!

Yıllar önce Qero ve akraban Yıldız ÇİÇEK için yazdığım ŞİMAL YILDIZI adlı şiirin son dörtlüğünü, hem yazıya nokta hem de sana seslenişim olsun:

“…Hüzün de kirlendi kuzey yıldızım

Gözyaşlarına sansür çek

Acılarını dağların arkasına sür

Geceyi başka bir zamana ertele!

Bırak

Gece kendi yırtığını diksin.

Dikedursun gece kendi yırtıklarını

Sen yırtıklarımı çoğalt

Acıyan yaramı yar!

Kaya tuzu bas yarama

Acımı acıyla tedavi et!

Sürsün acısı bir asır…”

29 Mart 2020

Murat KAHRAMAN

Kendilerinden devrim ve demokrasi beklediğimiz, bizleri düşmandan kurtarmalarını beklediğimiz eski Devrimci Yol örgütü sonra Özgürlük ve Dayanışma partisinde ki fraksiyonlardan birisi ve en sonunda da tek başına Sol Parti olan çevre günümüzün İttihat Terakkinin inkarcı, tekçi, devletçi, egemen ulusçu, asimilasyoncu versiyonu olduğu açığa çıkıyor.
 
Bu çevre, Dersim – Zaza (Kırmanc – Dımıli) halkının elde etmek istediği anadilde eğitim, anadilde televizyon, radyo yayınları ve çok daha genel olarak Zaza halkının demokratik hak ve özgürlüklerine karşı çıkıyor. Bu haklar için mücadele edenleri aşağılıyor, yeriyorlar.
 
Bu çevre Dersim 1938 soykırımını yapmış olan soykırımcıların doğum günlerini kutluyor, ölüm günlerinde yas tutuyor.
 
Benim bu çevreden gelen bir çok arkadaşım sosyal medyada tekçi bir çizgide ve bu çizgi giderek Zaza düşmanlığına dönüşmekte ve gittikçe de MHP çizgisine benzemektedir.
 
Eğer yanılıyorsam söz konusu çevre beni ikna etsin ve Zaza halkıyla dost olduğunu göstersin, o halkın demokratik hak ve özgürlüklerini tanıdığını açıklasın…
 
Kötü dediğimiz Erdoğan hükümeti, belki bizim de yürüttüğümüz mücadelenin etkisiyle Zazacayı orta öğrenimde seçmeli ders yaparak bir kapı açmış, Zaza hareketi o kapıdan ilerlemeye çalışıyor. Zazalar derslerin tamamının Zazaca olmasını istiyor. Derslerin toplamı 12 olsa 12 de bir hak elde edilmiş demektir.
 
Ayrıca Erdoğan, TRT televizyonuna yarım saat Zazaca ana dilde yayın koymuş, Zazalar bu yayının 24 saate çıkarılmasını ve başka kanallardan bağımsız olmasını istiyor.
 
Kötü dediğimiz Erdoğan hükümeti, kötü dediğimiz devlet üstelik bazı üniversitelerde Zaza dili ve edebiyatı bölümleri açmış. Bu kadar bir ilerleme sağlanmış ve meşruluğu olan üzerinde tartışmanın tehlike yaratmayacağı bir konu olduğu gün gibi ortada ve yukarıda adını andığım örgütler bunu tartışmaktan ve dillendirmekten kaçınıyorlar.
 
Neden ? bilgisizlik mi ? kötü niyet mi ?
 
Zaza halkının ana dilde eğitim, ana dilde televizyon, radyo hakları gibi hakları elde edilmesinin hangi halka ve onun geleceğine zararı var.
 
Ana dilde eğitim ana dilde televizyon radyo yayınlarında Erdoğan hükümetinin sağladığı oranları yüzdeye vuralım ne çıkıyor. DY-ÖDP-SOLPARTİ’ nin haklar konusunda ki oranı ise sıfırdır. Yani bu, Zaza halkının her türlü hak ve özgürlüklerine karşı olmak demektir. Erdoğan hükümeti giderde DY-ÖDP-SOL PARTİ hükümeti gelirse var olan ama yetersiz görülen haklar bile elden gidecek demektir. Eğer yanılıyorsam yanıldığımı göstersinler.
 
Dönüp dolaşıp bize ”etnikçi” diyorlar yer yüzünde ki her halk başkalarının haklarını çiğnemeden ulusal demokratik haklarını kazanmalıdır. Bunu ret edenler ne demokrattır ne de devrimcidir. Hatta Erdoğan’ın bile gerisindedirler. Ulusların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etme hakkı kendilerine aittir. Zaza halkı da günümüzde kendi kaderini böyle yukarıda yazmaya çalıştığım hakları elde etmekle tayin etmek istiyor.
12 – 03 – 2020 / Recep Gül
Mecliste Suriye’ye askeri harekat yapılmasını onaylayan AKP-MHP-İYİ parti gibi partilerle birlikte CHP’de vardı. Şimdi CHP sözcüsü Suriye konusunda farklı, tam tersi açıklamalar yapmaya çalışıyor. Yani kıvırmaya çalışıyor.
 
Bu ne iki yüzlülük ?
 
Erdoğan yasal olarak parlamenter olamayacağı halde onun başbakanlığının da cumhurbaşkanlığının da önünü açan Deniz Baykal yani CHP oldu.
 
Türkiye eğer Erdoğan’la kötüye gidiyorsa bunun birinci dereceden sorumlusu AKP ve Tayyip’i iktidara taşıyan CHP’dir.
 
CHP bunları yaparken ne cahildir ne de başka bir şeydir. Ve CHP bunları bilerek, isteyerek yapmıştır. CHP’nin Erdoğan’a yönelik muhalefeti sahte bir muhalefettir.
 
Meral Akşener, Erdoğan’la yaptığı görüşmeden sonra açıklama yapamayacağım şeyler var dedi. Ne demek açıklama yapamam ? halkın her şeyi öğrenmeye hakkı yok mu ?
 
Bu da CHP’den sonra onun kankası İYİ partiye ait ikinci iki yüzlülük.
 
Ortaya çıktığından beri muhalif, kurtarıcı görülen Akşener’de kendisine inanıp arkasından gidenleri şaşırtarak muhaliflikten yan çizmeye başladı. 1975’lerde Dev-gençte mücadele etmiş olan arkadaşlarımız kurtuluşa gideceğiz diye Akşener’in saflarına katıldılar. Aslında gelecekte İYİ partinin bir adım daha ileri gidip MHP gibi AKP’ye eklenmesi beklenmelidir.
 
Ne hikmetse meclis kapısından içeri girenlerde ne toplum, ne ülke, ne insanlık değerleri her şey yok oluyor kendisinden başka hiç kimseyi, hiç bir şeyi düşünmez oluyorlar. Meclise girmek, bir koyup on almak gibi ticari, köşe dönücü bir faaliyet olarak görülüyor. Bunlara oy vererek meclise taşıyan seçmen de kendi elleriyle kendi kuyusunu kazıyor.
 
Bu alçak oyunun kaybedeni işçi sınıfı ve emekçi halk oluyor. İşçi sınıfı ve emekçi halkın önünde en önemli seçenek, örgütleri, meclisleri, komiteleri, konseyleri ile kollektivizasyon ile sağlam bir şekilde iktidara gelmek ve söz konusu organlarla ülkeyi yönetmek.
 
Eğer bu iktidar savaşı kısa vadede başarılamayacaksa ülkeyi kim yönetiyorsa ona karşı işçi sınıfı merkezli yenilmez – sağlam bir muhalefet olmak gereklidir. Eğer açıklamaya çalıştığımız iki seçenekten her ikisi de olmazsa böyle adaletsiz, bozuk, sömürü düzeni içinde dönüp dururuz.
 
Hatta güya sözüm ona meclis sıralarında kendisini muhalefet diye lanse edenlere karşı da kim olursa olsun aynı iktidara karşı verilen savaşım gibi savaşım verilmelidir. Mecliste yer alan hiç bir partiden çözümde, kurtuluşta bekleyemeyiz. Yukarıda CHP’ye, İYİ partiye gönderme yaparak sıradan iki örnekten bahsettim bu örnekler gibi akla zarar yığınla örnekler var.
 
01-03-2020 / Recep Gül