Osmanlı despotizminin mirasçısı olan, devlet kurucu düzen koruyucu misyonlarından hareketle devleti kendi mülkü gibi gören, geçmişten günümüze siyasal alanı şekillendiren Kemalizm, mevki ve ayrıcalıklarını kaybetmemek için siyasal alanın demokratikleşmesine direniyor. Ancak inişli çıkışlı bir seyir izlese de tarihsel eğri ileriye doğru yol almakta ve Kemalist resmi ideoloji zayıflamakta, güç kaybetmektedir. Haliyle bu süreç burjuva iç kapışmayı alabildiğine şiddetlendirmekte, burjuva siyasetine damgasını basmakta ve ayrıca sosyalist hareketi Kemalizm konusunda net bir tutum almaya itmektedir.

Milli Mücadele, 1923’te kurulan Cumhuriyetin niteliği ve Kemalist tepeden devrimler, geçmişten günümüze sosyalist hareket nezdinde önemli bir tartışma konusudur. Konunun özü sosyalist hareketin ve devrimci işçi sınıfının Kemalizme nasıl yaklaşması gerektiğidir. Burjuva kesimler arasında yaşanan iktidar mücadelesi süregelen tartışmaları daha da alevlendirmiştir. Sosyalist hareketin büyük çoğunluğu ne yazık ki kapsamlı bir sorgulamaya girmiş, Kemalizmle hesaplaşmış ve ondan kopmuş değildir. Sosyalizmi devletçiliğe ve ulusal kalkınmacılığa indirgeyen Stalinizmin hegemonyası altında şekillenen sosyalist hareket, “devrimci”, “anti-emperyalist”, “ilerici” pozları kesen ve devletçi uygulamalara yol veren Kemalizmle aşılanmıştır. Böylece Stalinizm ve Kemalizm karışımı bir sosyalist hareket şekillenmiş ve bazı yönlerden, programatik açıdan da bir örtüşme olmuştur.

SSCB’nin sahneden çekildiği, yükselen bir işçi hareketinin olmadığı ve burjuva kesimler arasında şiddetlenen iktidar kavgasının şekillendirdiği siyasal arenada, küçük-burjuva sosyalizminin bünyesindeki Kemalist renkler neredeyse hâkim ton haline gelmeye başladı. Bu değişimde özellikle 28 Şubat sürecini bir dönemeç noktası olarak tarihe kayıt düşmek ve AKP’nin hükümet olmasıyla Kemalist renklerin baskın tonunun Türk solunda daha fazla öne çıktığını belirtmek gerekiyor. SİP-TKP, ÖDP, Halkevleri ve kısmen EMEP gibi çevrelerde bu eğilim kendisini artan bir belirginlikle ortaya koyuyor. Nitekim çeşitli sorunlar karşısında bu temelde bir ayrışma ve öbekleşme de yaşanıyor. Bu konuda SİP-TKP’nin özel bir ağırlık ve odak noktası teşkil ettiğini, devletçi-milliyetçi sosyalist kesimlere yol gösterdiğini ve Kemalizme iltihak etme yolunda geri dönülmez bir noktaya geldiğini tespit etmek gerekiyor. Uzun bir süredir, diğerlerinden farklı olarak SİP-TKP’nin, getirdiği yeni ideolojik argümanlarla Kemalizme soldan taze yaşam soluğu üflemeye çalıştığına dikkat çekiyoruz.

Bugün SİP-TKP ideologlarının savunduklarıyla 1920’ler TKP’sinin merkezinden gelip Kemalizme kapağı atan Vedat Nedim Tör ve Şevket Süreyya Aydemir arasında paralellik ve bir ruh birliği vardır. SİP-TKP’nin üzerinde yürüdüğü ve geliştirdiği çizgi onların 1930’larda temelini attıkları sol Kemalist çizgidir. Mehmet Sinan, sol Kemalist çizginin nasıl şekillendiğine şöyle dikkat çekiyor: “Stalin’in «aşamalı devrim» anlayışı uluslararası komünist harekette tek resmi teori haline gelince, TKP içinde de «milli burjuvazi» ile ilişkiler ve Kemalizme karşı tutum konusunda esaslı bir tartışma başlamıştı. Partinin en üst yönetici kadroları arasında yer alan küçük-burjuva aydınlardan bazıları, bu ayrışmada en uç noktaya kadar gittiler ve Kemalist burjuva iktidarın açık destekçileri haline geldiler. Bunlar, Türkiye’de devrimcilerin asıl görevinin, başlamış bulunan Kemalist «milli inkılâbı» ilerletmek ve yeni kurulan genç burjuva devleti (TC’yi) emperyalizm karşısında güçlü kılmak olduğunu savundular. Nitekim TKP’de bu görüşü en önde savunanlardan MK Genel Sekreteri Vedat Nedim Tör ile MK üyesi Şevket Süreyya Aydemir partiden de ayrılacaktılar. Bunlar, 1932 yılında CHP’lilerle birlikte çıkardıkları Kadro adlı dergide, Kemalizmi, sosyalizmden de kapitalizmden de farklı olan, milliyetçi-devrimci bir ideoloji olarak pazarlamaya başladılar.”[1]

Bu sol Kemalist çizgi üzerinde yürüyen ve SİP-TKP’nin başını çektiği devletçi-milliyetçi-reformist sosyalist kesimlere göre, Cumhuriyetin kazanımları ortadan kaldırılmakta ve devlet çözülmektedir. İleri sürülen tezlere baktığımızda, Cumhuriyetin kazanımları ve devletin çözülmesi formülasyonuyla sol Kemalist çizginin yeniden üretildiğini ve yeni argümanlarla güçlendirilmek istendiğini görmekteyiz. Bağımsızlıkçı, devletçi, modern, ilerici, laik, halkçı değerlerin tasfiye edildiğini, dinsel gericiliğin egemen olmaya başladığını, AKP’nin sivil faşizmi temsil ettiğini ileri sürüyorlar. Örneğin, “bağımsızlık, laiklik, cumhuriyet gibi tarihsel ilerleme öğeleri artık birer yük sayılmaktadır” diyen SİP-TKP’ye göre, sosyalist hareket mücadelesinin hedefine bu tasfiyeye karşı çıkmayı koymalıdır.

Eğer gerçekten de burjuva demokratik çerçevede bile daha geriye bir gidiş olsaydı –meselâ, faşizmin iktidara yürümesi, cumhuriyetin ortadan kaldırılması, monarşinin getirilmesi, şeriat hükümlerinin egemen kılınması söz konusu olsaydı–, devrimci Marksistlerin görevi elbette buna karşı çıkmak olurdu. Ancak bu karşı çıkışı Kemalizme atfedilen şeyler üzerine inşa etmezlerdi. Devrimci işçi sınıfının Kemalist efsanelere ihtiyacı yoktur. Devrimci işçi sınıfı Kemalizmin kendisine yakıştırdığı “modern”, “ilerici”, “laik” gibi sıfatları doğru kabul ederek onu sahiplenmez, sahiplenemez. Burjuva siyasal arenada yaşanan kavgada Kemalizmin aldığı gerici tutumlar onun gerçek niteliğini gözler önüne sermektedir. Sınıfların ortadan kalkmasına ve müreffeh bir toplum yaratılmasına doğru değişimi içeren gerçek ilericiliği, demokrasiyi, laikliği ancak devrimci işçi sınıfı temsil eder.

Hiç şüphe yok ki, “cumhuriyetin kazanımları ortadan kaldırılıyor” ve “devlet çözülüyor” formülasyonuyla anlatılan, Kemalist asker-sivil bürokrasinin iktidardaki ağırlığını kaybetmesinden, devlet ve toplum üzerindeki ideolojik ağırlığını yitirmesinden başka bir şey değildir. Kemalizm çözülüyor diye devrimci işçi sınıfı feryat figan etmez. Çok açık ki, Kemalizmin çözülmesi karşısında efkâra boğulanlar Marksistler ve işçi sınıfı devrimcileri değil, sol Kemalist çizgide yürüyenlerdir. Bu durum aynı zamanda SİP-TKP’nin sınıfsal yönelimini de ortaya koyuyor. SİP-TKP uzun bir dönemdir Kemalist kesimleri kazanmaya dönük siyasal açılımlar yapmaktadır. Hedeflerinin Kemalist çevreleri ve kadroları kazanmak olduğunu, bunları kazanmayı önlerine koymayanların siyasal iktidar stratejisi olamayacağını yazıp çiziyorlar.

Referandum sonrası yapılan değerlendirmelerde bu yönelim daha fazla öne çıkarılmakta, sol Kemalist çizgi kalınlaştırılmaktadır. Örneğin, ardı ardına yazdığı yazılarda Kemal Okuyan, “evet”çi yüzde 58’in büyük parçasını oluşturan emekçilerin, “8 yıllık AKP iktidarında yaşananların anlamını kavramayacak kadar kolay aldatılan ya da bunu benimseyecek kadar çürüyen bir kesim” olduğunu söyleyebilmektedir.[2] Kendine sosyalist diyen, ama aslında sol Kemalist çizgide yürüyen SİP-TKP’ye göre geniş işçi-emekçi kitleler muteber olmadığı için dikkate alınmamalı.

SİP-TKP’nin Kemalizme doğru geçirdiği dönüşümün teorik temelleri yıllar önce Marksist Tutum sayfalarında eleştirilmişti.[3] O gün SİP-TKP’nin ideologları sosyalist devrimin emek-sermaye çelişkisi üzerinde yükselmediğini söylüyorlardı: “Sosyalist devrim emek-sermaye çelişkisi üzerinde yükselebilseydi, elbette her şey farklı olurdu.”[4] Onlara göre, burjuvaziyle ve emperyalizmle mücadelede soyut bir emek-sermaye çelişkisi yerine yurtseverlik geçirilmeliydi! Emek-sermaye çelişkisi tâli, yurtseverlik başat derken, “vatan hainliği” suçlamasını esas olarak solun sahiplenmesi ve kullanması gerektiği noktasına kadar varılmıştı. Marksizmin bu şekilde tahrif edilmesi, bizzat Lenin’in hedef seçilmesine kadar uzatıldı ve Lenin devlet ve devrim konusunda anarşizme açılmakla suçlandı. O günden bugüne SİP-TKP’nin sosyalist renkleri iyice soluklaşırken, Kemalist renkleri alabildiğine belirginleşmiştir. Tam da bu dönüşümün bir sonucu olarak “30 Ağustos Taarruzu” ve onun “Başkomutan”ı Mustafa Kemal artık rahat bir şekilde, utanıp sıkılmadan selamlanabilmektedir.

Kemalist ilericiliğin, devrimciliğin sınırları

Sosyalist hareketin Kemalizmin rolünü gereğinden fazla abarttığına, onda özünde olmayan şeyler vehmettiğine ve bundan dolayı da bilinç çarpılmasına yol açtığına hep dikkat çekiyoruz. Burada iki noktaya, Kemalizmin ilericiliğinin sınırlarına ve onun emperyalizm karşısındaki tutumuna değinmek istiyoruz. Kemal Okuyan, “30 Ağustos Zafer Bayramı” vesilesiyle yazdığı yazılarda şöyle diyor: “Bu nedenle bir bütün olarak 1919-1923 arasında Anadolu’daki mücadelenin ilerici ve devrimci olduğunu söylüyor, bu mücadelenin insanlarını saygıyla anıyor, Mustafa Kemal’e de bu mücadelenin lideri bir burjuva devrimcisi olarak değer veriyoruz.”[5] Aynı bağlamda, bir sonraki gün ise şunları söylüyor: “Şuna bakılmalıdır: Burjuvazinin işçi sınıfına, devrimcilere karşı tutumu, tarihsel anlamda oynadığı devrimci rolü -ki bu rol eşyanın doğası gereği geçicidir- ortadan kaldırmış mıdır? … Biz ise daha farklı bir şey deniyoruz. Bakın diyoruz, 1920’lerde ilerici, devrimci bir değer var.”[6]

Savaştan yenik çıkan ve işgal edilen Osmanlı toprakları üzerinde, Kemalist liderlik öncülüğünde verilen Milli Mücadele sonucunda bir ulus-devlet kurulmuş ve demokratik olmayan bir cumhuriyet ilan edilmiştir. Devamında ise hilafet kaldırılmış ve kapitalist gelişmeye temel döşemek amacıyla kimi ekonomik adımlar atılmıştır. Monarşiye son verilmesi, cumhuriyet ilan edilmiş olması ve yukarıda sayılan unsurların hayata geçirilmesi noktasında Kemalizm tarihsel açıdan ileri bir rol oynamıştır. Ancak Kemalizmin ilericiliğinin de devrimciliğinin de sınırları buraya kadardır. Üstelik de bu tepeden gelme bir cüce devrimdir: “Bu tür tepeden devrimlerin özelliği, demokratik burjuva devrimlerden farklı olarak geniş emekçi kitlelerin demokratik istemlerine yer vermemesi, onların aktif desteğini peşine takmamasıdır. Tersine kitleleri dışlayarak ve baskılayarak, tepeden bazı zorunlu dönüşümleri gerçekleştirip kapitalist gelişmenin önünü açmaya çalışırlar. Toprak reformu gibi geniş emekçi kitlelerin çıkarına olan demokratik dönüşümleri gerçekleştirme kapasitesine sahip değildirler. Nitekim TC örneği tamamen bu tespitleri doğrular.”[7]

Acilen çözülmeyi bekleyen hemen hiçbir demokratik sorun çözülmemiş, toplum demokratik dönüşüme uğramamış, Osmanlı’dan alınan despotik devlet yapısı parçalanıp atılmamış, tersine, cumhuriyet yağına bulanarak yetkinleştirilmiştir. “Kemalist iktidar, tarihsel bakımdan gerici bir konumda olan pre-kapitalist unsurları (toprak ağaları, şeyhler, mütegallibe vb.) tasfiye edecek yerde, bu unsurlarla uzlaşma yoluna gitmiş, hatta uzun süreli ittifaklar yapmıştır. Nitekim böyle yapıldığı içindir ki, cumhuriyet rejimi gelişiminin hiçbir evresinde, pre-kapitalist unsurlara karşı gerçek anlamda ilerici-devrimci bir rol üstlenememiş ve bu bakımdan, burjuva anlamda bile demokratik bir rejim olamamıştır. Yıllar yılı «Batılılaşma, çağdaşlaşma, modernleşme» söylemlerinin ardına saklanarak her türlü anti-demokratik uygulamaya başvuran bu rejim, gerçekte çağdaşlaşmaya da demokratikleşmeye de pek değer vermediğini ve bu konuda da samimi olmadığını defalarca göstermiştir.”[8]

Hilafetin ve Şeyhülislamlığın kaldırılması, ama yerine diyanet başkanlığının kurulması, bir mezhebin resmi devlet dini haline getirilmesi, üstelik de bunun laiklik olarak sunulması, tepeden cebir yoluyla çarşafın, fesin ve sarığın yasaklanması ve buna “kılık kıyafet devrimi” denilmesi veya “musiki inkılâbı” adına halkın dinlediği müziğin yasaklanmasının neresi devrimcilik, ilericiliktir![9] Cumhuriyeti kuran Kemalist liderlik Osmanlı bürokrasisinden gelmektedir ki, o bürokrasi devletlû despotik bir sınıftır. Gelişmiş bir sermaye sınıfının olmadığı koşullarda siyasal liderlik Osmanlı’dan gelen Kemalist bürokrasiye kalmış, zaten despotizmin bir parçası olan bu liderlik, halk kitlelerini sürecin dışına iterek ve baskı altına alarak burjuvazi için bir devlet yaratmış ve onun ihtiyaçları için tepeden dönüşümleri dayatmıştır. Bu nedenle Kemalizm, olağanüstü rejim altında tepeden cebir yoluyla burjuva dönüşümleri dayatan Bismarkçılığın bir türüdür.

Bu tür tepeden devrimler ve bunların önderlikleri konusunda Marksizmin tutumu gayet nettir. Lenin’in şu sözleri, bu konuda verilebilecek onlarca örnekten sadece biridir: “Bismarck, kendi junker tarzıyla, ilerici ve tarihsel bir görevi yerine getirdi, ama bu gerekçeyle sosyalistlerin Bismarck’ı desteklemesini haklı göstermeyi düşünen birisi, gerçekten ne âlâ bir ‘Marksist’ olurdu!”[10]

Bunların tarihsel rollerine ilişkin Elif Çağlı şunları yazıyor: “M. Kemal kendi döneminde tarihi ve iktisadi açıdan burjuva toplumu ilerletici bir rol oynamıştır. Fakat bu durum, onun siyasi çizgisinin ve siyasal uygulamalarının, işçi sınıfını ve halk kitlelerini ezen zorba ve baskıcı bir siyasal karaktere sahip olduğu gerçeğini asla değiştirmez.”[11] Tam da bundan dolayı, bu yılların “ilerici-devrimci yıllar” olarak adlandırılmasına karşı çıkan Mehmet Sinan, şunları söylemektedir: “Bunlar gerçek anlamda halk devrimcisi değil, çökmüş bir imparatorluğun devlet aygıtından gelen ve tıpkı kendi öncelleri gibi «Batılılaşma, modernleşme» özlemi içinde olan birer burjuva reformisttiler yalnızca.” Dolayısıyla Kemalizm, burjuva düzeni iktisaden ilerleten kısmi rolünü gerçekleştirmiş ve tüketmiştir.

SİP-TKP yazarı Kemalist rejimin kıyıcılığını gözlerden uzak tutmaya çalışarak şunları yazıyor: “İşçi sınıfının, solun baskılanmasınaysa tek başına «sınıf kini» ile bakamayız. Açık söylemek gerekirse, Kurtuluş Savaşı denince aklına Mustafa Suphilerin katlinden başka bir şey gelmeyenlerin çok kararlı ve ilkeli olmak bir yana komünist bile olabileceklerini düşünmüyorum.” SİP-TKP ideologlarının tarihsel hakikatleri bildikleri ama oportünist bir tutumla bunu görmezlikten geldikleri çok açık. Mustafa Suphilerin katledilmesinden sonra köylü mücadelesi olarak şekillenen Yeşil Ordu’nun bastırılması, Koçgiri isyanında Kürtlerin boğazlanması, bu sol Kemalistler için önemsiz olabilmektedir. Türk kimliğine dayalı bir ulus-devlet kurmak amacıyla tüm ulusal ve kültürel çeşitlilik baskı altına alınmış ve asimilasyona tâi tutulmaya çalışılmıştır. Rumlar tehcir edilmiş, geride kalan gayrimüslim halklar, Balkanlardan ve Kafkaslardan gelen Müslüman halklar baskı altına alınmış, Kürtlere karşı inkâr ve imha politikası uygulanmış ne gam! Tüm bunlar önemli değildir SİP-TKP’ye göre. Zaten işçi sınıfına ve komünistlere dönük baskılara da “sınıf kini”yle bakılmamalıdır! Ama unuttukları bir gerçek var: “Sınıf kinini” kaybedenler komünist olamaz, bu kadar basit!

Konunun ikinci boyutunu Kemalizmin emperyalizm karşısındaki tutumu oluşturmaktadır. Kemal Okuyan bu konuda şunları yazıyor: “Anadolu’daki mücadele bir bütün olarak emperyalist planları bozmuş, onların kuvveden fiile geçen paylaşım girişimini durdurmuş, başka ulusların emperyalizme karşı mücadelesine umut aşılamış, genç Sovyet iktidarını rahatlatmış, dahası Kafkasların İngilizlerden ve İngilizcilerden arındırılıp sovyetikleştirilmesine doğrudan yardımcı olmuş, Türkiye’de burjuva devriminin önünü açmıştır.” Yapılan tam anlamıyla tarihsel gerçekleri tahrif etmek ve buradan hareketle de Kemalizm hakkında yanılsama yaratmaktır! Birincisi, aslında emperyalizmin planlarını bozan, Anadolu halkları tarafından sempatiyle bakılan Rusya’daki işçi iktidarının iç savaşı kazanarak sağlamlaşmasıdır. Ayrıca dört yıllık emperyalist savaş yıkımından büyük bir öfke ve hoşnutsuzlukla çıkan Avrupa proletaryası, Ekim devriminin de etkisiyle yeni emperyalist maceralara heveslenen bütün hükümetler için ciddi bir tehdit oluşturmuş ve İngilizler de dahil olmak üzere tüm emperyalist güçler bu nedenle fazla ileri gidememişlerdir. İkincisi, Kemalist liderliğin emperyalizme karşı verdiği mücadelenin ezilen uluslara umut olması tam bir efsanedir ve bu efsanenin oluşmasında sol Kemalizmin önemli bir rolü vardır.

“Osmanlı despotik geleneğinin içinden gelen M. Kemal önderliğinin yegâne amacı, Misak-ı Milli sınırları içinde kapitalist bir ulus-devlet kurmaktı ve bu uğurda her yola başvurmuştur. Emperyalistlere gözdağı vermek, ama aynı zamanda destek bulabilmek amacıyla M. Kemal önderliği kendini Sovyetler Birliği’ne adeta «komünist» gösterme gayreti içine girmiştir. Meselâ, M. Kemal 29 Kasım 1920’de Moskova’ya çektiği bir telgrafta, «burjuva iktidarına son vermek için Asya ve Afrikalı halklar ile Batı proletaryasının işbirliğinden» dem vurmaktadır. Ama bu atraksiyonlar tümüyle emperyalistlerle pazarlık zemini yaratmaya dönüktür. Zira bu «komünist» pozlara girmenin sebebini 23 Haziran 1919’da Kazım Karabekir’e çektiği telgrafta M. Kemal açıkça ortaya koymaktadır. M. Kemal, işgalcileri püskürtmek için Bolşeviklerden yararlanmak, ama beri taraftan da İngiltere ve diğer güçleri «sizin yüzünüzden Bolşevikler vatanımızı istila edecek» diyerek korkutmak gerektiğini söylemektedir. Milli Mücadele’nin ilk dönemlerinde bu tip şantajları pek takmayan emperyalist güçler, yıkılmasını umutla bekledikleri Rusya’daki işçi iktidarının burjuva güçleri iç savaşta yenerek konumunu sağlamlaştırmasıyla Kemalist önderliğe karşı tutumlarını değiştireceklerdir.”

“Nitekim Sovyet iktidarına karşı emperyalizmin uzak karakolu rolü biçilen Türkiye’nin bugünkü topraklar üzerinde kurulmasına yeşil ışık yakan emperyalist güçler, Türk-Yunan savaşında tarafsızlıklarını ilan ettiler ve akabinde de İtalya ve Fransa işgal ettikleri bölgelerden çekildiler. 1923’te, Lozan Anlaşmasının imzalanmasının hemen ardından ise İngilizler İstanbul’u terk ettiler. Dolayısıyla Kemalizmin iddia ettiği ve onun kanını damarlarında taşıyan sol çevrelerin savunduğunun aksine, emperyalizme karşı ne anlı şanlı bir savaş ne de anti-emperyalist bir mücadele söz konusudur. Kaldı ki anti-emperyalist mücadele, anti-kapitalist mücadele anlamına gelir. Yani kapitalist üretim ilişkilerinin tasfiye edilmesini ve emperyalist sistemden kopmayı ifade eder. Oysa Türkiye Cumhuriyeti emperyalist sistem içinde kapitalist bir ulus-devlet olarak yerini almıştır.”[12] Mesele bu kadar açık ve nettir.

Herkes kendi yoluna! Ayrışma ve netleşme her alanda yaşanmalıdır. Kendine sosyalist diyen, ama gerçekte sol Kemalist olanlar, siyasal arenada yaşanan kavganın da basıncıyla her geçen gün daha fazla gerçek renklerine doğru bir dönüşüm geçiriyorlar. O halde bundan sonra hak ettikleri gibi adlandırılmalı, sol Kemalizm sosyalist hareketin dışına itilmelidir. Sosyalist hareketin bu temelde bir dönüşüme uğraması ve enternasyonalist komünizmin belirleyici hale gelmesi için, bir taraftan ideolojik savaşım sürdürülmeli, ama öte taraftan da işçi sınıfı içinde kök salma çabası derinleştirilmelidir.


[1] Mehmet Sinan, Proleter Sınıf Temelinden Yoksunluk, MT, no:53

[2] Kemal Okuyan, “Evet”i Yüzde 58’i Nasıl Bilirdiniz?www.sol.org.tr

[3] Akın Erensoy, Enternasyonalizm mi, Milliyetçilik mi?www.marksist.com

[4] A. Güler, Sosyalist Devrim ve Yurtseverlik, Gelenek, Haziran 2001, s.18

[5] Kemal Okuyan, 30 Ağustoswww.sol.org.tr

[6] Kemal Okuyan, Türkiye Solunun Kurtuluş Savaşı Sorunuwww.sol.org. tr

[7] Elif Çağlı, Bonapartizmden Faşizme, Tarih Bilinci Yay., s.22-23

[8] Mehmet Sinan, Statükoculuk, Liberalizm ve Türk Tipi Burjuva Demokrasisi Üzerine Notlar, MT, no:35

[9] Bu konuda bkz: Levent Toprak, Marksizm Açısından İlericilik, MT, no:59

[10] Lenin, Ulusların Kaderini Tayin Hakkı, Sol Y., 1992, s.112 -düzeltilmiş çev.

[11] Elif Çağlı, age, s.206

[12] Utku Kızılok, Kemalizm Çözülürken Sol Neden Figan Ediyor?, MT, no:55

Kaynak:
Marksist Tutum dergisi, no: 67, Ekim 2010
Kürt milliyetçileri Zazaların Zazaca konuşmasından rahatsız oluyorlar. Kürt milliyetçileri Zaza halkının, ana dilde eğitim, ana dilde televizyon talepleri, kısaca dili, kültürü, kimliği, tarihi konusunda hükümetin atmaya çalıştığı adımları tersine çevirip bir halkı tamamen ortadan kaldırmaya çalışıyor.
 
Meclis alt komisyonunda (AKP milletvekili Mehmet Metiner’in önerisi ile) Zaza halkıyla ilgili atılmaya çalışılan demokratikleşme adımlarına Kürt milliyetçisi milletvekilleri ”Zaza yoktur” diye (BDP İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel) kuduz köpek gibi saldırdı.
 
Haliyle Kürt milliyetçi hareketinin Zazalara bakışında T.C. devletinin, daha doğrusu eski halinin Kürtlere bakışından hiç bir fark yok. Hatta Kürt milliyetçilerinin ki devletten daha kötüsü diyebiliriz.
 
Demokratikleşme adımlarını atmaya çalışan devlet bu adımları engellemeye çalışan Kürt milliyetçiliğidir. Her şey açıkça ortada. Kürt milliyetçileri ile devleti karşılaştırıyorum devlet Kürt milliyetçilerinden Beşikçi’de dahil daha demokrat.
 
Ben zamanında Zaza konusunu Beşikçi’ye yazdım Beşikçi geleneksel devlet görüşü olan Kürt yoktur görüşünü Kürt milliyetçiliğinin arkasında durarak Zazalar yoktur diye Zazalar üzerinde uygulamaya çalıştı. Eğer ki devletin bir zamanlar söylediği Kürt yoktur tezi faşist bir tezse Kürt milliyetçiliğinin Zaza yoktur tezi de faşist bir tezdir…
İşte Mehmet Metiner ve Sabahat Tuncel arasında meclis alt komisyonundaki tartışmanın seyri…

Sabahat Tuncel Zazalar’ın varlığını inkar ederken, Mehmet Metiner’in cevabı sadece gerçekçi değil aynı zamanda düşündürücü!

M. Metiner: “Ben Zaza değilim, Kürdüm. Ama ben Zazacayı bilmem. Zazalar da Kürtçeyi bilmezler.
Zazaların zaten Kürt asıllı olduklarını ispatlamaya çalışmanın, Kürtlerin de Türk olduğunu ispatlamaya çalışan
Türk ulusçu anlayışından pek farklı olmadığını….” “…Zazaların da kimliğinin tanınmasını, farklılıklarının tanınmasını söyledim.”

Son dakika haberleri için ➤ http://www.haberturk.com YouTube Kanalına Abone Ol ➤ http://hbr.tk/r7epdk BDP’li İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel’in “Zazalar…

Dün Duran Kalkan’ı dinledim. Güney Kürdistan Hükümetine ve Kürdistan Federasyonuna karşı savaş açacaklarını söylüyordu. Kuzey Kurdistan dağlarının hepsini Türk devletine kaptıran Duran Kalkan, bu kez Güney Kürdistan federasyonuna karşı savaş açacak! Sahibinin Türk Genel Kurmay Başkanı’nın yetkilisi Hasan Atila Uğur’a anlattıklarını hatırlamatmak babında aşağıya alıyorum. O gün söylenenler ışığında bu gün Güney Kürdistan’da olanları değerlendirmenizi istiyorum.
SUSMAK ÖLMEKTİR – 35
Selim Çürükkaya / Bu gün artık anlıyoruz ki; profesör Yalçın Küçük, Kürtler ile ilgili tezler yazmak ve bunları kitap olarak yayınlatmak için Abdullah Öcalan’ın yanına gitmemiş ve onun kaldığı yerde ikamet etmeye başlamamıştır.
Yine bu gün anlıyoruz ki; Türkiye Dışişleri Bakanlığı müşaviri, İstihbarat Araştırma Genel Müdürü ve Şam Büyük Elçisi, Yalçın Küçük’ün bacanağı, Sabri Cenk Duatepe, sadece büyük elçi olarak Şam’ a atanmamıştır.
Ve yine anlıyoruz ki; Kızıltepe’de Kürt halkına, Antakya’da PKK’ye karşı savaşan ve pek çok faili meçhul cinayetin faili olan, Albay rütbeli, Jandarma Teknik İstihbarat Daire Başkanlığı görevlisi Hasan Atilla Uğur, sadece askeri Ataşe olarak Öcalan’ın Şam’daki apartmanına yerleştirilmemiştir.
2007 Haziran ayında, Türkiye’de başlayan Ergenekon operasyonlarının ardındaki yargılamalarda, Albay Hasan Atilla Uğur ile prof. Yalçın Küçük’ün tutuklandıklarına, Silivri cezaevinde aynı hücrelere konulduklarına şahit olduk.
İkisi aynı Örgütün üyeleriydi ve mahkeme kararlarıyla bu sabit oldu. Her ikisi, yirmi yılın üzerinde ağır hapis cezasına çarptırıldı. Yalçın Küçük ile Albay Hasan Atila Uğur’un üyesi olduğu örgütün adı Ergenekondu. Bu örgüt, direktmen Türk Genel Kurmay Başkanlığına bağlıydı. Öcalan henüz Ankara’da iken ve ajan olarak değerlendirdiği Pilot Necati’nin kebaplarını ve tatlılarını yerken, paralarını harcarken Necati Kaya’nın Özel kuvvetlere bağlı çalıştığını söylemişti. İşte bu günkü Ergenekon, o günkü Özel Kuvvetlerin bu günkü adıydı. 1976 larda Özel Kuvvetlere Bağlı çalışan Pilot Necati Kaya ile birlikte mesai yapan Öcalan, 20 Yıl sonra aynı örgütün üyeleri Prof, Yalçın Küçük ve Albay Hasan Atilla Uğur ile Şam’da birlikte çalıştığına tanık oluyoruz.
Türk Genel Kurmay Başkanlığına bağlı örgütle birlikte yapılan çalışmalar neticesinde:
PKK tasfiye edildi.
Bunu kısa başlıklar altında izah etmeye çalışırsam:
Birincisi; bu tasfiye hareketi yıllara yayıldı, PKK nın yöneticisi, aklı başında olan bütün önder kadrolar tek tek ya öldürüldü, kalanlar, ya ölüme gönderildi, ya kaçırtıldı, ya da iğdiş edilerek boyun eğdirildi.
Öcalan 1999 Yılında Kenya’dan İmralı’ya döndüğünde, soruşturmacısı ve mesai arkadaşı Albay Hasan Atilla Uğur’a bu konuda şunları anlattı:
“PKK ile savaşmak demek, PKK’nın merkezi ile savaşmak demek, devleti anlamayanlarla savaşmak demektir. PKK’nın bu militan, ne yaptığını bilmeyen çılgınca şeyleri var; ben Şemdin için kırk defa söyledim, çingeneye paşalık vermişler önce babasını asmış. Şunun için bunları söylüyorum, devlet de savaştı tabii ama ben de PKK ile savaştım. Alternatiflerin hepsini tasfiye ettim. Daha doğrusu ben alternatiflerin hepsini etkisizleştirdiğim için böyle oldu. (1)
İkincisi; PKK 1978 yıllında Bingöl’de baskısı yapılan, Mazlum Doğan, Mehmet Hayri Durmuş öncülüğünde kurulan bir komite tarafından kaleme alınan,”Kürdistan Devriminin Yolu”Kitabını, Parti programı olarak kabul etti. Bu programa göre Kürdistan sömürge idi. Dört parçaya bölünmüş idi. Bölen ve sömürgeci konumda olan devletler, Türkiye, İran, Irak ve Suriye idi. Kürdistan devrimi, silahlı halk devrimi olacaktı. Devrimin hedefi sömürgeci devletler ve onlara bağlı olan yerel Kürt işbirlikçileri idi. Devrimin amacı, Bağımsız Demokratik, Birleşik Kürdistan’ı kurmaktı. Abdullah Öcalan PKK nın yurtsever önder kadrolarını tasfiye edince, PKK nın programını kaldırdı. 1986 Yılında Bekaa vadisinde yapılan PKK’nin 3. Kongresinden sonra, daha önceki Programa göre sömürgeci olan Suriye, Irak ve İran devletleri, stratejik müttefikler olarak kabul edildi. 1988 Yılında Milliyet Gazetesi adına Bekaa vadisine giden gazeteci Mehmet Ali Birand’a; bizzat Öcalan tarafından”Biz Misak i Milli Sınırlarına bağlıyız ve Misak i Milli içinde bir çözümden yanayız”dendi.
Bu duruma şaşıran Mehmet Ali Birand’ın:
“Ne oldu, Bağımsızlıktan vaz mı geçtiniz? Merkez komiteniz toplandı yeni bir karar mı aldı?” Soruları karşısında: Öcalan: “Bizde Merkez Komite yoktur, her şey bende başlar, bende biter” demiştir.
Üçüncüsü; PKK süre içinde bütün medeni Dünya’ da terörist bir örgüt olarak damgalatıldı. PKK yı terörist olarak damgalatan bütün eylemlerin emirleri Şam’dan verildi. Şam’da görevlendirilen militanlar tarafından bu eylemler yapıldı.
Kürdistan’da kadın, çocuk sivil ve silahsız kişilerin katl edilmesi, Örgüt içinde infazların çok korkunç biçimde yapılması, Avrupa ülkelerinde, örgüt mahkemelerinin kurulması, bu mahkemelerin ölüm kararlarını vermesi ve uygulaması, savaşın Avrupa ülkelerine taşınması ve “Avrupa’yı yakın yıkın, Botan’a çevirin”talimatının bizzat Öcalan tarafından Şam’da verilmesi ve bu emrin içinde olduğu video kasetin Hollanda’da yapılan cephe konferansında gösterilmesi, Alman istihbaratının eline kasetin geçmesi, Olof Palme cinayeti ve bütün Avrupa ülkelerinde şiddet eylemlerinin Şam’dan verilen talimatlarla sahnelenmesi, PKK yı terörist olarak damgalamakta en önemli gerekçeler oldu.
Üçüncüsü; Güney Kürdistan’da KDP ve YNK ye karşı Şam’dan giden talimatlar, silahlar ve mermilerle Gerillalar Peşmergeye karşı savaştırıldı, Kürt Kürde kırdırtıldı, her iki taraftan yaklaşık olarak beş bin yetişmiş silahlı Kürt öldürüldü. Bununda ötesinde Kuzey Kürtleri ile Güney Kürtleri arasında oluşabilecek ulusal birlik ve ulusal duygular, dinamitlendi. Birlik umutları zehirlendi. Yine bu konuda 1999 yılında Kenya’dan İmralı adasına dönen Abdullah Öcalan, mesai arkadaşı ve soruşturmacısı, Hasan Atila Uğur’a bakınız ne dedi:
“Ben Türkiye’yi unuttum, 93’lerden beri zamanımın büyük bir kısmını Kuzey Irak üzerine yoğunlaştım ve Talabani Barzani ikilemini çözmeye çalıştım. Ve şimdi de o tam istediğim noktaya doğru hızla gidiyor. Barzani ve Talabani’ye nefes aldırmayalım. Bunlar Irak’ı kapmak isteyecekler. Bu açıdan bizim gücün, Türkiye’ye gelip yasal sürece girecek olanlar girer. Diğerlerinin hepsi orada yoğunlaşsın. Kesin yani sizin de gözlerinizin önünde olsun. İşte bu Barzani ve Talabani’nin nefes alamaz duruma getirilmesidir.
Türkiye’nin on yıldır, yirmi yıldır yapamadığını biz yapacağız diyorum. Tekrar söylüyorum bu parayla pulla alınamaz. Zaten bir önerim de bu Erbil’i almaktır. Süleymaniye üzerinde biraz Talabani’nin etkisi varsa Duhok üzerinde biraz Barzani’nin etkisi varsa her yerde biz oluruz. Irak’ta bizimkileri hazırlayalım, orada kesinlikle bizimkileri hazırlayalım, biz orayı tamamen kazanabiliriz. Arkadaşlar çok rahatlıkla Türkmenler ile ilişkiye geçebilirler. Bu aşiret şeyleri orada aslında azınlıktırlar. Destek olmasa bile birazcık böyle ayarlama gibi bir şey olursa iyi olur.
Çünkü orası Kıbrıs’tan daha önemlidir. Hiç kuşkunuz olmasın, böylelikle kazanılmış olacaktır. Unutmayalım, bugün Saddam gider başkası gelir. Arabın şeye ihtiyacı yok, petrolü zaten var. Arabın ülkesi zaten geniş. Afrika’nın kuzeyinden bilmem nereye kadar, dünya kadar petrolleri var. Bir de o kadar katliam olmuş. Onu tekrar egemen kılmanın gereği yoktur. Bu Barzani Talabani şeyine ben ilkeli karşı çıktım. Onları oradaki insanların üzerinde etkisiz bırakmak basit bir olay değildir. Bu konuda çok büyük mücadelem var. Ve bunun ileride Türkiye’nin hizmetine neler katacağını göreceksiniz.
MHP bizimle iş yapsın. Irak Türkmenlerinden benim bir sürü dostum vardır. Türkmenler halis muhlis Türktürler. Onlar Selçuklu Türkmenleridir. Temiz insanlardır. Mehmet Özbek’in Kerkük türküleri falan güzeldir. Dilleri de Kürtçe ile çok iç içedir. Yani işte şimdi MHP iş yapmak istiyorsa, gelsin bizimle orada yapsın. Yani gelsin beraber yapalım.” (2)
Dördüncüsü; Kuzey Kürdistan’da ne kadar Kürt örgütü var idiyse, süre içinde hepsi tasfiye edildi ve Kürt halkı alternatifsiz bırakılarak Öcalan’a mahkum edildi.
Beşincisi; Kürt köylüsüne dayatılan savaşla yaklaşık olarak altmış bin kişi köy korucusu olarak devletin safına itildi. Altıncısı ; Savaşan Gerilla’nın ordulaşması engellendi, güven zehirlendi, insiyatifleri gasp edildi, İran, İrak, Suriye ve Türkiye’nin kullanmalığı haline getirildi.
Yedincisi; PKK örgütünden onlarca, kolayca kafada tutulmayacak, elfabenin harfleri kadar insiyatifi olmayan örgütler türetildi.
Sekizincisi; On milyondan fazla Kuzeyli Kürt yerinden yurdundan edilerek, Türkiye ve Dünya’nın çeşitli ülkelerinde göçmen konumuna düşürüldü.
Dört binin üzerinden köy boşaltıldı, yakıldı yıkıldı.
Dokuzuncusu; Bir milyondan fazla Kürt tutuklandı, işkence gördü, binlerce yıl hapis cezalarına çarptırıldı, binlerce erkek veya kadın dul kaldı, binlerce çocuk yetim ve öksüz yaşamak zorunda bırakıldı..
Onuncusu; Türkiye Devletinin resmi rakamlarına göre 40 bin kişi, öldürüldü, 17 bin kişi “faili meçhul(!) cinayetlerle yok edildi, Öcalan’ın kendi avukatlarına yaptığı açıklamaya göre ise; örgüt içinde 14 bin kişi iç infazla yok edildi..
On birincisi; ve de en önemlisi, Bağımsız Kürdistan’ını kurulması için oluşan ve savaşan PKK, Bağımsız Kürdistan’ın kurulmaması için çalışan ve savaşan bir ‘PKK’ ye dönüştürüldü.
On ikincisi; bu gün mevcut hali hazırda biz Kürtler için kazanç olarak (!) Abdullah Öcalan’ a tapan bir Kürt kitlesi ile, Türkiye Devletine tapan bir Abdullah Öcalan ortalıkta vardır.
Hiç kuşkusuz bütün bu işleri beceren, yalınız Abdullah Öcalan değildir. Öcalan’ın birlikte çalıştığı, Şam, Tahran Ankara ve Bağdat’tır. Ve birde Kuzey Kürtlerinin gafil olmasıdır. Elimdeki bilgilerle artık rahatlıkla söyleyebilirim ki; Şam’daki Sabri Cenk Duatepe, Yalçın Küçük, Hasan Atilla Uğur, Suriye EL Muhabaratının Öcalan’dan sorumlu elemanı Mervan Zirki PKK nın asıl merkez komitesi gibi bir aralar çalışmışlardır. Ve Öcalan’ın Şam’dan Ayrılması, Avrupa ve Afrika turu yapması, filminin rejisörleri büyük bir ihtimal ile, Şam’daki iki bacanaktır. Bu filmde Öcalan, mağdur pozisyonunda baş roldedir. Ergenekon’un düşman gördüğü İsrail, Amerika ve Yunanistan Öcalan’a komplo yapan zalimlerdir. Öcalan’a tapan bütün Kürtler figürandır. Türkiye’nin Öcalan’ın Şamdan çıkarılıp İmralı adasına getirilmesinde rolü çok azdır(!)
Nitekim dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’e söyletilen cümle ile taş gediğine konulmuştur.
“Ben hala Amerika’nın neden Öcalan’ı bize verdiğini anlayamadım.” Bu Ecevit, 1974 yılında Türkiye’de Başbakandır. 1952 Yılında Genel Kurmay Başkanlığı bünyesinde Kurulan, Özel Harp Dairesinden 1974 Yılına kadar haberi yoktur. Bu dairenin başındaki M. Kemal Yamak ölmeden önce kaleme aldığı anılarında şu satırları yazdı: “Genel Kurmay Başkanı, Semih Sancar: ‘O halde sen Milli Savunma Bakanına kısaca daireyi tanıt, Meydana gelen durumu anlat, kendisi ile Başbakan’a özel bir bırifing sunalım ve her şeyi önlerine koyarak destek isteyelim’ emrini verdiler….. Bu konuda ne sayın bakanın, nede Başbakan’ın haberi vardı. Milli Savunma Bakanı rahmetli sayın Hasan Esat Işık, Başbakan da Sayın Bülent Ecevit’ti.” (3)
Ve Öcalan İmralı adasında Apartman komşusu, soruşturmacısı Hasan Atila Uğur’un karşısında oturduğu zaman, gizli olarak çekilen kameraya konuştu. Bu çekim, AKP iktidarı döneminde Operasyonlarla tutuklanan, Ergenekoncular İle iktidarda olan AKP arasında ipler kopmak üzere olduğu noktada kamuoyuna servis edildi.
Bilmememiz gereken noktalar makaslandı. Ben Öcalan’ın konuşma tarzını, cümle kuruluşunu, düşünce sistematiğini, nefes alışını, iyi bilir, karekterini tanırım. Konuştuğu her şeyin ona ait olduğunu bilirim. Bunun için kendisine ait olan alıntıları aşağıya almayı gerekli gördüm. Öcalan Türkiye’ ye döner dönmez, Albay Hasan Atila Uğur’a taşeron olmak isteğini önerir:
“Benim buraya gelişim ile Batı, Rusya, İran panik durumuna girmiştir. Devletin direkt olarak bir şey yapmasına gerek yok, biz taşeronuz. Bunlarla yani, Kafkasya’dan Suriye’ye bütün güçle Türkiye’nin emrine gireceğiz, Ve müthiş olacak, bunu küçümsemeyin. Bu, Türkiye’yi müthiş büyütecek. Büyüyen Türkiye’den de herkes kazanır. Buna neden kimse karşı çıksın ki… En büyük hizmet tutkusu bendedir. Çatışmalar ve eylemlerle ilgili bin kat acılar içindeyim. Ben bu ülkeye hizmet nasıl yapılır onu göstereceğim. Başka ne yapayım? Ben eylemlere yüzde doksan karşı idim. En büyük hizmet tutkusu bendedir. Dünyadaki en büyük işleri taşeronlar yapar(4)
Öcalan sadece bunu söylemekle yetinmez, henüz çocukken bile devlete hizmet ettiğini, Kemalizm’in en büyük militanı olduğunu, devletin kendisine‘gel otur’demediğini, bundan sonra devlete nasıl hizmet edeceğini de anlattı:
“Hizmetimi çocukluğumdan beri kanıtlarım. Ben tekrar söylüyorum, Atatürk’ün üzerinde yoğunlaşıyorum. Demokratik Cumhuriyet, Atatürk’ün en önemli amaçlarından biridir. Ve bu çizginin en büyük militanlarından birisi benim. Ben bu devlete büyük güç ile en iyi evsafta çalışacak biriyim. Bunu da sizlere çocukluğumdan beri kanıtlayabilirim. Milyonlarca insanı ilaç gibi kullanacağız. Şu koşullarda bunu söylememin ne kadar değeri olduğunu bilmiyorum. Ama ben bu değilim, Apo bu değil. İş yapacağım, hizmetim olacak. Milyonlarca insanın gücünü ilaç gibi kullanacağız diyorum tekrar, yani katacağım. Türkiye’yi daraltan her şey tam tersine dönüştürülecek. Bunu yapmak az bir hizmet değil. Bu, yalnız benim zora soktuğum yönleri düzeltmeyecek. 75 yıl öncesinden daha güçlü bir Türkiye katkısı yapacağım. Onları düzelteceğim. ‘Dur, gel şerefinle otur’ deseydiniz.. Ama tarihte de bunlar çok olur biliyorsunuz, benim en büyük ızdırabım bu. Ben şimdi mi bunu söylüyorum, hayır; Ortadoğu’da iken de bunları yaşadım. İnanılmaz acılar içinde idi diyorum. Bir kişi el uzatsa da “Dur, gel şerefinle otur” dese idi ama olmadı. Şimdi diyorum; bu imkân dilerim doğar ve gerçekten bu ülkeye hizmet nasıl yapılır onu göstereceğim.(5)
Abdullah Öcalan, artık maskelerinin hepsini çıkarmış ve konuşuyor, devlete yapacağı hizmeti bir bir gizli kameraya anlatıyor:
“Bakın ilkokul sıralarında cami hocası vardı, köyde. Ben hep onun arkasına geçip namaz kılardım. Bana dedi ki, “Sen böyle gidersen uçarsın, yani evliya olursun”. Babam da bana “Oğlum, senin alnında fetih yazıyor, sen tuttuğun her işi başarırsın” derdi.
‘Gel şunu yap’ deyin, bu benim için emirdir. Birçok solcu güya özgürlük, birçok sağcı güya devleti kurtarmak adına devleti en zor konuma düşürmediler mi? Ben bunları geç de olsa gördüm. Ben basit bir çıkarcılık peşinde değilim. Ama size baktım; “Kendi devleti için böyle çalışan, kendi devletinin amacına bu kadar bağlanmış bir insan bende ancak hayranlık uyandırır” dedim. Çünkü doğrusunu söylüyor, doğrusunu düşünüyor; bu durumunuz bende saygı uyandırıyor. “Gel” diyorsunuz “şurada şunu yap”; bu benim için emir diyorum, yapmam gereken budur, diyorum. Devlet bana hizmet imkânı versin Burada ben oyun oynamıyorum. Eğer devlet bana hizmet imkânı verirse, çok açık söylüyorum inanılmaz gelişmeler ortaya çıkacak. Yani doğudaki halkın Cumhuriyetin taze bir kanı haline getirilmesine çalışacağım. Beğenmediyseniz, bana ne yaparsanız yapın diyorum.(6)
Devletin akıllı bir eri olduğunu, on yedi yıldan beri bu yeni çalışmaya kendisini hazırladığını çekinmeden itiraf ediyor: “On yedi yıldır iki kelime öğrenmedim, hep bu göreve hazırlıklı olmak için. (Suriye’de yaşadığı yıllarda Arapça öğrenmemesini kastediyor.) Böyle bir çalışma imkânından kopmamak için böyle yaptım diyorum. Mesele, bir işi güzel sonuçlandırmak değil midir! Buna yardımcı olun diyorum. Devletin akıllı bir eri gibi çalışacağım. Şimdi bu noktada ben tekrar rica ediyorum, ben devletin bir eri gibi, oldukça akıllı bir eri gibi çalışacağım. Bu düşmanlık en fazla bana ve devlete yapılmıştır. Ben neden devletin bir eri olmayacağım! (7)
Devletle birlikte büyüdüğünü itiraf eden Öcalan, Kürtleri bir Mimar mahareti ile devlete nasıl başlayacağını da anlatıyor:
“Yani şimdi biz devletle büyüyen insanlarız. Büyük bir arzu içindeyim. Şu anda milyonlarca insanı bağlayabilirim bu devlete. Mimar gibi bağlayacağım, çok güzel bağlayacağım, zaten çirkin işi sevmem diyorum. Şimdi hizmet isteğim o kadar büyük ki, parlamentoya yaptırılamayacak işleri yaptırabilirim. Hem de iki üç katını yapabilirim. Para harcatmadan yaptırabilirim. Ve Kürt olayında beş on ülkeye tonlarca istihbarat, para vs. ile dev şeylerin yapamadığını, tek başıma ve kuruş masraf ettirmeden ben yürüteceğim. Emin olun, bunları yaşayacağız. Bunlar az önemli değildir.(8)
Kalan Örgütü tamamen nasıl tasfiye edeceğini defalarca anlatan Abdullah Öcalan, tekrar anlatıyor:
“Kaç defa bunu söylemiştim, bir güvence istiyordum aslında, çünkü o 93’ten sonraki şey dehşet verici idi. Yani çıkmazda kalmıştım. Ama can havli ile de büyük çalışıp mücadele ettim. Yaşatmak için oldukça çalıştım, bunu inkâr etmiyorum, ama bir an önce bütün örgütü de aşarak devlete her an koşmaya hazır bir pozisyon arz ettim. Çok önemli, örgüte diyeceğim; önce gel devletini tanı, devletini tanımadan sen onun nesine karşı çıkıyorsun, deli misin, bir defa hata yaptık, bir daha yapmayalım. Şiddeti bitirip, örgütü tasfiye edeceğiz. Bu işe temelde çok katkımız olacak; çünkü temelde şiddetten uzaklaşma kararı büyük bir karardır. Siz de söylüyorsunuz, en temel şart terörden uzaklaşmak değil midir? Sonrasında örgütün tasfiyesi gelecek, zaten şiddet bitti mi ortada örgüt kalmaz. Yani yasaya uyuyoruz, uyacağız, bunu önemle bilmeniz gerekir. (9)
En son Hasan Atila Uğur, Yani Kızıltepe’ de Kürt katliamcısı, Antakya’da Gerilla katili, Türk Albay ve istihbaratçısı Hasan Atilla Uğur için sarf ettiği sözleri aktarmakla konuyu noktalamak istiyorum. Anlayan Kürtler anlar, anlamayanları hendeklerde, dağlarda koyunlar gibi yok ederler, kalanları kılıç artığı olarak kullanırlar.
“Dikkat ederseniz sizin dediklerinizin, yani bir öğretmen gibi dediklerinizin gereğini yapıyorum. Ve bu ayıp bir şey de değildir. Bu erdemdir. Devletin büyük bir tecrübesini dile getirenden öğrenmek erdemdir. Ben bunu gerçekten saygın öğrendim. Yani karşımdaki soruşturmacıdır falan demedim. Karşımdaki bir öğretmendir dedim ve dağlar kadar öğrendim. Yarın örgüte işte devlet budur diyeceğim. Yani daha önce söyledim; bir gün gösteririm isterseniz size, ben PKK’lılarla nasıl savaştım. Eğer devletten daha fazla savaşmadıysam görün, kanıtlayacağım size bunu.(10)
Bu ifadeler, İstanbul’da yayınlanan Aydınlık Gazetesinde yazılı olarak, yine İstanbul’ da yayın yapan Ulusal Kanal’da görüntülü olarak yayınlandı. İmralı’daki Öcalan ve Qandil’ deki Başkanlık Konseyi itiraz etmedi. Sadece Öcalan’ın avukatları yayının durdurulması için mahkemeye baş vurdu. AKP yanlısı gazete ve televizyonlar “ Öcalan’ın imajı çiziliyor” gerekçesi ile yayına karşı çıktı. Ergenekoncular ile AKP’ nin anlaşması sonucu, Ergenekoncu Askerler serbest bırakıldı ve bu konuyla ilgili yayınlar durduruldu..
(3) Gögede Kalan İzler ve Gölgeleşen Bizler, Kemal Yamak, 3. Baskı, Doğan Kitap, sayfa 285
24 Nisan 1972 Yılı, Türkiye tarihinde yeniden bir komünist uyanışın ve sistemden köklü ideolojik kopuşun başlangıcıdır. TKP/ML bu sürecin ürettiği tarihsel, toplumsal ve ideolojik bir ağırlıktır.
Mustafa Suphi ve yoldaşlarının 28 Ocak 1921 tarihinde Karadeniz’de katledilmesi sonrası kesintiye uğrayan süreç, 1972′ lerde yeniden bir önderlik birikimi yaratmak için İbrahim Kaypakkaya önderliğinde bir araya gelen devrimcilerin büyük çabası, Subjektif durum saptamaları ve tarihsel sürece müdahaleye hazırlıksız yakalanmaları sonucu,1973 yenilgisiyle ikinci bir yenilgi süreci yaşamış ve bütün önderlik birikimini kaybetmiştir.
Bu süreç sonrası gelişmeler ve ihanetler TKP/ML tarihini derinden etkilemiş, Süleyman Cihan’ın İstanbul işkence haberlerinde katledilmesiyle başlayan derin siyasi öngörüsüzlük, küçük burjuva köylü mülkiyetçi zihniyetin partiye hakim olması, ilerleyen süreçlerde kesin parti tasfiyeciliğinde dönüşmüştür.
Bu sürece damgasını vuran hakim çizgi küçük burjuva mülkiyetçi, komplocu köy kökenli, ideolojik olarak küçük burjuva mülkiyetçiliginden kök alan dar ahpab kesimlerin mülkiyetçi iktidar kavgası sürecidir.
İktidar mücadelesinde büyük komplolar, zorlama ayrılık süreçleri sürece damgasını vurmuş ve TKP/ML, büyük burjuva ayak oyunları, uyuşturucu batıklığına kadar varmış büyük ideolojik çöküntüler yaşamış, ve bu süreçten iki ayrı merkez olarak çıkmıştır. Aslında bunlara ‘iki ayrı merkezi önderlik’ demek doğru değildir. Çünkü bu ayrılık ideolojik değil, parti içindeki küçük burjuva mülkiyetçiligin İktidar kavgasıdır.
Bu süreçte parti, TKP/ML ve TKP (ML) şeklinde ikiye bölünerek tarihsel büyük atılım ve esas misyonundan uzaklaştırılmış ve dış istihbarat örgütlerinin saldırılarına açık hale getirilmiştir. Artık bu süreçte parti kontrol altındadır. Bu ayrışma öncesi ve sonrası süreci burada anlatmak çok zor. Ancak sürece ilişkin bütün tarihsel belgeler elimizde vardır ve bunlar arşivdedir.
Ayrılık sonrası süreç TKP (ML) içinde yaşanan işkenceli sorgulamalar, cezaevlerinde ilkel yöntemlerle şişlenerek ve akıl almaz yöntemlerle boğmak ve ve darp ederek katletmek, parti içinde bir mücadele çizgisine dönüşmüş ve bu süreçte onlarca devrimci insanlık dışı işkencelerle katledilmiş ve bu süreci yöneten işkenceci karşı devrimci bir kast( Bayrampaşa cezaevi kligi) daha sonra TKP(ML)’yi de tasfiye ederek MKP’ye dönüşmüştür. Bu süreç parti tarihinde en koyu İktidar mücadelesinin yaşandığı, küçük burjuva mülkiyetçi bir kastın yönettiği karşı devrimci bir süreçtir.
Bayram paşa cezaevinde istihbarat örgütleriyle birlikte koordineli yürütülen bu sürecin, parti tasfiyeciliğinin, Avrupa ayağı da bu süreçte rol almıştır. Sonrasında Avrupa kligi, Bayrampaşa cezaevi kliğini tasfiye etmiş MKP, gelinen süreçte uluslararası istihbarat örgütlerinin kontrolüne girmiş ve emperyalist ideolojik merkezlerin bir oyuncağı konumundadır.
Bu süreç normal bir süreç değil, yerelden merkezi düzeye tamamen sistem kontrollü bir operasyondur ve esas ayağı yurt dışı kaynaklı bir kasttır.
Fasulye, Nohut ekenin komünist olarak pazarlandığı bir sürece devrimci kamuoyu tanıktır. Komünizmi ve komünist olmayı fasulye, nohut ekmeye indirgeyen, onu ideolojik köklerinden koparan bir burjuva ahlaksızlığı. Oysaki Fasulye ve Nohut ekimini ve üretimini Ovacık köylüsü bunlardan daha iyi ve daha bilinçli yapıyor. Şimdi bu proje Dersim’de deşifre olmuş, üç beş yandaşına maaş veren, iş veren bir kurum olmuştur Tunceli-Dersim Belediyesi…
Tasfiye süreci de tamamlanmış ve “Komünist Başkan” sistem içindeki konumunu koruyarak, burjuva dünyasındaki mütevazı yerini almıştır…
Komünistlerin ve komünist parti içindeki hayatın tamamen dışında bir süreç son anlatmaya çalıştığımız süreç…
Oysaki, Komünist Partisi çelişkiler ve çatışmaların, fikirler arası karşıtlığın diyalektiğidir. Eski ile yeninin mücadelesi Komünist Parti saflarında da şiddetle devam eder. Komünist Partisi homojen değil, heterojen bir kolektiftir, gelişme ve çatışma ideolojik düzlemde bu alanda bütün şiddetiyle devam eder. Partide ki çelişki ve çatışma bittiğinde, partinin hayatı da sona erer…Çelişki evrensel düzlemde yaşamın bütün süreçlerinde vardır. Hareket, devinim, yer değiştirme mutlaktır, diyalektiğin temel yasasıdır. Partide ki çelişkiyi reddeden anlayış idealist bir anlayıştır ve metafiziktir-fizik ötesidir.
Partiyi hiç tartışmayan aynı düşünen kafalardan ibaret gören anlayış, hayatı ve yaşamı red eden bir anlayıştır. Çünkü bilgi bir süreçtir, temel amaç doğruya ulaşmaktır. Parti de öyledir, parti sürekli toplumsal pratikten, sınıflar savaşımından çıkardıklarıyla doğrulara ulaşmaya çalışır, bu çaba partinin bütün hayatı boyunca devam eder. Bu İdeolojik ve siyasi kavrayıştan uzaklaşanlar, süreç içinde burjuvazinin sistem içi ve sistemin kontrolünde partilere dönüşerek legalize olurlar. Bugün bu süreç yaşanıyor…
Erdoğan ATEŞİN
24.04.2020

1
ZAZA ULUSAL SORUNU
Dr. Zılfi Selcan
Bu çalışma daha evvel Zaza Milli Meselesi hakkında adıyla üç kere yayınlandı:
Desmala Sure (Almanya), No. 9, Aralık 1993, s. 25-33 ve No. 10, Ocak 1994, s. 17-25;
Yeni basım: Zaza Kültürü Yayınları, Ankara 1994; Kendi basım, Berlin 1994.
Hem tükenmesi, hem de ihtiyaçtan dolayı dostların isteği üzerine, kısmen genişletilip Nisan
2004 de Zaza Ulusal Sorunu adıyla tekrar yayına hazırlandı.
1. Zaza ulusal bilincinin doğuşu
1.1 Zaza ulusal bilincinin gelişme süreci
Ülkemizde, daha doğrusu anavatanımızda varolan çok yönlü ve katmerli bir baskı rejimini yöneten
güçler ile bu baskıya karşı koyan muhalefet güçleri, birbirine karşı iki kutup oluşturuyor. Ancak,
zulme ve baskıya karşı olup ta, şimdiye kadar ortaya atılan politik tavırların hepsi, yakın tarihte
görüldüğü gibi, yanlış olduğunu hayat pratiği ortaya koydu. Asıl politik sorunumuzu, yani Ulusal
Sorununu ele alacağına, toplumumuzun sorunlarıyla alakası olmayan konular, mesela Çin, Sovyet ve
Arnavutluk komünist partilerinin rekabet ve propogandasını, bıkıp usanmadan getirip baş sorunmuş
gibi göstermesi, halkımızdan kopuk olduğu gibi, çıkarlarına da karşıydı. Çünkü milli baskıya ve
sömürüye karşı önceleri birlik halinde olan (mesela 60’ların sonundaki Pir Sultan tiyatrosunun
yasaklanma olayı döneminde) bu geniş direnç ve dinamik potansiyel, halkımızın ulusal çıkarlarına ters
düşen yabancı siyasi ideolojiler vasıtasıyla tamamen yanlış bir yöne sevk edilererek bölünmeye,
dağınıklığa ve asıl düşmanı görmekten alıkonarak içdüşmanlığa itildi. Yabancı güçlerin hizmetine
girmiş olan bu siyasi gurupçuklar sonuçta kendi halkına ters düştükleri gibi, 1981 de büyük yenilgiye
uğradıktan sonra, geriye toplumsal bir enkaz bırakarak dağıldılar.
Politikalarının bir boyutu tamamen yanlış bir hedefe itilerek iflasla son bulurken, hiç unutulmaması
gereken diğer önemli bir boyutu da o dönemin genç nesillerinin, kendi ulusal ve kültürel kimliğinden
koparılıp bunun yerine sunî bir yedek kimlik empoze edilmesidir. Nazmiye’de Dersimli dostum Ali
Tali ile bir ilkokul öğrencisi arasında geçen şu konuşma buna canlı bir örnektir:
– Tu Tırka, Kırmanca? ‘Sen Türk müsün, Kırmanc mısın?’
Öğrenci:
– Ez ne Tırko, ne Kırmanco! ‘Ben ne Türküm, ne de Kırmanc’ım.’
– Ma çıka? ‘Ya nesin?’
Öğrenci:
– Ez qoministo! ‘Ben komünistim!’
Binbir çeşit türden ‘halkın’ bilmem ‘necisi’ dervişliğini yapan öğretmenlerinden aldığı kimlik gıdasına
bakın! Kulakları çınlasın bu ‘devrimci’ asimilasyoncu Dersimli öğretmenlerin.
Kendi Zaza dilinde konuşmayı ve bu dilde bir türkü söylemeyi bile, eski dönemlerde olduğu gibi,
halen de milliyetçilik sanan bazı ‘devrimci’ dervişlere rastlıyoruz. Bunları da devrimcilik
kurbanlarından saymak gerekir.
Kendi halkının dilini, kültürünü, pozitif değerler sistemini içeren hümanist ve diğer değer yargılarını
yıkıp bunun yerine, benimsemiş oldukları yabancı siyasi ideolojilerin sunî ve yapmacı kuralları
yerleştirildi. Kısacası yıkıcı devlet asimilasyonculuğunun üstüne bir de bu ‘solcu’ ve ‘devrimci’
asimilasyonculuğun binmesiyle, büyük tahribatlar yaratılarak toplumumuzdaki ulusal ve kültürel
kimlik krizi daha da büyütüldü.
Son zamanlarda yaşanan acı durumlar, toplumumuzu anavatanından doğrudan veya dolaylı olarak yurt
içine ve dışına sürgün edilerek dağılıp parçalanmasına sebep oldu.
1960-1981 döneminin politik muhalefetinde Türklere ve Kürtlere, önceki nesillerinden kendilerine
kalma bir siyasi mirası var iken, Zaza kökenli aydınlar maalesef bundan mahrum bulunuyordu. Onun
için Zaza kökenli aydın ve ilerici kesim, ne Türk örgütlerinde, ne de Kürt örgütlerinde, kendini hiç bir
2
zaman rahat hisetmedi. Kısacası, kabul edilmeyen, fakat aynı zamanda açıkça politik olarak ifade
edilemeyen bir kimlik sorunu bulunmaktaydı. Dili, dini, kültürü ve kökeni bakımından diğer etnik
guruplardan farklı, fakat henüz formüle edilerek açıklanmamış bir kimliğe sahip olan Zaza kökenliler,
ne Türkler, ne de Kürtler tarafından kabul edilemiyordu ve halen de öyledir. Onun içindir ki Zaza
kökenliler, kendilerini politik saflarda kabul ettirebilmek için, ya Türklerin yanında Türkten çok Türk
görünmüş (Ziya Gökalp, Mehmet Şerif Fırat vd.), ya da Kürtler arasında Kürtten çok Kürt kesilmiştir
(Nuri Dersimi, Sait Kırmızıtoprak, Sait Elçi vd.)
Son 20 yıllık politik tecrübeden çıkan sonuç şu ki, siyasi sahada ortaya çıkan türkleşmiş Zaza ve
kürtleşmiş Zaza gurupları dışında, kendi ulusal kimliğinin bilincine varan üçünçü bir tip olarak, yeni
ve yurtsever bir bağımsız Zaza aydın tabakası filizlenmeye başladı. Özellikle 1980’den sonra, şimdiye
kadar özünde Zaza bağımsızlığını savunarak yayınlanan siyasi ve kültürel mecmua sayısı onbire ulaştı
ve bazıları halen yayına devam ediyor. Bunlar tarih sırasıyla şu yayınlardır (ayrıntılı bilgi için bk.
Selcan, 1998a, s. 108 f.; 1998b):
1. Ayre 2. İsveç, 14 s.
3. Piya 4. İsveç, 15 s.
5. Raa Zazaistani 6. 2 s.
7. Waxt 8. Darmstadt, 4 s.
9. Raştiye 10. Fransa, 8 s.
11. Desmala Sure 12. Londra, 16 s.
13. Ware 14. Frankfurt, 13 s.
15. Tija Sodıri 16. Frankfurt, 6 s.
17. Vengê Zazaistani 18. Fransa, 3 s.
19. ZazaPress 20. Stockholm, 15 s. (Şubat 2004)
Öteden beri var olan Zaza Ulusal Sorunu’nu, tabuları daha da yıkarak, politik tartışmaya koymak
kaçınılmaz ve zorunludur. Katmerli baskılar altında ezilen ve birkaç soykırımına rağmen zulme boyun
eğmeyen, kulluğu, köleliği rededen mazlum Zaza halkının ulusal ve demokratik hakkını talep etmesi
ve bu yönde faaliyet göstermesi hayati bir öneneme sahiptir.
Zaza yurtseverliğinin destek ve ilgi görmesinin en önemli nedeni, Zaza halkının yok edilmeye çalışılan
ulusal ve kültürel kimliğinin korunmasına sahip çıkmasıdır. Geçmişte anavatanımızda Zaza halkının
ulusal ve kültürel kimliğini inkâr ve red eden, halka yabancı olan sapma ve maceracı siyasi akımlardan
farklı olarak, tarihimizde derin köklü olan ulusalcı, özgürlükçü ve anti-sömürgeci siyasi misyona sahip
çıkmak tüm yurtseverlere düşen zorunlu bir görevdir.
Zaza Ulusal Sorununu savunduğunu iddia eden çevreler şayet bunu, tarihî ve siyasî bir misyon olarak
baş meselesi şeklinde üstlenirse ve benimsediği komünizm veya sosyalizm ideolojisine sadece bir
malzeme veya deneme tahtası olarak kulanmazsa, mutlaka daimî bir güç halini alıp, gelişecektir,
çünkü tarihi ve toplumsal bir zorunluluk vardır.
Bu çevrelerin biraz olumlu yanının olmasıyla beraber endişeli tarafı da vardır. Zaza halkının ulusal ve
demokratik haklarına kavuşması için takip edilecek politika soyut değil, gayet net, somut toplumsal
şartlara dayanmalı ve sürekli olmalıdır. Zaza Ulusal Sorunu’nun yanında komünizmi de şimdiden bir
hedef olarak koyanlar, geçmiş dönemlerde bu ideoloji adı altında yapılan büyük tahribatlarda olduğu
gibi, bu iki hedefli görüş halk arasında beklenen sempati yerine, güvensizlik ve şaşkınlıkla
karşılandılar. Elbette çok az bir kesim bu her iki amacı da benimseyebilir. Fakat bunun küçük bir
azınlıkla sınırlı kalacacağı ve yaygınlık kazanamıyacağı kesindir. Bir zamanlar bu görüşü savunan
çevre bütün dostların itirazına rağmen birkaç yıl uğraştılar, fakat bununla bir yere varılamıyacağını
anlayınca kendileri vazgeçtiler.
3
1.2 Bölgecilik, mezhepçilik ve aşiretçilik ulusal inkârcılığa götürür
Bazı çevrelerde belirtilen görüşe göre, Kırmanc ile alevi Zazalar, Zaza ile de sünni Zazaları
kastedilerek, sanki iki ayrı ulusmuş gibi tartışmalar yürütüldü. Şimdi de aynı kasıtlı ayırım Dersim-
Zaza çift kelime oyunuyla sürdürülerek aslında bir bölgecilik ve kapalı mezhepçilik yapılmaktadır ki,
bunun sonu da ulusal inkârcılıktır.
Dini aşiret mensuplarında ise eskiden olduğu gibi şimdi de tekrar kabaran bir ‘üstün dedeler ya da
pirler aşireti’ ve ‘köle talibler’ zihniyeti gelişmektedir. Bilindiği gibi Dersim, Sivas, Erzincan ve Varto
ile Hınıs bölgelerinde, yani kuzey Zaza yöresindeki başlıca dini aşiretler şunlardır: Kureyşan,
Bamasuran (Seydan), Ağuçan, Derviş Cemalan vd.
Dini aşiret mensupları, bazı istisnalar hariç, büyük çoğunlukla dini yolunu terketmiş, Türkçülüğe
teslim olmuş ve ırkçı-faşist Kemalizme hayranlık duymaktadır. Diğer bir kesim ise açıkça kemalist
görünmese bile, Türkçü ve dolayısıyla kemalist olan Bektaşiliğe sarılmaktadır. Özellikle Dersimli dini
aşiret mensupları öteden beri bir Seyyit’lik propagandası yürüterek, diğer aşiretler gibi Kırmanc
olmayıp, Arap Muhammet ile Ali’nin soyundan, yani Ehl-i Beyt’ten geldiklerini veya ewladê resuli
‘evlad-ı resul’ olduğunu iddia ederek kendilerini Arap göstermeye çalışmaktadır. Pirlik iddiasında
bulunan aşiretçi çevreler sürekli olarak bu propagandayı yürüttüğünden halkımızı bir çıralık (Zazaca
çıralığ) denilen bir nevi vergi uğruna ne yazık ki asırlardan beri ulusal kimliğinden mahrum
bırakmışlardır. Hıristiyanlıkta, sünni islamda ve diğer dinlerde toplanan bağışlar fakirlere yardım
olarak verildiği halde, Dersim pirleri veya dini aşiretleri ise tam tersine, fakirlerden aldıkları çıralığı
kendi cebine koymuş ve hiçbir sosyal ve dini hizmete yatırmamıştır. Dini liderler ibadette Zazaca
kullanacağına, çoğunlukla Bektaşiliği taklit edip Türkçe kullanmıştır; dini eğitime hiç önem
verilmemiş ve Zazaca bir dini eser gelecek nesillere bırakılmamıştır. Sonuç olarak görülüyor ki, Alevi
dini liderler tarihi dini ve yurtsever görevini maalesef yerine getirmemiştir.
Ermeni kilisesini, Martin-Luther’i Dersimli dini liderlerle mukayese edersek arada ne kadar büyük bir
fark olduğu görülür. Ermeni dini liderler ve Martin Luther kendi halkına büyük yurtsever hizmetler
yapmıştır: Ermeni rahipler Ermenice için bir alfabe hazırlamış ve incili Ermeniceye tercüme ederek
dilini yaşatmış ve kaybolmaktan kurtarmıştır; çocuklarına kendi dilinde eğitim vermiş, dini eğitim ve
ibadette dilini kullanmışlar.
Martin-Luther ise bilindiği gibi incili Latinceden Almancaya tercüme ederek, Alman dilinin dini
eğitim ve ibadet dili olarak kullanılmasını sağlamış, latinleşmesini engellemiş ve yaymıştır.
Buna karşın Dersimli dini liderlerde böylesi bir sosyal hizmet ve yurtseverlik, küçük bireysel istisnalar
hariç, kurumsal bir sosyal ve dini hizmet, ne eskiden ne de şimdi maalesef yoktur. Onun için
Dersim’deki dini sistem, geçmişe bakıp bir değerlendirme yaparsak, halkımızı ileriye götürmeyip
karanlıkta bırakmış, önderlik etmeyip sahipsiz kılmış ve görüldüğü gibi sonunda düşmana teslim
etmiştir.
Özellikle 37-38 jenosidinden buyana Dersimli dini aşiret mensupları, Türk jenosidinin kurbanları
olmasına rağmen, çoğunlukla Türkçülükle bütünleşmiş, kendi ulusal kimliğine karşı çıkmakta ve
ulusal inkârcılığı savunmaktadırlar. Bununla beraber cemlerde eskiden beri ibadet dili olarak
kullanılan Zazacayı bırakıp bunun yerine, dua ve türkülerde olduğu gibi, Türkçe söylüyorlar. Birçok
pir ile rayver, son zamanlarda Zaza yurtseverliğinin gelişimi üzerine kendilerinden Zaza dilinde dua
vermesi talep edilince, bunlar ‘Zazaca dua yoktur, Türkçe vardır’ diye iddia ediyorlar.
1.3 Federal çözüm
Zazaca konuşan 3-5 milyonluk toplumun yaklaşık olarak yarısı alevi ve yarısı da sünni inanca sahiptir.
Bilindiği gibi Anadolu genelinde bir alevi-sünni eşitsizliği bulunmaktadır.
Yani sünnilerin dini inancı egemen kılınırken, alevilerin dini kimliği ve kültürü baskı altında
tutuluyor, hor görülüyor ve misyonerce hem Türkleştirme hem de sünnileştirilmeye çalışılıyor.
Bu genel çelişki Türk ve Kürt toplumuna yansıdığı gibi Zaza toplumuna da yansımaktadır. Bu
eşitsizlik ve haksızlık eski Osmanlı-Türk yönetimlerinden günümüze kadar sürdürülüyor. Devlet
yöneticileri ile dini siyasi amaçlarına alet eden fanatik çevreler, sünnileri alevilere karşı kışkırtmayı,
onların inançlarına düşmanca bakmaya sürekli olarak teşvik etmesi, Türkleri ve Kürtleri nasıl iki
4
kısıma ayırmışsa, Zazaları da öylesine ayırmıştır. Fakat buna rağmen bugün ne Türkler iki ayrı halk
olduğunu iddia ediyor, ne de Kürtler. Dini sorun ve bunun çözümü, çok halklı Anadolu toplumunda,
halklar üstü genel bir toplumsal sorun çerçevesinde de ele alınmalıdır.
Onun için bu din farkı, ayrı diller konuşan farklı halklarla karıştırılmamalıdır. Bu görüş stratejik
anlamda başarısızlığa uğrayabileceği gibi, düşman güçler tarafından da tüm Zazaların alehine kolayca
kulanılabileceği için, buna fırsat vermemek gerekir.
Onun için, aralarında bir dil birliğinin varolduğu alevi ve sünni Zazaları iki ayrı millet, halk veya ulus
olarak göstermek pek inandırıcı bir görüş değildir. Öte yandan hoşgörüyü benimsemiş Zaza aydınları
ve yurtseverleri arasında olmasa bile, halk arasında bir alevi-sünni çelişkisi ve güvensizliğinin olduğu
ise inkâr edilmez bir gerçektir. Fakat buna rağmen, hakim güçler tarafından asırlar boyunca
derinleştirilen bu çelişki, Zazaların bir halk veya ulus olmasına kesin bir engel de değildir.
Şayet Zaza aydınları ve siyasi güçleri alevi-sünni eşitsizliğini beraberce kaldırıp, hoşgörüye ve
karşılıklı saygıya dayalı bir ortam yaratabilirse, bu birlik pekiştirilebilir.
Zaza halkının hem alevi, hem de sünni kesimi olsun, baş sorunu ulusal sorun olduğu gibi, ulusal
çıkarları da ortaktır. Diğer bir ifadeyle, ya hepsi beraber baskılar ve asimilasyonlar sonucu yok
olacaklar, ya da dayanışma içinde yürütücekleri akıllı bir politika ile ortak hedefleri doğrultusunda
haklarını mücadeleyle elde edecekler. Bu açıdan bakılırsa, Zaza halkının alevi ve sünni kesimi siyasi
olarak ister ayrı, isterse beraber örgütlense bile, tek bir ortak ulusal hedefi ve buna varmak için gerekli
olan ulusal dayanışmayı, temel ve dokunulmaz bir prensip olarak benimsemelidir.
Zaza halkının şimdiki sorunu öncelikle bir ulusal sorundur. Ulusal ve demokratik haklarını elde
ettikten sonra ise halka dayalı bağımsız ve demokratik bir toplum inşa etmek gündeme gelecektir.
Zaza halkı bu döneme kadar şayet başarılı bir mücadele verirse, bağımsızlık şekline de, zamanı gelince
kendi iradesiyle karar verecektir. Böylesi bir durumda ileride şimdiden nasıl olacağını
bilemiyeceğimiz politik ortam tayin edecektir. Ancak şu söylenebilir: Mevcut siyasi şartlara göre
Türk, Kürt ve diğer halklarla beraber, gerçek eşitlik temeli üzerinde kurulabilecek bir Demokratik
Devletler Federasyonu gerek bölgesel, gerekse enternasyonal güçler dengesi bakımından yakın veya
orta dönemde gerçekleşmesi mümkün olabilecek realist bir hedeftir.
Zazaların kuracakları bu federe devletinde, her türlü sömürgecilerin dilleri yerine, ulusal dil Zazaca
olacaktır. Hoşgörü, gerçek laiklik, demokrasi ve eşitlik temeline dayanan bir toplum düzeni
yaratılmalıdır. Diğer ulusal devlet modellerine karşı, Zazaların arasında dini eşitlik ve hoşgörü temel
ve tabii bir anlayış halini almalıdır.
Halkımızın alevi ve sünni kesimleri şayet isterlerse, iki eyalet sistemine dayalı bir federal demokratik
devlet biçimini, örnek model olarak seçebilirler. Zaza (Kırmanc, Dımıli) halkının din, lehçe ve tarih
bakımından farklı olan toplumsal yapısını gözönünde bulundurarak uygun görülecek en iyi devlet
şekli, bu farklara tatmin edici bir çözüm getiren ve halkımızın her iki kesimini de bu temel üzerinde
razı edebilecek, iki otonom bölgeden oluşan bir federal devlet modelidir. Alevi Zazalar (Kırmanc)
kendi eyalet hükümetini kurarken, sünni Zazalar (Dımıli) da kendi eyalet yönetimini tayin etmiş olur.
Birlik ve bütünlüğü sağlamak, halkımızın ulusal çıkarlarını dışa karşı ortak bir politikayla takibetmek
amacıyla, her iki eyalet ortak bir merkezi hükümet kurabilir. Devletler arası ilişkiler ortak merkezi
hükümet vasıtasıyla yürütülebilir.
2. Zazaların bölgesel halk adları
Almanlar nasıl kendilerine bölgesel adlarla Preuße, Sachse, Bayer, Westfale, Deutscher vs. diyorsa ve
Türklerin halk arasında kendilerine Türkmen, Türk, Yörük, Avşar dediği gibi, Zazalar da aynı şekilde
kendi adlandırması için birkaç yöresel halk adını kullanırlar: Zaza, Kırmanc, Dımıli.
Hem bölgeler üstü, hem de enternasyonal düzeyde ençok yaygın olan etnik ad Zaza’dır.
Dil adı, halk adına -ki takısını eklemekle oluşur; mesela: Zaza > Zaza-ki ‘Zaza-ca, Zaza dili’, vs.
Zaza etnik adı Bingöl, Hani, Dicle (Piran), Elazığ (Xarpêt) ve Sarızda yaygındır; Türkçede Zazaca
konuşan kesimin tümü için kullanılır.
Kırmanc, Zaza ve Dımli isimlerinin hepsi, yurdumuzun farklı yerlerinde Zaza dilini konuşan toplum
için kullanılan birer bölgesel halk adıdır.
Kürt ismi ise Kürt dilini veya yerli biçimiyle Kurmanc / Kırmanc veya Kırdas dilini konuşan toplum
5
için ifade edilen bir halk adıdır.
2.1 Zaza adı
Ptolemaeus (takriben ms. 127-161) Geographia adlı eserinde ve bunda çizdiği Asya haritasında, Hazar
Denizi’nin güneyinde (enlem/boylam: 83°/40°) Latince Zazaca (Yunanca Ζαζακα) [zazaka] diye bir
yer kaydediyor (Book VI, III, s. 135 Stev.).
Bir başka benzer ad ise Zazata’dır. Başka kaynaklarda Zaza terimine rastlanılınca, tarihi bakımdan
bugünkü Zazalar’la bir ilgisinin olup olmadığı sorusu akla gelir. Bu tür soruların cevabı ise ancak
zaman ve mekân dahilinde yapılacak tarihi bir değerlendirme ile verilebilir.
Burada dikkat edilmesi gereken husus şudur: hayal gücüne göre yapılan uydurmalarla tarihi belgelere
dayalı ciddi yaklaşımları ayırdetmek gerekir.
Bazılarına göre, ‘Zaza dilinde çok z’nin bulunmasından dolayı (kim saymıştır ki?), bu dili konuşan
halka böyle deniliyor’ izahı, basit bir yakıştırmadır. Halbuki Zaza bir aşiret adıdır ve aynı dili konuşan
diğer aşiretler topluluğu veya halk için etnik bir isim olarak Türkler’le Kürtler tarafından kulanılıp,
günümüzde Zazaların belli bir kesimince benimsenmiştir.
Zaza aşireti, bugüne veya yakın döneme kadar Sivasta yerleşik olup ta, Dersimin Şix Hesenan aşiret
gurubunun (10 aşiret) bir kolu olan Koçkiri aşiretler gurubundan (12 aşiret) bir tanesidir (bk. N.
Dersimi, Dersim Tarihi, s. 61 ve dipnot 2). Şix Hesenan aşiretleri tamamiyle Zaza dilini konuştuğuna
göre (N. Dersimi, s. 46), bugün kısmen Kürtçe konuşan Koçkiri aşiretleri, demekki Dersimden
ayrıldıktan sonra zamanla kürtleşmişlerdir. Evliya Çelebi 1650 civarında Doğu Anadolu’da
gördüklerini Seyhatnāme adlı eserinde anlatırken, sürülerini Bingöl yaylasında otlatan Zaza
Aşireti’nden, ve Zaza lisanından defalarca bahsetmektedir (c. IV, s. 74, 145; yeni basım: c. 6, 164 f.,
231): Zāzā زازا , Ẓāẓā ظاظا
Diğer yandan 13. yüzyıldan kalma ve Dersimin Turısmege köyündeki bir ailede bulunan deri döküman
Şeceredeki bir kayıtta, talip (mürit) olarak bahsedilen diğer birçok aşiretlerden bir tanesi de Zaza adlı
bir aşirettir. Kopyası bende olan bu şeceredeki Arapça metinde aynen şöyle yazılı:
Ṭālib Mollā Banī min qabila Zāzā
طالب ملا بنى من قبلة زازا
Zāzā kabilesinden Mollā Banī
Zaza aşiretinin adı, Osmanlı belgelerinde de kayıtlıdır ki, o zamanlar Dersimin de dahil olduğu
Diyarbekir Eyaletinde yaşadığı belirtiliyor (bk. C. Türkay, Osmanlı İmparatorluğunda Oymak ve
Aşiretler, s. 168).
Bu sebeple olmalıdır ki, yaptığım tespitlere göre, Zazalar veya benzer şekildeki adları taşıyan köylerin
hepsinin Kuzey Zaza Bölgesi’nde, yani bugünkü alevi Zazalar yöresinde bulunması, demekki bir
tesadüf olmayıp, tarihi bir temele dayanmaktadır. Bu bilgiler birbirini tarihi, coğrafi ve dilbilimi
bakımından tamamlamaktadır.
Yurdumuzun Bingöl, Elazığ ve Diyarbakır’ın Dicle (Piran), Hani gibi yörelerindeki halkı, kendisine
Zaza diyor. Bu etnik terim aynı zamanda Türkler ve Kürtler tarafından da Zazalar için halkımızın
genel bir adı olarak kulanılmaktadır. Mesela 1900’lardan çok önce Dersim ve Erzincan’dan göçedip
Sarız’a (Kayseri) yerleşenlerin bana anlattığına göre, komşu Türkler kendilerini baştan beri olduğu
gibi şimdi de Zaza olarak adlandırıyorlar. Halen Dortmund’da yaşayan bir Sarızlının bana anlattığına
göre, Erzincan’dan buraya göçeden ve Çarekan aşiretine mensup olan dedesine burada Zaza Mahmut
deniliyormuş.
2.2 Dımıli adı
Bu isim, Zazaca konuşan toplum için kulanılan diğer bir etnik veya halk adıdır. Başta Siverek Zazaları
olmak üzere Çermik Zazaları da kendilerine öncelikle Dımli demekle beraber, Zaza adını da
benimsiyorlar. Kürtler genellikle, Dersim, Sarız, Kuzey Diyarbakır ve diğer yörelerde Zazaca konuşan
halkı Dımıli diye adlandırıyorlar. Mesela Mazgirt ve Muhundu Kürtleri, yönelttiğim soru üzerine
Dersim Zazalarının hangi dil konuştuğunu şöyle ifade ederler:
Ew dımıli qese dıke. ‘O Dımılice konuşuyor.’
6
Bingöl ve Elazığ Zazalarıyla yapmış olduğum konuşmalarda, kendileri için bu halk adını kullandığına
şimdiye kadar rastlamadım.
Alevi Zazalar Dımli terimini kendileri için kullanmazlar. Kürtler ise komşuları olan bütün Zazalar için,
yani hem alevi, hem de sünni kesim için genel olarak Dımıli adını kullanmaktadırlar.
Tarihçi ve dilibilimcilere göre Dımli دملى adı, eski dönemlerde Hazar Denizinin güney bölgesi ile
Horasan’ın güney batısında yaşamış olan ve Dêlemî diye anılıp, özellikle ms. 5.-11. yüzyılları arasında
büyük rol oynamış olan meşhur halkın adından kaynaklanıyor. Oskar Mann’ın bu halk adını 1906 da
Siverek Zazaları arasında tespit etmesi üzerine, tarihçi ve dilbilimci F. A. Andreas bunun Dēlemī ديلمى
(arapçası Daylamī) teriminden geldiğini ileri sürdü (bk. A. Christensen, Les Dialectes …, 1921, s. 8).
Daha sonralare ise dilbilimci Karl Hadank (1930, s. 19; Mundarten der Zâzâ, 1932, s. 2-6) ve tarihçi
Vladimir Minorsky bu hipotezi devr aldılar ve tasdik ederek savundular (bk. Enzykl. des Islam,
Daylam mad.; türkçe: İslam Ansiklopedisi, A. Ateş, Deylem mad.).
Kürt milliyetçisi Celadet Bedirxan bir çok konuda olduğu gibi Dım(ı)li adını da tahrif edip Dumıli
şeklinde uydurmuştur. Bedirxan ve halefleri *Dumıli<Du-Milli ’Milli-lerin arkası’ anlamına geldiğini
iddia edip, güya bunların Kürt olduğunu aklınca gerekçe göstermektedir. (bk. Hâwâr Dergisi, 1932,
No. 2, s. 9; No. 3, s. 9; Kemal Badıllı, 1965, s. 6, dipnot 2; Dj. Bedir Khan / R. Lescot, 1932-70,
Gramer, § 24).
3. Kırmanc adı
Bilindiği gibi bu terimi sadece alevi Zazaların bir kesimi kendileri için bir etnik ad olarak kullanıyor.
Dersim ve Erzincan’da kulanılmakla beraber, Varto, Hınıs, Tekman, Sarız ve Karlıova kazalarındaki
alevi Zazalar tarafından rededilmektedir, Çünkü bunu Kürtler için kullanıyorlar. Kürtler de kendilerine
Kırmanc veya Kurmanc dedikleri için, bu yörelerin alevi Zazaları kendilerini sünni Kürtlerden
ayırdetmek amacıyla farklı terimlerle adlandırıyorlar. Bununla ilgili olarak bahsettiğim yörelerden
gelen Zazalara yönelttiğim sorulara göre Sarız Zazaları kendi etnik adı olarak Zaza terimini
benimserken (çünkü burada sünni Kürt yok), Varto, Hınıs, Tekman ile Kars’ın Selim kazasındaki
Zazalar, kendileri için Alevi terimini öncelikle tercih ediyorlar. Zaza terimini redetmemekle beraber,
bu yörelerdeki alevi-sünni çelişkisinin başta ve güncel olmasından dolayı kendilerini etnik düzeyde
değil de, dini düzeyde çevre toplumundan ayırdediyorlar.
Şayet etnik düzeydeki çelişki öncelik kazanırsa, bu sefer ona göre, yani etnik bakımından ayırdedici
bir belirtme terminolojisini kullanırlar.
Zaza halkının alevi kesimi Kırmanc terimini kendileri için etnik bir ad olarak kullandığı gibi, Gûrânlar
hariç (bk. E. B. Soane, To Mesopotamia …, 1912, s. 171), Kürtler ve Soranlar da değişik şekilleriyle
Kırmanc, Kermanc ve Kurmanc adını kendileri için kullanıyorlar. Bunu son bir kaç yüzyıldan beri
belgeleyen yeteri kadar yazılı metin vardır (Kurmanc’lar için bk. Şerefnāme (1596): Farsça orijinal,
Petersburg 1880, T. 1, s. 12: K.rmāncī کرمانجى ; P. Lerch, Forschungen …, I: s. XVIII, ıı: 1856, s. 105;
Soranlar için bk. cl. J. Rich, Narrative …, 1836, Vol.1, 270).
Durum böyleyken, akla şu soru geliyor. Nasıl olur da, dilleri birbirinden tamamen farklı olan bu
toplumlarda, kendilerini adlandırmak için Kırmanc veya aynı kelimenin değişik biçimiyle Kurmanc
adı kullanılıyor?
Bu soru bazı dilci ve tarihçileri düşündürmüştür. Celadet Bedirhan da bu halk adlandırmasıyla
ilgilenirken şu yaklaşımda bulunuyor: Kürt veya Kurd adının *Kurd-manc dan geldiğini ve bununla
Kurmanc < *Kurd-manc iddiasını kurup, yazılarında Kurmanc yerine ‘Qurdmanc’ diye yazmıştır (bk.
Hāwār, 1932), fakat bunu ispatlayabilecek herhangi bir tarihi belge ve dil örneği yoktur. İddianın ise,
ispatı olmadığından dolayı hiçbir kıymeti yoktur. Gerçek, ancak ispatı temel esas alan bilimle elde
edilir.
Bu konuyla kendim de ilgilendim. Bazı tahminler ileri sürülebilir elbette. Fakat bu tahminleri
belgeylebilecek tarihi bir bilgiye veya eski dönemlerden kalıp ta, Zazalar veya aynı ad altında başka
halklar için kullanıldığını belirten böylesi bir isme, kontrol ettiğim eski dönem kaynaklarında
rastlamadım. Eski Arap, Fars, Yunan yazılı kaynaklarının hiçbirinde Kırmanc / Kurmanc adına
rastlanılmıyor. Şimdilik Kurmanc veya bunun bir varyantı olan Kırmanc adının kökeni ve ne anlam
taşıdığı kesin olarak bilinmemektedir.
Son zamanlarda yapılan araştırmalar şu sonucu verdi: Kırmanc, halkımızın doğru adı değildir, çünkü
7
Kürtler kendine Kırmanc diyor. Büyüklerimizin de verdiği bilgiye göre, Kırmanc Kürtlerin, yani
Kırdas veya Kurmancların adıdır, fakat yanlışlıkla Zaza Diline girmiştir (Bkz. Memed Karêr’in
büyüklerimizle yaptığı röportajlar).
2.4 Kürt adı
Eski Yunan, Latin, Fars ve Ermeni kaynaklarında çeşitli yazılış biçimleriyle bulunmaktadır. Tabii Kürt
kavramı bu dillerin kendi fonetiğine ve telâfuz biçimine göre farklı şeklinde görülüyor:
Yunancada Kurtiri, Latincede Curtaei, (Yeni) Farsçada Kord کرد , Arapçada Kurd کرد (çoğul şekli
Akrād, الاکراد, اکراد ), Ermenicede Kortik’, Kurmancca (‘Kürtçe’de) Kurd, Zazacada Kırd, Türkçede
Kürt.
Şunu daima gözönünde bulundurmak gerekir ki, Ortadoğuda Kürt terimi eski tarihte sadece belli bir
etnik halk topluluğu için değil de, genellikle şehir dışında, yani köylerde ve dağlık yörelerde yaşayan
birçok halk için kullanılmıştır. Mesela Dilemliler veya Dêlemliler için olduğu gibi, Araplar için de
kullanılmıştır (bk. V. Minorsky, Kürtler mad., İslam Ansikl.).
Tarihçiler bunu çoğu zaman vurgulayarak belirtmektedirler. Onun için tarihi kaynaklarda rastlanılan
Kurt, Kurtiri ve benzer terimler her zaman kesin olarak bugünkü ‘Kürt’ler (Kurmanclar) için geçerli
olmayıp, başka etnik bir halk gurubu için de olabilir, hatta Zazaları da veya Zazaların bir aşiretini de
kastedebilir.
Onun içindir ki Ortadoğu ülkelerinde ve bununla Türkçede de eskiden beri devam eden bir dil
alışkanlığıyla birbirinin dillerini anlamayan halklar, kısaca Kürt deyip geçerek birbirine karıştırılıyor.
Zazalar, Soranlar, Kurmanclar ve Guranlar, elma ile armut misali birbirine karıştırılıp, hepsine Kürt
denilip geçilmiştir.
Bugün Almanya’da Ausländer ‘yabancı(lar)’ terimi nasılki yeri, yurdu dili ayırdedilmeden, genellikle
saçı siyah olanların tümü için kullanılıyorsa, eski dönemlerde de, Asur, Fars, Roma, Arap, Türk
istilacılarına karşı direnip te boyun eğmeyen, dağlarına sığınarak bağımsızlığını koruyan halk
topluluklarına genellikle eski şekliyle Kurt denilmiştir. Ancak daha sonra dildeki tarihi gelişim
sonucu, yani eski ve orta dil kademesindeki /-t-/ > yeni /-d-/ dönüşümüyle, Kurd ve benzer varyantlara
girmiştir.
19. yüzyılda milliyetçiliğin ortaya çıkışı, bu döneme kadar egemen devlet ideolojisinin yerine ulusal
ideolojinin öne geçmesiyle Osmanlı-Türk Devletinde de, halklar arasında bir ulusal bilinçlenme
doğdu.
Kanlı Sultan Selim I’in Bitlisli Kürt İdris’le kurmuş olduğu (1514) sömürgecilik temelindeki Türk-
Kürt ittifakı asırlar boyunca sürmüş; 1889-1923 yılları arasında ise baskı ve terör estiren Kürt
Hamidiye Alaylarının kurulmasıyla bu ittifak tekrar pekiştirilmiştir.
Bütün bu dönemlerde Kürt kimliği ve yöredeki siyasi otoritesi öteki halklarınkinden öne geçmişti.
Bu Hamidiye Alaylarına ne alevi ne de sünni Zazaların alınmayışı, Osmanlı-Türk yönetiminin sünni
Kürtlerin sadık hizmetine ne kadar güvendiğini belirtiyor. Diğer yandan sünni Kürt yöneticileri de
kendi nüfuz yöresinde Zaza’ların (ne alevi, ne sünni) siyasi olarak güçlenmesine çıkarları icabı karşı
çıkmışlardır. Bu siyasal-toplumsal ittifak temelinde, Kürt unsurunun tarihi süreç boyunca güçlenmesi,
Zazaların ulusal bilinçlenmesinin ise geri planda kalmasının önemli faktörlerinden birisi, şüphesiz bu
ikili Türk-Kürt egemenlik ittifakıdır. Bu sebepledir ki, ulusal bilincine ulaşmış bir Kürt aydın
tabakasının oluşmasına karşı, Zazalar arasında (ne alevi, ne de sünni) bağımsızlıkçı bir aydın kesim
ortaya çıkamamıştır.
Kısaca belirttiğim bu ifadeler sonucu Kürt terimi nihahi olarak ve günümüzde sıyasi ve etnik
bakımdan sünni Kürtlere, daha doğrusu Kurmanc’lara malolmuştur. Alevi Kurmanclar sünni
Kurmanclarla karıştırılmamak için, alevi kimliğini ulusal kimliğinden daha üstün tutmasıyla beraber,
son yıllarda bu durum genç nesillerin etkin olmasıyla, sıra değiştirmeye başlamıştır ve ulusal kimlik
öncelik kazanmıştır.
2.5 Dersim adı
Nuri Dersimi’nin kitabının ilk sayfasında ve ilk satırında, keyfi olarak *Der-sim şeklinde ayırıp
Kurmanci’de der ‘kapı’ ile sim ‘gümüş’ kelimelerine benzeterek iddiada ettiği *Der-sim < Kürtçe
8
*Derê Sim ‘gümüş kapı’ bağıntısı, hiçbir belgeye dayanmadığı için, hayal gücüyle yapılan bir
yakıştırmadır. Bu asılsız yakıştırma basın yoluyla çok yaygınlaşıp birhayli kafa karışıklığına yolaçtı.
Dil tarihi uydurmaya bırakılırsa, Kurmancca der yerine Zazaca dere ‘dere’ kelimesi de uydurulabilir.
Fakat böylesi uydurma ve yakıştırmaları ispatlayacak bir belge olmadığından asılsız bir iddia olarak
kalır. Doğrusunu bulmak için tarihi belgelere başvurmak gerekir: Klasik Yunan, Latin yazılı
kaynaklarında geçen bölge adının Dersim ile bir benzerlik göstermesi dikkat çekicidir: Amasyalı
(Pontuslu) yazar Strabo (mö. 64 – ms. 19: XI, 14.5) ile Stephanos von Byzanz (5.yy.: Ethnika, s. 480
Meineke) Yunanca Ξερξηνη olarak ve Romalı tarihçi Plinius (ms. 24 – 79: NH. V, 83) ise Latince
Derzene diye yazarlar. Yunan yazarların yazdığı Ξερξηνη (Xerxene) adınının doğru okunuş şekli,
Plinius’un Latince Derzene, Derxene yazma şekline dayanarak Eski Yunanca’da Δερξηνη (Derxene)
olmalıdır (bk. Hübschmann, 213; Strabo, çevirici Winkler’in izahatı: s. 199).
Var olan en eski uygun tarihi bilgiler, bundan ibarettir. Derxene [d‰rks‰nƒ] adının, [-ks- > -s-]
gelişmesinde k’nin zayıflayarak kaybolmasıyla *Dersen şekline dönüştüğü farzedilirse, o zaman
*Dersin olması gerekirdi. Δερξηνη kelimesindeki <η> harfinin telâfuzu Eski Yunancada [􀇌] ve Yeni
Yunancada [i] olduğu dikkate alınınca, Dersin < *Derksini < Δερξηνη bağı kesinlik kazanıyor.
Hakikaten bunu doğrulayan tarihi bir belge mevcuttur: Daha evvel bahsettiğim Turısmege Şeceresinde
kayıtlı olan 12 talip alevi aşiretlerden birisi de Dêsin-ler ديسينلر diye yazılmaktadır.
Bu belgeyle zaz. Dêrsım : tür. Dersim < *Dersin < *Derksini gelişimi, yani kelime sonundaki m’nin,
daha evvelki n’den türediği kesinleşiyor. Şu halde sondaki -n > -m dönüşümü ikinci bir fonem
değişikliğidir.
Cevdet Türkay’ın Osmanlı arşiv dökümanlarından derlediği aşiretler listesinde de, Dersim ve buna
benzer adı taşıyan iki aşiret adı bulunuyor ki, Dīrsimlī درسيملى ve Dīsimlī ديسيملى olarak geçen bu
isimlerin aynı aşirete ait olduğu görülüyor. (bk. C. Türkay, Osmanlı İmparatorluğunda Oymaklar,
Aşiretler …, s. 76). Başbakanlık Arşivinden toparlanan bu bilgilere göre Dīrsimlī aşiretinin yerleşik
olduğu yöreler şunlardır:
Erzincan, Kiği, Erzurum, Kuruçay (Dersim Sancağı), Kemah, Çemişgezek, Xarpırt (Harput), Malatya,
-, Kilis, Antakya.
Dīsimlī aşiretinin yerleşik olduğu bölgeler ise şunlardır:
Erzincan, Kiği, Erzurum, Kuruçay (Dersim Sancağı), Kemah, Çemişgezek, Xarpırt (Harput), -,
Çarsancak, Kilis, Antakya.
karşılaştırılrsa her ikisinin de yerleşim bölgesinin aynı olduğu görülür ve bundan dolayı, Dīrsimlī ve
Dīsimlī demekki bir ve aynı ‘aşiret’in adıdır.
Dersim ise, coğrafi bir kavram olup, gerçek bir aşiret adı olmadığına göre anlaşılan, söz konusu
toplulukları ya yerleşik bulundukları veya terketmiş oldukları yerlere göre adlandırıldıklarından, veya
böylece adlandırmanın pratik olmasından dolayı, Osmanlı yönetimi mensupları bu isim altında
kaydetmişlerdir. Burada ‘aşiret adı’ olarak gösterilen isim, bu topluluğun mensup olduğu bölgedir:
Dīrsimlī, Dīsimlī < Dīrsim-lī.
Diğer önemli bir bilgi ise Dīsmānlı (< Dīrsimānlı) aşiretinin Siverek, Gerger ve Kâhta’da da yerleşik
olmasıdır (C. Türkay, s. 331).
Şayet belgelerdeki Osmanlıca yazılış biçimi ديرسملى ve ديسملى şeklinde ise, bugünkü yerli Zaza şekli
Dêrsım (Türkçe Dersim) olduğundan, bu kayıtların doğru okunuş biçimi Dêrsimlī ve Dêsimlī
olmalıdır. C. Türkay bu kayıtlara ait olan tarihi bildirmediği için, bu adın osmanlı dönemindeki diltarihi
bakımından gelişmesi ve kökeni hakkındaki bilgiler eksik kalıyor.
Yerli Dersimliler nereye Dersim derler? Uşên (Selcan), 80 yaşında:
’Ma hetê Heyder Demeni rê Dêsım vame, hetê Xozati rê ki Şix Se(n) vame’.
2.6 Kırmanc ve Zaza adları üzerine
Belirsiz ve değişik anlamlı Kırmanc terimiyle birçok kelime oyunu ve siyasi suistimal yapılmaktadır.
Bilindiği gibi Kırmanc adı, hem Kürtler ve hem de alevi Zazaların bir kesimi tarafından etnik isim
olarak kullanıldığından, net olmayıp çelişkilidir. Bu nedenle çeşitli tartışmalara, isim kargaşasına ve
bununla beraber kasıtlı siyasi suistimallere sebep olmaktadır.
Kürtçü Zazalar bir zamanlar Kırd ’Kürt’ adını propağanda ederken, bundan bir çıkar elde edemeyince
9
son dönemde Kırmanc ismine sarıldılar. Çünkü Kürtler de kendilerine Kırmanc dediği için, (ez
Kırmanc’ım ’Ben Kırmanc’ım’) akıllarınca güya Zazaların da Kürt olduğunu göstermeye çalışıyorlar.
2002 de Berlin’de kurulan bir derneğe bu amaçla Kırmanc Enstitüsi adı verildi.
Her iki isim de, Zazaca konuşan toplum için kullanıldığından, bunları birbirine ters düşen kavramlar
olarak görmüyorum. Bu toplum gerek Türkiyede, gerekse dünyada olsun, bir kere Zaza adı altında
tanındığı için, ve biz de şimdiki aşamada bölgesellikten ulusallığa geçmek zorunda olduğumuzdan,
bunu genel ulusal adımız olarak uygun görüyor ve öteki yaygınlaşmamış bölgesel etnik adlara nazaran
daha tercih ediyorum. Mesela halk edebiyatında Kırmanc kelimesini rahatlıkla kullanmamla beraber,
sanat edebiyatında, siyasi ve bilimsel yazılarımda değişik bölgesel adlardan Zaza halk ismini ortak
ulusal ad olarak kullanıp seçmemdeki amaç şudur: Birincisi, tehdit altında olan bu halkın siyasi ve
ulusal birliğinin gelişmesini sağlamak, ikincisi ise Kürt milliyetçileri ile bazı siyasi akımların,
yaptıkları kasıtlı isim kargaşası, bölgecilik ve mezhepçilik ile kafa karışıklığı yaratarak Zaza Ulusal
Mücadelesi’nin aleyhindeki çabaları önlemektir.
Daha önce bahsettiğim Turısmege Şeceresi’nde adı geçen alevi aşiretlerden bir tanesinin Zaza aşireti
oluşu, yakın dönemlere kadar bu ad altında Koçkiri’de yaşaması ve bu adı taşıyan birçok köyün
Dersim (Pertek), Sivas, Erzincan ve Erzurum gibi sadece kuzey Zaza bölgesinde bulunuşu, yayılma
alanının sadece alevi kesimde oluşu dikkati çekiyor. O zaman akla iki soru geliyor: Birincisi, nasıl
oluyor da halkımızın alevi kesimi kendisinden olan bir aşiretin adını, kendilerine bir etnik isim olarak
kullanmamıştır? İkincisi ise, nasıl olur da, halkımızın sünni kesimi bir alevi aşiretin adını etnik ad
olarak kullanıyor?
Bu soruların cevabını ise ancak tarih verir. Eski dönemlerde Zazalar arasındaki toplumsal ilişkilerde
din, dil ve aşiret bağları önemli rol oynuyordu. Dil ve aşiret bağları değişmezken, dini inançlar siyasi
ve toplumsal şartlara göre değişebiliyordu. Zaza aşiretlerinde sünnilikten aleviliğe geçenler olduğu
gibi, alevilikten sünniliğe geçenler de vardır. Mesela Dersimde yerli adıyla Suru (Suran), Usıvu
(Yusufan) ve Çareku (Çarekan) denen aşiretler, sözlü tarihi aktarmaya göre Palu’nun Govdere (yeni
adı Gökdere) köyünden gelmişlerdir. Şimdi hepsi alevi olduğu gibi, Dersim Zazacasını konuşuyorlar.
Yani bugünkü Palu Zazacasıyla hiçbir şive benzerliği yoktur. Öte yandan Siverekte ki Desman
köyünde oturan ve aynı adla anılan Desman (< *Dersım-an) aşireti de Dersimden gelip yerleşmiştir
(Yılmaz Güney işte bu Zaza aşiretindendir). Siverekli ve Zaza kökenli Necmettin Büyükkaya’nın
dedesinin (100 yaşında) 1976 da verdiği bilgiye göre, halen Siverek’te yerleşik olan Demenan,
Qerx’an ve Ḳêwan aşiretleri, Dersim’deki aynı adlı aşiretlerin bir bölümüdür (bk. Kalemimden
Sayfalar, s. 189 f). Tarihi vesikalara bakılırsa, 16. yüzyılda yapılan alevi katliamında dini liderler
Tercan, Erzincan, Bayburt ve Kelkit’te takibedilirken, Diyarbakır ve Siverek’te asılmıştır (bk. Faroqhi,
Der Bektaschi-Orden, Wien 1981, s. 39-40; A. Gölpınarlı, Mevlevilik, 1953, s. 167). Demekki bu
yörelerde Zaza nüfusu bulunduğuna göre, Diyarbakır ve Siverek’te siyasi baskıya ve takibata uğrayan
nüfuzlu alevi liderler, Dersim’den göçüp yerleşen Zaza aşiretleri mensuplarından başkası olamaz.
Siverek ve Çermük’lülerden aldığım bilgiler bunu doğrulamaktadır. 4.9.1993’te Almanya’nın
Hannover şehrinde karşılaştığım Çermüklü ve Qerxan aşiretine mensup Ramazan’a (45) kendi halk
adlandırmasını ve tarihi kökenini sorduğumda, şu cevabı aldım:
Ma Dımlii. Ma wertê Tunceli u Erzınga ra amei.
‘Biz Dımliiz. Biz Tunceli ile Erzincan arasından gelmişiz.’
Aynı şekilde Siverekli Eziz Pak’ın (42) verdiği şu bilgiler de ilginçtir (11.6. ve 4.9.1993):
Soyrege dı aşira Qırx’anıjan ra ‘Hesenan’ zi vanê. İê kı kê xanedanan raê, cı ra vanê ‘Hesenan’.
‘Siverek’te Qırğan aşiretine ‘Hesenan’ da denir. Hanedan aileden olanlara ise ‘Hesenan’ (Hasanlar,
Z.S.) denir.
Şu halde günümüzde Siverek ve Çermük’te yerleşik olan ve aynı zamanda Hesenan olarak ta
adlandırılan bu Qırğan aşireti (Qırxan, Qerexan, türkçe Karahan) Batı Dersim’deki Şih Hesenan
aşiret gurubuna bağlı olan Qırğan aşiretinin kendisidir (N. Dersimi, 61).
Buna göre Dersim’deki Şih Hesenan aşiret gurubu aleviliğini muhafaza ederken, bunun Siverek kolu
16. yüzyıldan itibaren, Osmanlı devletinin ve çevresindeki sünni Kürtlerin baskısıyla dini inancını
zamanla değiştirmek zorunda kalmıştır.
Yaşlı Dersimlilerin bana anlattığına göre, 1916 daki dünya harbinde Dersim’de açlık çıkınca, Dersim
10
Zazaları yaya olarak taa Siverek’e kadar gidip sırtında zahire taşıyarak getirmişlerdir ki, bu eski aşiret
bağlarının önemini belirtiyor.
Güneydeki Zaza nüfusunun, en azından önemli bir kesiminin, eski dönemlerde alevi olduğunu
gösteren diğer bir tarihi bilgi ise, daha evvel bahsedilen Turısmege Şeceresi’nde mevcuttur. Bu
Şecerede 13/14. yüzyılda adları kaydedilen 12 talip aşiretten bir tanesi de Merdis aşiretidir ve Arapça
metinde şöyle yazılıdır:
‘Abbās Ṭālib min qabila Merdīs
ءباس طالب من قبلة مرديس
‘Tālib ‘Abbās, Merdīs (Mırdēs) kabilesinden’
Diyeceksiniz ki, bunun ne gibi tarihi bir önemi vardır? Önemi şudur ki, Şecerede kaydedilen Mırdēs
(Merdīs) مرديس aşiretinin, Şerefnâme’de (1596) epeyce bahsedilen Zaza beyliklerinden Palu, Eğil,
Çermik, Bağin ve Harput’ta uzun müddet hüküm süren meşhur Mırdâsî مرداسى (Farsça şekli) aşiretiyle
muhtemelen aynı oluşudur. Minorsky’nin aktardığına göre (bk. İslam Ansikl., Kürtler mad.),
Selīmnāme adlı eserde Mırdēs مرديس olarak kayıtlı olan bu isim Merdīs olarak ta okunabilir. Şu halde
Turısmege Şeceresi’ndeki alevi Mırdēs (Merdīs) aşireti, arap yazı sistemindeki yazı ve telâfuz farkı
dikkate alınırsa, Şerefnâme’deki Mırdās aşiretinin kendisi olma ihtimali büyüktür. Gerger kazasının
(Adıyaman) bitişiğinde olan Pötürge kazasının (Malatya) eski isminin Merdis oluşu da bu bakımdan
dikkat çekicidir.
C. Türkay’ın aşiretler listesinde, bu Merdis aşireti bulunduğu gibi, buna yakın diğer bir varyant olan
Merdanlı da mevcuttur (age. s. 119). Bunların yerleşik veya etkin olduğu bölge hakkında ise şu
bilgiler veriliyor:
Merdanlı aşireti: Çermik Sancağı
Merdāsī (Merdesi, Merdisî, Mirdīsī) aşireti: Erzurum ve havâlisi, Diyarbekir, Malatya, Rakka,
Mardin, İçel, Kengiri, Kars, Çerkeş, Eskişehir.
Bu tarihi bilgiler, yaptığım bir dil mukayesesinden çıkan sonuç tarafından da aynen tasdik edildi. Zaza
bölgesinin çeşitli yörelerinden kaydedip gramerini incelediğim dil örneklerinden şu ilginç sonuç çıktı:
Dersim Zazacası, Siverek, Çermik ve Gerger Zazacası ile aynı guruba giriyor. Batı Dersimin
Zazacasıyla daha çok ortak özellikler taşımaktadır. Fonoloji ve leksikolojide falan. Morfolojide ise en
basit örnek olarak işaret zamirlerinin ortak oluşudur: nu, na, ni ‘bu eril, bu dişil, bunlar çoğul’. Bu
zamirler Palu, Bingöl, Dicle (Piran) ve Hani Zazacasında sırasıyla ın, ına, ıni ve benzer şekildedir.
Çermik ve Gerger Zazacasının da Dersim’inki ile yakın oluşu, buradaki Zaza toplumunun Dersim
Zazalarıyla ortak tarihi kökeninin olduğuna işaret ediyor.
Osmanlı-Türk yönetiminin 1514’te Çaldıran savaşını kazanmasından beri sürdürdüğü koyu sünnilik
politikası ve büyük alevi düşmanlığı, Güney Zaza Bölgesinde’ki alevi aşiretleri de etkilemiş ve
baskılar sonucu bu Zaza aşiretlerinin sünnileşmesine yol açarak bugünkü durumun ortaya çıkmasına
büyük ölçüde sebep olmuştur.
Ulusal birlik sorununa gelince, şu esası bilmek gerekir. Geleceği görmek için geçmişi bilmek lâzımdır.
Yukarıda bahsettiğim kısa misallere bakılırsa, Zaza halkının dilbirliği olduğu gibi, bir tarih birliği de
vardır. Ancak bizler daha yeni yeni kendi dilimizi, tarihimizi araştırarak, kimliğimizi arayıp bulmaya
çalışıyoruz. Eğer bütün yurtsever Zaza aydınları kendi ulusal ve tarih bilincine varırlarsa, öyle
inanıyorum ki, bunun sonucu olarak, ulusal kimlik (identite) baş sıraya geçerek, dini kimliği ikinci
sırada bırakacaktır. Ortak ulusal kimliğin benimsenmesine ise, alevi-sünni çelişkisini, alevi-sünni
hoşgörüsüne dönüştürmekle varılır. Ortak ulusal kimlik her iki toplumsal kesim tarafından
benimsendikten sonra, ulusal birlik, politik çalışmalar sonucu kademe kademe yeni nesillere
aktarılarak yaratılabilir. Bunu pek kısa bir zamanda yaratmak elbette mümkün değildir. Özellikle sünni
Zaza aydınları, kardeşleri olan alevi kesimin üzerindeki dini baskıların kalkması konusunda destek
vermeli ve ulusal birliğin sağlanmasında kendi payına düşen görevinin bilincinde olarak, aktif çaba
sarfetmesi gerekir. Böylelikle alevi kesim üzerindeki asırlık kuşkular kaybolurken, sünni kesimde de,
alevi düşmanlığının kaldırılıp karşılıklı hoşgörü ve saygı hakim kılınır.
Bazıları diyorki ‘ne alevilikten, ne de sünnilikten bahsedelim, buna ne gerek var! Bizim sorunumuz
ulusal sorundur!’ Bu anlayış kolaycı ve sade görünüyorsa da, toplumuzdaki derin tarihi yarayı tedavi
etmeyip görmemezlik ve kaçamak yapıyor. Halbuki bu sorun susarak değil, tersine üstüne gidip tedavi
11
etmekle, yani yarayı sağaltmak için, tartışma yaratarak insanlarımızın kafa yapısını, toplumuzun ulusal
birliğine engel olan sorunları çözmeye çalışarak, karşılıklı güven ve saygı bağı yaratmak vasıtasıyla
çözülür. Herşeyden önce gerek alevi, gerekse sünni Zaza aydınlarının, siyasi örgütlenmesi ne ve de
nasıl olursa olsun, temel bir prensip olarak stratejik anlamda ortak olarak tek bir ulusal hedef kabul
etmesi ve takibedecekleri politikaların bu anlayışa ters düşmemesidir. Bu ortak ulusal hedef de, Zaza
halkının kendi kaderini tayin etmesi ve ulusal bağımsızlığına kavuşması demektir.
3. Zaza dili ve lehçecilik
3.1 Lehçe iddiasının siyasi yanı
Kimi çevrelere göre Zazaca ayrı bir dil olmayıp, Kürtçenin bir lehçesidir. Bu konunun bir siyasi yanı,
bir de dilbilimsel yanı vardır. İlkin siyasi yanına değineyim. İki şeyi birbirinden prensip olarak
ayırmak gerekir. Bilim ile ideoloji veya bilimle siyaset. Bunu özellikle vurgulamamdaki sebep şudur
ki, bilim kesin ispata dayanırken, ideolojide veya siyasette bu gerekmez. Diğer bir ifadeyle, ispatı
bulunmayan bir iddianın bilimsel değeri yoktur. Buna karşı siyasette veya ideolojilerde ise herşey
iddia edilebilir. Bu iddialar doğru veya yanlış ta olsa. Mesela dini ideolojide denir ki, ‘gökten melek
geldi’ veya ‘Allah böyle dedi’, v. s. gibi iddiaların hiçbir ispatının olmamasına rağmen, bu ideolojiyle
şartlanarak benimsemiş insanlar bunun doğruluğuna inanıyor ve herhangi bir şüphe veya ‘acaba?’ ileri
sürmüyor. İdeolojiler buna da çare bulmuş ve ‘şüphe etmek günahtır!’ suçlamasını hemen yapıştırıp
gerçeği öğrenmeye çalışanı, yanlışı belirteni böylelikle hemen mahkûm ederler.
Milliyetçi siyasi ideolojilerde de durum aynısıdır. Kürt milliyetçi ideolojisinde bazı iddialar yapılmış,
dilleri Kürtçe olmayan, Kürtçeyi anlamayan Zaza, Goran ve Lur halkları haksız yere Kürt diye ilan
edilmiş, bu halkların anavatanı ise keyfi olarak ‘Kürdistan’ diye gösterilmiştir. Bu ideolojiyle
şartlanmış kişiler, körükörüne buna inanmaktadırlar. ‘Acaba?’ diye soran ve bilime merak duyarak
gerçeği bulmaya çalışanlara ise, ‘günahtır’ yerine ‘hainliktir’, ‘bölücülüktür’, ‘devletçiliktir’ vs. deyip
suçluyorlar. Böyle bir milliyetçi ideoloji ile şartlanmış kişiler yakasını kolay kolay bu fikir
hapishanesinden kurtaramazlar.
Bununla genel bir durumu anlatmak istiyorum. Çünkü inkâr etmeye gerek duymadan belirteyim ki,
birçoğumuz gibi aynı süreçten kendim de geçtim ve bu iddiaları ileri süren Zaza ve Kürt kökenlilerin
içinde bulunduğu çıkmazı bilip gayet iyi anladığım için izah etmeye çalışıyorum.
Kendim de henüz Kürt milliyetçiliğinin etkisinde bulunurken (Zaza kimliğimi savunup korumaktan
taviz vermeden), ‘bilim mi, ideoloji mi’ veya ‘lehçe mi, ayrı dil mi’ çelişkisiyle daima karşı karşıya
idim (1981e kadar). O dönemde, Zazacayı inceleyerek ayrı dil olduğu sonucuna varan meşhur iranî
dilbilimcilerden Oskar Mann ve Karl Hadank’ı ideoloji gereği tereddütle karşılıyordum. Çünkü
tespitleri, etkisinde olduğum Kürt milliyetçi ideolojisine ters düşüyordu. Daha sonra, yıllarca
harcadığım bütün karşı çabalara rağmen, Kürt örgütlerinin Zaza halkının ulusal ve kültürel kimliğini
kararlı olarak yok edeceğini kesin olarak tespit ettikten sonra, ortak çalışmayı redederek ayrıldım.
Bundan sonra Berlindeki Technische Universität ve Freie Universität’de genel ve iranî dilbilimi
üzerine öğrenim görmekle, dilbilim dünyasını tanıdım. Zerdüştün dili Avestçe, Eski Farsça gibi eski
irani diller ile Partça, Orta Farsça, vs. gibi orta irani dilleri ve yeni irani dilleri tanıyarak bunların
dil-tarihi bakımından sınıflandırılmasını ve nihayet yeni Farsçayı öğrendim. Dar ve kısa görüşlü,
ideolojik düşünce hapishanesinden kurtulup, engin ufuklu bilim dünyasına geçmek çok ferahlatıcı ve
aynı zamanda çok ta öğretici oldu. Böylelikle bilim adamlarının ömür tüketerek, canla başla ürettikleri
eserleri, zevkle okuyarak serbest ve tenkidçi düşünmeyi, lenguistik çalışma metotlarını öğrenmiş
oldum. Ancak bundan sonra bilimcilerin neden ‘Zazaca Kürtçe değildir’ tespitini tam anlamıyla
kavrayabildim. Daha evvel bu eserleri okuyordum, fakat anlamıyordum. Çünkü bunu emin olarak
kavramanın önşartı dilbilimi eğitimini görmek veya yeterli önbilgiye sahip olmaktır. Böylelikle
milliyetçi dar kafayla engin bilim deryası arasındaki büyük farkı yaşayarak öğrenmiş olduktan sonra
daha evvel tereddütle karşıladığım dilbilimcilere artık derin bir bağlılık ve büyük bir saygı duymaya
başladım.
Bunları anlatmamdaki maksadım, Kürt milliyetçi ideolojisini halen benimseyip lehçe iddiasını
savunanları basitçe suçlamak değil, onların içinde olduğu çıkmazı ve kördüğümü anlatmaya
çalışıyorum. Gerek Zaza, gerekse Kürt kökenli lehçe iddiacılarının, ideoloji hapishanesinden sıyrılıp
12
bilimsel gerçekleri görmesine, bazılarının yaptığı gibi seviyesiz biçimde şahsına saldırmakla değil,
bilgilendirme vasıtasıyla kurtulmalarına yardımcı olmalıyız.
Bilim ile ideoloji farkının izahından sonra gelelim lehçe iddiasının siyasi yanına. Şunu belirtmek
gerekir ki, lehçe iddiası siyasi amaçlı bir iddiadır. Yani bilime dayalı olmayıp, sadece siyasi bir amaç
güderek politik çıkar sağlamaya dayanıyor. Çünkü bunu ileri sürenler hiçbir dilbilimsel çalışma
yapmadan ve buna hiçbir gerek te duymadan kuru kuruya iddia ederken, yapılmış olan bilimsel
çalışmaları da, ya inkâr ediyorlar, ya da görmemezlikten veya bilmemezlikten gelerek tavus kuşu gibi
davranıyorlar. Lehçe iddiacılığı, orta Doğuda bilinen eski bir baskı ve inkâr politikasıdır. Lehçe
iddiası, ezilen halkları inkâr ve imhaya yarayan yanıltıcı, kurnaz ve sinsi bir asimilasyon politikasıdır.
Bilindiği gibi eski İran diktatırü Şah Rıza Pehlevi İran’da Fars egemenliğini kurarak, Kürtler ve öteki
halkların dilini, Farsçanın birer lehçeleri olduğunu ilan ve propagada ederek, hepsinin kardeş halklar
olduğunu, ulusal-demokratik hak ve eşitlik talep etmenin, halkı ve memleketi böldüğünü, bunun
bölücülük olduğunu iddia ediyordu. Bilmeyene veya anlamayana bu sözler tabii hoş gelir. Bakın ‘işte
hepimiz kardeşiz’, ‘dilimiz birdir’ diyor. Ne güzel! Fakat bu tür sözler aldatıcıdır. Çünkü öldürücü bir
tuzaktır, amaç önce kandırarak susturup, sonra yok etmektir.
3.1.1 Türk lehçeciliği
Aynı şeyi Türk yönetimleri de 1992 nin başına kadar söylemiyormuydu? Bu iddiaya göre Kürtçe ve
Zazaca Türkçe’nin birer lehçeleri imiş güya. Daha da genişleterek, Zaza Türkleri, Kürt Türkleri
terimlerini devlet iddia ediyordu. Bu iddia dilbilimsel gerçeklere değil, tamamen siyasi amaçlı bir
propagandaya dayanıyordu. Güdülen siyasi amaç ta, bu ezilen halkların ulusal ve demokratik
taleplerini baskı altına alıp Türkleştirmek, yani asimile etmektir. Türk yönetimi, Türkiye ve dünya
kamuoyu karşısında gülünç duruma düşünce bu lehçe idiasını ve hepsinin Türk olduğu gıoüşünü geri
almak zorunda kaldı. Daha sonra öteki halklar eskisi gibi inkâr edilmeyip ulusal varlığı yarım ağızla
da olsa tanındı.
3.1.2 Kürt lehçeciliği
Ne kadar gariptir ki, Kürt siyasetçileri ve milliyetçileri de Türk ve Fars yönetimlerinin bu inkârcı ve
baskıcı lehçe politikasını kendi halkı gibi ezilen Zaza halkına aynen uygulamaya kalkmışlardır. Yani
Kürt siyasi güçleri daha kendileri asimilasyoncu baskı altındayken bile, Zaza halkı üzerinde
asimilasyon politikası uyguluyorlar. Ya bir de iktidara gelmiş olduğunu düşünürsek, vay Zaza halkının
başına gelenler!
Zamanımızda artık gülünç duruma düşmüş olan lehçe politikası’ndan Türk milliyetçileri nasıl
vazgeçmek zorunda kaldıysa, Kürt milliyetçileri de eninde sonunda vazgeçmeye ve Zazaların ulusal
kimliğine saygı göstermeye mecbur kalacaklardır. Çünkü inkârcılığın sonu yoktur. Zazaların bununla
ilgili bir atasözü vardır ki derler:
Ciyê bınê vor’e,r’ew vo herey vo, vejino.
‘Karın altındaki pislik, er geç ortaya çıkar.’
Onun için Kürt aydın ve siyasetçileri, eğer demokrat iseler, Kürtlerin Zazalar üzerinde üstünlük kurma
gibi baskıcı anlayışını mahkûm edip, bunun yerine Zaza ve Kürt halklarının eşitliğini ve kardeşliğini
savunmalıdırlar.
3.2 Lehçe iddiasına dilbilimsel bakış
Dilbilimciler buna nasıl cevap verir, kısaca izah edeyim. Zaza dilinin Türkçeyle olan ilişkisi,
Almancayla Macarca gibi iken, Kürtçeyle olan ilişkisi de Almancayla İngilizce gibidir. Almanca ile
Macarca nasıl ayrı diller familyasına girerlerse, Zazaca ile Türkçe de ayrı ayrı dil familyasına aittirler.
Almanca ile İngilizce nasıl cermen dilleri familyasında iki ayrı dil iseler, Zazaca ile Kürtçe de aynı
şekilde, 40 dilden ibaret olan iranî diller familyasında iki ayrı dillerdir.
Zaza dili ile Kürt dili, dil-tarihi bakımından olduğu gibi, fonoloji, morfoloji, cümle kuruluşu ve
leksikoloji (kelime hazinesi) düzeyinde de çok farklı bir yapıya sahiptirler. Bu konuda dilbilimciler,
dil mukayesesi yaparak dillerin ortak ve ayrı özelliklerini tespit edip, tarihi bakımdan olduğu gibi,
13
şimdiki dilleri de gramer yapısına göre sınıflandırmışlardır. Bunun üzerine ciltlerce bilimsel eser
vardır.
Kürt lehçecileri asimilayoncu politikalarını propaganda ederken bu temel bilimsel eserlerden
bahsetmekten titizlikle kaçınıyorlar ve bunun yerine siyasi amaca dayanan ve bu yüzden hiç bir ciddi
ve bilimsel değeri olmayan Kürt açıklamalarını bıkmadan kaynak olarak gösteriyorlar.
İki dil arasındaki ilişkiyi merak edenler, her iki dilin, günlük hayatta ençok konuşulan temel
kelimelerden birkaçını bir araya getirip mukayese ederlerse, bunların benzerliğini veya ayrılığını
kendileri de kolayca tespit edebilirler. Bunu Zazaca ve Kurmanccaya uygularsak, şu misali
verebilirim. Mesela günlük hayatta sık sık kullanılan demek, gelmek, gitmek, yemek, içmek ve istemek
fiillerini mukayese edelim:
Zazaca Kürtçe Türkçe Almanca İngilizce
vatene gotın demek sagen say
amaene hatın gelmek kommen come
şiyaene çuyın gitmek gehen go
werdene xwarın yemek essen eat
sımıtene vexwarın içmek trinken drink
wastene xwastın istemek wollen want
Verilen bu basit misalden anlaşılıyor ki, Almanca ile İngilizce arasında bile, ayrı diller olmasına
rağmen en azından baştaki fonemleri ortak iken, Zazaca ile Kürtçe arasında böylesi bir benzerlik bile
yoktur. Bazıları ise benzerliği göstermek için açıkgözlük yapıp birkaç kelimeyi sıralarken, daha büyük
çoğunlukta olan ayrılıklardan ise katiyen bahsetmezler. Halbuki aynı familyada olan dillerin asgari bir
ortak kelime sayısına sahip olması gayet normaldir, fakat buna rağmen aynı dil olması için de bir
gerekçe sayılamaz. Mesela ev kelimesi Almancada Haus, İngilizce house ise veya ekmek kelimesi
Alm. Brot, İng. bread ise, bu benzerlikten hareket edip diğer birçok gramer ayrılıklarını hesaba
katmadan, Almanca ile İngilizce bir dilin iki lehçesidir, veya İngilizce Almancanın bir lehçesidir, gibi
iddiaların yapılması ne kadar yanlış olursa, aynı şekilde, benzer kelime oyunlarıyla Zazacanın
Kürtçenin bir lehçesi olduğunu iddia etmek te o kadar saçmadır.
Mesela ‘el’ kelimesi Zazaca dest, Farsça dast Tsd , Kürtçe dest ise, ‘ekmek’ kelimesi Zazaca ve
Kürtçede nan, Farsçada nân Nan ise ve ‘doğru’ kelimesi de Zazaca ve Kürtçede rast, Farsçada râst
TsAr şeklinde ortak olmasıyla bile, bu dillerin tek bir dilin lehçesi olduğu söylenemez. Şunu da
hatırlatayım ki, eski dönemlerde Kürtçenin Farsçanın bir lehçesi olduğunu yazanlar da olmuştur. Fakat
bu, siyasi bir amaca dayanmaktan değil de, diller hakkındaki bilgi eksikliğinden kaynaklanıyordu.
Buna benzer bir mukayaseyi bir de işaret zamirleri arasında yapalım:
İşaret zamirleri
Zazaca
(Dersim) Kürtçe Farsça
eril nu ev in اين bu
yalın dişil na ” ” ”
hal çoğul ni ” inhā اينحا bunlar
eril ney vi – bunu
oblik dişil nae vê – bunu
hal çoğul nine van – bunları
İşaret zamirlerinin Zazaca, Kurmancca ve Farsça dillerindeki bu karşılaştırmasına dikkatlice bakılırsa,
her dilde tamamen ayrı bir sistemin olduğu görülür. Zazacada bütün gramer hallerine göre birer işaret
zamiri bulunmasına karşı, Kurmancca ve Farsçada bunlar kaybolmuştur.
Dillerin tarihi bakımdan birbirleriyle olan alakasını göstermek için isterseniz size iranî diller
familyasından birkaç dil arasında bir de ufak bir tarihi mukayese örneği vereyim. Zerdüşt’ün (m.ö.
14
628-551, Henning, 156) konuştuğu ve dini ayinlerinde kullandığı Avestçe irani dillerin en eski tarihi
kaynağını oluşturuyor. Şimdi Avestçe ile Zazaca, Farsça ve Kurmanccayı karşılaştıralım:
Avestçe1 Zazaca
mö. 500 (Kuzey L.) Farsça Kurm.
gāman- game gām گام gav adım
nāman- name nām نام nav ad
sarəta- serd sard سرد sar soğuk
dasa des dah دە deh on
vīsaiti vist bist بيست bist yirmi
vəhrka-2 verg gorg گرگ gur kurt e.
vāstra vas gīyāh گياە geya ot
vaşne- vêsan guşna گشنه bırçi aç
*hvas-, *xvas- was- xwās- – خواس xwas- iste-
1 bkz. C. Bartholomae, Altiranisches Wörterbuch
2 Eski Hintçe’de (mö. 1000) vṛka e.
Bu mukayesenin gösterdiği gibi, Avestçe ile olan benzerliğinden dolayı Zazaca, Farsça ve Kürtçenin
tarihi kökeninin ortak olduğu görülmektetir. Bununla beraber her dilin birbirinden farklı bir gelişme
gösterdiği de göze çarpıyor. Mesela 1. ve 2. satıra bakarsak, Avestçenin /-m-/ fonemi Zazaca ve
Farsçada eski biçimiyle muhafaza edilmişken, Kürtçede /-v-/ ye dönüşmüştür. 3. satıra bakarsak, eski
/-t-/ fonemi Zazaca ve Farsçada /-d-/ ye dönüşürken, Kürtçede tamamen kaybolmuştur. Dikkat çeken
önemli bir nokta da, 4. satırda görüldüğü gibi, Avestçenin dasa ‘on’ kelimesi Zazacada des biçimiyle
aynen kalmasına rağmen, Farsça ve Kürtçede daha farklı gelişmeyle dah [d‰h]/deh şekline girmesidir.
Zazaca des : Eski Hintçe dáśa ‘on’ eşitliğiyle, demek oluyorki Zazaca, eski iranî dönemden önceki arî
dil kademesine kadar uzanan şekli, ki yaklaşık 3000 yıllık bir geçmiş zamanı kapsıyor, öteki dillerin
değişmelerine karşı aynen muhafaza etmiştir.
5., 6. ve 7. satırdaki karşılaştırmada ise baştaki Avestçe /v-/[w-] : Eski Hintçe /v-/[v-] fonemi,
Zazacada /v-/[v-] şekliyle aynen kalmasına karşı, Farsça ve Kürtçede /gu-/ şeklinde önemli bir
değişikliğe uğradığı görülüyor.
Sondan 2. satırda ise Avestçenin vaşne ‘aç’ kelimesi Zazacadaki vêsan (Dersim), vêşan (Varto,
Bingöl, vd.) şekliyle, az bir değişikliğe uğrarken, Kürtçede bırçi ve Farsçada ise guşna گشنه biçimiyle
daha büyük değişikliklere uğramıştır. Son satırda ise, dillerde köklü biçimde yerleşik olup konuşmada
sık kullanılan ve bu bakımdan çok önemli olan ‘iste-mek’ fiilinin kökü mukayese ediliyor. Bu fiilin
eski kökü Avestçe vas- : Zazaca was- (< was-t-ene) biçimleriyle aynı olmasına karşı (av. /v-/[w-]),
Yeni Farsçanın xwās- (< xwās-t-an خواستن ) ile Kürtçenin xwas- (< xwas-t-ın) şekillerine fonolojik
bakımdan çok uzak kalıyor. Diğer bir ifadeyle, Avestçe ve Zazaca [w- : w-] ile ortak iken, Farsça ve
Kürtçe /x- : xw-/ ile ikinci bir ortak gurup oluşturyor. Bütün bunlar yeni dil kademesinde oluşan
farklar olmayıp, binlerce yıllık süreçte meydana gelmiş olan tarihi dil farklarıdır. Bu küçük tarihi
fonoloji mukayesesinin gösterdiği gibi, Zazaca eski dil özelliklerini, Farsça ve Kürtçeden daha güçlü
olarak muhafaza etmiştir. Buna göre her dil kendine göre ayrı bir tarihi değişime uğramıştır. Bununla
beraber o dilin bütün lehçelerinin de aynı tarihi gelişimi göstermesi gerekir. Bazı dil gurupları ise, son
Farsça-Kürtçe misalinde gösterildiği gibi, tarihi gelişmeleri kısmen ortaklaşa da yapabilirler.
yukarıdaki dil-tarihi misallerinden anlaşıldığına göre, demekki Zazaca, Farsça ve Kürtçenin farklılığı,
yaklaşık mö. 1000 yılından kalma Avestçe ve Eski Hintçe yazılı metinlerinin belgelediği gibi, çok
eskiye, binlerce yıllık bir geçmişe dayanıyor.
Lehçe iddiacıları, Zazaca ile Kürtçe arasındaki bu tarihi dil farkını lehçe farkı diye göstererek,
kesinleşmiş bilimsel tespitleri bilinçli olarak tahrif ediyorlar (bk. C. Bedirhan, Kürtçe Grameri, §24).
Lehçecilerin mantığına göre hareket edilirse, yukarıdaki tarihi misalde sekiz kelime Farsça ile Kürtçe
de kısmen ortak veya benzerdir (son Tablo): Farsça : Kürtçe sırasıyla
gām : gav, sard : sar, nām : nav, dah : deh, bīst : bist, gurg : gur, gīyāh : geya, xās-tan : xwas-tın
olduğuna göre, kendilerinin deyimiyle Kürtçe Farsçanın bir lehçesi olmuyor mu?
15
Kürt Lehçecilerin bilimsel temele dayanmıyan metoduna göre, otuzlu yıllardaki Güneş Dil
Teoricilerinin ve yakın döneme kadar diğer Türk Lehçecilerinin yaptığı gibi, siyasi amaçlara kılıf
hazırlamak için herhangi bir dili, keyfi şekilde diğer bir dilin lehçesi olarak ilan etmek çok kolaydır.
Kürt Lehçeciliğini ortaya atan K. A. Bedirhan ve c. Bedirhan’ın (bk. Hâwâr Dergisi, 1932, No. 2, s. 9;
No. 3, s. 9) konuya bakışının ne kadar basit ve bilime ters düştüğü açıkça görülüyor. Yukarıda verilen
misaller daha da çoğaltılabilir elbette. Ancak, derginin çerçevesini aştığı için bu konuda şimdilik bu
kadarıyla yetiniyorum.
Zazacanın Gramerini yazmaya başlarken bu soruyla karşı karşıya geldim. Zazaca ile Kürtçenin
mukayese edilip ayrı ve ortak yanlarını tespit etme sorunuydu. Gramer kurallarını teker teker
mukayese edip biraz ilerleyince, bir de ortaya çıktı ki bu karşılaştırmanın sonucundan nerdeyse
tamamen bir dil ayrılığı ortaya çıkıyor. Ortaya çıkacak olan eser de, Zazaca Grameri değil, bir Zazaca-
Kürtçe Farkı içeriğine sahip bir eser şekline dönüşüyordu ki, benim amacım ise gramer hazırlamaktı.
Bunun üzerine mukayeseyi ana konu yapmaktan vazgeçerek, sadece dil tarihini ve bazı çok önemli
fonolojik, morfolojik gramer kurallarını karşılaştırmakla sınırlı kalmayı tercih ettim.
Zazaların ve Kürtlerin birbirini anlamamasının sebebi, bir tesadüf olmayıp, işte dillerin yapısındaki bu
büyük gramer farkının varoluşuna dayanıyor.
Gramer çalışmamda ortaya çıkan sonuçlara göre Zaza Dili ile Kürtçe (Kurmanci) arasındaki en önemli
gramer farkı şu kısımlardadır:
fonoloji, ismin halleri, bütün zamirler, bütün fiil çekimi, gramatik cinsiyet, morfolojik pasif, bütün
şahıs takıları, şentaks (cümle yapısı) vs.
Bu gerçeklerin ortaya çıkmasından korkan lehçeciler, lehçe propagandasını ileri sürerken, en ufak bir
gramer misali vermekten veya dilbilimcilerin yapmış olduğu somut tespitleri aktarmaktan titizlikle
kaçınıyorlar. Bunlara şunu söylemek gerekir: Siyasi iddialar bilimsel tespitlere dayanmıyorsa, doğru
değildir ve er geç yıkılmaya mahkûmdurlar. Bilim siyasetten önce gelir. Bilim siyasete değil, siyasetin
bilime uyması gerekir. Dilbilimi bir gerçeği tespit etmişse, siyasetin buna saygı duyması lâzımdır.
Siyaset ancak bilime dayanıyorsa sürekli olur ve başarıya ulaşır. Gerçeğe, doğruya ve haklıdan yana
olanların, siyasetteki yanlışları düzelterek bilimsel bir taban üzerine oturtması gerekir. Fakat ne var ki,
gerçeği görmek istemeyene göstermek para etmez, doğruyu duymak istemeyene de anlatmak para
etmez!
3.2.1 Birçok ‘lehçe’ den ortak bir dil çıkar mı?
Bir kere bunlar, yani Zazaca, Goranca, Kurmancca ve Soranca bir dilin lehçeleri olmayıp, herbiri
farklı gramer yapısına sahip bağımsız birer dildir. Bu bakımdan ayrı dillerden yeni veya ortak bir dilin
suni olarak türetilmesi mümkün değildir. Bu, Kürt milliyetçi ideolojisiyle şartlanmış kişileri
inandırmak amacıyla yapılan aldatıcı basit bir propagandadır. Bu propagandaya göre “lehçeler” bir
çorba misali birbiriyle karıştırılıp güya yeni ve hepsinin anlayabileceği bir Kürtçe uydurulur. Pratikte
yaptıkları ise Zazacaya, orijinal kelimelerin yerine Kurmancca kelimeler yerleştirip kurmanclaştırmak
veya kürtçeleştirmektir. Ancak bu da sonsuz olarak yapılamaz. Yani kelime düzeyinde belli dar bir
çerçevede kısmen yapılabilir, fakat geniş çapta olamaz. Basit bir misalle bir deneme yapalım:
Üç kelimelik kısa bir Zazaca cümlesindeki mal ’davar’ kelimesini Kurmancca’ya yerleştirip iki
’lehçeyi birleştirme’ye çalışalım:
(1) Zazaca: Ez son mali. ’Ben davara gidiyorum.’
Kurmancca: *Ez terım mal. ’Ben eve gidiyorum.’
Görüldüğü gibi Zazaca bir kelimeyi Kurmanccaya yerleştirdiğimizde ortaya yeni bir anlam çıkıyor:
davara gidiyorum yerine eve gidiyorum anlamı çıkıyor. Yani birinci dilden bir kelime alıp ikinci dile
yerleştirmek, ne yeni bir dil yaratıyor, ne de dilleri birleştiriyor: Tersine anlaşılmaz bir hale koyuyor.
Bir de Zazaca son ’gidiyorum’ fiili ile Kurmancca terım ’gidiyorum’ kelimesini değiştirerek
’brleştirmeye’ çalışalım:
(2) Zazaca: Ez son çê. ’Ben eve gidiyorum.’
16
Kurmancca: *Ez son mal. ’Ben ev? ….?.’
Bir Kurmanc (Kürt) Ez son mal. cümlesinden hiçbirşey anlayamaz. Yani ’lehçeleri birleştirmek’ le
ortak bir cümle çıkmadı, aksine anlamsız bir şekle girdi.
Aynı misalde bir de tersine kelime yerlşetirelim: Yani Kurmanccanın terım ’gidiyorum’ kelimesini
Zazacadaki son kelimesiyle, yani fiiliyle değiştirirsek şu cümle çıkar:
(3) Kurmancca: *Ez terım mal. ’Ben eve gidiyorum.’
Zazaca: *Ez terım çê. ’Ben ev(e) …?.’
Böylece ’lehçeleri birleştirmekle’ elde edilen Ez terım çê. cümlesi hiçbir Zazaca konuşmacı tarafından
anlaşılmaz.
Yukarıda gösterilen üç örnekte bir kere fiil, bir kere de isim iki ’lehçe’de değiştirildi. Şimdi de
zamirde bir değiştirme yapalım. Birçok irani dilde 1. tekil şahıs ez veya benzer şeklinde olduğundan
Zazaca ve Kurmanccada da ortaktır. Bu bakımdan farklı birini, mesela 1. çoğul sahısı ele alalım:
Zazaca ma, Kurmancca em. Şimdi de bunları ’birleştirelim’:
(4) Zazaca: Ma some çê. ‘Biz eve gidiyoruz.’
Kurmancca: Em terın mal. ‘Biz eve gidiyoruz.’
Zazaca ma yı Kurmancca’daki em ile değiştirirsek
Zazaca: *Em some çê. ‘+em eve gidiyoruz.’
Kurmancca: *Ma terın mal. ‘+ma eve gidiyor.’
Burada ne Zazaca, ne de Kurmancca konuşanı suni kurulan cümlelerden birşey anlamaz ve bu sebeple
‘lehçe birleştirme’ dilleri anlaşılmaz hale koymaktadır.
Görüldüğü gibi, bir dilin orijinal kelimelerini atıp yerine keyfi olarak Kumancca (Kürtçe) kelime
yerleştirmekle o dillerden ortak yeni bir dil çıkamaz. Bu misal diğer birçok kelimeyle de
genişletilebilir elbette. Demekki Kürt propagandacılarının öteden beri sürdürdükleri bu iddia bir
saçmadır. Asıl amaç ise Zazacayı bu oyalama politikasıyla zayıflatıp, yazma ve konuşma bilincini
körelterek imha etmektir. Bu da hain ve kurnaz bir asimilasyon politikasıdır ve onun için herzaman
mahkûm edilmelidir.
Bir gün Almanyadaki bir toplantıda, Duisburg yerel radyosunun Zazaca programcısı Hesen ?
Kurmanca’daki ‘saz kır…’ sözünü taklidederek konuşmasında ‘… saz kerdo’ diye bahsedince Zazaca
konuşanlardan kimse anlamadı. Bir sessizlikten sonra Rewal Rozvera şunu sordu:
Mı toa fam nêkerd. Kami sazê kami kerdo? ‘Ben birşey anlamadım. Kimi kimi yapmış?’
Bunun üzerine salonda büyük bir kahkaha çıkmıştı.
4. Dersim Aleviliği ve Bektaşilik
Alevilik sorunu, Türkiyede çözülmemiş sosyal sorunlardan birisidir. Türkiye halklarının hemen hemen
hepsini kapsayan ve yaklaşık olarak toplam nüfusun % 25 ini oluşturan alevi kesim, dini eşitlikten
şimdiye kadar yoksun bırakıldığı için büyük bir haksızlığa uğramaktadır. Resmi açıklamaların ve bunu
destekleyenlerin Türkiye’de laiklik vardır iddiası ise büyük bir yalandır. Türkiye devletinde, diğer
islami devletelere nazaran liberal demokrasinin kısmen benimsenmesine rağmen, tam anlamıyla bir
lâik düzen, yani din ile devletin birbirinden kesin olarak ayrılması, maalesef gerçekleşmemiştir.
Devletin bizzat kendisi dini uyguluyor. Diyanet İşleri Bakanlığı din politikasını kendisi tayin ediyor.
Okullarda başka dini inançlara mensup olanlar da dahil olmak üzere, sünni din dersi mecburiyeti
vardır. Bunlar ise lâiklik değildir. Türkiyede yahudi dini, süryani dini, hıristiyan dini (Ermeni ve
yunan kiliseleri) resmen tanındıkları halde, nüfusun çeyreğini oluşturan büyük alevi kesimin varlığı
bile yakın döneme kadar inkâr ediliyordu ve hepsi resmen sünni sayılıyordu. Osmanlı yönetiminden
devr alınan sünni egemenliği, cumhuriyet döneminden yakın tarihe kadar sürdürüldü ve halen de eski
17
biçimiyle devam etmektedir. Alevi halk kesimi zoraki olarak sünnileştirilmeye çalışıldı ve halen de
devam ediliyor. Özellikle 12 Eylül ‘81 diktatörlüğü döneminde başta Dersim olmak üzere Malatya ve
diğer alevi bölgelerinde zoraki olarak, halkın dini inanç, adet ve geleneklerine saygı gösterileceğine,
çiğnenerek köylerde 313 cami yapıldı.
Dersim nüfusunun, Çemişgezek ve Pertekteki birkaç sünni Türk ve Kürt köyleri hariç, hepsinin alevi
inanca sahip olmasına rağmen, hoparlörle gece gündüz kulakları çınlatan iki büyük caminin ve bir
İmam Hatip okulunun özellikle Dersim şehir merkezinde kasıtlı olarak kuruluşu, gelip geçmiş
yönetimlerin ne derece koyu alevi düşmanı bir din politikası uyguladığını ortaya koyuyor.
Daha önceleri Türk milliyetçilerinin Maraş ve Çorum’da yaptıkları alevi katliamları, son olarak
şeriatçıların, devlet yönetiminin göz yummasıyla Sivas’ta Zaza, Türk ve Kürt kökenli değerli ve
seçkin sanatçı, çocuk, bayan ve erkekten ibaret 37 kişinin diri diri yakılarak barbarca katledilmesi,
alevi düşmanlığını doruk noktasına ulaştırdı.
Bu büyük siyasi haksızlıktan dolayı, Türkiyedeki ulusal eşitsizlikle beraber bir de dini eşitsizlik vardır
ki, toplumu çok rahatsız eden sorunlardan birisidir. Öteki halklar üzerinde kurulan Türk eğemenliğini
kaldırmak nasıl gerekliyse, diğer inançlara ve aleviliğe bağlı toplum üzerindeki sünni eğemenliğinin
kalkması da o kadar zorunludur. Bu, Türkiye’nin genelinde, sünni eğemenliğine son verip, gerçek
laikliği kurma hedefidir ki, demokratikleşme sorunlarından önemli bir sorundur. Gerçek laiklik
politikası, her türlü dini inanca saygı gösterip bunların eşitliğini ve hoşgörünün (toleransın)
gelişmesini sağlamalıdır. Bir sünninin bir aleviye, bir alevinin de bir sünniye saygıyla bakabileceği bir
toplumsal anlayış yaratılmalıdır. Aradaki şüphe ve düşmanlık kaldırılarak yerine artık karşılıklı saygı
ve anlayış hakim kılınmalıdır. Buna ters düşen tavırlar ise, yani dini politikaya alet ederek suistimal
etmeyi ve diğer inançlara karşı düşmanca davranmayı da, ceza hükmü altına koymalıdır.
Alevi sorunu, Zaza Ulusal Sorunu ile sıkı bir ilişki içindedir. Yaklaşık 3-5 milyonluk Zaza halkının
yarısı alevi inanca sahiptir. Dolayısıyla alevi Zaza kesiminde ulusal kimlikten sonra, ikinci olarak
alevi kimliği (identitesi) gelir. Ulusal kimlik, temeli tarihi bakımdan ilkin oluşan derin köklü dil
birliğine dayandığından ve ancak dil vasıtasıyla gerçekleştiğinden, dini kimlikten önce gelir.
Bu her iki kimliği de aynı sırayla korumak, güçlendirmek ve geliştirmek gerekir. Toplumumuzun
tarihi, ulusal mirasından önemli bir bölümü, alevilik fikir akımıdır. Bu ilerici ve hümanist kültüre
sahip çıkarak yaşatmak gerekir. Fakat bunu yaparken Türk milliyetçiliğine dayanan ve sünni
osmanlının vurucu gücünü oluşturan yeniçerilerin dini olan Bektaşilik ile geleneksel Aleviliği
birbirinden ayırdetmek gerekir. Geleneksel halk aleviliği savunulurken, son Bektaşi lideri Cemalettin
Çelebi’nin önce İttihat ve Terakki hareketinde (1916) (bk. Nuri Dersimi, Dersim), son olarak ta
Mustafa Kemal ile birleşerek Dersim ve Erzincanda alevi Zazaların bağımsızlık mücadelesine karşı
koyması ve onun emriyle tayin edilen ‘ilk mebus’ olarak (bk. Cemal Bardakçı, Alevilik) Bektaşi
Tekkelerinin kapatılıp, Diyanet İşleri Bakanlığının kurularak bugünkü sünni egemenliğinin temelinin
atılmasına, en azından satılıp seyirci kalması da, Alevilere ve Bektaşilere karşı işlenen bir ihanet
olduğu için unutulmamalıdır. Bazı alevi aydınlarının Mustafa Kemali, Türk milliyetçilerinden puvan
almak amacıyla alevi dostu olarak göstermesi büyük bir saptırmadır. Çünkü bu şahıs ancak alevilerin
sayesinde iktidara geldiği halde, bizzat kendi öncülüğünde alevileri daha evvelki haklarından bile
mahrum ederek daha katı şekilde sünni eğemenliği altına koydu (bk. Meclis Tutanakları). Diğer
yandan 1937-38 de Dersimde alevi Zazaların soykırımını planlayıp uygulayan Mustafa Kemal nasıl
‘alevi dostu’ olur? Yahudiler hiç Hitler’e hayranlık duyuyor mu, resmini sinagoglarında, evlerinde
asıyor mu?
Alevi Zaza aydınlar, halkının ilerici kimliğinin korunmasını desteklerken, sahte dostlara ve
suistimallere karşı daima uyarmalıdırlar. Bazı çevrelerin alevi cemlerinde, 1938’de Dersim’de alevi
Zaza soykırımını planlayıp uygulayan Mustafa Kemal’in resmini ve Türk bayrağını asması gibi
olaylara karşı sessiz kalmamak ve bu tür sahte ve şüpheli alevileri de teşhir etmek gerekir.
Bazı insanlarımız ise birkaç pir veya rayver’in kötü ve yanlış hareketine kızarak aleviliğe karşı
çıkmaktalar. Bu tepki gayet doğal ve haklı olmakla birlikte, bu tür sorumsuz ve davaya zarar veren
çıkarcı kişiler birey olarak yanlış iş yapmıştır diye, alevilik fikrini tümüyle redetmek te doğru değildir.
Bu tür sorumsuz kişiler aleviliğe layık değillerdir elbette. Dersim’de aleviliğin pratik hayatta daha
güçlü olduğu dönemlerde, her türlü haksızlık davası gibi böylesi davalar da, pirin pirine, yani mürşide
götürülerek mahkûm edilebiliyordu. Gerçekten de bu tür sorumsuz ‘pir’ ve ‘rayver’lerin türemesi halk
18
ta büyük bir güvensizlik yaratmıştır. Fakat bu çıkarcı ve cahil kişilerle alevilik fikri aynı kefeye
konmamalı ve birbirinden iyice ayırdedilmelidir.
Dersim Aleviliği Bektaşilik değildir. Hacı Bektaşi Veli de bazı çevrelerin iddia ettiği gibi Alevilerin
piri değildir. Tarihimizde Dersim dini aşiretlerin Hacı Bektaş Tekkesiyle hiçbir organik bağı yoktur.
Hacı Bektaş üzerine güvenilir tarihi belgeler de mevcut olmayıp, sadece ikinci dereceli kaynaklar ve
rivayetlere dayanmaktadır. Fakat sünni Osmanlı-Türk devletinin ordusu Yeniçerilerin dini Bektaşilikti.
Kanlı Sultan Selim I’in emriyle 40 000 Alevinin başını kılıçla vuranlar ise Bektaşi Yeniçerilerdi. Hacı
Bektaş Tekkesi bu geleneğin bir devamıdır. Tarihte daima Türk devletinin bir kolu olup onunla
ittifakte olan Bektaşiler, bu siyasi geleneği İttihat ve Terakki döneminde olduğu gibi Mustafa Kemal
diktatörlüğünde ve günümüzde halen devam etmektedir. Diğer bir ifadeyle, Bektaşiler sünni Türk
yönetimiyle birleşip komşu halkları (Zaza, Ermeni vd.) ezmiş ve soykırımda bulunmuştur.
Türk Bektaşilerin bugünkü siyaseti, cumhuriyetin kuruluşundan beri koyu kemalist olup, komşu
halkların varlığını (Zaza vd.) inkâr etmektedir. 1.1.1966 da Çorumlu emekli general Tahsin Berkman
başkanlığında kurulan ilk Alevi örgütlenmesi olan Türkiye Birlik Partisinin (TBP) şu proğram
maddeleri buna canlı bir örnektir:
’Madde 6 – Türkçeyi Türkiyede her sahada hakim kılmak.’
’Madde 13, b) Partimiz Türk vatanına içten bağlı dil, kültür, ülkü, kaderbirliğine birlik ve bütünlük
ruhuna kavuşmuş, bölücülük, ayırıcılık ve ırkçılıktan uzak her vatandaşı Türkçü ve Atatürkçü bir
görüşle Türk milletinden sayar.’
’Madde 15, 3) Dini öğretim Türkçe yapılacaktır.’ (Bk. Cem (dergi), 15 Kasım 1966, s. 14 f.; Ferruh
Bozbeyli, Parti Proğramları, 1. Cilt, İstanbul 1979, s. 41 f.).
Türkiye Birlik Partisinin proğramındaki bu koyu ırkçı-şoven ve asimilasyoncu kemalist siyasi hedefler
Milliyetçi Hareket Partisinin (MHP) proğramından daha da radikaldır (bk. age., s. 175 ff.).
Bu propağandalarla Kemalist ideoloji Türk Bektaşiler ve Bektaşi kurumlarında derin iz bırakmıştır.
O dönemlerde Alevi nüfusun desteğiyle seçilen beş milletvekili, bunlar arasında Hacı Bektaş Tekkesi
mensuplarından olan Ulusoy’lar da vardı, Alevilere sırtını dönüp Süleyman Demirelin Adalet Partisine
teslim olmuşlardı.
Dersim Alevileri Bektaşilerden ayrı örgütlenmeli
Bu durum karşısında Dersim Aleviliği kendi tarihi varlığını bağımsız olarak korumalı ve Bektaşilik
arasında eriyip türkleşmemelidir. Dersim Aleviliği dini törenlerle dua ve gülbenklerinde (Zazaca
gulvang), geleneklerine sadık kalarak asırlardan beri atalarından kalma anadili Zazacayı kullanmalıdır.
Cemlerde konuşma ve ibadet dili olarak, eskiden olduğu gibi şimdi de Zazaca olmalıdır. Bu görev
başta dini önderlere (pir, rayver, dewrês) düşer. Fakat son zamanlarda bu din adamlarının dua ve
gülbenkleri Türkçe vermesi Dersim Aleviliğini yoldan saptırmaktır. ’Neden Zazaca dua vermiyorsun?’
denilince, ’Zazaca dua yoktur’ diye iddia ediyorlar. Bunlar kendi kendilerini eğitmeyip geleneğine
bağlı kalmıyor ve dinde de bektaşileşerek türkleşiyor. Bilgisizliğini, cahilliğini Zazaca dua olmaz diye
örtbas ediyorlar. Halbuki halk bütün dua ve minnetini (düa u mınete, venga haqi daene) halen Zazaca
yapmaktadır. Onun için dinde de etnik ve kültürel tarihi mirasa sahip çıkıp, bütün yasak, asimilasyon
ve zorbalıklara karşı korumak ve yaşatmak zorunlu bir yurtsever görevdir.
Dersim Aleviliği, Bektaşilerden ayrı olarak kendi bağımsız örgütlenmesini ortaya koymalı ve ibadet
ile öğretim dili olarak Zazacayı kullanmalıdır. Ancak bağımsızlık temelinde Bektaşilerle, karşılıklı
saygı şartıyla siyasi düzeyde ittifak edilebilir. Fakat bunun gerçekleşebilmesi için, ulusal bilince
erişmiş, dili ve kültürünü seven, halkına sadık olan yurtsever ve aydın dini önderlere ihtiyaç vardır. Ne
yazık ki kemalist ve bektaşileşmiş din adamları artık halkına yabancılaşmış, asimilasyoncu
Bektaşilerle işbirliği yapmaktadır. Fakat bu yoldan dönüş herzaman mümkündür.
Avrupada’daki Alevi örgütlenmelerinin % 70 i Zaazaca konuşan kesimden oluştuğu halde, Zazaca
ibadete karşı büyük bir tepki vardır ve hep kızgın münakaşayla geçer ve daima bir huzursuzluk
kaynağıdır. Onun için Zazaca konuşna Alevilerin ayrı örgütlenmesini yaratması en doğru yoldur.
Bu amaçla Almanyanın Berlin, Köln, Darmstadt ve Mannheim şehirlerinde geleneğe sadık kalınarak
Zazaca cem ayinleri yapıldı. Bunda pirlik görevini değerli ve yurtsever dostlar Seyd Ali Çiçek ile
Hakkı Çimen köylerde yaşadığımız gibi, tamamen Zazaca konuşup, Zazaca gülbenk verdiler. Çok
başarılı geçen ve güzel birer örnek olan bu Zazaca cemlerden, katılan halk çok memnun kaldı.
19
Dersim Alevileri başka yerlerden ziyade kendi kutsal yerlerine öncelik vermelidir. Hacı Bektaş Türk
Bektaşiler için kutsal bir yer ise, Dersim Alevileri için de Kêmerê Duzgıni, Kalmem, Çımê Mızuri vd.
kutsal yerlerdir. Onun için Dersim Alevileri ziyaret etmesi gereken kutsal yer Hacı Bektaş değil,
öncelikle Dersim’deki kutsal yerler olmalıdır.
Dersim Alevi dini adamları asırlardan beri varlığını sürdürmesine rağmen maalesef yazılı eser
bırakmamışlar; Ne Zazaca, ne de diğer dillerde. Ancak son yıllarda Başköylü Hasan Efendi’nin
(Hesen Efendiyê Basköyie (Dewa Pile)) yazdığı kitap (Varlığın Doğuşu, 1. baskı, İstanbul 1992) bir
istisnadır. Hesen Efendi, Dersim Aleviliğini, dini ya da teolojik açıdan tarif etmeye çalışmaktadır.
Ancak bazı yerlerde çelişkileri de bulunmaktadır. Onun için dikkatli değerlendirilmelidir. Dersim ve
Erzincan halkında çok iyi tanınan ve saygı duyulan Hesen Efendi, eserinde Hacı Bektaş ve Mustafa
Kemal hakkında da görüşlerini şöyle açıklamaktadır (s. 114):
“Eba Müslim’den sonra Hacı Bektaş-ı Veli geldi. O da kuvveti Osmanlı oğullarına verdi.
Alevilere zulmi hakaret ettiler.”
Mustafa Kemal için de şunu der (s. 232):
“Şeyh Hasanlıların sebebi Derviş Cemal,
Alevileri kırdıran Mustafa Kemal.”
İşin garip yanı ise, burada M. Kemal’in cinayet işlediğini söylerken, bundan sonraki kısımda da
övüyor.
5. Kürt asimilasyonculuğu ve Zaza düşmanlığı
5.1 PKK nin 2. Dersim Kültür Şenliği ’92 ye saldırısı
2. Dersim Kültür Şenliği ‘92 adı altında birçok Avrupa ülkesinde düzenlenmiş olan program PKK’nın
tehditleri nedeniyle başlamak üzereyken iptal edildi. Bu müzik konserlerinde, yasaklanmış ve devletçe
şimdiye kadar yok edilmek istenen bir halk kültürünü yaşama ve yaşatma sevinci vardı. 1971-84
döneminde, devletin Avrupa’daki uzantıları anti sömürgeci geceleri ve kültürel faaliyetleri sabote
ediyordu. Şimdi ise PKK’nın Dersim gecelerini açıkça tehdit etmeye başladı. Yani Türk sömürgeci
devleti dahi bu dönemde buna cesaret edemezken, PKK onları da geçerek saldırıya geçti.
Berlin’deki organizatörün evine girerek bu gecelerin yapılmaması ve yapıldığı taktirde zorla
engelleneceği tehditleri savruldu. Organizatör ise, bunun en tabii bir hak olduğunu, kimsenin Dersim
gecelerine karşı gelmesine hakkı bulunmadığını söyliyerek programların yürütüleceğini vurgulamıştır.
Bu olaydan sonra, kendisine, diğer bıgelerdeki organizatörlere, programa katılan sanatçılara ve Dersim
Belediye Başkanına karşı anonim veya açık telefonlarla hakaret ve tehditlerde bulunarak, yıldırmaya
ve sindirmeye çalıştı. Organizatör arkadaşın anlattığına göre PKK temsilcisinin kendisine, Dersim
gecelerinde güya Alevilik ve Zazacılık yapılıyor demesi bu korkuyu gösteriyor. Yani onların anlayışına
göre şu kasdediliyor: Sünnicilik ve Kürtçülük yapmak helaldır da, gayrisi haramdır. Organizatör
arkadaş ise bu anlayışı redederek, ne kendi alevi kökenini, ne de Zaza kökenini inkâr edemiyeceğini ve
Dersim Kültür Şenliğinin, Kürt örgütleri tarafından dayanışmada bulunarak destekleneceğine, tehdit
edilerek karşı gelinmesinin anlamsız olduğunu belirtmiştir. Bunun üzerine daha da arttırılan baskı ve
tehditler sonucu, geceler organizatörler tarafından iptal edildi.
Dersim’in ikinci katili ajan Abdullah Öcalan’ın haydutlarından kaçıp mazlum rolüne giren Zaza
kökenli ve Karêr’li (Kiği) Selim Çürükkaya’nın kulakları çınlasın: PKK nin o zamanki Almanya
sorumlusu Selim Çürükkaya organizatör Kemal Karabulut’a – bana anlattığına göre – şöyle demiştir:
‘Dersim Şenliğini iptal ettiğiniz için sizi tebrik ediyorum.’ (!).
O zamanlar kahraman ilan edilen PKK nin Dersim sorumlusu Müslüm Durgun (Dr. Baran) Zaza
yurseverlığine sahip çıkmış mıdır? Hayır! Gene K. Karabulut’un bana anlattığına göre Dersim’den de
telefon tehditleri gelmiştir. Eski dönemlerde olduğu gibi şimdi de bazı Dersimliler Kürt ve Türk
yabancı ideolojik akımlarına kapılıp kendi ulusal davasına ihanet ettiler.
Şurası bir gerçektir ki, diğer Kürt örgütleri gibi PKK da Zazaları kürtleştirmeyi ve Alevileri de
sünnileştirmeyi bir siyasi hedef olarak tayin etmiştir. Kürt örgütleri bunu parti proglamlarında açık
veya kapalı biçimde ‘Resmi dil Kürtçe olacaktır’ diye yazdıkları gibi, pratikteki tavır ve uygulamarıyla
da ortaya koyuyorlar.
20
Taban tutmuş olan Kürt siyasi örgütleri son zamanlarda artık resmen şafiiliği tek Kürt mezhebi
olduğunu savunuyorlar. 16.6.1993 te Berlin’de Offener Kanal’da (22°°), üstelik te Dersim TV adı
altında (!) hazırlamış oldukları programında sarıklı bir Kürt hocası bakın şöyle diyor: Mezhebê Kurda
şafiiye. ‘Kürtlerin mezhebi şafiiliktir.’
Eh, Dersimlilere ve öteki alevilere müjde olsun, şimdiden namazını öğrenmeye başlasınlar ve Kenan
Evren’in Dersim’de zoraki olarak yaptırmış olduğu camileri hazır tutsunlar! Hakikaten, PKK ve Kürt
yönetimindeki Hizbulahcıların ittifağı, Kürt hareketlerinin saklı şeriatçı boyutunu, zaman zaman ön
plana çıkarak kendisini gösteriyor. Bunu belgeleyen bir gerçek şudur: Dersim’deki Kürt PKK
işgalcileri Evren diktatörlüğü döneminde, burada tamamen alevi olan nüfus arasında zorla kurulmuş
olan 313 köy camisini korurken, bütün okulları yakması ve öğretmenleri katletmesi, amaçlanan
teokratik boyutu, yani nihai hedefteki şafiileştirme niyetini açığa vuruyor. Kürt hareketlerinin, Zaza,
Kürt, Türk ve Arap kökenli alevilere, diğer ilericilere, laikçilere ve demokrasi güçlerine karşı beraber
getireceği bu totaliter şeriatçılık ve baskıcılık asla gözardı edilmemelidir.
Kendi örgütlenmelerinde topladıkları Zaza gençlerini sindirerek asimile ederken, kendileri dışında,
artık giderek geniş çapta ulusal bilincine varmaya başlayan Zaza halkına, Zaza aydın ve
yurtseverlerine karşı harekete geçmeleri bir tesadüf olmayıp, öteden beri bilinçli olarak hesaplanıp
planlanan ve taktik şekilde adım adım uygulanan bir gerçektir.
Dersim Kültür Gecelerine yapılan bu saldırı, işte bu Kürt asimilasyon politikasının dışa doğru ilk
zoraki uygulamasıdır, aynı zamanda Zaza halkına yapılan bir saldırıdır. Kürt örgütlerinin ezilen
Alevilere ve Zazalara karşı takındıkları düşmanca tavırları ilk olarak değil, son 20 yıldan beri sürekli
olarak duya duya artık alıştığım bir söz oldu. Kürt milliyetçileri bunu bana karşı da devamlı olarak,
fakat toplum arasında benimle açıkça tartışmadan kaçınarak, yani yüzüme söyleyerek değil de, daima
arkamda dedi kodu yaparak kullandığını biliyorum. Yeri geldiği zamanda da, toplumdaki
tartışmalarımda buna şöyle cevap verdim: Ezilen bir halk olan Zazaların haklarını savunmaya eğer
Zazacılık diyorsanız, bundan gurur duyuyorum. Haklarından mahrum olan Alevileri savunmaya da
Alevicilik diyorsanız, bundan da gurur duyuyorum. Çünkü ezilenleri, haksızlığa uğrayanları savunmak,
haksızlığa karşı çıkmak, şerefli insani bir görev olduğu için, Alevileri de, Zazaları da savunuyorum.
Ayrıca mensup olduğum Zaza halkının haklarını savunmak zaten temel bir görevimdir. Ben şimdiye
kadar ne Zaza kökenimi inkâr ettim, ne de alevi kökenimi. Kızan varsa kızsın, bu onun şahsi
sorunudur. Zaza aydınları Kürtlere veya Türklere diyor mu ‘sizin diliniz bizim dilimizin bir lehçesidir
de, siz kendi kimliğinizi unutun, gelin Zaza olun!’ Sağ olsunlar, fakat başkaları da bize böyle demesin!
Çünkü bir Zaza atasözünün dediği gibi:
Her vas koka ho sero roeno.
‘Her ot kendi kökü üstünde biter.’
Bizim kendi kökenimiz vardır, onun için yabancı veya yedek kökenlere ihtiyacımız yoktur. Kürt
örgütlerinin yürüttüğü mücadele ise Zaza halkının mücadelesi değildir. Hatta tam tersine şimdiki
eylemiyle, Zaza yurdunu ikinci bir yabancı güç olarak yeniden işgal edip uyguladığı baskı ve
sömürüyle sürekli bir rejim kurmaya yöneliktir. Dersim Geceleri’nin iptal edilişi, halk arasında
tepkilere yol açtı. Zaza yurtsever çevreleri bu baskı ve tehdidi şiddetle protesto ederek karşı çıkarken,
halk arasında da, Zaza halk müziğine karşı istekleri oldukça büyüdü. Bir asimilasyonculuktan, yakası
azıcık kurtulan Zaza halkı, yeni asimilasyoncu baskılara rağmen, yabancı müzik yerine, kendi öz
müziğini dinlemek istiyor. Bu kültürel talebin elbette karşılanması gerekiyor. Çünkü müzik ruhun
gıdasıdır. Hele Zaza halkı için, karartılan dünyasını aydınlatan ve kendisine yeniden can veren bir
güçtür ve temel bir kimlik gıdasıdır. Ezenlerin türkülerden korkması ilk değildir. Pir Sultan da asıldı,
fakat türkülerinde halen yaşıyor.
Dersim Kültür Geceleri tekrar yapılmalıdır, çünkü halkımızın kültürel ihtiyacıdır. Ancak bunu
yaparken, bireysel düzeyde değil de, kollektif olarak, halk kesimleriyle birlikte hazırlayıp, yürütmek
gerekir. Tehditlere karşı çare ise, daha sıkı kenetlenip, uyanık ve kararlı olmaktır.
5.2 Diğer saldırılar
1. Kaba kuvvetle Zaza aydın ve yurtseverlerine saldırılar
21
PKK’lıların, kendilerinden ayrılıp Zaza yurtseverliğini savunan İsmail Karaşahin’in evine baskın ve
ağır yaralama (Bochum/Almanya).
Hıdır Aslan Bremen’de (Almanya) bir Dersim Gecesi düzenlerken PKK hain bir Dersimliyi
saldırtıyor. Kürt faşistleri burada zorla sahneye çıkıp Dersimlilere ağır hakarette bulunuyorlar (H.
A.’ın bizzat bana anlatımıyla). Geceden sonra ki günde ise Hıdır Aslan’ın evine baskın ve öldürmeye
teşebbüs ederek, öldü diye terkedip gittiler, ancak komadan kurtuldu. Ne yazık ki PKK’lı faşist
saldırganları tanıdığı halde korkudan Alman polisine, yakalanması ve hakettikleri cezaya çarptırılması
için bildirmedi.
Faşizan Kürt MHP’si PKK’nin, gerek yurtta, özellikle Dersimde, gerekse yurt dışında Zaza halkına ve
aydınlarına karşı işlediği bütün cinayetleri sıralamak buraya sığmaz.
2. Siyasi ve asimilasyoncu propağandayla
Başta PKK ve Komkar olmak üzere şövenist ve inkârcı Kürt örgütleri hain ve satılmış Zazalar
vasıtasıyla bağımsız yurtsever Zaza Hareketinin aleyhinde karşı faaliyete geçtiler. Küçük bir çıkar
veya bir aferin almak için kişiliğini satarak ve halkına ihanet ederek Kürt milliyetçilerine teslim olup
kölelik eden ve propağandasını yapanların bir kısmı şudur:
Mehmet Tayfun (Malmisanıj), Hüseyin Beysülen (Munzur Çem), Kâzım Timurlenk (bir zamanlar),
Kamer Söylemez, Haydar Işık vd.
3. Kendine maletme propağandasıyla
MedTV başta Zazacaya proğramda yer vermiyordu. Yazarın Hollanda Dersim Vakfı’ında Zaza Dili
üzerine verdiği konferanstan sonra (5.11.1995) paniğe kapılan Kürt şövenistleri, Zaza aydınlarının
özgürlük mücadelesini görünce, karşı tepki olarak Med TV de Zazaca yayına başladılar. Bunda
Serbestiye hareketinin kurulmasının da (24.11.1996) büyük rolü vardı. Fakat bunda sinsi bir tavırla
Zazaları kendine malederek Kürt gösterip sürekli olarak ulusal varlığını inkâr ediyorlar. Yoksa
Zazacayı sevdiklerinden değildir. Bununla güttükleri amaç bağımsız yurtsever Zaza Ulusal
Hareketinin gelişmesini engellemektir.
Mannheim’da (Almanya) Zaza Kulturhaus’da verilen Zazaca dil kursundan bahseden PKK
yönetimindeki Özgür Politika gazetesi ‘Kürtçenin bir lehçesi Zazaca’ diye yazarak (Nisan 2004)
şövenist ve inkârcı tavırla kendine maledip Kürtçü propaganda yaptı.
4. Hile ve entrikalarla
Duisburg’da Mehmet Ocak’ın büyük fedakârlıkla yürüttüğü Zazaca radyo proğramının Komkar ve
PKK tarafından, biz Zazaca ve Kürtçe yayın yapacağız diye hile ile ele geçirdikten sonra (28.08.1996),
Zazaca yayına son verdiler. Bk. Ware, 9, 1996, s. 22: ‘Serê na dina de tek ju radon bi zonê ma de, o ki
Ḳuṙu ma dest ra guret … Almanya de Radio Duisburg zonê ma Kırmancki-Zazaki de ağme kerdêne. O
ki Kırdasu / Ḳuṙu ma dest ’a guret, çaṙna Kırdaski. … mordemeku Tırku ra dersa ho rınd gureta. …’
Bu çirkin görevi PKK’nin emir kulu Kamer Söylemez yerine getirdikten sonra MedTV ye terfi
ettirilmişti. İşin acı ve garip yanı, Mehmet Ocak’la Kamer Söylemez’in Dersimde aynı köylü (Çuxure)
olmalarıdır.
5. Basınla saldırı
Yazara ve Zazaca Gramer eserine saldırı: Mehmet Şerif Fırat ailesinden olup Kürt milliyetçilerinin ve
şimdi PKK kölesi olan hain Selim Fırat Özgür Politika gazetesinde yazara ve Zaza Dilinin Grameri’ne
çirkin bir saldırıda bulunmuştu. Özellikle U. Pulur’un haddini bildirmesiyle, ‘kutıki lowenê, meymani
raa xo ra sonê’ misali, sesini kesmek zorunda kaldılar. Bk. Özgür Politika sayfalarında Zaza
düşmanlığı, Vengê Zazaistani (Fransa), Nr. 2, 2000, s. 32-33: ’… Kırmanc-Zaza sorunundaki siyasal
tartışmaları bilimsel sahada tartışmak isteyenlere hodri meydan. Küfür ve yalanla bu işi yapmaya
çalışanların arasında yolumuz yok. Bu yolda ısrarla yürüyenlere uğurlar olsun.’
22
6. Zaza dili üzerine bilimsel araştırmalar
Yazarın doktora tezi olarak kabul edilen Zaza Dilinin Grameri, uzun bir çalışmayla hazırlanıp 1998’in
aralık ayında Berlin’de yayınlandı. Uzun süre almasının nedeni ise, bunun bir kısa gramer veya
öncelikle öğretim kitabı olarak değil de, kısmen dil tarihini ile araştırma tarihini de içeren geniş çaplı
teferruatlı bilimsel bir gramer olarak hazırlanmasıdır.
Eserin yayınlanmasından hemen sonra Zazacaya ilgi arttı ve Almanya’nın beş üniversitesinde ders
proğramına alındı:
Universität Frankfurt/M (Prof. J. Gippert);
Universität Hamburg (Prof. R. Emmerick);
Freie Universität Berlin;
Universität Göttingen;
Universität Essen;
Viyana Üniversitesinde (Prof. H. Eichner) ise 2003/04 kış söm. ve 2004 yaz söm. de
öğretilmektedir.
Alman bilim kurumu Deutsche Forschungsgemeinschaft (DFG) tarafından desteklenen iki yıllık bir
araştırma projesi yazar tarafından Berlin Teknik Üniversitesinde yürütüldü: Zaza-Deutsches
Textkorpus.
Burada Zazaca sözlü halk edebiyatı transkribe edilip yüz civarında halk türküsü ilk olarak notaya
alındı.
Berlin, 18.11.2004
23
7. Kaynaklar
Badıllı, Kemal; Türkçe İzahlı Kürtçe Gramer (Kürmançça lehçesi), Ankara 1965.
Bardakçı, Cemal; Alevilik, Bektaşilik, Ahilik, Ankara 1950, (2. baskı).
Bartholomae, Christian; Altiranisches Wörterbuch, Straßburg 1904.
Bedir Khan, Dj. / R. Lescot; Kürtçe Grameri, İstanbul 1992.
Benedictsen, Age Meyer – Arthur Christensen; Les dialectes d’awromân et de Pâwe, København
1921.
Bozbeyli, Ferruh; Parti Proğramları, 1. Cilt, İstanbul 1979
Büyükkaya, Necmettin; Kalemimden Sayfalar, Stockholm 1993.
Cem (dergi), 15 Kasım 1966.
Dersimi, Nuri; Dersim, Halep 1952.
Evliya Çelebi; Seyahatnâme, İstanbul 1896, C.1-4; yeni bas.: Haz.: Z. Danışman, C. 1-17, İstanbul
1969-1970.
Faroqhi, S.; Der Bektaschiorden in Anatolien, Wien 1981; s. 39: Mühimme Defterleri, A. 26, s. 175.
Gölpınarlı, A.; Mevlânâdan sonra Mevlevilik, 1953.
Hâwâr; Şam 1932, No. 2, 3.
Henning 1970 = W. B. Henning, Zoroaster [1949]. In: Hg. Bernfried Schlerath, Zarathustra
(Darmstadt 1970), 118-164.
Hübschmann, Heinrich; Die altarmenischen Ortsnamen, Straßburg 1904.
Koriun; Leben des heiligen Mesrop, Venedik 1894; 5. yy.
Lerch, Peter; Forschungen über die Kurden I-II, Petersburg 1857-58.
Mann, Oskar – Karl Hadank; Mundarten der Zâzâ, Berlin 1932.
— Mundarten der Gûrân, Berlin 1930, s. 19, dipnot 2.
Minorsky, Vladimir; İslam Ansiklopedisi, Kürtler mad.; Encyklopädie des Islam, Daylam mad. ve A.
Ateş, İ.A., Deylem mad..
Moses Chorenathsi (Xorenaci); Geschichte Armeniens (bis zum Jahr 440), Venedik 1865; 6. yy.
Paulys Realencyclopädie der classischen Altertumswissenschaft, Stuttgart 1959, Neue Bearbeitung.
Plinius Secundus; C.: Naturkunde (Naturalis Historiae), Buch V, Ed. und Übersetzer: G. Winkler,
Darmstadt 19??, lateinisch-deutsch.
Ptolemaeus, Claudius; Geography of Claudius Ptolemy, Ed. and Tranl. by E. L. Stevenson, New York
1932.
Rich, Cl. J.; Narrative of a residence in Kurdistan, London 1836, vol. 1.
Secerê Kurêşi (Turısmege Seceresi).
Selcan, Zülfü; Grammatik der Zaza-Sprache, Berlin 1998: Wissenschaft & Technik Verlag.
— (1998 b); Die Entwicklung der Zaza-Sprache, in: Ware, Zeitschrift für Sprache und Kultur der
Zaza, Baiersbronn (Deutschland), No. 12 /November, s.152-163.
— (1996); Zonê Zazaki de xetê nostene, in: Ware (Baiersbronn), No. 10/Okt., 29-45.
Soane, E. B.; To Mesopotamia and Kurdistan in disguise, London 1912.
Stieler, Adolf; Stieler’s Handatlas, Gotha 1891, 95 Karten, Karten-Nr. 57: Klein-Asien.
Strabo (mö. 64 – ms. 19); Erdbeschreibung, verdeutscht von C. G. Groskurd, Berlin 1931, deutsch.
Strabo; Geography, Engl. Transl. by H. L. Jones, London MCMLIV (1954), greek-english.
Stephan(os) von Byzanz (Stephanos Byzantios); Ethnika, Hg.: A. Meineke, Graz 1958, griechisch.
Şeref Han; Şerefnâme, 1596 , orijinal Farsça: Petersburg 1880, Türkçe yayın: 1975.
Türkay, Cevdet; Başbakanlık Arşivi Belgelerine göre Osmanlı İmparatorluğunda Oymak ve Aşiretler,
İstanbul 1979.

Yrd. Doç. Dr. Ali Kemal Özcan (Munzur Üniversitesi Sosyoloji Eski Bölüm Başkanı) 

Zazalar ve Kürtler akrabadırlar. Filistinlilerle İsrailliler de akrabadır. Akrabalık ilişkisi farklı, dil farklıdır. Ben bir araştırmamda Kürtçe ve Zazaca’da en çok kullanılan ve eğitimle insan dağarcığına girmemiş 200 kelime seçtim. Aynı araştırmayı Almanca ve İngilizce için de yaptım. Almanca ve İngilizce yüzde 12’lik bir farkla birbirine daha yakın çıktı.Özcan, 200 kelime seçtiğini ve bu kelimelerin Zazaca-Kürtçe ve Almanca-İngilizce karşılıklarını yazdıktan sonra, ortaya çıkan sonuçtan sonra dehşete kapıldığını söyledi. Ancak Almanca ile İngilizce arasındaki bu benzerliğe rağmen, kimsenin İngilizce ve Almanca’yı birbirinin lehçesi olarak görmediğini belirtti.

 Zazaların Kürt olduğunu iddia edenler Türk asimilasyoncu geleneğinin Kürtlere yaptığını Zazalara yapıyor. 80 yıldır Kürtler, dillerinden hareketle Türk olmadıklarını ispatlamak için uğraştılar. Saygılı olmalılar.

Zazaca ile Kürtçe arasında ki benzerlik Almanca-İngilizce, İspanyolca-İtalyan arasında ki kadar dahi yoktur. Uzun zamandır aynı topraklarda yaşamalarına rağmen, dil kültür yakınlığına rağmen farklı dil,kültür,tarihi yaşamıştır.

Tüm irani diller de benzerlik vardır. Gazeteci,tarihçi Murat Bardakçı; Tarihin Arka Odası programında Farsça bildiğini ve Kürtçe’yi  yavaş konuşulduğunda gayet iyi anladığını söylemiştir. Zazaca dili hakkında ise pehlevice ile çok benzediğini dile getirmiştir.

Yrd. Doç. Dr. Ali Kemal Özcan’ın Bingöl’de ki konuşması

Dilbilimci Sevan Nişanyan, kimi görüşlerin aksine, Zazaca’nın Kürtçe’nin bir lehçesi değil apayrı bir dil olduğunu söylüyor ama hemen ardından ekliyor: “Bu, Kürtlerde şiddetli tepki ve duygusal fırtına yaratan bir konu. Bu kadar duygusal konularda da net görüş belirtmek iyi değildir”. 

İSTANBUL – Birleşmiş Milletler’e bağlı UNESCO’nun raporuna göre Türkiye’de tehlike altında bulunan 15 dil var. Bunlardan bazıları (Hertevince gibi) çok az sayıda insan tarafından konuşuluyor ve her an yokolabilir. Bazıları ise, karşılaştırmalı olarak, daha güvenli durumda. Çerkes dilleri, Abhazca ve Zazaca; risk altında olmakla beraber halen kayda değer sayıda insan tarafından konuşulan diller.

ntvmsnbc, ‘Türkiye’nin yokolan dilleri’ dosyasını açıyor. Bugün başladığımız dizide ilk konu başlığı Zazaca… Kırmancki, Zazaki, Dımıli gibi isimlerle de anılan bu dile dair, önümüzdeki yıllarda gündemi daha fazla işgal etmesi muhtemel bir tartışma alttan alta devam ediyor. Kimi görüşlere göre Zazaca diye ayrı bir dilden söz etmek mümkün değil çünkü bu Kürtçe’nin bir lehçesi. Bu görüşü savunan Kürt milliyetçi çevreleri, Zazaki’nin ayrı bir dil olarak ortaya konmasını, ardında devletin bulunduğu bir “nifak” girişimi olarak yorumluyorlar.

Ancak Türkiyeli Zaza toplumunun önemli bir kısmı Zazaki’nin ayrı bir dil olduğunu belirtiyor. Bu konuda akademyanın ne dediğini öğrenmek için, tanınmış dilbilimci Sevan Nişanyan’ın görüşlerine başvurduk.

“Zazaca gerçeğiyle” tanışmama, TRT Şeş’te çalışmaya başladığını öğrendiğim Tuncelili (Dersimli) bir meslektaşıma “Demek ki bundan sonra bir süre Kürtçe habercilik yapacaksın” dediğimde aldığım yanıt vesile olmuştu geçen yıl: “Ben Kürtçe’den anlamıyorum ki, benim anadilim Zazaca”. UNESCO’nun ‘tehlike altındaki diller’ listesinde Türkiye’yi “temsil eden” 15 dil üzerine bir yazı dizisi hazırlamam söz konusu olduğunda, bu seriyi Zazaca ile başlatma kararı almamı sağlayan ise Kürt yazar Altan Tan’ın bir söyleşideki su sözleri oldu: “Bugün Kürtçe için konuştuğumuz konular, Kürt sorunu çözüldükten sonra Zazaca için konuşulacak”.

Sevan Nişanyan, kendisiyle gerçekleştirdiğimiz ve birkaç paragraf aşağıda okuyabileceğiniz söyleşisinde Zazaca ile Kürtçe arasındaki mesafenin, İtalyanca ile İspanyolca arasındaki mesafeden bile fazla olduğunu söylüyor. Bu, tepki çeken bir görüş. Farklı görüşleri yansıtma etik sorumluluğu gereği, Nişanyan’ın ortaya koyduğu görüşe muhalefet edenlere de burada yer açmak gerekiyor.

Diyarbakır’ın yerel kanalı Gün TV’nin Kürtçe haber spikeri Hangül Özbey’e göre “gerek internet üzerinden, gerekse farklı basın kuruluşları aracılığıyla, Zazaların farklı bir halk olduğu, Kurmanclar tarafından asimile edilmek istendiği, Dimilî lehçesinin lehçe değil kendi başına bir dil olduğu, Kurmanclar tarafından önemsenmediği, kısacası Zazaların ikinci sınıf insan muamelesi gördüğü iddia ediliyor”. Özbey şöyle devam ediyor: “Bu iddiaların temel nedeni, Kurmanclar ve Zazalar arasında çelişki yaratmak ve bu çelişkiler üzerinden kendini yaşatma çabasıdır. Kürtler arasında böyle bir ayrım söz konusu olamaz”.

Şair-yazar İbrahim Halil Baran da Zazaca’nın Kürtçe’den gayrı bir dil olduğu görüşüne şiddetle karşı çıkıyor: “Kürtçe ve Zazaca diye iki ayrı dilden bahsetmek için ortaya bir mihenk konulmalıdır. İkisinin ayrı dil olduğuna karar vermelerini gerekçelendiren morfolojik, semantik sentaks ya da gramatik şey ne? Elbette diller zamanla gelişir ve birbirlerinden koparak yeni diller, dil aileleri meydana getirirler ama Kürtlerin kullandıkları diller için bunu söylemek henüz çok erken ve ikisinin ayrı dil olduğuna dair bir ayrımdan bahsetmek mümkün değil. Türkiye’de bunun tartışılması da ne yazık ki diğer bütün meseleler gibi bilimsel bir kaygıdan değil siyasi durumdan kaynaklanıyor”.

Baran, Zazaca’nın gündeme getirilme şeklini, ardında devletin olduğu bir “PR” çalışması olarak gördüğünü ima ediyor: “Bazen bir şeyin yaygın kanaat haline gelmesi için o şeyin doğruluğu değil, doğru bir iletişim diliyle pazarlanması yeterlidir. Zazalık meselesinde de ne yazık ki bu böyle olmaya devam ediyor ve devletimiz ‘bölücülükte’ başarılı olduğunu bir daha kanıtlamakta. Kürt-Zaza gibi bir ayrımda bulunmak Kürt toplumunun üzerinde durduğu sosyolojik temelleri bilmemek demektir. Kürtlük, içinde birçok etnik yapıyı barındıran bir şemsiye kimlik konumundadır. Bu yüzden Kürtler kendilerini Kürt ve Zaza olarak değil Kurmanc ve Kirmanc olarak tasnif ediyorlar. Bugün kendisine Zaza diyen 70 yaşında bir Kürde rastlayamazsınız”.

Şimdi ise dilerseniz Sevan Nişanyan’a kulak verelim:

Zazaca meselesinde Kürt milliyetçi çevrelerinde şöyle bir eğilim var biliyorsunuz; “Bu ayrı bir dil değil, Kürtçe’nin lehçesi. Kürt dilleri var Sorani, Kurmanci gibi. Bu da onlardan bir tanesi”… Buna karşı da şöyle bir görüş var; “Hayır, Zazaca ayrı bir dil”. Kürt milliyetçi literatürü ise buna “hayır, bu aramızda yapay farklılık yaratmak isteyenlerin uydurduğu bir şey” diye karşılık veriyor. Sizin görüşünüz?  
Ben bir tarihte Taraf’taki köşemde bu konuda iki üç yazı yazdım. Gökyüzü tepeme yıkıldı diyebilirim. Korkunç bir duygusal fırtına yaratan bir konu. Akademik görüş son derece nettir, Zazaca ayrı bir dildir. Lehçenin standardı bellidir, iki dil karşılıklı olarak, özel bir eğitim almadan ve tam teşekküllü cümlelerle konuşulduğunda birbirini anlayabilir mi anlayamaz mı… Zazaca ve Kurmanci birbirini anlayabilen diller değildir. Dolayısıyla teknik olarak bunlar iki ayrı dildir.

Parantez açıp bir şey sorabilir miyim? Azerice ayrı bir dil mi lehçe mi?
Bence lehçe olması gerekir. Çünkü Azerice ile Türkçe birbirini anlayabiliyor. Buna karşılık Türkçe ile Özbekçe iki ayrı dil sayılmalıdır. Tam sınırı kestirmek güçtür bu işlerde. Yorum meselesidir, biraz meşrebe bakıyor. Günümüzde genel trend dünyada, arada en ufak bir fark varsa ayrı dil kabul etme yönündedir. Yani İspanya’da Galego lehçesinin dil sayılması bundan 15-20 yıl öncesine kadar düşünülebilecek bir şey değilken şimdi genel “doğru görüş” bunların ayrı dil olarak kabul edilmesi yönündedir. İsviçre Almancası da ayrı bir dil kabul ediliyor artık.

Dolayısıyla da gerek bilimsel yaklaşım, gerekse dünya çapında baktığınız zaman bugünün trendlerine uygun olan yaklaşım; Kürtçe ve Zazaca’yı iki ayrı dil olarak kabul etmektir. Buna karşılık bu görüş Kürtler arasında çok şiddetli bir tepki topluyor, duygusal bir fırtına yaratıyor. İkinci olarak, Zazaların kendisi de tastamam ikiye bölünmüş durumda. Bir yarısı bu bir lehçedir diyor, diğer yarısı bu ayrı bir dildir diye gazeteye bir cümle yazdığınızda “ağam babam elini öpeyim” duygularına kapılıyor. Çok duygusal bir konu ve bu kadar duygusal konularda net görüşler ifade etmek bence iyi değildir.

Ama ben şunu anlıyorum. Dünyadaki trendi de bir kenara bırakarak söylemek gerekirse, siz bu iki dili konuşan iki kişinin, biraraya geldikleri zaman, özel bir eğitim almamışlarsa birbirlerini anlayamadıklarını söylüyorsunuz…
Evet, apaçık… Yani İrani diller disiplininde iki ayrı dil kabul edilir. Zazaca Kürtçe’ye nazaran çok daha arkaik özelliklerini koruyan, yani eski İranca hakkında daha fazla bilgi veren enteresan bir dildir. Kurmanci dili fazlasıyla evrilmişken Zazaca çok daha muhafazakâr ögelerini korumuş olan bir İrani dildir. Benim anladığım kadarıyla Zazaca ile Kürtçe arasındaki fark, mesela İspanyolca ile İtalyanca arasındaki farktan çok daha fazladır.

O zaman bitmiş bu iş demektir… 
Bana da öyle geliyor. Ama bunu söylediğiniz zaman linç edilebilirsiniz, anlatabiliyor muyum… Bunda da haklı bir takım kaygılar var. Gerçekten doğrudur, Türk devleti nifak amacıyla bu tez üzerinde çalışmıştır.

Devletin böyle bir tutumu olduğuna dair somut bir kanıt var mı?
Somut bir şey şu anda aklıma gelmiyor ama geçmişte “Kürtçe diye bir dil yoktur” tezini savunmuş çevrelerde aynı zamanda Zazaca ile Kürtçe’nin farklı iki dil olduğunu savunan görüş de egemendir. Türk milliyetçiliği Zazaca ile Kürtçe’nin ayrı olduğuna dair ısrarlı bir bakış açısını korumuştur. Bu haksız oldukları anlamına gelmez, sadece bir gerçeği kötü amaçla da kullanabilirsiniz…

Zazaların “lehçe mi dil mi” tartışmasında ikiye ayrılmış durumda olduğunu söylediniz. Bu ayrım hattı Sünni ve Alevi Zazaların arasından mı geçiyor?
Tam değil. Sünni Zazalar daha çok Kürtçülüğe yatkın, Alevi Zazalar daha fazla Zazacılığa yatkın. Ama tam olarak böyle bir farklılaşma yok. Söz gelimi Siverek Zazaları Sünnidir ama şiddetle Zaza milliyetçisidir.

Kaynak:http://www.ntv.com.tr/arsiv/id/25146755/?ref=f5haber.com