Bu sabah İbrahim Gökçek’in ölüm orucunu sonlandırdığı haberini aldığımızdan bu yana çeşit çeşit yorumlarda bulunup yazılar yazdık, sevincimizi haykırdık. Bununla birlikte, mevzuya dair bilgi kirliliği dağılınca şapka düştü kel gözüktü.
 
Ortada ne devletin geri attığı bir adım, ne de siyasî bir zafer söz konusuydu.
 
Ortada olan tek şey, boşu boşuna hayatını kaybetmiş olan iki genç ölüydü.
 
Helin Bölek ve Mustafa Koçak.
 
Tabii bir de birilerinin, bu gerçekliğin üzerini örtmek için savurdukları manipülatif zafer naraları!
 
Bu birileri zannediyor ki bir kendileri akıllı, diğer herkes aptal… Hiç kimse ortada dönen karanlık oyunları görmüyor…
 
Bilmiyorlar ki bu ülkede, çoğu sesini çıkarmasa bile neler döndüğünü gayet iyi anlayan sayısız insan var.
 
Örneğin devletin bugünkü tavrının Helin Bölek ölmeden öncekinden hiçbir farkı olmadığının, asıl geri adım atanın -iyi ki- ölüm orucu oyununun kurucuları olduğunun birçok insan farkında…
 
Şahsen kendi adıma Helin’in ölümünün ardından sayısız devrimci kılıklı haydutun en belden aşağısından hakaretleri ve tehditleri pahasına yazdığım cesur ve dürüst yazılarımla bu tabunun tartışmaya açılmasını sağlayarak, bugünkü adımın atılmasına vesile olan insanlardan biri olduğum için son derece gururlu ve mutluyum.
 
Her ne kadar yapılan açıklamada kendisinin ölüm orucuna “son” değil, “ara” verdiği söylense de onların bile bu kadar uzun süre işkence çekmiş bir insanı tekrar ölümün kollarına yatırmayacaklarını düşünüyorum. En azından buna inanmak istiyorum. Öyle ya, hiç kimse bu derece zalim olamaz değil mi?
 
Neyse, sürecin nasıl gelişeceğini hep birlikte yaşayarak göreceğiz. En azından İbrahim Gökçek bugün ölmedi. Geriye de aşağıdaki cevaplanmayı bekleyen sorular kaldı:
 
Helin’in annesinin, yavrusunun ölmemesi için yaptığı sayısız çağrı, İbrahim’in babasının dün yaptığı çağrıdan daha mı az değerliydi; Helin’in annesinin acısı, İbrahim’in babasınınkinden daha mı önemsizdi ki devlet cephesinde değişen hiçbir şey olmadığı halde ölüm oruçlarının moderatörleri tarafından bugün geri adım atıldı?
 
Devlet, Helin ölmeden önce de bugünküyle tıpatıp aynı olan pazarlık masasına oturmaya hazırdı. O gün, “Biz devletle pazarlık yapmayız! taleplerimiz tartışmasız kabul edilecek! Ya hep ya hiç!” diye hödö hödö konuşanları, bugün o masaya oturtan ne oldu?
 
Ben söyleyeyim: Çoktan miadını doldurmuş olan bu demode eylem biçiminin, tarihinde ilk kez çekincesizce masaya yatırılıp her yönüyle sorgulanması sonucunda toplumun sağduyulu kesimleri zaten de nicedir hiçbir işlevselliğinin kalmadığını çok net gördükleri bu insanlık dışı eyleme karşı müthiş bir infial hissettiler. Akabinde de bu haklı öfkelerini çok net ve kararlı bir şekilde, ölüm orucu denilen özkıyım-cinayet eylemini ölüm oruççularının bedenleri üzerinden politik arenaya sürerken tek dertleri kendi propagandalarını yapmak ve gündemde kalmak olan bu karanlık figürlerin bizzat kendilerine yönelttiler.
 
Bu beklemedik yöneliş de onları bugün tıpış tıpış, Helin ölmeden önce müthiş büyük laflar ederek reddettikleri o pazarlık masasına oturmak mecburiyetinde bıraktı.
 
Bir de sonucunda ne çıkacağı belli bile olmayan bu sıradan pazarlığı millete, “Siyasî Zafer” diye yutturmaya kalkmayalardı iyiydi.
 
Yersen.
 
Bilmem, Helin Bölek’in ölümünün ardından benim gibi son derece duyarlı ve cesur bir tavır sergileyerek bir yandan İbrahim Gökçek ölmesin diye çırpınırken öte yandan da çağımız gerçekliğinde hiçbir işlevi kalmamış olan ölüm orucu olgusunu her yönüyle irdelemeye çalışan kalemlere yönelttikleri son derece iğrenç hakaretlerden, iftiralardan ve tehditlerden dolayı biraz olsun utanıyorlar mı?
 
Bilmem, “Ya ölüm orucuna destek veriyorsundur ya da devletin tarafında, işbirlikçi, hain bir döneksindir!” şeklindeki faşizan yaklaşımlarıyla incittikleri duyarlı insanlara bir özür borçlu olduklarının farkındalar mı?
 
Hiç sanmıyorum. Ayrıca beklemiyorum da… Kendi adıma İbrahim Gökçek’in bugün yaşıyor olması, benim için yeterince büyük bir teselli ve ödüldür.
 
Karşıdaki insanlara da şayet biraz olsun saygınlıklarının kalmasını istiyorlarsa ivedilikle hiçbir muhalifin onların çizgisinde yürümek mecburiyetinde olmadığının ayırdına varmalarını tavsiye ediyorum. “Ya sev ya terk et!” pisliğinin ikiz kardeşi olan “Ya bizdensin ya da işbirlikçi!” cümlesi, ancak faşistlere yakışır.
 
Benim gibi ölüm oruçlarına destek vermemekle birlikte bütün yüreğiyle Helin’in, Mustafa’nın, İbrahim’in ve diğerlerinin yanında olan; sayısız kez bütün cesaretlerini toplayarak devletin talepleri kabul etmesini istediklerini belirten insanları, sırf kendileri gibi düşünmüyorlar diye “işbirlikçi hainler” olarak yaftalamak, bu ülkenin siyasî tarihinden gelmiş geçmiş en faşizan aymazlıktır.
 
Devrimciler faşist olmaz. Aymazlık yapma lüksleri ise zinhar yoktur.
 
Bir an önce arınıp, aymaları temennisiyle.
 
Rabia Mine 05 – 05 – 2020

………Necip Fazıl ise, ‘’Din Mazlumları’’ adındaki kitabında ‘’Doğu Faciası’’ başlığıyla kısaca özetlediği ‘’Dersim Olayı’’ için ‘’tarihte bir benzeri gösterilemez’’ diyor ve devam ediyor:

‘’Elazığ ortaokulunda okuyan iki çocuk tatili geçirmek üzere memleketleri olan Hozat’a gidiyorlar. Facianın tam üstüne düşüyorlar. Hozat yakınlarındaki köylerine geldikleri zaman, babaları Yusuf Cemil’ in öldürülmüş olduğunu öğreniyorlar ve ağlamaya başlıyorlar. Onlara şu karşılık veriliyor:

-Sizi de onun yanına götüreceğiz.

Çocuklar sürüklenerek odadan çıkartılıyor ve jandarma muhafazasında, gittikleri yolda süngüleniliyorlar. Böylece babalarının yanlarına gönderilmişlerdir. Her evi ayrı ayrı tutuşturduktan sonra, dört bir etrafı çalı çırpı içine alınıp alev alev yakılan bir köyden, deli gibi bir adam çıkıp, çalı çırpı gerisinde manzarayı seyredenlere doğru ilerliyor:

-Durun ben köy ahalisinden değilim ! öğretmenim, izin verin kimliğimi kanıtlayayım..!
Fakat, sözüne mukabele, bir kalasla itilerek alevlerin içine atılıyor. Adam evvela göğsünün kılları alev alev yanarken, çalı yığınındaki amir, zevk ve istihza ile sigarasını içmektedir.’’

Necip Fazıl bu olayı, yanan adam karşısında zevkle sigara içen amirden doğrudan dinlediğini yazıyor. Yazar bir başka sahneye geçip devam ediyor:

‘’Yusuf Cemil’in köyünden 200 kadın ve çocuk öldürülmüş ve bunların cesetleri buğday saplarının üzerinde yakılmıştır. Yakılanlar arasında Elazığ’da askerliğini yapan ve o sırada izinli olarak köyünde bulunan Rüstem adında biri de vardır. Bu zavallı mezun olduğunu ve isterlerse hüviyet ve izin kağıdını gösterebileceğini söylediği halde derdini anlatamıyor ve dört çocuğu ile seksenlik anası arasında, onlarla beraber kurşunlanıyor.

Hozat’ın karaca köyünde Cafer oğlu Kasım… Bu adam o tarihten 30 sene evvel Amerika’ya gitmiş, orada 15 yıl kalmış, epey para kazanmış ve sonra köyüne dönmüştür. Kasım Amerika’dan dönünce, Birinci Dünya harbinde Kafkas cephesinde Köprüköy muharebesinde şehit düşen kardeşi yüzbaşı Şükrü’nün iki çocuklu dul karısı Şirin hatunla evlenmiş, Hozat’a gelip yerleşmiş, orada bir mağaza açmış ve ticarete başlamıştır. Hükümetle de bazı taahüt işlerine girişmiştir.

Dersim harekatı sırasında bu Cafer oğlu Kasım,taahüt bedelinden alacağı olan 6.000 lirayı tahsil etmek üzere Ovacık Kaymakanlığı’na müracaat ediyor. Parayı kendisine veriyorlar. Muamele biter bitmez ‘’Seni Hozat’tan çağırıyorlar’’ diyerek, onu mahfuzen yola çıkarıyorlar. Kasım kasabadan ayrıldıktan bir saat sonra jandarmalara öldürtülüyor. Cebindeki 6.000 lirada alakalı iki amir arsında taksim ediliyor. Zavallı zevcesi şirin hatun, o esnada dört çocuğuyla birlikte komşularına oturmaya gitmiştir. Kadın evine döndüğünde kapısının kırıldığını, eşyasının etrafa saçılıp döküldüğünü görüyor.

Haykırmaya başlıyor:

-Yetişin evimize eşkıya girdi..!

Bu feryadına karşılık kadın kapısının önünde çocuklarıyla beraber öldürülüyor ve dolgun miktardaki altını, parası ve eşyası yağma ediliyor.’’

Necip Fazıl Dersim’den enstantanelere devam ediyor:

‘’Hozat’ın Zimek köyünde Şekspirin hayaline bile taş çıkartacak bir olay cereyan etmektedir:
Erkekleri tamamen doğranmış olan bir köyün 100 kadar kadın ve çocuğu süngülerle öldürülüyorlar. Öldürülen kadınlardan biri doğurmak üzere bir gebedir. Bu kadının karnına giren sivri uçlu alet (süngü) bağırsaklarını yere döküyor. Rahmini parçalıyor kendisi ölüyor. Tehlike geçtikten sonra gizlendikleri yerden çıkan kadınlar, ölüleri gözden geçirirken bu kadın rahminden düşen çocuğun sağ olduğunu dehşetle görüyorlar. Çocuğu alıp emziriyor büyütüyorlar. ‘’Besi’’ adını koyuyorlar(…..) sivri uçlu alet annesinin karnına girip rahmini deldiği zaman, onun topuğunda da bir yara açmıştır. Kız hala bu yarayı topuğunda taşımaktadır.’’

Necip Fazıl, yargısız ve yerinde infazın bir başka sahnesini anlatıyor:

‘’Hozat’ın Lolantaner köyünden Veli isminde bir genç, Elazığ öğretmen okulunda okuduktan sonra, öğretmen olarak Trakya’ya gönderilmiş orada evlenmiş. Üç çocuk sahibi olmuş. Dersim harekatı başlamak üzereyken karısı ve çocuklarıyla tatilini geçirmek üzere köyüne gelmiştir. Genç öğretmenin köyü, erkekli-kadınlı, çocuklu-ihtiyarlı doğranırken, kendisi, karısı ve çocukları da aynı akibete mahküm edilmiş ve cesetleri yakılmıştır.

Mazgirt Türüşmek nahiyesinin halkı doğranmakta…..

Merhamet sahiplerinden biri, birle on yaşları arasında 20 kadar çocuğu alıp bir derenin içine saklamıştır. Vaziyet birden haber alınıyor. Çocukların öldürülmeleri emri veriliyor. Fakat bu emri yerine getirecek kimse çıkmıyor. En katı yürekliler bile, böyle savunmasız masumlara silah çekemeyeceklerini söylüyorlar. Öldürme girişimi birkaç defa sonuçsuz kalıyor. Nihayet en kara gözlü, çingeneden daha karanlık suratlı bir adam bulunuyor. Bir dere içinde titreşe titreşe bekleyen 20 masumun işini bitiriliyor.

Munzur suyunun kıpkızıl aktığını görenler olmuştur.’’

Aktaran tarihçi-yazar Ali Kaya Başlangıcından günümüze DERSİM TARİHİ sayfa : 556-557-558-559 Demos yayınları birinci basım Ekim 2010

Bizim de bütün Dünya’nın da hayran olduğu büyük şair Nazım Hikmet Dersim’de yaşanan bu trajediyi acaba görmemiş mi ? duymamış mı ? bilmemiş mi ? en azından şiirinde yazmamış mı ? yoksa TKP’nin o dönem politikalarının esiri mi olmuş ? çünkü TKP o yıllarda Kemalist hareketin Dersim soykırımını, özel savaş harekatını desteklemiş, tarihin çarkının ileriye doğru döndürüldüğünü söylemiş, enternasyole Kemalist hareketin haklı olduğunu belirten raporlar sunmuştur…

 

İşte TKP’nin söz konusu raporu…

KOMİNTERN BELGELERİNDEN / DERSİM-38′ LE İLGİLİ RAPOR (KOMÜNİST ENTERNASYONEL YÜRÜTME KURULU)
İki ayı aşkın zamandan beri Ankara Hükümeti, Dersim bölgesindeki Kürt aşiretlerin yeri bir gerici ayaklanmasını bastırmakla uğraşıyor. Feodel unsurlar, Kemalist parti tarafından gerçekleştirilen reformlara rağmen, bu güne kadar bu ülkenin sapa bölgesinde barınmayı başarmışlardır. Bu bölgeye geçtiğimiz yıl Tunceli adı verilmişti. Dersimin hakim katmanları yürürlükteki yasalara rağmen, kendi yasa dışı ayrıcalıklarını koruyabilmişlerdir.

Halk partisi (Kemalistler) iç pazarın genişletilmesini isteyen ulusal burjuvazinin baskısıyla, geçen yıl Cumhuriyetçi devletin bütün ağırlığını ortaya koyarak bu çağ dışı duruma bir son vermeyi, karar verdi. Özel bir yasa çıkartarak, ölüm cezalarını onaylamak da içinde olmak üzere geniş olağan üstü yetkilerle donatılmış askeri bir yönetimi, bu kendi başına buyruk vilayette, Büyük Millet Meclisinin yerine geçirdi. Amacı göçebeliğe son vermek ve aşiret reisleriyle (şeyhler, beyler, ağalar ve seyitler) onların kiralık adamlarının Batı Anadolu’nun modernleşmiş vilayetlerine sürme hedefini güden bir reform planını zorla uygulamaktı.
Basında çıkan haberlere ve Başbakan İnönü’nün Büyük Millet Meclis’nde yaptığı konuşmaya göre başlangıçta, yani Nisan ayında nüfusu en az yüz bini bulan halkın aşağı yukarı 25-30 bin kadar hükümetin aldığı bu önlemlere karşı isyan etmiştir. Ancak isyancıların büyük bir kısmı, gelen baskılar karşısında geriledi ve askeri yönetime teslim olmayı yeğledi. Bu gün hükümetin askeri kuvvetlerine karşı koyanların sayısının, ancak on bin civarında olduğu sanılmaktadır.
Dersim vilayeti Türkiye’nin doğusunda yer almakla birlikte, sınırlara oldukça uzaktır. Bölgenin tümü 6300.km.kare kadar olup, burada 75-100 bin nüfusla bir göçebe halk yaşar. Toprağın ancak yedide biri ekili olduğundan ana iktisat dalı hayvancılıktır.Halk hiçbir zaman bir bütün oluşturmamaktadır. Sayısız aşirete bölünmüş ve aynı zamanda din ve ırk bakımından parçalanmış durumdadır. Bununla birlikte halkın çoğunluğu zaza aşiretindendir.
Dersim son derece dağlık bir bölgedir. Sarp ve uçurumlu dağların yükseklikleri, çoğu kez dört ve bişbin metreyi bulur. Arazinin bu yapısı ve doğru dürüst yolların bulunmaması, eşkiya çetelerinin barınaklarına ulaşmayı hemen, hemen olanaksız kılmaktadır. Bu durum askeri hareketleride güçleştirmektedir.
Bu güne kadar dersim ulusal ekonominin dışında kalmaktaydı. Az gelişmiş olan ticaret tamamen aşiret reislerinin ve onların adamlarının aracılığıyla yürütülmekteydi. Öyleki başka bir vilayetten tüccar, tüccar dersimde iş yapmayı göze alamazdı. Çünkü mahelli mütegaillibenin silahlı çeteleri tarafından haraca kesilmesi veya yağmaya uğraması kesin gibi bir şeydi. Bu çeteler bununla da kalmaz, barışcı komşu köylere yağma düzenlerlerdi.
Dersim’de Devlet oteritesi sadece kağıt üzerinde kalıyordu. Feodel aşiret reisleri, her fırsatta, devleti hiçe sayıyorlardı.

Bu şartlarda Dersim tarihinin ayaklanmalarla dolu olması, şaşılacak bir şey değildir. Ayaklanmalar, padişahlık zamanında da, Meşrutiyet ve Jön Türk hareketi sırasında olduğu gibi, bu günkü Cumhuriyet idaresi altında bile hemen, hemen hiç aralıksız süre gelmiştir.
Bu gün Kemalist Hükümetin enerjik reformları yüzünden kendi iktidarlarını tehdit altında hisseden feodel unsurların ümitsiz bir direnişi ile karşı, karşıya bulunuyoruz. Kemalist hükümet, Büyük Millet Meclisinde şu önlem kararlarını aldırmayı başarmıştır.
1. AŞİRETLER, BUNDAN BÖYLE TÜZEL KİŞİLİĞE SAHİP OLMAYACAKTIR. BU KARARA AYKIRI TÜM KARARLARIN, BELGELERİN VE HÜKÜMLERİN HİÇBİR GEÇERLİLİĞİ YOKTUR.
2. AŞİRET REİSİNİN, BEYİN YA DA ŞEYHİN TÜM YETKİLERİNE SON VERİLMİŞTİR.
3. AŞİRETE AİT OLAN VE AŞİRET REİSLERİYLE, BEYLERİN VE AĞALARIN, AŞİRET ADINA, KENDİ MÜLKİYETLERİNDE BULUNDURDUKLARI BÜTÜN TAŞINMAZ MALLARA MÜLKİYETLERİN HANGİ RESMİ BELGEYE, KARARA YA DA GELENEĞE, DAYANDIRIRSA DAYANDIRSIN, DEVLETİN MÜLKİYETİNE DEVİR EDİLECEKTİR.
İsyanın arifesinde tapu kadastro iadesi, feodel aşiret reislerinin elinde bulunan halka ait malların, incelenmesi ve saptanmasına ilişkin hükümet önlemlerini uygulamaya başlamıştır. Bu durum feodelizm kendi yasa dışı eğemenliğinin iktisadi temellerini yitirme tehlikesiyle karşı, karşıya bulunduğunu hissetti. İşte bu önlem özellikle isyana neden olmuştur.
Kitleleleri kendi peşinden sürükleyebilmek için, feodel unsurlar, hükümetin silahlı kuvvetinin zayıf olduğu, lafını yaydılar. Yaydıkları söylentiye göre, hükümet ayaklanmayı bastırmak için silahlı birliklerini göndermeye, cüret ettiği takdirde, İngilizlerle, fransızlar Türkiye’ye hemen savaş açacaklardır. Ayrıca Arapların da isyancılardan yana olduğu haberi çıkardılar.
Feodel unsurlar kamuoyunu bu şekilde hazırladıktan sonra, birçok aşiret kendi arasında ittifak yaptı. “Genel Müfettişe” yazılı bir açıklama göndererek, idari makamlarla anlaşma temeli olmak üzere utanmazca şartlar öne sürüldü. İSTEDİKLERİ ŞEY HÜKÜMETİ, FEODEL YÖNETİCİLERİN ZORBALIĞA DAYANAN KEYFİ REJİMLERİNİ TASFİYE YOLUNDA ALDIĞI TÜM TEDBİRLERDEN VAZGEÇMEYE ZORLAMAKTI.
Şu anda askeri hareket bütün hızıyla sürmektedir. Çok sayıda uçak filosu bu harekete katılıyor. Mücadelenin nasıl sonuçlanacağı şimdiden bellidir.
Kürt bölgelerini çok gezmiş olan Türk gazeteci Naşit Haleki haber gazetisinde şunları konuşoyur:
“Bu gün onbinlerce vatandaşımızın, sayıları birkaç yüzü geçmeyen, reislerin, seyitlerin, bunların akrabalarının kuşaktan kuşağa, elden ele geçen, oyuncağı olma bahtsızlığına uğramış durumdadır. Bu vatandaşlara uygarca yaşamın, onların şimdiki yaşayanlardan tamamen farklı, bir şey olduğunu anlatabilmek için, her şeyden önce onları, bir avuç eşkiyanın kölesi olma durumundan ve eğemenliğinden kurtarmak ve bu vatandaşlara özgür olma hakkını ve hayatlarını kazanma hakkını vermek gerekir.”
Rundschau, Basel
1937, sayı 32.s.1162
RASİM DAVAZ

#Dersim38 Soykırımının 83. Yıl dönümü. 1937 yılında başlayıp 1939’a kadar süren bu Soykırımda hayatını kaybetmiş, yerinden yurdundan edilmiş, ailesinden ve köklerinden koparılmış insanlar için herkesi bir günlüğüne Dersimli olmaya davet ediyoruz. Dersim 38’in acısını bizimle paylaşın. Bir günlüğüne sosyal medya hesaplarınızda #Dersim38 olsun. Facebook, Twitter ve Instagram’da paylaşım yaparken #Dersim38 etiketi ile #Dersim38‘in sesini yükseltelim.

1937-38’de Dersim’de yaşananları ağıtlar, fotoğraflar ve belgelerle ortaya koyan ve üç CD bir kitaptan oluşan çok boyutlu çalışma, yörenin bugüne kadar dile gelmemiş hüznünü en yalın ama en çarpıcı haliyle karşımıza çıkarıyor.

Belgesel ve müzik yapımcısı Nilüfer Saltık ile sözlü tarih araştırmacısı Cemal Taş’ın ortak çalışmalarının sonucu olarak ortaya çıkan Ağıtların Diliyle Dersim ’38 TERTELE, üzerine yeni yeni konuşulmaya başlanan bir dönemin hatıratını, mağdurların dilinden ağıtlar aracılığıyla seslendiriyor. ‘38’de Dersim’de yaşanan katliamı konu alan 33 ağıtın sözleri, öyküleri ve otantik sesleriyle, olayların geçtiği yer ve ağıda konu olan kişilerin fotoğraflarından oluşan çalışma üç CD ve 500 sayfalık bir kitaptan oluşuyor.

Ön sözünü kısa süre önce kaybettiğimiz değerli aydın Vedat Türkali’nin yazdığı ve Kırmançca/Zazaca, İngilizce ve Türkçe olmak üzere üç dilde yayınlanan kitap/CD hem resmi tarihin dışında hem de muhalif anlatı kalıplarının ötesinde düşünmeye cesaret eden bir tarih anlayışı ortaya koyuyor.

Ağıtların Diliyle Dersim ’38 TERTELE, 4 yıllık bir çalışmanın ürünü olsa da aslında 25 yıl boyunca biriktirilen fotoğraf, belge ve sözlü tarih kayıtlarına dayanıyor. Belge ve fotoğraflar bu konuda en geniş birikime sahip olan Hasan Saltık arşivinden. Ağıtlar ise Cemal Taş’ın 80’li yıllardan bu yana derlediği sözlü tarih ve müzik arşivinden. Ardından Nilüfer Saltık ve Cemal Taş eldeki fotoğraf ve haritaların izinden giderek, toplu kıyım yerlerini, mağaraları, mezraları yeniden belgeledikleri bir alan çalışması gerçekleştirerek kitaba taşıdılar.

Ağıtların Diliyle Dersim ‘38 TERTELE ile yazarlar, yörede “Tertele” olarak isimlendirilen olayın bıraktığı izleri en çıplak dille aktaran ağıtlar çerçevesinde, her bir ağıdın öyküsünü ayrıntılı olarak aktararak, yaşamını yitirenleri mevcut bilginin elverdiği ölçüde isimleriyle anarak, hakikati ortaya çıkarma eylemine katkıda bulunmayı amaçlıyorlar.

A ground-breaking work of ethnomusicology from Z Production

DERSİM ’38 IN THE LANGUAGE OF LAMENTS
TERTELE

This multi-dimensional work that reveals the events that took place in Dersim in 1937-38 in the words and music of laments, and also with photographs and documents forms the plainest yet most striking portrait of the region yet.

A product of the collaboration between documentary and music producer Nilüfer Saltık and oral history researcher Cemal Taş, Dersim ’38 In the Language of Laments lends a voice to the memories of a period that has only recently become a topic of debate through laments, sung by victims. The work is composed of the lyrics, stories and authentic sounds of 33 laments about the massacre that took place in Dersim in 1938, and the photographs of sites where the events took place, and the people mentioned in the laments, and their relatives, brought together in 3 CDs and a 500-page book.

With a preface by the esteemed intellectual Vedat Türkali, who recently passed away, and published in three languages, Kırmanjki/Zazaki, English and Turkish, the book/CD displays a historical approach that dares to think both outside official history and beyond clichés of dissident narratives.

Although the product of 4-years of work, Dersim ’38 In the Language of Laments TERTELE, is in fact based on photographs, documents and oral history recordings that have been collected over the last 25 years. The documents and photographs are from the archive of Hasan Saltık, the most comprehensive archive on this event. The recordings of the laments are from the oral history and music archive of Cemal Taş, an archive assembled since the 80s. Nilüfer Saltık and Cemal Taş, based on this background, followed the photographs and maps in hand, and carried out a field research where they documented anew the massacre sites, caves and meadows, and conveyed this new knowledge into the book.

In Dersim ’38 In the Language of Laments TERTELE, in the framework of laments that transmit the traces left by the event called “Tertele” in the region in the starkest manner, by giving a detailed account of the story for which every lament was composed and by remembering, as current data allows, every single victim of the massacres, the authors have sought to contribute to the act of revealing the truth.

https://www.facebook.com/100035693766566/videos/255912352275222/