Bu sabah İbrahim Gökçek’in ölüm orucunu sonlandırdığı haberini aldığımızdan bu yana çeşit çeşit yorumlarda bulunup yazılar yazdık, sevincimizi haykırdık. Bununla birlikte, mevzuya dair bilgi kirliliği dağılınca şapka düştü kel gözüktü.
 
Ortada ne devletin geri attığı bir adım, ne de siyasî bir zafer söz konusuydu.
 
Ortada olan tek şey, boşu boşuna hayatını kaybetmiş olan iki genç ölüydü.
 
Helin Bölek ve Mustafa Koçak.
 
Tabii bir de birilerinin, bu gerçekliğin üzerini örtmek için savurdukları manipülatif zafer naraları!
 
Bu birileri zannediyor ki bir kendileri akıllı, diğer herkes aptal… Hiç kimse ortada dönen karanlık oyunları görmüyor…
 
Bilmiyorlar ki bu ülkede, çoğu sesini çıkarmasa bile neler döndüğünü gayet iyi anlayan sayısız insan var.
 
Örneğin devletin bugünkü tavrının Helin Bölek ölmeden öncekinden hiçbir farkı olmadığının, asıl geri adım atanın -iyi ki- ölüm orucu oyununun kurucuları olduğunun birçok insan farkında…
 
Şahsen kendi adıma Helin’in ölümünün ardından sayısız devrimci kılıklı haydutun en belden aşağısından hakaretleri ve tehditleri pahasına yazdığım cesur ve dürüst yazılarımla bu tabunun tartışmaya açılmasını sağlayarak, bugünkü adımın atılmasına vesile olan insanlardan biri olduğum için son derece gururlu ve mutluyum.
 
Her ne kadar yapılan açıklamada kendisinin ölüm orucuna “son” değil, “ara” verdiği söylense de onların bile bu kadar uzun süre işkence çekmiş bir insanı tekrar ölümün kollarına yatırmayacaklarını düşünüyorum. En azından buna inanmak istiyorum. Öyle ya, hiç kimse bu derece zalim olamaz değil mi?
 
Neyse, sürecin nasıl gelişeceğini hep birlikte yaşayarak göreceğiz. En azından İbrahim Gökçek bugün ölmedi. Geriye de aşağıdaki cevaplanmayı bekleyen sorular kaldı:
 
Helin’in annesinin, yavrusunun ölmemesi için yaptığı sayısız çağrı, İbrahim’in babasının dün yaptığı çağrıdan daha mı az değerliydi; Helin’in annesinin acısı, İbrahim’in babasınınkinden daha mı önemsizdi ki devlet cephesinde değişen hiçbir şey olmadığı halde ölüm oruçlarının moderatörleri tarafından bugün geri adım atıldı?
 
Devlet, Helin ölmeden önce de bugünküyle tıpatıp aynı olan pazarlık masasına oturmaya hazırdı. O gün, “Biz devletle pazarlık yapmayız! taleplerimiz tartışmasız kabul edilecek! Ya hep ya hiç!” diye hödö hödö konuşanları, bugün o masaya oturtan ne oldu?
 
Ben söyleyeyim: Çoktan miadını doldurmuş olan bu demode eylem biçiminin, tarihinde ilk kez çekincesizce masaya yatırılıp her yönüyle sorgulanması sonucunda toplumun sağduyulu kesimleri zaten de nicedir hiçbir işlevselliğinin kalmadığını çok net gördükleri bu insanlık dışı eyleme karşı müthiş bir infial hissettiler. Akabinde de bu haklı öfkelerini çok net ve kararlı bir şekilde, ölüm orucu denilen özkıyım-cinayet eylemini ölüm oruççularının bedenleri üzerinden politik arenaya sürerken tek dertleri kendi propagandalarını yapmak ve gündemde kalmak olan bu karanlık figürlerin bizzat kendilerine yönelttiler.
 
Bu beklemedik yöneliş de onları bugün tıpış tıpış, Helin ölmeden önce müthiş büyük laflar ederek reddettikleri o pazarlık masasına oturmak mecburiyetinde bıraktı.
 
Bir de sonucunda ne çıkacağı belli bile olmayan bu sıradan pazarlığı millete, “Siyasî Zafer” diye yutturmaya kalkmayalardı iyiydi.
 
Yersen.
 
Bilmem, Helin Bölek’in ölümünün ardından benim gibi son derece duyarlı ve cesur bir tavır sergileyerek bir yandan İbrahim Gökçek ölmesin diye çırpınırken öte yandan da çağımız gerçekliğinde hiçbir işlevi kalmamış olan ölüm orucu olgusunu her yönüyle irdelemeye çalışan kalemlere yönelttikleri son derece iğrenç hakaretlerden, iftiralardan ve tehditlerden dolayı biraz olsun utanıyorlar mı?
 
Bilmem, “Ya ölüm orucuna destek veriyorsundur ya da devletin tarafında, işbirlikçi, hain bir döneksindir!” şeklindeki faşizan yaklaşımlarıyla incittikleri duyarlı insanlara bir özür borçlu olduklarının farkındalar mı?
 
Hiç sanmıyorum. Ayrıca beklemiyorum da… Kendi adıma İbrahim Gökçek’in bugün yaşıyor olması, benim için yeterince büyük bir teselli ve ödüldür.
 
Karşıdaki insanlara da şayet biraz olsun saygınlıklarının kalmasını istiyorlarsa ivedilikle hiçbir muhalifin onların çizgisinde yürümek mecburiyetinde olmadığının ayırdına varmalarını tavsiye ediyorum. “Ya sev ya terk et!” pisliğinin ikiz kardeşi olan “Ya bizdensin ya da işbirlikçi!” cümlesi, ancak faşistlere yakışır.
 
Benim gibi ölüm oruçlarına destek vermemekle birlikte bütün yüreğiyle Helin’in, Mustafa’nın, İbrahim’in ve diğerlerinin yanında olan; sayısız kez bütün cesaretlerini toplayarak devletin talepleri kabul etmesini istediklerini belirten insanları, sırf kendileri gibi düşünmüyorlar diye “işbirlikçi hainler” olarak yaftalamak, bu ülkenin siyasî tarihinden gelmiş geçmiş en faşizan aymazlıktır.
 
Devrimciler faşist olmaz. Aymazlık yapma lüksleri ise zinhar yoktur.
 
Bir an önce arınıp, aymaları temennisiyle.
 
Rabia Mine 05 – 05 – 2020

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir